1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Adem-i Merkeziyetçilik Ne Demektir? Prens Sabahaddin’ in Adem-i Merkeziyet Projesi

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 9 Aralık 2011 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.783
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.063 ÇTL
    Adem-i Merkeziyetçilik Ne Demektir? Prens Sabahaddin' in Adem-i Merkeziyet Projesi

    Adem-i Merkeziyetçilik

    Adem-i Merkeziyetçilik Tanzimat döneminden sonra Osmanlı Devleti'nin tekrar güçlenmesine yönelik ortaya çıkan fikirlerden bir tanesidir.

    Prens Sabahattin'e ait olan bu görüş Osmanlıcılık akımından çok farklı değildir. Prensin görüşleri yerinden yönetim ve bireysel girişim ilkelerine dayanıyordu. Buna göre merkezi hükümetin yetkileri azaltılacak, buna karşılık imparatorluktaki çeşitli unsurların yönetime katılma yetkileri artırılacaktı. Ekonomi modeli olarakta liberalizm yanlısıdırlar.

    Bu görüşü savunanlar eyalet ve özerklikten etkilenmişlerdir.

    Prens Sabahaddin'in Adem-i Merkeziyet Projesi

    Osmanlı İmparatorluğu'nda yerel yönetim (Mahalli İdareler) sistemi ilk kez 1864'de çıkarılan “Teşkilât-ı Vilâyet Nizamnamesi” ile getirilmiştir. Daha önceleri merkezden atanmış bürokratlarla eyalet sistemi sürdürülürken, özellikle Tanzimat'tan sonra merkezden atanan bürokratlara yardımcı yerel kurullar oluşturulmaya başlanmıştı. “Teşkilât-ı Vilâyet Nizamnamesi”nin ilanından sonra idari yapılanma; Vilayet, Liva, Kaza ve Karye şeklinde yönetim birimlerine bölünmüş, Vilayet, liva ve kazalarda halk tarafından seçilmiş ikisi müslüman, ikisi hristiyan dört üyeden oluşan birer “Vilâyet İdare Meclisi” meydana getirilmişti. Bunun yanında vilayete bağlı livaların her birinden seçilecek dörder üyeden “Vilâyet Umum Meclisi” ( İl Genel Meclisi) oluşturulmuştu. Bu il genel meclisi de valinin başkanlığında yılda bir kez toplanacak ve vilayetin sosyo-ekonomik tüm sorunları görüşülecekti. Modern anlamda ilk taşra belediye örgütlenmesi de 1864 Vilayet Nizamnamesi ile başlamıştır.

    Buraya kadarki yapılanma, merkeziliğini korumakla birlikte Osmanlı idare sisteminde yerel yönetimlere de daha fazla yetki veren bir dönemin başladığını ifade eder. Yerel yönetimlere seçim usulünün ve din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin temsil olanağının getirilmesindeki amaç; yerel yönetimlerin güçlendirilmek istenmesi değil; Osmanlılık düşüncesinin amacı olan, vilayetlerde yaşayan tebaanın, merkezi devlete bağlılığını sağlamlaştırmaktı.

    1864 Vilayet Nizamnamesi, Fransa'daki taşra örgütlenmesi olan “deparment” sisteminden esinlenerek hazırlanmıştı. Ancak ondan bile daha merkeziyetçi özellikler taşımaktaydı. 1864'de gelen bu yapılanma 1876 anayasasında da yer almış, vilayet ve belediye meclislerinin üyelerinin seçimine ilişkin kanunlar çıkarılması öngörülmüştür. Balkan Savaşı'ndan sonra çıkarılan “İdare-i Umumiye-i Vilâyet Kanunu” ile de merkeziyetçilik güçlendirilmiştir.

    Bu sırada Osmanlı aydınları arasında yönetim yapısında reform konusunda birbirine zıt düşünceler ortaya çıkacaktı. Jöntürklerin Ahmet Rıza öncülüğündeki İttihatçı grubu; ermeni terör olayları ve ermeni isyanları karşısında daha merkeziyetçi bir yapı düşüncesini benimsemekteydi. Jöntürklerin bir kanadı da “mahalli niteliklerin Avrupa devletleri tarafından müdahale yoluyla garanti altına alınmasını isteyen” çeşitli etnik unsurların temsilcileriydi. Yabancı müdahalesini isteyen bu grubun aaaleriyle, Prens Sabahaddin'in “Adem-i merkeziyet” aaai örtüşmüş ve Sabahaddin tam onlar gibi düşünmese de bunların arasında bir işbirliği gerçekleşmiştir. Jöntürklerin düşünce ayrılıkları, 1902 yılındaki Paris kongresinde, Ahmet Rıza öncülüğünde merkeziyetçiliği savunan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Prens Sabahaddin öncülüğünde adem-i merkeziyeti savunan “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” olmak üzere ikiye ayrılmaları sonucunu doğurmuştur. Bundan sonra siyasal çatışmalar bu iki grubun iktidar mücadelesi şeklinde geçmiştir.

    Prens Sabahaddin, 1899 yılından itibaren Paris'te bulunduğu sırada “Science Sociale”(İlm-i İctimai) sosyoloji ekolünün temsilcisi Edmond Demolins'in 1897 yılında yayınlanan Anglo-Saksonların üstünlüğü neye bağlıdır? adlı eserinden oldukça etkilenmiş, onun “Adem-i merkeziyet”(yerinden yönetim) projesinin temel kaynağı bu kitap olmuştur. Bu kitap ve bundan etkilenerek yazılan Prens Sabahaddin'in yazılarında, Anglo-saksonların üstünlüğünü-yönetimin yerel güçlere dayandırılması sağlamıştır- aaai işlenmiştir. Aykut Kansu, Demolins ve aynı akımın diğer temsilcilerinin, Fransız devrimi sonrası egemen olan cumhuriyetçi merkeziyetçiliğe karşı, 1789 öncesinde Fransa'da da olduğu varsayılan feodal aristokrasinin “adem-i merkeziyetçiliği”ni savunduklarını; merkeziyetçilik yüzünden Fransa'nın Anglo-sakson Büyük Britanya'dan geri kaldığını vurguladıklarını, İngilizlerin özellikle sömürgelerindeki aristokrasiye dayanan adem-i merkeziyetçiliğini övdüklerini belirtmekte, bu nedenle karşı devrimci ve muhafazakâr bir düşüncenin temsilcileri olduğunu söylemektedir.

    Prens Sabahaddin de özellikle Demolins'in düşüncelerini Türkiye'ye uyarlayarak, “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”nin yayın organı olarak Fransa'da yayımlanan Terakki dergisindeki makalelerinde işlemiştir. Bu makalelerinden 10 Kasım 1906 tarihinde yayımlanan biri; “Hristiyanlar Vatanımızda Adem-i Merkeziyetten Müstefit Olageldikleri Halde Müslümanlar Merkeziyetin Mahkumu Oluyorlar” başlığını taşımaktadır. Bu makalesinde “Adem-i merkeziyet” hakkında yeterli bilgisi olmayanların, hristiyanlar ile Avrupaya karşı yaranmak için bu düşünceyi işlediğini iddia ettiklerini; aslında Osmanlı hristiyanlarının “Adem-i merkeziyet”(yerinden yönetim) ve “teşebbüs-ü şahsi”(özel girişim) haklarına fazlasıyla sahip olduklarını, bu haklardan uygun şartlar içerisinde bütün müslüman vatandaşların da yararlanmaları sayesinde, bozulmuş olan sosyal dengenin düzeleceğini ve Osmanlı Devleti'nin geleceğinin güvence altına alınabileceğini söylemekteydi. Yine “Teşebbüs-ü Şahsi ve Tevsi-i Mezuniyet Hakkında Bir İzah” adlı makalesinde “Adem-i merkeziyet” ve “Tevsi-i Mezuniyet”(yetki genişliği) hakkında açıklamalarda bulunur ve merkeziyetçilik yüzünden köprü, yol, okul, hastane gibi yerel gereksinimlerin gerçekleşmesinin bürokrasiye takılarak aksadığını ve bu nedenle özel girişimin, ticaretin gelişemediğini; dolayısıyla vilayetlerin kalkınamadığını ve ülkenin fakirlikten kurtulamadığını dile getirmekte, bu nedenle vilayetlerin yönetim şeklinin, yerinden yönetim ve yetki genişliğine göre yapılanmasını “elzem”(zorunlu) görmektedir. II. Meşrutiyet'in ilânından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yazdıkları mektuplardan sekizincisinde idari ıslahat üzerinde duran Prens Sabahaddin, “Adem-i merkeziyet” projesinin yanlış anlaşıldığını ve muhtariyet(özerklik) talebi gibi gösterilmeye çalışıldığını, adem-i merkeziyetin özerklikten bambaşka bir şey olduğunu belirtir. İttihatçılarla-Prens Sabahaddin'in düşünsel ve siyasal mücadelesi uzun sürecektir. İttihatçıların özellikle 1913'ten itibaren iktidarını güçlendirmesiyle Prens Sabahaddin muhalefet saflarında kalacaktır.

    Prens Sabahaddin, 1913 yılında “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adlı eserini yazar, bu eserinde “Adem-i merkeziyet”(yerinden yönetim/yerel yönetim) projesini ayrıntılarıyla ortaya koyar: “Adem-i merkeziyet”i; işlerin ve yetkilerin ayrılışı, yani her bir göreve ayrı bir yetkinin karşılık gelmesi; işlerin hükümet merkezine başvurmaya gerek kalmadan özellikle “mahallinde”(yerinde) görülmesi şeklinde tanımlamaktadır. Merkeziyeti ise işlerin ayrılması yerine karıştırılması, her bir göreve bir yetkilinin karşılık gelememesi ve bütün yetkilerin hükümet merkezinde toplanması olarak ifade etmiştir.

    Prens Sabahaddin, Tanzimat'la getirilen yeniden yapılanmanın eskiyi değiştirmediğini ve yönetilenlerin beslediği “hakimiyet erkânını” yani yönetenleri bir merkezde toplamaktan ibaret kaldığını vurgulamaktadır. Devlet mevkilerine gelmede etikten uzak rekabet ve mücadelelerin ciddi boyutlara ulaştığını, tanzimattan sonraki günlerde bunun açıkça görüldüğünü söylemektedir. Yine bu merkeziyetçi yapının memur sayısında artışı getirdiğini, buna rağmen merkezi sistemin işlemediğini, bu sistemin örneğin Fransa'da art arda ihtilaller doğurduğunu belirtmektedir.

    Özellikle askerlerden oluşan İttihat ve Terakki'nin muhalifi olan Prens Sabahaddin, askerlerin, yönetimdeki etkisine de tepki göstermekte “Zabitler, hâkimler, mülki ve ilmi memurların memleketimizdeki mevkileri birbirinin aynıdır. ‘Bunlar siyasetle iştigal etmesinler' demek, memleketin sevk ve idaresi, onların eline düşmesin demektir. Halbuki umumi hayatın (yani hükümet teşkilâtının), hususi hayata tahakkümü esası üzerine müesses olan (cemaatçi) bir memlekette bu sevk ve idare, zaruri olarak memur sınıfının eline düşüyor. Umumi hayatın bu tahakkümünden doğan ezilmeler, sui-istimaller ve buhranlar ise, yine pek zaruri olarak, aksülamel husule getirmede ve ictimai hayatta esaslı hiç bir değişiklik meydana getiremeden devamlı olarak siyasi mücadelelere sebep olmaktadır. Bu mücadelelere tabiatiyle, ordu da karışır. Çünkü memur sınıfı içinde bilhassa, harb için teşkilatlandırılmış olan (ordu)dur” demektedir. Hükümetin iç ve dış siyasette orduya dayanmasının zayıf bir toplumsal bünyeye sahip olmaktan kaynaklandığını, bu ortamda askerlerin ve diğer memurların siyasetle uğraşmasının cezalarla engellenmesinin geçici önlemler olduğunu, bu gibi önlemlerin, istikrarsızlığın doğal sonucu olan askeri hareketleri bir süre geciktireceğini, ancak tamamen önleyemeyeceğini belirtiyor. Sağlam, gelişmeye dayanan ve hatalarının düzeltilmesi için ihtilale gereksinim duymayan bir hükümet, ancak özel girişimci bir oluşum sayesinde özel hayat üzerinde yükselir, Ordunun rolü de ancak bu sayede asıl göreviyle sınırlı kalır diyor.

    Prens Sabahaddin, Adem-i Merkeziyet(Yerinden Yönetim) projesine “Hayat-ı Umumiye Islahatı yani Hükümet Teşkilatı Islahatı” adını vermişti. Projesini merkezi idarelerde görülen birbirine hiyerarşik olarak bağlı, yetkisiz, gevşek, sorumsuz ve sonuç olarak ihtilal doğuran idarelerin yerine, adem-i merkeziyette ifadesini bulan uyumlu olarak işleyecek girişimci, yetkili, sorumlu ve sonuç olarak düzeni sağlayan yönetime geçiş olarak özetliyor.

    Prens Sabahaddin, projesini 8 ana başlıkta açıklamıştır:
    1- Mahalli Hükümetler,
    2- İnzibat,
    3- Adliye,
    4- Temellük(Mülkiyet)
    5- Memleket Servetinin İşletilmesi ve Nafia Teşkilâtı,
    6- Maarif ve Mektebler,
    7- Maliye,
    8-Heyet-i Tanzimiye.

    Bu sekiz alanda hükümet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını ve bu alanlardaki merkeziyetçilikten vazgeçilerek yetkilerin mahalli idarelere(yerel yönetimlere) bırakılmasını öngörüyordu. Prens Sabahaddin'e göre yeni idare yapısı şu şekilde olmalıydı:

    Mahalli Hükümetler:

    İdareler, merkezden verilecek emrin memleketin her tarafına dağıtılması şeklinde değil, belirlenmiş her iş için, yetkili ve sorumlu bir “idare heyeti”(yönetim kurulu) oluşturmak şeklinde düzenlenmelidir. Bu da memleketin temel sorunlarının çeşitleri, genişliği, özelliği ve önemine göre ayrılmasını gerektirir. Bütün bu işlerin idaresi, o işlerin yapılacağı yerde bulunan, en yetenekli kurullar tarafından yeterli yetkiler ve gerekli araçlarla ayrı ayrı üstlenilmelidir. Mahalli İdareler(Yerel Yönetimler) yöneticilerinin oluşumunda, yerel zenginlik ve yerel bayındırlık ile zorunlu olarak ilgisi olamayan (göçebe memur) uygulaması terkedilmelidir. Bunun yerine yerel zenginlik ve yerel bayındırlık ile doğal bağlantısı olan yerleşik yerel güçlere doğru bir evrimleşme gerçekleşmelidir. Özel hayatında saygın bir yere sahip olan ve özellikle üretim hayatındaki çalışmalarıyla yükselmiş bulunan kişilerin yerel yönetime katılımı sağlanmalıdır. Yerel sorunları üstlenecek vatandaşların seçimi veya tayininde bu ilkenin dikkate alınması şarttır. Bu şekilde, genel hayat aşama aşama özel hayatın üretici ve bağımsız kişilerinin haklı nüfuzu altına girmeğe başlar ve özel girişimci(hususiyetçi) oluşuma geçebilmek için özel hayatta izlenecek yol, yönetim alanında da desteklenmiş olur. Merkezden gönderilmesi gerekli olan yöneticilere(yani vali, kaymakam, nahiye müdürü) gelince, bunların da yönetim yeteneklerini, olanaklar ölçüsünde kanıtlamış ve kendilerine verilen görevin sorumluluğunu kavrayabilecek olan kişilerden seçilmesine çalışarak, makamlarının sık sık değiştirilmemesi bir kural olarak kabul edilmelidir.

    İnzibat:

    İnzibat(emniyet) kuvvetlerinin halkın haklarını her türlü saldırıya karşı korumak görevini hakkıyla yerine getirebilmesi için, emniyet işlerinin tamamen yerel yönetimlere ait işler arasına alınması gerekmektedir.

    Adliye:

    Hakimlik, en yüksek sorumluluk isteyen bir görevdir. Sorumluluk kişinin bağımsızlığına bağlıdır. Hangi toplum, kişi bağımsızlığının sonucu olan sorumluluk duygusunu beslerse, o toplumda yapay önlemlere gerek kalmaksızın adalet gereksinimini sürekli olarak sağlayacak yöneticilerin ortaya çıkması doğaldır. Sorumluluk duygusunun beslenmediği memleketlerde, geleceğini hükümetten beklemek durumunda olan, vicdani özgürlüğü geçim endişesinin altına düşen bir memurdan başka bir şey olmayan hakimlerin, sorumluluk hissini güçlendirmek için görevden alınmaları zorlaştırılmıştır. Bazı memleketlerde hukukun dokunulmazlığını hakkıyla sağlayan adalet kurumu, kişilerin özel hayatta kazanmış oldukları seçkin ve sağlam vicdan özgürlüğüne sahip olarak, çevrelerine emniyet veren yerel yöneticilere dayanıyor. Bugün bile memleketimizin bazı taraflarında hakimlik görevini yerine getirebilecek yerel yöneticiler bulunmaktadır. Bu kişiler, sınırlı ve küçük davaların çözümü için hükümet tarafından geçici olarak “sulh hâkimi” tayin edilebilirler. Bu sayede adalet yerinde, kolaylıkla ve hızla dağıtılır ve yerel yöneticilerden yararlanma yoluna şimdiden girilmiş olur.

    Adalet kurumları şu ihtiyaçlara yanıt vermek zorundadır:

    1- Hakimin kendinden adalet bekleyenlere mümkün olduğu kadar yakın bulunması.

    2- Olanaklar ölçüsünde hızla ve az masrafla adaletin sağlanması.

    Bu nedenle adalet kurumlarında dahi ilke; yerel gereksinimlere göre düzenlenecek mahkemelerle memleketin, vatandaşın haklarını koruyacak ve savunacak şekilde reform yapmak olmalıdır.

    Temellük(Mülkiyet):

    Memleketimizde mülkiyet, ailece ya da köy halkı tarafından çeşitli derecelere göre sahip olunmaktadır. Bu büyük mesele, kişilerin mülklerine sahip olması meselesi, idari önlemleri aşan bir genişliktedir. Bugün için mülkiyet meselesinin geçici olarak çözümüne gelince:

    1- (Defter-i Hakani) idarelerin arazi ve emlak sahiplerine en fazla kolaylık sağlayacak şekilde, memleketin çeşitli yerlerinde şubeler açılması.

    2- Kişilerin veya devletin bir mülke sahipliğini, -vergiye esas olabilmesi için-, kayıtlar ve sağlam belgeler niteliğinde olacak bir (genel yazım) genel sayıma bağımlı kılmalıdır.

    Bu işlemlerin yazımı şeklini ve sayımını yazacak kurulların oluşturulması ve yönetimi, düzenleme kurulu(heyet-i tanzimiye) denilen yüksek bir kurula verilmesi gereklidir.

    Memleket Servetinin İşletilmesi ve Nafia(Bayındırlık) Teşkilâtı

    Özel girişimlerin gelişmesi karşısında hükümet güçlerinin en uygun bir durum almak zorunluluğu vardır. Memleket zenginliğinin işletilmesinde, nafia(bayındırlık) işlerinde dahi, özel girişimlerin hükümet tarafından desteklenmesi gereklidir. Ancak girişimcilerin destek yerine bir çok engellerle karşılaşmaları ve sorunlarını hükümet merkezindeki devlet dairelerine kadar gelerek halletmek zorunda kalmaları, üretim yolundaki çalışma alanlarını, geçim vasıtası olarak seçmek alışkanlıklarının güçlenmesi sonucunu veriyor. Buna ek olarak da memleket zenginliğini işletmeğe harcanacak çalışmalar, özel girişimi değil, belki merkezdeki politika akımlarını besleyecek bir şekil alıyor.

    Şu durumda, orman ve madenlerden, nehirlerden istifade ve memleketin imârı konusunda hükümetle ilgili işlemleri en basit şekle getirerek, bu işlerin yerel yönetim daireleri tarafından yapılması olanağı araştırılmalıdır.

    Doğrudan doğruya hükümetin girişimine kalan bayındırlık işlerinin ise yerel yönetimlere tanınması gereken geniş yetkiler ile, vilayetlerde merkezileştirilmeyerek, önemlerine göre, yerleşim birimlerine uygun bir şekilde dağıtılması gereklidir.

    Maarif ve Mektebler:

    Öğretim, bugünün gereksinimlerine yanıt verebilmek için kişiliğin gelişimini sağlayacak, etkin bir eğitimin yardımcısı olmalıdır. Eğitimin amacı hükümete memur yetiştirmek olmamalıdır. Aksine eğitim kurumları; özel girişimi ile özel hayatta başarılı olacak etkin ve girişimci gençler yetiştirmek için öğrenimin her derecesindeki programları, iş yaşamının çeşitli gereksinimlerine yanıt verecek şekilde hazırlamalıdır.

    Okulların yönetiminde de amaç; kendilerini yaşatacak araçları ve dayanakları, hükümete bağımlı kalmaksızın bulabilmeleridir. Yani özel okullar, özel programlarla Türk gençlerinin çeşitli yeteneklerini geliştirecek içerikte olmalıdır. Okullar, devletin yönetim yapılanmasında bir parça olmak yerine, ailelerin ve çalışma hayatının yardımcıları halini almalıdır. Hem okulların yerel ve ailevi gereksinimlere bağlı olarak gelişimini, hem de iş yaşamının gereksinimlerine uygunluğunu sağlamak için bütün okulların kurulması ve yönetimini yerel yönetimlere vermek ve bu şekilde devlet memurlarıyla, yerel yönetim ileri gelenlerinin yani aile reisleri ve iş sahiplerinin çalışması arasında giderek gelişen bir uyum meydana getirmek gerekir.

    Maliye:

    Yerel yönetimlere verilecek yetkiler arasında, her vilayetin kendine ait bir bütçeye sahip olması, ulaşım araçlarını arttırarak iktisadi değişimi kolaylaştırmak için, hükümet merkezi tarafından belirlenecek sınırlar içinde, yerel yönetimlere üretim kredisi(istihsal istikrazı) anlaşması konusunda izin verilmesi gelir.

    Merkezi ve yerel yönetimlerin açıklanan ilkeler hedef alınarak düzenlenmesi, en iyi işleyecek ve gelişime en uygun yönetim kurullarını oluşturacak ve bunların düzenli çalışmaları, yönetimleri yaşatan gelirlerin yani vergilerin en sağlam ve adil bir şekilde gelişmesini sağlayacaktır. Bu gelişimi hızlandırmak için, vergilerde yapılacak değişiklikler kuramsal değil, uygulamaya dayanmalıdır.

    Heyet-i Tanzimiye:

    Memleket sorunları, yerel ve sosyal şartlara göre ister istemez farklar göstermektedir. Bu durumda, her yerin yönetimini bir tek kalıba uydurmaya çalışarak, yönetimin yerel gereksinimlere uymasına engel olacak genel bir kanun ile vilayetlerin yönetimi düzenlenemez.

    Yerel yönetimlerin, -yerleşim birimlerinin ve işlerin gereksinimlerine uygun düşecek şekilde- düzenlenebilmesi için şimdiki vilayetleri doğal ve sosyal şartlarına göre “düzenleme bölgeleri”(tanzim mıntıkaları) diyeceğimiz, birkaç vilayetin bir “mıntıka”(bölge, eyalet) olarak kabul edileceği mıntıkalara ayırmak icab eder. Ve her mıntıka için düzenleme kurulu(heyet-i tanzimiye) vücuda getirilmelidir. İngiliz ileri gelenlerinden devlet hizmetine alınacak bazı kimseleri, bu düzenleme kurullarında danışman olarak bulundurarak onların düzenleme yeteneğinden yararlanılmalıdır.

    Kurumlar ve vilayet yönetim kanunları, düzenleme kurullarının deneyim ve incelemelerinden doğmalı ve bu kurullar düzenleme işi bittikten sonra, denetleme kurulu yetkileriyle görevlerine bir süre devam etmelidirler.

    Bu esasları içeren Prens Sabahaddin'in “Adem-i merkeziyet” projesi, şartlar uygun olsa ve yerel yönetimlere ingiliz danışmanlar atanması gibi aşırıya kaçan bir İngiliz hayranlığına dönüşmüş olmasa, dönemine göre çağdaş bir yapılanmayı getirmektedir. Ancak çözülüşün gerçekleştiği bir ortamda kurtuluş çaresi olarak düşünülmüş bu proje, eyalet sistemini getiriyor ve merkezden gönderilen değil yerel unsurların yönetime katılması ve daha etkin olması ilkesini savunuyordu. Bu yapılanma, Avrupa'daki topraklarını yitirmiş olan Osmanlı'nın, yabancı devletlerin etkisiyle Asya'daki topraklarının da elinden kayıp gitmesini hızlandıracaktı. Art arda bir çok isyanın baş gösterdiği, Prens Sabahaddin'in muhalifi olan İttihat ve Terakki yönetiminin giderek diktatörlüğe gittiği ve Alman yanlısı politikalar izlediği bir dönemde, İngiliz etkisindeki bu projenin uygulanması mümkün değildi. Şerif Mardin, Prens Sabahaddin'in, İttihat ve Terakki'nin giderek artan milliyetçiliği ile “séparatisme”ini(ayrılıkçılığını) açık bir şekilde sergileyen Arap, Arnavut muhalefet hareketlerinin gelişimini tam anlayamamış olduğunu ve bu bağlamda “kısa vadeli realiteyi” analizde yetersiz kaldığını belirtmektedir.
     

Sayfayı Paylaş