1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ağlatılan çocukların Yılmaz Güney’i...

Konusu 'Tiyatro / Sinema' forumundadır ve Mavi Gül tarafından 19 Eylül 2013 başlatılmıştır.

  1. Mavi Gül
    Avare

    Mavi Gül ѕση_¢ıqℓıк Özel üye

    Katılım:
    3 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    4.647
    Beğenileri:
    375
    Ödül Puanları:
    3.730
    Yer:
    Misafir Sevmez
    Banka:
    677 ÇTL
    Yılmaz Güney. Büyük aktör, yönetmen, yazar... Hayır. Bir daha yoksul çocuklar at olmasın, gururları çiğnenmesin diye mücadele eden bir yılkı atı... Aydın Emniyet Müdürlüğü’nün mahzeninde çürür bir Altın Portakal. Yılmaz’ın “Endişe” filmindeki Cevher rolüyle Erkan Yücel almıştır onu.


    [​IMG]


    Yılkı atları gezer Yenice’de. Kaderine terk edilmiş, doğada kendi yolunu bulmaya, başının çaresine bakmaya itilmiş atlar. Bakımlarını üstlenen yoktur. Sahipsizdirler artık. Çökerek ölmeye yazgılı yılkı atları... Köpeklere diş kirası...

    Yılkı çocuklar gezer Yenice sokaklarında.

    Yılkı atlarından bazen vahşi taylar ürer. Zenginler kolan vurur sırtlarına.

    Yılkı çocukların içlerine gömülüdür vahşi yanları. Birikip sıçramayı bekler. Zengin çocukları gem vurur ağızlarına, sırtlarında taşıtırlar, değnekleyerek koştururlar.

    İki çocuk vardır, sıska omuzlarında besili çocukları taşıyan. Yarıştırılan. Çelimsizdirler. Geride kalırlar. Sahipleri tarafından dövülürler, kaybettikleri için.

    Salya sümük ağlayan iki çocuk vardır, bir duvarın dibine çökmüş. İsmail’dir biri. Yarışı kaybettiklerine ağlarlar. Yaşıtlarınca dövüldükleri için ağlarlar. Hep sırtına binilenlerden oldukları için ağlarlar.

    Orada yemin eder İsmail’in arkadaşı. Bir daha kimsenin atı olmayacaktır yoksul çocuklar. Kimse onurlarını çiğneyemeyecektir. Ağlamayacaklardır artık duvar diplerinde. Öyle bir dünyanın kurulmasına karar verir İsmail’in arkadaşı. O İsmail ki, çok geçmeden, “karnı su toplayarak” ölüp gidecektir çocukluktan çıkmadan, büyüyemeden. Yemini büyüyecektir içinde arkadaşının. Öfkesi büyüyecektir.

    İki yılkı çocuk, ağlar. İsmail’dir biri. Arkadaşı Yılmaz.

    Serpilir Yılmaz Yenice’de. Sinemanın büyülü dünyasına kapılır Adana’da. Zengin çocuklarını indirdiği sırtında, teneke film kutuları vardır artık, oynayacak filmlerin reklam panoları. Kopan, atılan pelikül parçalarında kurar düşlerini. O karelerde, kendisinin ve benzerlerinin yansıyışını. Yakışıklı jönlerin, çıtı pıtı kızların yerini alacaklardır perdede. Onların hayatları olacaktır bobinlerin içinde. Önceleri, hayattaki gibi, figüran olarak şöyle bir geçmektedir sahneden... Öğrenmektedir. Anlamaktadır. Sormaktadır. Yanıtlamaktadır.

    Eli kalem tutar yılkı çocuğun. Sorgusunu döker satırlara. “Üç bilinmeyenli eşitsizlik” sisteminin denklemini kurmaya, çözmeye kalkışmanın cezasını öğrenir. Farkında olmadan yaptığı, “komünizm propagandası”dır. Cezaeviyle içli dışlı olur. Büyür. Hayatta büyür, perdede büyür. “Çirkin Kral” olur. “Ben silahım olmadan yaşayamam” diyen Fırat’tır. Fidyecidir, tutsağına sekban-ı cedid’i soran Mavi Çocuk’tur. Attan, avrattan, silahtan çıkıp gelir, bir feodal türkünün, kasabada bilek gücünde, kentte Beyoğlu’nun arka sokaklarında yankılanması olur. Öğrenmektedir. Silahın kabzasını kavramaktadır. Yeminini unutmadan.

    Kameranın arkasına geçer, vizörden kendi dünyasına bakar. Kendi dünyası. Soba, pencere camı ve iki ekmek isteyenler yansıyacaktır artık perdeye. Arabacı Cabbar çıkacaktır başrole. “Çirkin Kral”, starlığı elinin tersiyle itmektedir işte. Duvar dibinde salya sümük verilen sözün safındadır. Dosta düşmana, sanatının gücünü kabul ettirerek, “boynu bükükler”in hikâyelerini anlatır. Fethi Naci’nin, romandaki abartılı kullanıma örnek gösterdiği şeyin, gerçeğin ta kendisi olduğu, taşların bile boynu bükük kaldığı dünyayı anlatır.

    Bu yüzden, kabadayı tiplemesi olarak göstermek isterler onu, sistemin bekçileri. Fırtınalı hayatını, yaşadığı ilişkileri öne çıkarırlar. Bir sinema mucizesi olduğunu gizlemek isterler. Lumpendir o, “vurdu kırdı” adamıdır. Bilemezler, “kimler, hangi renkler, hangi sesler yaşar bugün, ne olarak, nasıl, Salpa’nın bilincinde. Duruşunda, bakışında, gülüşünde kimlerin izi, yüzünün bir kıpırtısında, dudağının bir oynayışında, bilinir bilinmez kimlerin duruşu, kimlerin bakışı, gülüşü yaşar?”

    Salpa. Kendisiyle hesaplaşan Yılmaz. Zembille, pamuklar içine iniverenler anlayamaz ki, “nereye doğdu Salpa, neyin içine doğdu?” Hiç yılkı olmamışlardır ki bilsinler: “Duygularının evriminde, kırların, yaylaların, ardıç ağaçlarının yeri nedir? Yaralı bir kuşun, yorgun atların, kırmızı bir balonun, demir kapıların payı nedir? Anası, babası, dayıları, ağabeyleri, köylüleri nasıl bir yer tutarlar? Polis yüzleri, kelepçelerin soğuk demiri, solüsyon kokusu, yağmurlar, açlıklar, yoksulluklar, yalnızlıklar nasıl bir pay alır?”

    Yılkı atlarının izi yaşar Yılmaz Güney’de. Böylece seçmiştir yolunu. Tüm dünyanın alkışını alan, ödüllere boğulan yönetmen, bir büyük gerçeği yakalayarak, “gerçekliğin” büyüsünden, göz kamaşmasından kurtulmuştur. Gala gecelerini, büyük, boydan boya halı kaplı, binbir parçasından rengârenk ışık ağan avizeleri olan salonlarda, kadife koltuğa kurularak değil, daracık bir hücrenin beton zemininde bağdaş kurarak, çıplak bir ampulün cılız sarı ışığında izlemeyi kabullenmiştir.

    Ödünü koparmıştır kurulu düzenin, peliküle resmedilen Çobanoğlu, Seyyit Han, A’sında şapkasıyla Âzem, Cevher, Serçe Mehmet, Binali... Soluğunu kesmenin yolunu bulamazlar. Ne parmaklık durdurur onu, ne sürgünler... Sürü’ler geçer, Yol’lar aşılır, Duvar’lar yıkılır...

    “Can halkı”na hasret, komünarların koynuna uzanacaktır. Henüz bilinmese de bunun sezilmesindendir belki, Cannes Altın Palmiye ödül töreninde, sahnede, üzerine spotla birlikte ölümün gölgesi de vuran bir adamın üzerinde iğreti duran o smokinin verdiği hüzün. Belki bilinse de değişmeyecektir, o ışıklar altında, artık erimeye başlamış bedeninin bütün gücüyle havaya kaldırdığı yumruğun, bu düzenin tepesine inecek emekçi yumruğu coşkusu uyandırması...

    Yılmaz Güney. Büyük aktör, yönetmen, yazar... Hayır. Yarışı kaybetti diye dövülen İsmail ağlamasın, bir daha yoksul çocuklar at olmasın, gururları çiğnenmesin diye mücadele eden bir yılkı atı...

    ... Kuyruğu ebemkuşağı uçurtmaların Erkan Yücel’i

    Bir cümle parçası. “Bir lüks lambasının umulmadık aydınlığında...” Evet, bir devrimci sanatçının özellikleri, yalnızca bu tanımlamadan bile ele verir kendini. “Lüks lambası”, koşulların elverişsizliğidir. “Umulmadık aydınlık”, her koşulda mücadelenin verdiği büyük iyimserlik, umut. Bu ışık, bir oyun sahnesi için kullanılıyorsa, işte o da Erkan Yücel’dir. Ve Erkan Yücel söz konusuysa, zaten ek ışık kaynağına gerek yoktur, en zifiri gecelerde bile...

    Lüks lambası, römork, muhtarın ahırı, iki ağaç arasına gerili perde, traktör kasası... Gidin sorun köylerde, bunları kullanarak oyunlar sahnelemiş bir adamı hemen anımsayacaklardır. Öyle seyirliklerle, çığırtkanlarla dolanan bir heveskâr da değildir, oyun çerçisi de üstelik. Ödüllü mödüllü, ünlü bir oyuncudur, yönetmendir bu adam. Jeneratörden gelen “fon müziği”ni, hesapta olmayan bir katkı olarak gören bir deli!

    yucel_erkan_0.jpg

    Yalnızca köy meydanlarında, sokak aralarında mı oynar? Yoo. Filistin askısı bile sahnedir onun için. Arkadaşları halini görüp de ibret alsınlar, gözleri korksun diye önünden geçirilirken, o, asılı olduğu yerde maymun taklidi yapar. Gerçekten ibret almış olarak, dolayısıyla gülerek gider arkadaşları işkenceye. Aynı maymun, koğuş parmaklıklarına tırmanarak, kafes, kafesteki insan ve kafes bekçileri eğretilemesiyle, gardiyanları kimliklerine, işlevlerine yabancılaştırırken bir sistemi sorgular. Aşağılamak isterler. “Hey tiyatrocu, hadi bize bir şeyler oyna!” Hayret! Boyun eğer bu komuta. Oynar. “Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti”ni izlemiş işkenceciler, hapishane müdürleri, cunta kademeleri vardır bu ülkede, yüzlerinde bir el izi, aşağılanmış...

    12 Eylül’de yasaklanan oyununun adı, “Düş ve Gerçek”ti... Hani o cümle parçası vardı ya, onu dile getiriyordu aslında. Düşlerinin peşinde, “gerçeklik”le savaşan adam. Büyük düşünün öznelerine adanmış bir yaşamın sanat üretimi, hep o öznelerle, o özneler içindir. Şehir Tiyatrosu işçileri, ışıkçıları, terzileri, kahvecisi, Erkan Yücel’in sahne provalarının baş eleştirmenleridir. Onlara danışır nasıl oynaması gerektiğini, onlar yapar oyun metninin düzeltmelerini.

    Bir karakter: Pavel... Gor-ki’nin “Ana”sında canlandırdığı Pavel. Artık her okuyanın gözünde Pavel, Erkan Yücel’in o güzel yüzüyle cisimleşecektir. Hayatıyla...

    Deneme Sahnesi’nde “Affedersiniz Yanlış Numara”da küçük bir rolle başlayan, “Arlecchino’nun Cambaz-lıkları”ndaki çığırtkanla boy atan, Camus’nün “Yanlışlık”ındaki uşakla büyüyen Erkan Yücel olgusu, Asaf Çiyiltepe’nin Ankara Sanat Tiyatrosu’ndaki oyunlarla izleyicilerin gişelere “Erkan Yücel oynuyor mu?” diyeceği noktaya ulaşır.

    Bütün bunlar, “sanatçı ancak kollektif içinde yer aldığı zaman iyimser olabilir. Birey, yalnızlık demektir, karamsarlık demektir. Kasvettir birey” diyen ve bir kollektifin parçası olmayı, örgütlü mücadeleyi rehber edinmiş bir tiyatrocunun, toplumla bağ kurmaya, onlara seslenmeye yarayan kürsüleridir, o kadar. Bir büyük isyanın, bir itirazın sıradan eylemcisi olmak dışında, omzunda apolet taşımayı tiksinerek reddedenler soyundandır.

    Bu yüzdendir devlet tarafından “taltif” edilmesi. Adlı adınca. Kişiye özel. Örneğin, “Müfettişler Müfettişi”, serbestçe oynanabilirdi ama onun rol alması yasaktı!

    İşte, kendi gerçeklerinden kaçanların, düş peşindekilerden duyduğu büyük korku. O korku “Yorgun Savaşçı” dizisini yakar, kendini seyredemez Erkan Yücel. O korku, “Hakkari’de Bir Mevsim”i yıllarca gösterime sokturmaz Türkiye’de, Erkan Yücel olağanüstü oyun gücünün perdeye yansımasını izleyemez. Ama, düşlerinin ve yaratıcılığının kaynağını bir an bile unutmaz.

    Bilir misiniz, Aydın Emniyet Müdürlüğü’nün mahzeninde çürür bir Altın Portakal. Erkan Yücel’in “Endişe” filmindeki Cevher rolüyle aldığı Altın Portakal’dır o. Söke Toprak-İş Sendikası’na götürüp, “bu, benden çok, rüzgarımı, ilhamımı aldığım, öğretmenim olan işçilerin, köylülerin hakkıdır” diyerek, gerçek yaşamın Cevher’lerine armağan ettiği ödüldür. Sendika kapatılınca, devlet mahzenine atılan bir ödülün sahibidir Erkan Yücel, evinin büfesinde seyirlik ödülün değil... San Remo’da aldığı ödül mü? Ona pamuk toplamayı öğreten, Urfa’nın Eyüp Nebi köylülerindedir...

    Geçenlerde, artık sesi bir hayli bozulmuş bir kasetteki kaydından dinledim kim bilir kaçıncı kez, beceriksiz ve unutkan bir fıkracı olup anlattığı Nasreddin Hoca fıkralarını… Bu adamın karşısında Timur olmayı istemezdim!

    “Kanlı Düğün” adlı bir Lorca uyarlaması filmde rolü vardı, öldüğünde. Uçurtmacı Ali. Daha uygun bir rol olabilir mi Erkan Yücel için? Çocuklara uçurtmalar yapacaktı. Rengârenk. Ebemkuşakları takacaktı kuyruklarına. Çıtasına, kırnapına, mizanına emeğini katacaktı. Salacaktı gökyüzüne çocuklar, o uçurtmaları. Özgürlük! Daha, daha yükseklere! Kara bulutları dağıtacak uçurtmalar yapacaktı Erkan Yücel, çocukların eline vermek için… Bıraktığı malzemelerden bunu yapmak, bize düştü…

    Dinleyin meddahı şimdi. “Yansın pervane yansın / kardeşlerim uyansın…”​
     

Sayfayı Paylaş