1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

AHDNÂME (Ahidnâme)

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 28 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Osmanlılarda pâdişâhın izni ile herhangi bir devletle siyâsî, iktisadî, ticarî ve diğer işlere dâir yapılan resmî mukavele neticesinde düzenlenen resmî evrak. Ahd; söz vermek, üzerine almak, nâme ise, mektup demektir, Ahdnâme, muahedenin şartlarını ihtiva eden ve imzalanan resmî kâğıttır. Ahdnâme-i hümâyûn, hükümdar tarafından verilen hat, ferman olup, lügat mânâsı pâdişâhın ahdnâmesi demektir. Doğu ülkelerinde hükümdarlık alâmeti olarak ahdnâme verilmesi çok eskidir. Abbasî halîfelerinden Kâim biemrillah, Büyük Selçuklu sultânı Tuğrul Bey’e 1057 senesinde ahdnâme yazmıştı. Halîfeler, sultanlara, hükümdarlara verdikleri ahdnâmeler gibi velîahdlarına da ahdnâmeler verirlerdi.

    Ahdnâmeler umumiyetle, ferman ve nâme-i hümâyûnlarda olduğu gibi, dokuz bölümden meydana geliyordu:

    1- Tuğra.
    2- Ünvân; pâdişâhın ünvânını bildiren cümleler.
    3- Elkâb: ahdnâme gönderilen kimsenin lakabı.
    4- Duâ; muhataba duâ cümlesi.
    5- Nakil ve iblâğ; söz konusu olan mes’elenin evveliyatı ve yeni durumu ile ilgili ve bildirilmek istenen hususların îzâh edildiği cümleler.
    6- Emir ve hüküm; karşı tarafa netîce olarak bildirilen ilgili hükümler.
    7- Te’kîd; hükümlerin yemin ile karşı tarafa bildirilmesi.
    8- Hatime; bitirme cümleleri.
    9- Târih ve yer; ahdnâmenin yazıldığı yer ve târih kaydını bildiren son cümleler.


    Ahdnâmelerin te’kid kısmında yemin bulunuyorsa da bu şartlı yemin şeklindedir. Yâni karşı tarafa gönderilen şartlara uyulduğu müddetçe hiç bir müdâhale görmeyecek, aksi takdirde (ahdi bozduğundan) verilen söz yerine getirilmeyecek ve gerektiği zaman müdâhaleye uğrayacaktır.

    Ahdnâme metinleri; Osmanlıca, Farsça, Arabça ve Avrupa dillerinde yazılırdı. Buralar Amedî kaleminde hazırlanarak tuğra çektirilirdi. Bir nüshası elde, diğeri ise karşı devlet nezdinde bulundurulur, resmî sicillerle tescil olunarak ayrıca, bir sureti ahdnâme defterlerine yazılarak, muhafaza olunurdu.

    Herhangi bir sefer yâni harb dolayısıyla vezîriâzam serdâr-ı ekremlik (baş kumandanlık) vazifesiyle cepheye hareket ederken, âdet olduğu üzere, bütün ilgili ahdnâmeler beraberinde götürülür ve lüzumu hâlinde bunlara bizzat mürâcât olunarak; askerî, siyâsî veya iki devleti ilgilendiren ve ahdnâmeterle tesbit olunan konular ışığında hareket edilerek mes’eleler çözüme bağlanırdı. 1768 senesinde açılan seferde, sadrâzamın reîsülküttâba yazdığı bir emir gereğince, ahdnâmelerin birer sureti âdet olmadığı hâlde, ilk defa yazdırılıp İstanbul’da bırakıldı ve asıl ahdnâmenin bulunduğu defterler ordu ile beraber götürüldü.

    Osmanlı sultanları tarafınan; müslüman ve gayr-i müslim hükümdarlara veya Osmanlı Devleti’ne tâbi Mekke-i mükerreme şerifine, Kırım hanıyla Erdel kralı, Eflak ve Boğdan voyvodalarına veya Gürcü ve Dağıstan hanlarına gönderdikleri mektuplara nâme-i hümâyûn denirdi.

    Osmanlı pâdişâhlarının tahta çıkışlarında yeni sultânın hükümdarlığını bildirmek için dost ve komşu devletlere birer elçi ile nâme göndermek âdet idi. Sefir bulunmayan devletlerin İstanbul’daki sefirlerine de yeni sultânın tuğrâsıyla nâme-i hümâyûn verilir, bunlar da kendi hükümdarlarına yollarlardı. Yabancı hükümdarlara gidecek gayr-i resmî nâmeler, hükümdarın kendisi tarafından mühr-i hümâyûnla mühürlenerek gönderilirdi.

    Ahdnâmelerin başlıca özelliği, bir takım temel prensip ve esasların karşı tarafa tebliğ edilip hilâfına hareketin kesinlikle önlenmesi idi. Ahdnâmelerde umumiyetle tuğradan sonra nişân-ı âlişân veya nişân-ı hümâyûn-i âlişân ifâdeleri ile başlanırdı. Nâme-i hümâyûnlarda yâni pâdişâhların muhtelif hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda ise, umumiyetle önce gönderilen kimsenin ünvân ve elkâbı (lakabları) ile söze başlanır ve kısa olurdu. Ahdnâmeler ise uzun olup, daha muhtevalıdır.

    Ahdnâmelerde devletlerarası ticarî, siyâsî, askerî ve harb hukuku ile ilgili mühim mes’eleler ile başta diplomatik kaideler, diplomasi hukuku ve devletlerarası hukuk sahalarında misli görülmemiş medenî davranışların parlak ve pek şanlı misâlleri ortaya konulmuştur. Ahdnâmeler, Osmanlı adaletinin bütün insanlığa medeniyet ve hukuk sahasındaki başarılarının eşsiz numuneleri olarak ışık tutmaktadır. Ahdnâmeler, millî arşivlerimizde ve bâzı Avrupa arşivlerinde muhafaza edilmekte ve ilmî tedkîklere tâbi tutulmaktadır. Bir kısmı ise matbu veya el yazması hâlindeki Münşeat, Mücâhedât ve Mukâvelât mecmualarında bulunmaktadır.

    ARAMIZDA HEP DOSTLUK OLA!..

    Yavuz Sultan Selîm Han’ın 19 Ekim 1513 târihinde Venedik dojuna verdiği ahdnâme bugünkü dili ile şöyledir:

    “Saltanatımın, şânı yüce ve şerefli nişânımın, cihânı fetheden parlak tuğramın, Rabbani ve ilâhî yardıma, sübhânî berekete mazhar olan hükmü şudur: Ben ki sultanların sultânı, hakanların rehberi sultân Bâyezîd Han oğlu Selîm Han’ım. Şimdiki hâlde Venedik doju Leonardo Laurentino, pek yüce, celalli ve şanlı hükümdarlık eşiğine yarar ve güvenilir adamlarından antonio Guistiniano’yu elçilikle gönderip sevgi ve bağlılığını bildirmiştir. Merhum babam ile olan dostluk gereği benimle de dost olmak istediğinden ahdi yenilemeyi arzu ediyormuş. Ben dahi onlarla dostluğu ve ahdi kabul edip şu ahdnâme’nin yazıldığı güne gelinceye kadar öteden beri küçük veya büyük çapta vâki olan ve karar kılınan esaslar bozulup değşitirilmemek şartıyla sözümde dururum. Böylece dostluk karara bağlanmış olur.

    Bu ahdnâmeyi verip kesin bir yemin ile yemin ederim ki, yeri göğü yaradan Allahü teâlâ hakkı için adı geçen Venedik doju ve sâir beyleriyle ve onların adamları ile ve onlara bağlı olan yerlerin ve vilâyetlerin halkı ile kaleleri ve boğazlarıyla ve buralardaki adamları ile bunlara âit yaş-kuru ellerinde ne varsa, şimdiye dek ve şimdiden sonra kendi dindaşlarından almış oldukları yerler, benim sınırlarımda olmadıkça, haracım ile ilgili bulunmadıkça hep aramızda dostluk ola! Benim ülkemde olan sancak beylerinden ve subaşılarından ve tımar ehlinden biri sizin bu saydığım illerinize ve kalelerinize ve sâir yerlerinize ve adamlarınıza zarar ve ziyân verirlerse, o zarar ve ziyânı gideririz. Ziyân verenlerin de hakkından biz geliriz.

    Beylerin, bâzârşâhların ve adamlarından sefer ehli olan ve Venedik adına iş görenler benim memleketime kadırgaları ile İstanbul’a Galata’ya, Trabzon’a, Kefe’ye ve ülkemin herhangi bir yerine ne vakit dilerlerse denizden ve karadan gelip gideler. Gemilerim ve gemicilerim ile karşılaştıklarında dostluk edeler. Birbirlerine zarar ve ziyân vermeyeler. Zarar verirlerse derhâl telâfi edip gidereler. Donanmam sefere çıktığında Venedikliler işe karışmayalar. Hırsız, soyguncu ve eşkıya gemilerini limanlarında banndırmayalar ve onlara yiyecek, azık vermiyeler. Tutup yakalanmaları mümkün ise yakalayalar ve haklarından geleler. Ben de adalarıma ve limanlanma gelecek olan bu gibileri limanlarımda barındırmam, azık vermem. Yakalanması mümkün olanları yakalar, haklarından gelirim. Mümkün olmazsa defederim giderler”

    Ticâret için ülkeme gelen Venedikliler alışverişlerinde hile etmiyeler. Bizim tüccarlarımız da Venedik’e gittiklerinde güzelce davranıp hakka ve hukuka riâyet edeler. Borçlanmalarda haksızlıklar yapılmaya. Venedik’ten gelen daimî elçiler İstanbul’da üç sene kalalar. Üç senede bir değiştirileler. Bir esir kaçıp ülkeme gelse ve müslüman olursa, Venedikli sahibi gelince buna bir akça verilip, esir âzâd oluna! Vekili gelirse vekiline verile. Esir kâfir ise ve küfrü üzere kalırsa iade oluna. Bizden kaçıp Venedik’e giden esirlere de onlar böyle muamele edeler...

    Venedikli bir tüccar ülkeme gelip, yolda eşkıya saldırısına uğrayıp, malı alınsa veya bu esnada öldürülse veya kaybolsa, vârisleri veya vekili geldikde şerîate uygun muamele olunup, hak yerine vara.

    Bütün bu esaslara onlar riâyet ettiği sürece biz de dostluk yapıp, riâyet edeceğimize yemin ediyoruz. Onlar bu ahdnâmeye uysunlar, aykırı hareket etmesinler biz de uyarız.

    İşbu ahdnâme, bizim ulu Peygamberimizin sallallahü aleyhi vesellem hicret târihinden dokuz yüz on dokuzuncu yılın Şaban ayının on yedinci günü ve hazret-i Îsâ’nın doğum târihinden bin beş yüz on üçüncü yılın Ekim ayının on yedinci gününde Edirne şehrinde yazıldı. Devâm-ı devletim ve izdiyâd-ı şevketim kıyamete kadar müeyyed ve müstahkem ola.”



    DIPNOTLAR:
    1) Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı; sh. 289

    2) Büyük Türk Klâsikleri cild-4, sh. 203

    3) Venedik Devlet Arşivindeki Türkçe Belgeler Koleksiyonu ve Bizimle ilgili Diğer Belgeler, (M. Tayyib Gökbilgin; Belgeler; 9-12, Ankara-1971); sh. 47

    4) Osmanlı Târih Deyimleri Sözlüğü (M. Zeki Pakalın, Ankara-1971) cild-1, sh. 29
     
Benzer Konular:
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş