1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ahlakın tarifi ve gayesi nedir? Ve ahlakın cemiyetler üzerinde tesiri nasıldır?

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 30 Kasım 2011 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    Dinimizde ahlâk, iman ve ibadeti kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ahlâk, Kurân-ı Kerim'de ve hadislerde birçok yerde işlenmiş, güzel ahlâk övülmüş, ahlâksızlığın her çeşidinden insanlar sakındırılmıştır. Hz. Aişe'nin Hz. Peygamberimiz'in (s.a.s.) ahlâkını soranlara: "Resûl-u Ekrem'in ahlâkı Kurân'dan ibarettir" (Müslim, "Salâtü'l- Müsafirin", 139) diye cevap vermesi, ahlâkın kapsamına bir işaret olabilir. Nitekim Allah (c.c) Kur'ânında Peygamber Efendimiz'i (s.a.s.), "Ve Sen bir yüce ahlâk üzere ahlâk abidesisin" (Kalem Sûresi, 68/4) diye övmektedir.

    İslâm, ahlâka büyük önem verir ve onu "dinin zarfı" sayar. Hz. Peygamber, "Ben, mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta, "Hüsnü'l-Huluk", 8) sözü ile İslâm'da ahlâka verilen önemi göstermiştir.

    Dinin hemen her sahada ahlâki buyrukları vardır; bir başka ifadeyle, bütün insanlar için geçerli sayabileceğimiz ahlâk kaidelerinin hepsini dinde bulmak mümkündür. Esasen din, bir açıdan, kaynağını Allah'tan alan bir ahlâk sisteminden ibarettir. (Güngör 1995, 17)

    İnsandaki ahlâkî faziletlerin en büyük desteği dindir. Vazifeye bağlılık, doğruluk, adalet, şefkat ve hürmet, yardımlaşma gibi ahlâkî kaideler, ancak Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanç ile desteklenirse devamlı olur. Kul hakkını çiğnediği zaman Âhiret'te cezasını çekeceğine inanan bir insan, başkalarının hakkını yemekten çekinecek, içtimaî kurallara riayet edecek ve haksızlık yapmaktan korkacaktır. Kaynaktaki kutsiyet fikri kabul edilmedikçe ahlâkî prensiplerin kuvveti azalır. Bu sebeple, ahlâkın en sağlam temeli dindir ve din olmalıdır. (Pazarlı 1987, 39)

    Kanunlar, ferdi, yabancı gözlerden uzak kendi başına bulunduğu yerlerde kontrol etme imkânına sahip değildir. Kanunlar insanları disipline etme, yetiştirme ve sosyal hayatın ahengini teminde yeterli olmadığı için kişilerin manevî bir otorite altına alınması şarttır. Bu otorite de ancak din olabilir. Din, hareketlerimizi devamlı surette gözetleyen bir murakıbı kalbimize yerleştirmiştir. Kanun adamlarının ve diğer insanların kontrolünden uzak yerlerde ahlâka uymayan bir davranışa yelteneceğimizde, Allah'ın bizi gördüğünü ve bu hareketimizi cezasız bırakmayacağını söyleyen din, bu davranışlara karşı elimizi kolumuzu bağlar. (Kandemir 1986, 34, 49)


    Suç ve Din

    Suç işlemenin ve suçlardaki artışın sebepleri şüphesiz çeşitli olduğu gibi, her suçlu insan da şüphesiz aynı karakterde değildir. Dolayısıyla ilk plânda, suç işleyen kişileri bütün özellikleriyle tanımak gerekir. Onların bilinmesi gereken özelliklerinden biri de dinî inanç ve davranışlarıdır. Çünkü dinî inanç veya iman, insanın sosyal davranışı üzerinde tayin edici bir role sahiptir. "Din, hem bireyi hem de toplumları etkileyen sosyo-kültürel bir kurum", insanın günlük hayatındaki davranışlarına yön veren bir faktördür. (Peker 1990, 95) Belirli dinî inançlar ve tutumlar, ferdin diğer kimselerle olan ilişkilerini, ahlâkî davranış ve hükümlerini bir dereceye kadar şekillendirirler. Çünkü din, insanın düşünce, duygu, irade, vicdan ve davranış gibi bütün kabiliyet ve eğilimlerine hitap etmektedir. İşte bu sebepledir ki, dine bağlılık derecesi ile suçluluk arasındaki ilişki üzerinde durulmuş ve bu konuda araştırmalar yapılmıştır. Normalde, din, suç işlemeyi aynı zamanda günah telakki ettiği için, Allah'a ve öldükten sonra ceza veya mükâfat göreceğine inanan, ibadetlerini yapan bir insanın suç işlememesi gerekir.

    İslâm dini, iman edenlere iyilik yapmalarını ve kötülükten de men etmelerini emreder. Bunu şu âyette apaçık görüyoruz: "Onlar, Allah'ı ve Âhiret'i tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendir." (Âl-i İmran Sûresi, 3/114) Allah Teâlâ (c.c.), küfrün ve kötülüğün müminlerin kalplerinde sevimsiz karşılandığını da beyan buyurur: "Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi." (Hucurât Sûresi, 48/8) İnancın gerektirdiği vecibeler ve hayırlı işler, bir baskı altında değil, severek yapılması gerekir. Çünkü böylece Allah'ın rızası kazanılıp, yapılan işin mükâfatı fazlasıyla alınacaktır. İnançlı kimseler sosyal hayatta ne kadar güçlüklerle karşılaşsalar da, dinî inançları onları suç işlemekten genellikle alıkoyar.

    Din, toplumda görülen ahlâksızlık ve suçu denetleyip engelleyecek en önemli faktörler arasında başta gelir. Suçun, sadece suç değil, ayrıca günah olarak telkin edilmesi, onun işlenmesi karşısında en azından iki kat bir caydırıcı sebep olacaktır. Gençler, kendileri üzerinde yapılan araştırmalarda, dinin ruhlarına huzuru verdiğini, güvenlik duygusu sağladığını, dini dayanılacak tek realite olarak gördüklerini, dinlerini kaybettiklerinde her şeylerini kaybedeceklerini söylemişlerdir. (Hökelekli 1993, 115) Suçluluk duygusu, insanlarda sıkıntıya yol açar. Sıkıntı ise, insanı kendi kaynağına yeniden yönelmeye sevk eder. Dolayısıyla sıkıntıdan kurtulma, insanların dinî inançlarına daha sıkı bağlanmalarıyla doğru orantılıdır. (a.g.e. 114-115)

    Bir toplumda dinî inanış zayıflayınca, bunun arkasından ahlâkî ve hukukî suçlar gelir. Çünkü, din olmayınca ahlâkın da bir yaptırım gücü kalmaz. Helâl-haram, Âhiret'te ceza-mükâfat inancı kalkınca toplumun düzeni sarsılır, suç ve anarşi ortaya çıkar ve böylece çeşitli sıkıntılar başlar. Halbuki, her yerde kendini kontrol eden bir Hâkim Varlığa inanan insan buna göre davranıp iyiyi tercih eder, kötüden uzaklaşır. Dinin etkisini yitirdiği toplumlarda sosyal çözülmeler başgösterir. Bugün buna en çarpıcı misalleri bilhassa batılı toplumlarda görmek mümkündür. Ailenin çökmesi, ebeveyn-evlât ilişkilerinin çözülmesi, cinsî sapmaların normal hâle gelmesi ve bunların doğurduğu ferdî ve içtimaî krizler, hattâ maddî hastalıklar, suç işleme oranlarındaki anormal artış, olabildiğince azmanlaşan ferdiyetçilik ve bencillik, toplumda yardımlaşma ve dayanışma duygularının yitirilmesi, meselenin önemini görmeye ve göstermeye yetmektedir.

    Sözünü ettiğimiz menfiliklere, günümüzün modern toplumlarında bir de şehirleşmenin aynı sebeplerle yol açtığı olumsuzluklar eklenmektedir. Batılı sosyologlar şehirleşme ile suç arasında doğrudan ilişki kurmaktadırlar. Köylere ve küçük şehirlere nazaran büyük şehirlerde çok daha fazla suç işlenmekte; ancak şehirlerde suç işleyenlerin büyük çoğunluğu buralarda doğmayan, sonradan oraya göç eden göçmenlerden oluşmaktadır. Şehirleşme ile suçluluk arasındaki ilişki, şehirleşmenin sebebiyet verdiği sosyal çözülme, sosyal ilişkilerin erimesine bağlanmaktadır. (Bilgin 1997, 137) Dinî unsurların ağır bastığı bir toplumda ise, güçlü kontrol mekanizmaları şiddet ve suç nitelikli eylemlerin büyük ölçüde önüne geçer. Her şeyden önce din, aileye ve aile fertlerinin birbirlerine karşı sorumluluklarına büyük önem verir. (a.y.)

    Din, tesir sahibi olduğu toplumda aynı zamanda güçlü bir sosyal kontrol mekanizmasıdır. Bu mekanizma sayesinde sosyal değerlerin korunması ve devam ettirilmesi sağlanır. İslâm Dini'nin bu konudaki prensiplerinden birisi de suça giden yolları kapamasıdır. İslâm, ahlâkî değerlere, dünyadan kopuk mücerret değerler olarak bakmaz. O, bir taraftan ferdin gelişimine ve sosyal kontrolün mekanizma olarak fonksiyon görür hâle getirilmesine çalışırken, bir taraftan da, içtimaî ve iktisadî prensipleriyle suça sebep olacak haricî unsurları da ortadan kaldırmaya, en azından asgarîye indirmeye yönelir. Suç, bir anda meydana gelmez. O, psikolojik, sosyo-kültürel ve ekonomik faktörlerle çevrili "cazibe alanı" diyebileceğimiz geniş bir dairenin odak noktasında yer alır. Bu dairenin içerisine giren herkes suç işleyecek değildir, fakat potansiyel olarak buna hazır demektir. İslâm Dini, kişinin bu daireye girmesine mani olma gayretindedir. Bu daireyi bir bataklığa benzetmek de mümkündür. Hastalığın ortadan kalkması için bataklığın kurutulması gerekir. Seküler toplumlarda ise sosyal problemlere çözüm getirilemeyişi, bu prensibin gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Meselâ, medyadaki şiddet muhtevalı yayınların insanları şiddet ve suça teşvik ettiği bilinmesine rağmen, hiç bir sınırlama getirilmemektedir. Benzer şekilde, fuhuş bir suç olarak kabul edilmesine, bunun da ötesinde her sene cinsel muhtevalı suçlarda artış görülmesine rağmen, gündelik hayatta cinsel uyarıma sebep olan öğeler serbest bırakılmakta, hattâ bunların çeşitli sapmalara yol açmasına göz yumulmakta ve bu konuda hiçbir denetim mekanizması işletilmemektedir. Din ise, özellikle ahlâkî yapı üzerinde derin yaralar açan bu duruma karşı çıkar. Kaldı ki, cinsel uyarıma sebep olan unsurların serbest dolaşımı, sadece cinsî muhtevalı suçları değil, şiddet muhtevalı diğer suçların da artmasına sebep olmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın liseli gençler üzerinde yaptırdığı geniş çaplı araştırmada, erotik film izleyen gençlerin, macera-savaş filmleri izleyenlere göre daha yüksek seviyede şiddete eğilimli oldukları ortaya çıkmıştır. (a.g.e., 138-139)

    Dindar ve dindar olmayan insanlar arasındaki ahlâk, ahlâkî yargı ve benzeri konulardaki farklılıkları belirlemek maksadı ile dinin, dini olmayan davranışlar üzerindeki etkilerini tespit etmeye yönelik birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmaların sonuçlarına göre dindar olan insanlar, dindar olmayanlara oranla daha iyi bir davranış biçimi sergilemektedir. Meselâ dindarlar, yabancılara karşı daha yardım sever, hayır kurumlarına karşı daha cömert olup, kibarlık ve dürüstlükleriyle de ön plâna çıkmaktadırlar. (Argyle, 5-6)


    Din ve Ruh Sağlığı; Din ve Depresyon

    Dindarlık, depresyonu en azından şu üç yol veya şekilde etkileyebilir. Birincisi, "toplumsal bağlılık" hipotezine göre din, dinî çevreden gelen toplumsal destek sağlar. Böyle bir destek hem duygusal, hem entelektüel, hem de depresyon riskini azaltan diğer bazı özellikleri ferde kazandırır. İkincisi, "tutarlılık hipotezi"ne göre din, ümit ve iyimserlik duygusu aşılayarak depresyonu azaltır. Üçüncüsü, "hikmet" hipotezidir ki, buna göre din, elem ve ıstırapları negatif olarak algılama potansiyelini olumlu yönde değiştirir. (Stack, 8) Yani insanlara, her hâdisede İlâhî bir hikmet, kaderî bir sebep bulunduğu inancını yerleştirir ve hâdiselere daha sağduyulu ve iyimser bir bakış açısı ile bakmasını sağlar. Aslında bu üç hipotez birbirinden tamamıyla ayrı şeyler değildir, üçü de bir anda meydana gelebilirler.


    Sıkıntı ve Dinî Güvenlik Hissi

    İnsan, gerek "tabiî", gerekse içtimaî hayatlar girdabında bir dayanak, bir destek arar. Modern anlayış, insanın bilimle tabiatı yeneceği ve "tabiat olayları"nın yol açtığı korkudan kurtulacağını varsaymış, fakat bu anlayış, insana müsbet hiçbir şey kazandırmamış, tam tersine insan, kendisini manâsız bir hayat, sürekli ölüm korkusu ve acımasız bir çevrenin içinde daha yalnız, daha kimsesiz ve güçsüz hissetmiştir. Buna karşılık din, insana her türlü hâdise karşısında, bütün varlıkların Sahibi merhametli ve gücü her şeye yeten bir Varlığa dayanma, O'na yönelmekle kendini güçlü hissetme, bütün kâinatı kendisi için bir kardeş, bir dost çevresi görme, ölümü hayattan öte, daha üst bir hayat mertebesine yükselme, vazifeden paydos veya terhis olarak karşılama duygusu ve inancı kazandırır. İnsan, iman ile, Allah'a bağlanma ve bütün eşya ve hâdiselere bu bağlılığın penceresinden bakmakla tam bir huzur bulur, sonsuz bir hayatın basamağı olarak gördüğü dünya hayatını da sever ve bu hayatı aslî gaye hâline getirmenin yol açtığı yıpratıcı hırs, kıskançlık, tatmin edildiği sanıldıkça daha da susuzluk ve açlık veren nefsanî arzular kapanından kurtulur.


    İman ve Psikolojik Rahatsızlıklar

    Psikolojik rahatsızlıkların sebepleri olarak şu faktörler öne çıkmaktadır:

    1 - Ruhun ve ihtiyaçlarının ihmali;
    2 - İnancın kaybedilmesi veya sarsılması;
    3 - Hayat problemlerine karşı çaresiz kalmak veya acizlik duymak;
    4 - Kişinin hayatında tenakuzlara düşmesi;
    5 - Çeşitli cinayetleri işlediğinden dolayı vicdan azabı içine girmesi;
    6 - İnsanın huzur ve emniyet hâlet-i ruhiyesini kaybedip, korkunç ve karamsar bir hâlet-i ruhiye içinde yaşaması;

    7 - Bazı tenasül hastalıklarının doğurduğu çeşitli rahatsızlıklar. (Yalçın 1997, 33)
    Amerikalı psikiyatr Henri Link, psikolojik hastalıkların ana sebebinin imansızlık olduğunu tespit etmiş, kendisi imana dönmüş ve hastalarını da iman etmeye çağırmıştır. Henri Link "Dine Dönüş" adlı eserinde bu konuda: "Nasıl ki ilk defa ilim beni dinden uzaklaştırdı ise, sonra da yine ilim beni tekrar dine yöneltti" diyerek, dinin hastalarına şifa verdiğini, hastalarını mabetlere ve dinî müesseselere gitmeye teşvik ettiğini anlatmaktadır. Link, dinin psikolojik bakımdan insana getireceği faydaları izah ederken de, şunları söyler: "Dolayısıyla şunu ifade etmek isterim ki; önemli olan, benim toplumdan bir fert olarak dine dönüşüm değildir. Asıl önemli husus, psikoloji ilminin böyle bir dönüşün sebeplerini keşfetmiş olmasıdır. Çeşitli ilimler, insan topluluğuna bir çok değerler kazandırmış olabilir. Ancak; fert ve topluma iç huzuru getiren, hastaya iyileşme ümidi verip onu rahatlatan, ailelerin gönlüne sağanak sağanak mutluluk ışıkları yağdıran yegâne unsur
    imandır. (a.g.e., 33-34)

    Bir Alman filozofu olan Leibniz de, "Ruhî sıkıntıyı veya tedirginliği gidermek için, insan akıl yoluyla Allah'a inanmalı. Çünkü bu sıkıntı, öncelikle şüpheden doğar, şüphe de kalbin parçalanmasına sebep olur." demektedir. (a.y.)

    Alexis Carrel de, aynı konuda şunları kaydeder: "Bugün eğer biz vahim bir buhran içinde isek, bunun tek ve en önemli sebebi, modern toplumun maddî değerlere fazla düşkün olması ve temel manevî problemleri ihmal etmesidir. Maddî hayata düşkünlük insanlığa bir saadet getirmek şöyle dursun, harap olmasını bile önleyememiştir. Çünkü gerçek imanın kaybolması, insanı korkunç bir manevî uçuruma sürüklemiştir. (a.g.e., 34)

    Bir insanın Allah'a sağlam bir inancı olursa, çeşitli inançların ve ideolojilerin kalbinde çatışmasına imkân kalmaz. Böylelikle insan, o çatışmadan doğan yıpratıcı tedirginlikten kurtulmuş olur. Psikoloji bilginlerinin kişiyi korumak istedikleri husus da bu yıpranmalardır. İnançsız veya inancı sarsılmış kişilerde bilhassa ideolojilerin çatışması şiddetli olduğundan, böyleleri ruhî bunalıma sürüklenirler. Çeşitli ruhî hastalıklar da bunun neticesi olarak o kişilerde zuhur edebilir. Bu sebeple bazı eğitimciler, kişileri ileride böyle kötü sonuçlardan kurtarmak için onlara güçlü bir inanca sahip olmanın lüzumlu olduğunu anlatırlar. Yine, imanlı kişilerin hayatlarında ruhî boyut kaybolmadığı, hattâ asıl unsur olduğu için, bu hayattan mahrum olma neticesi olarak doğan "ruhî hastalıklar"a maruz kalmazlar. (a.g.e., 35)
     

Sayfayı Paylaş