1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ahmet Oktay: Muhafazakâr modernist

Konusu 'Makaleler, Araştırma Yazıları' forumundadır ve dderya tarafından 25 Haziran 2014 başlatılmıştır.

  1. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.330
    Beğenileri:
    7.518
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    91 ÇTL
    Emperyalizm, Roman ve Eleştiri, Ahmet Oktay'ın bütün yapıtlarının beşinci cildi olarak yayımlandı. Bu ciltte Oktay'ın daha önce yayımlanmış üç kitabının yanı sıra kitaplaşmamış yazılarının bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak” adlı bir bölüm var.

    İthaki Yayınları, Ahmet Oktay (1933) külliyatını “Bütün Yapıtlarına Doğru” alt başlığında “ciltlemeye” devam ediyor. Emperyalizm, Roman ve Eleştiri başlığıyla yayımlanan beşinci cilt dört kitaptan oluşmakta: Romanımıza Ne Oldu? (2003), Anlatıların Aynası (2001), Şeytan, Melek, Soytarı (1998) ve daha önce kitaplaşmamış yazıların bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak”. Külliyatı için yazdığı sunuş yazısında Oktay, yazılarının “özellikle 1980 sonrası entelektüel yaşamın bir eleştirel envanterini” çıkarttığını belirtiyor ve devam eden cümlelerde sol eleştirelliğinin yöneldiği tarihsel paradigma değişimini şu şekilde açıklıyor: “12 Eylül darbesi sonrasında egemen kılınan piyasa ekonomisi ve küreselleşme söylemi, o güne kadar egemen olan kültürel normların neredeyse tümünü geçersizleştirdi ve benim medyatik hedonizm olarak adlandırdığım ideolojik / estetik ve politik bir kopma sürecine bitişti. Son kertede, kültürel alanın büyük ölçüde yeni sağ ideoloji çevresinde üretildiği ve homojenleştirildiği 20 yılı aşkın bir dönem boyunca, Türk yazarları, tecimsel [(ticari)] konulara öncelik veren, ilk bakışta tarihsel görünen olay ve olguların, erotik ve ****ografik konuların, polisiye ve serüven anlatılarının, kısaca söylersem toplumsal ve siyasal içeriği neredeyse görünmez kılınan bir popüler eğilimin peşinden gittiler.”

    80 sonrasında ne değişti?

    Bu cümleleri Emperyalizm, Roman ve Eleştiri'deki birçok yazıda, farklı şekillerde tekrar okuyabilirsiniz. Oktay, gayet kederli, kötümser ve nostaljik imalarla örülü bu cümlelerde, ısrarla üzerinde durduğu 80 sonrası paradigma değişimini genel olarak iki kavram etrafında şekillendiriyor: postmodernizm ve emperyal kanon. Roman kuramı bağlamında temel dayanağı ise Georg Lukács ve ondan yola çıkarak bir roman tanımı geliştiren Lucien Goldmann. Oktay bu tanıma sık sık atıfta bulunuyor: “Roman bozulmuş bir toplumda gerçek değerlerin araştırılmasıdır” (213). Oktay daha fazlasını belirtmiyor ama bu tanıma göre kapitalizm, bütünlüklü toplumların dengesini bozarak (Weber'in “büyü bozumu” dediği) çürümeye yol açar. Roman çürümüş, hakikati bozulmuş bu dünyada çürümemiş, bozulmamış, yani “gerçek” değerlerin araştırılmasıdır ve Oktay'ın “Romanımıza Ne Oldu?” diye sorarak yaptığı da 80 sonrası yazılan Türkçe romanın bu yönden ele alınmasıdır.

    Bu bağlamda (genelleştirici ifadeler kullanmaya devam ederek) söyleyebilirim ki Oktay, Türkçe romanda postmodernist eğilimlerin 1980 sonrası ortaya çıktığını ve bu eğilimlerin, küreselleşen geç kapitalizme (Oktay yeni emperyalizm diyor) ve onun bir yansıması olan Amerikan kültürel tahakkümüne eklemlenen yazarların bilinçli / bilinçsiz katkılarıyla gerçekleştiğini iddia ediyor. Bu çözümleme belki fazla politik ya da “angaje” görünebilir ancak Oktay'ın 80 sonrası roman eleştirisine dair başlıca itirazlarından biri de, siyasal olanın görünmez kılınması; yani gerek eleştirmenin gerekse romancının “gerçek değerler” ile yeterince angaje olmaması. Nitekim Hece'nin roman özel sayısına yazdığı “Siyasal Roman Üzerine” başlıklı yazıda “1980 sonrası romanı, büyük ölçüde depolitize olmuştur ve yazınsal eleştiri de siyaseti bir tür hastalık olarak görmeyi / göstermeyi tercih etmiştir” (46) diyor Oktay. Her ne kadar “doğru bir siyasal / ideolojik görüşe sahip olmanın” (216) her anlatılanı roman yapmayacağını, romancının edimselliğinin elbette bir toplum bilimcinin edimselliğine indirgenemeyeceğini belirtse de, Ahmet Ümit'in 2000 yılında yayımlanan Patasana adlı romanında, 80 sonrası ve öncesi “toplumun verdiği vahşet görüntüleri” dururken, Asurlular ve Hititler arasındaki çatışmaların anlatılmasını, PKK ve Hizbullah eylemlerinin fonda “aksesuar olarak” kullanılmasını eleştiriyor (185). Başta Ahmet Altan olmak üzere, Elif Şafak, Orhan Pamuk ve Latife Tekin, Oktay'ın benzer bir şekilde eleştirdiği yazarlar arasında yer alırken, Tahsin Yücel ve Leylâ Erbil ise Oktay'ın olumlu örnekler olarak ele aldığı ve çözümlediği modernist yazarlar.

    Ortodoks yaklaşım…

    Ahmet Oktay'ın postmodernizm ve postmodern anlatılar konusunda fazla ortodoks bir yaklaşıma sahip olduğunu söylemeliyim. Bu ortodoks yaklaşımın Marksizm’den ziyade, Oktay'ın ulus devleti merkeze alan tarihselciliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira Oktay, 80 sonrası yazılan Türkçe romanları eleştirirken, bu romanların 80 öncesi dogmatik ikili karşıtlıklara dayalı düşünce üsluplarından özgürleştiğini; ulus devletin kuruluşundaki toplumsal sözleşmenin eksik ve gerçek bir uzlaşmanın çok uzağında kalmış bazı yönlerini anlatısallaştırdığını; siyasal / ideolojik önceliklerle bastırılmış estetiğin ve çoğulculuğun geri dönüşüyle örtüştüğünü; Kemalist modernizmin, “Doğu ve (çoğu zaman) Batı arasında yapılan epistemolojik ve ontolojik ayrıma dayanan düşünce üslubunu” (Orientalism, 3) ilga etmeye çalıştığını düşünmüyor. Ayrıca doksanlı yıllardan sonra gelişmeye başlayan Türkiye kültür endüstrisinin yayıncılığı da kapsaması ile “bestseller” kavramının ithal edilmesini ve Ahmet Altan, Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi postmodern eğilimli yazarların bu listelerde yer almasını, öncelikli olarak ABD menşeli küresel kültür emperyalizminin tahakkümüne bağlamanın da, Türkiye'nin heterojen toplumunun (sınıflı ya da sınıfsız) yazılı kültürle arası hiç hoş olmayan sözlü yapısını es geçmek anlamına geleceğini hesaba katmıyor. Bu yüzden Oktay'ın (Jameson'ın deyişiyle) klasik (yüksek) modernizmin devamlılığını öngören yaklaşımını muhafazakâr bir yaklaşım olarak değerlendirebileceğimizi düşünüyorum.

    Yazıyı bitirirken Ahmet Oktay külliyatının basımı hakkında da birkaç şey belirtmeliyim. Giriş cümlesinde “ciltlemek” ifadesini kullanmıştım. Zira Ahmet Oktay gibi bir yazarın bütün yapıtları bir araya getiriliyorsa, bu önemli işi üstlenen editörün üç dört kitabın bir arada ciltlenmesinden fazlasını yapması lazım. Çoğu metin içi göndermelerde ve dipnotlarda kalmış toplu kaynakçanın her cilt için ayrı ayrı düzenlenip, kitap sonuna eklenmesi ve onlarca ismin kullanıldığı bu oylumlu yapıtların daha rahat okunabilmesi için gerekli dizinlerin hazırlanması gibi...alıntıdır
     

Sayfayı Paylaş