1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Akira Kurosawa’nın Filmlerinden örnekler ve inceleme

Konusu 'Sinema, Televizyon Dünyası' forumundadır ve Çağlayağmur tarafından 4 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Çağlayağmur
    Hoşgörülü

    Çağlayağmur ... Süper Moderatör

    Katılım:
    15 Aralık 2010
    Mesajlar:
    15.093
    Beğenileri:
    4.417
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Yer:
    Ankara
    Banka:
    811 ÇTL
    Akira Kurosawa'nın Düşleri:

    Leibniz'in mümkün dünyalar kavramını yorumlayan Deleuze, onun Tanrı'nın sürekliliği en fazla olduğu için bu dünyayı, yani günah işleyen Adem'in dünyasını seçtiğini, bu nedenle başka dünyaların mümkün olmadığı düşüncesine pek itiraz etmez, "ama" diyerek, bir parantez açarak…Başka dünyalar "rüyalarda pek tabi mümkün olabilir" der. Rüyalarda bazen kendimizi olduğumuz halimizden çok farklı görmemiz mümkün, düştüğümüz sıkıntılardan bir rüyada kurtulabilir, gidemediğimiz o şehre o rüyada varabilir, yorulduysak o rüyada durulabiliriz, bu işin "bir rüya gibiydi" dedirtecek güzel tarafı.

    Bazen de kabuslar, karanlıklar, intikamlar, hayatımızda söyleyemediğimiz tüm o korkunç cümleler o rüyaya dahil olur. Kurosawa Düşler'inde bu iki durumu da en esaslı şekilde işlemiş.

    Tünel'de kendi hatası yüzünden ölen askerin "komutanım, ben öldüm mü gerçekten?" demesinden sonra komutanın onu artık bir ölü olduğuna ikna etmeye çalışması ve sonunda "size ardınızdan şeref madalyası veriyoruz, sizi kahraman ilan ediyoruz ama aslında köpekler gibi öldünüz! Bizim yüzümüzden köpekler gibi öldünüz!" diye feryad etmesi, tam kalbimiz kararmışken, müzede Van Gogh tablolarına bakan ressamın birden kendini o tabloların içinde bulması, tabloların birden canlanması, tüm o Van Gogh sarıları, insanları, kargalarının tıpkı resimdeki renklere sahip bir cennete dönüşmesi, bizim de kendimizi gerçekten orada hissetmemiz,

    Ağlayan İblis'te İblis'in insanı görünce "sen insan mısın yoksa?" diye sorup korkup kaçması, bizim nolur bu rüya bitsin, dünya böyle olamaz, olmamalı diye rüyadan uyanmak için kıpırdanmamız,

    …toplam sekiz rüya var, Kurosawa rüyalarında "tabiatı" konuşturmuş, tabiat bize isyan eden, kızan, acı çeken, intikam duyan ama yine seven, esirgemeye çalışan, şefkatli bir sevgili gibi.



    "Dreams" Kurosawa'nın en iyi filmi değil bence ama hep gözlerinizde taşıyacağınız bir film…Hele o son rüya…

    Rab, Kabil'e sorar: "Kardeşin nerede?"
    Kabil'in yanıtı şudur: "Ben kardeşimin bekçisi miyim?"
    (Tevrat/Tekvin)



    E. Levinas Sonsuz'a Tanıklık'ta bunu şöyle yorumlar: Kabil'in yanıtını sanki Tanrı'yla alay ediyormuş gibi ya da "O ben değilim, başkası" diyen küçük bir çocuğun yanıtı gibi görmemek gerek. Kabil'in yanıtı içtendir. Yalnız bu yanıtta etik eksiktir; sadece ontoloji vardır: Ben benim ve O da o."



    Ran, Kral Lear'ın Kurosawa uyarlaması. Bir anlamda Habil-Kabil yüzleşmesi, ama bu kez Adem de devrede. Kötülük nasıl yapılır oğullarına gösteren Adem, bizzat oğulları tarafından cezalandırılır, ceza olsun diye de değil sırf kendileri de kötü oldukları için, daha çok toprak daha çok güç dedikleri için. Sonra onları da bir cezalandıran çıkar ve sonra onları cezalandıranları da…zincir hiç kopmayacakmış gibi devam eder (İsa'nın "intikam"ı terkederek bu zinciri kırması bekleniyordu, onun dininden olanlar "intikamı" alevlendirmekten başka bir şey yapmadılar, "sevgi dini" denilince sadece Prens Mişkin geliyor aklıma, hep affeden, bağışlayan, kin gütmeyen. Ona da Budala deniyordu zaten, budala olma babanın dedenin intikamını al, sonra torunların seninkini alsınlar, sonsuza kadar savaşalım) Zincir elbette kopmaz, hiç kopmayacak mı, onu henüz bilemiyoruz. Ran Kaos demek, bırakın düşmanlarınızı araya çıkar ilişkisi girince babayla oğulun, oğulla kardeşin arasına "kaos" yaratan durumlar girer.

    Ve bu durumları en iyi Kurosawa anlatır. Ran'ı izlerken evrensel bir kamera olsaymış ve insanlığı çekseymiş (ki belki de çekiyordur) bu veya buna benzer şeyleri izlerdik diye düşündüm. Kurosawa evrensel yönetmen kadar kadiri mutlak değil, olmuş olanı kendince yeniden kurguluyor ve kurgusu bile tüylerimizi diken diken edebiliyor, ya kurgusuz olan, o evrensel kamera tarafından çekilenler…

    Filmde en dikkatimi çeken noktalardan biri şu oldu. Kral, oğulları malları talan olurken yine bir şekilde metanetlidir ama soytarısına zarar verildiğinde çılgına döner, çok üzülür ve zarar vermeye çalışanı vurur. Benjamin de benzer bir meseleyi yazmıştı ve şu kıssayı anlatarak, "neden acaba" demişti: Mısır kralı esir düşünce evladlarını mahvolmuş gördüğünde ağlamaz ama hizmetçisine işkence edildiğini gördüğünde feryad figan ağlamaya başlar. Neden, der Benjamin. Canetti buna cevap verir: İnsan en değersiz şeyini kaybettiğinde her şeyini kaybettiğini anlar. Ran'daki kral da soytarısının bile perişan olduğunu görünce "eyvah" der…


    Ran, Kurosawa'nın en görkemli, en esaslı filmi. Konu bu film olunca insanın söyleyecekleri bitmiyor, hele Habil-Kabil hikayesi sizin için sadece bir hikaye değilse, bizzat hayatınızda bir Kabil varsa…

    "Kim söylemişti hatırlayamıyorum ama insanların yaratıcı gücü, büyük ölçüde belleklerine bağlıdır. Benim kendi deneyimlerime göre, okuduklarım her zaman belleğimin bir köşesindedir ve yeni bir şey yaratmaya kalktığımda temelleri belleğimde bulurum. Boş bir bellekle hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Bunun için çok genç yaşlarımdan itibaren okuduğum kitaplarla ilgili notlar aldığım bir defterim vardır. Her kitap için kendi düşüncelerimi ve hangi bölümlerin neden beni etkilediklerini yazarım. Bu defterlerden bir yığın birikmiştir ve yeni bir senaryo yazacağım zaman onları gözden geçiririm. Bir yerde mutlaka bir başlangıç yapacak bir düşünceye rastlarım. Hatta bazen bir tek satırlık diyaloglar için bile bu defterlerden yararlanırım. Söylemek istediğim şey, yatağınıza uzanıp da öylesine kitap okumayın."

    "Benim köpeğim ayıya benzer; ama bir porsuğu da andırır, görünce tilki de sanabilirsiniz' diye başlayarak köpeğin bazı özelliklerini, bütün hayvanlar alemindeki hayvanlarla karşılaştırır ve sonunda "o madem ki bir köpektir, her şeyden çok köpeğe benzer"der. Bu makaleyi okuduğumda kahkahalarla gülmüştüm ama sözlerde gerçek payı yok muydu? Sinema da birçok başka görsel sanata benzer. Sinemanın edebi özellikleri vardır, aynı zamanda tiyatroya yakındır, felsefi yönü de vardır, resim ve heykel sanatına yaklaştığı zamanlar da olur, müziksiz bir sinema da düşünülemez. Ama sinema sonunda, gene sinemadır."
     

Sayfayı Paylaş