1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

ALAY Nedir? Osmanlida Alay

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 28 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    ALAY

    Türkçe’de; kalabalık bir zümreye, bir cemâate; Osmanlılar zamanında askerî ve mülkî merasimin tertip ve nizâmına; tabur ile tugay arasındaki askerî kıt’aya verilen ad. Bir kişiyi mizaha almak, küçümsemek mânâlarına da gelir.

    Kelimenin başına ve sonuna yapılan eklerle bir hayli tâbir, terim ve deyim meydana gelmiştir. Alaylı, alay beyi, alay emini, alay kâtibi, alay imâmı, alay müftîsi, alay çavuşu, alay-ı hümâyûn, alay köşkü, alay kânunu, alay meydânı, alay meclisi, alay erkânı, alay sancağı, alay bağlamak, alay göstermek, alaya binmek, mevlid alayı, vâlide alayı, sürre alayı, kılıç alayı, selâmlık alayı, Hırka-i saadet alayı, baklava alayı, âmin alayı, kadir alayı, bayram alayı, mızraklı alayı, hassa alayı, düğün alayı, bunların belli başlılarıdır.

    İslâmiyet’ten önce örf, âdet ve geleneklerine düşkün olan Türkler, müslüman olduktan sonra da İslâmiyet’in yasak etmediği âdet ve geleneklerini sürdürdüler. Müslüman olduktan sonra, yâni dînin ışığında pek çok güzel âdet ve gelenekler ortaya koyarak, İslâmiyet’in emirlerini toplum olarak yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösterdiler. Osmanlılar zamanında, daha önceki müslüman-Türk devletlerinde görülen bâzı merasim ve gelenekler aynen devam ettiriidiği gibi, yeni ilâveler de yapıldı. Bu merasimlere umûmî olarak alay adı verilirdi. Saray erkânı ile halkın kaynaşmasına vesîle olan bu alaylar, halktan büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu.

    Pâdişâhın tahta cülûs ettiği gün, sabahın erken saatlerinde Topkapı Sarayı-Akağalar kapısında bî”at merasimi yapılırdı. Pâdişâh, hazîne-i hümâyûndan çıkarılan tahta oturur; teşrifata (protokole) riâyet olunarak, başta hânedân mensupları olmak üzere bütün rütbe sahipleri, birliğin ve kuvvetin sembolü olan pâdişâhı selâmlayarak yerlerini alırlardı. Bu merasim, büyük bir sessizlik içinde cereyan eder, mızıka çalınmazdı.

    Bayram günlerinde de buna benzer bayram alayı veya muâyede denilen bayramlaşma merasimi yapılırdı. Bayramlaşma merasimini, Bâb-ı âlî teşrîfât kalemi idare ederdi. Herkes yerini aldıktan sonra, pâdişâh, mızıka-i hümâyûn efendilerinin; “Aleyke avnullah” ve; “Mağrur olma pâdişâhım, senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada mehterân bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Teşrifata uygun olan bu merasim, son zamanlarda umumiyetle Dolmabahçe Sarayı muâyede salonunda yapılırdı. Bu merasimlerden başka şu alaylar yapılırdı.

    Beşik Alayı
    Haremde kûs-ı şâdımânî çalınınca, enderûnlular doğum olduğunu anlarlar, kurbanlar hazırlanırdı. Her koğuşun önünde kurban kesilirdi. Pâdişâh, Çinili köşkün içinden altın serperdi. Mehter takımı marşlar çalarak bu sevince iştirak eder, doğan şehzâdenin veya sultânın ismini öğrenen şâirler târih düşürmekte yarışırlardı. Hazîne kâhyası darbhâneye giderken gümüş kabartmalı beşik ısmarlardı. Kısa zamanda yapılan beşik, alayla saraya getirilir, harem kapısında kızlarağasına verilirdi. Hazîne kâhyası ve maiyyetindekilere pâdişâh tarafından ihsânda bulunulurdu.

    Hırka-i Seâdet Alayı
    Ramazân ayının on beşinde yapılırdı. Hazîne kâhyası vezirlere, dîvân çavuşları vasıtasıyla davetiyeler gönderirdi. Ayrıca ilmiye sınıfı mensûblarına mülkî ve askerî erkâna da haber giderdi. Merasimden önceki gece, pâdişâh süngerlerle Hırka-i saadetin bulunduğu sandukayı ve dolapları silerdi. Pâdişâh, sabah namazını Hırka-i saadet dâiresinde kılar, öğleden evvel hasodalılar, Hırka-i saadetin gümüş yaldızlı sandukalarını altın anahtarla açarlar, yedi kat ipek kadife üzerine, som sırma ve incilerle işlenmiş bohçaların şeritlerini çözerlerdi. İkinci mahfaza bundan sonra pâdişâhın yanında bulunan altın anahtarla açılırdı. Hırka-i saadet sandukasının açılışında, silâhdâr, çuhadar, rikabdâr, dülbentdâr ağa, anahtar ve peşgir ağaları, hasodalılar, saray imâmları da hazır bulunurlardı. Bu esnada güzel sesli müezzin ve çavuşağaları Kur’ân-ı kerîm okuyarak ziyarette bulunanlara ayrı bir manevî haz verirlerdi. Ziyareti evvelâ pâdişâh, sonra diğer kimseler yapardı.

    Baklava Alayı
    Ramazân-ı şerifin on beşinci günü gayet muhteşen bir surette yapılan Hırka-i saadet alayından sonra yeniçeri ocağı neferlerine baklava verilirdi. Bu uygulama ilk olarak Kânûnî Sultan Süleymân Han zamanında, harblerden zaferle dönen orduya pilâv, zerde ve yahni gibi yemeklerle ziyafet verilmekle başlandı. Askeri gazâya teşvik etmek maksadıyla çekilen bu ziyafetler sonraki pâdişâhlar zamanında da devam etti. Ramazân-ı şerifin on beşinci günü İstanbul’da bulunan askerlerin her on neferine birtepsi baklava ikrâmı âdet oldu.

    Bu alay yapılırken yeniçeri ortaları, saka, usta ve karakullukçuları ile diğer zabitler sarayın orta kapısının iki tarafındaki dîvân yeri sofasından ilerideki mutfaklar önünde futa denilen ipekli peştemallara bağlı olarak hazır bulunan baklava tepsileri hizasında yer alırlar. Bu sırada ortakapı açılıp bâbüsseâdede bekleyen silâhdarağa, sağ koltuğunda anahtar ağası, sol koltuğunda başlala ile akağalar kapısından çıkar. Kilerci baltacısıyla, palüdeci ağadan başkasını kapının önünde terk ederek bu iki kişiyle baklava tepsileri hizasına yanaşırdı. Kilercibaşı baltacısıyla palüdeci, pâdişâh için hazırlanan bir tepsi baklavayı alır silâhdâra verirdi. Bunu müteâkib askerden ikişer nefer baklava tepsileri, futalarını ellerindeki yeşil yollu sırıklara geçirip hazır oldukları orta kapıya işaret olununca kapı açılır. Her bölüğün usta, saka, mütevellî, odabaşı, karakullukçu ve bayrakdârı bölüklerinin önüne düşerek baklavacılar da arkadan gelerek alay ile kışlalarına giderlerdi. Ertesi gün ise tepsi ve futalar, saray mutfağına (matbah-ı âmireye) gönderilirdi.

    Adalet ve ihsânla altı yüz sene hüküm sürmüş ve insanlığın kurtuluş ve refahı için gayret göstermiş olan Osmanlıların askere ihsân ve bahşişinin küçük bir bölümü olan baklava alayı, yeniçeri ocağının kaldırılmasına kadar devam etti. 1826’daki son baklava alayı sırasında yeniçerilerin İstanbul halkını inciten taşkınlıkları, ocağın halk nazarında îtibârını büsbütün kaybettiren son sebeblerden biri olmuştur.

    Kadir Gecesi Alayı
    Ramazan ayının son günlerinde bulunan Kadir gecesinde Hırka-i saadet dâiresinden Ayasofya Câmii’ne kadar bütün yol boyları meş’alelerle aydınlatılırdı. Alayın önünde yirmi kadar meş’âle ve onun arkasında kırmızı-yeşil kırk kadar fenerle hasekiler yürür ve böylece Ayasofya Câmii’ne gidilir ve pâdişâhın imâmı namaz kıldırırdı. Son pâdişâhlar zamanında Kadir gecesi alayı saltanat kayıklarıyla gidilerek Tophane’deki Nusretiye Câmii’nde yapıldı.

    Yılbaşı Tebriki Alayı
    Hicrî yılbaşı olan Muharrem ayının ilk günü, pâdişâh Çinili köşke gelir, saray ağalarına Muharremiye adıyla bahşiş ve ihsânda bulunurdu. Ayrıca helvahânede yapılan ve kâselere konulan kırmızı renkli şekerlemeler ikrâm edilirdi. Muharrem ayının üçüncü günü umumiyetle Çırağan Sarayı’na rikâb (özengi) ısmarlanır, sadrâzam ve şeyhülislâm, pâdişâh tarafından huzura alınarak tebrikler kabul edilirdi.

    Mevlid Alayı
    Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem dünyâyı teşrif ettiği gün olan Rebî-ul-evvel ayının on ikinci gecesinde Balıkhâne köşkünde, ertesi gün de Sultan Ahmed Câmii’nde mevlid okunurdu.

    Sürre Alayı
    Osmanlılar zamanında düzenlenen alayların en önemli ve ilgi çekicilerinden olan sürre alayı, hac mevsiminde hazırlanır ve Harameyn’e gitmek üzere yola çıkarılırdı. Bu alayda Harameyn’e takdim edilmek üzere pâdişâhın, saray erkânının ve halkın kıymetli hediyeleri de bulunurdu. Bu hediyeler, yerine ulaştırılmak üzere meşin çantalara konurdu. Sürre alayının her yıl Şaban ayının on beşinde saraydan kalkması âdetti. Bu alayın yola çıkışı esnasında sarayın bahçesinde merasim düzenlenir, bir muhafız birliği refâketinde mübarek beldelere gitmek üzere yola çıkarılırdı.

    Kılıç Alayı
    Yıldırım Bâyezîd Han zamanında ilk defa Niğbolu zaferinden sonra yapılmaya başlanan bu alayda, devrin ileri gelen âlimi tarafından pâdişâha kılıç kuşatılırdı. Kılıç alayı usûl olarak pâdişâhın cülûsunu tâkib eden günlerde taç giyme merasimine benzer ve halkta büyük bir coşkunluğa sebeb olurdu. Talebeler yollara dizilir, Edirnekapı’da muhteşem bir çadır kurulur, yabancı devlet temsilcileri geçenleri buradan seyr ederlerdi. Pâdişâh onları arabadan selâmlardı. Pâdişâhın arabasını başta sadrâzam olmak üzere bütün nâzırlar (bakanlar) meclis reisleri ve saray erkânının arabaları tâkib ederdi. Alay, Eyyûb Sultan’a varınca arabalardan inilir ve yürüyerek Eyyûb Sultan’ın (r. anh) türbesine gidilirdi. Burada yeni pâdişâha kılıç kuşatılır ve duâ edilirdi.

    Alay-ı Hümâyûn
    Pâdişâh sefere giderken, seferden dönerken, sefere giden ve seferden dönen orduyu yollarken ve karşılarken saraydan Davutpaşa’ya kadar tertib edilen alaylardı. Osmanlıların haşmet devirlerinde bu alaylar büyük bir ihtişamla yapılırdı.

    Sadâret Alayı
    Sadrâzamlara, sadâret mührü vermek için tertiplenen alaydır. Tanzîmâta gelinceye kadar sadâret mührü Hırka-i seâdet de verilirdi. Bu münâsebetle sadrâzama has odabaşı vâsıtasıyle yeniden samur kürk giydirilirdi.

    Sadâret alayı, merasimi Beşiktaş’da başlar, denizden Sirkeci’ye gelinirdi. Önde mâbeyn başkâtibi, onu takiben yaverler ve en arkada sadrâzam ata binmiş olarak halkın önünden geçerek Bâb-ı âlî’de dîvân odasına gelirlerdi. Başkâtib, sadâret mektupçusuna atlasa sarılı nâmeyi öperek verir, o da gür bir sesle okurdu. Daha sonraki devirlerde bu merasim arabalarla yapıldı.

    Selâmlık Alayı
    Pâdişâhın Cuma namazı için câmiye gitmesi ânında tertiplenen alaydır. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Cuma selâmlığını Yıldız Câmii’nde yaptırırdı. Ermeniler böyle bir selâmlık esnasında sûikasd tertibinde bulunmuşlardı.

    Vâlide Alayı
    İlk defa dördüncü Murâd Han’ın annesi için tertiplenen bu alay daha sonraki devirlerde an’ane hâline geldi. Tahta çıkan pâdişâh, annesini eski saraydan yeni saraya getirtirdi. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın annesine yapılan alay pek gösterişli olmuştu. Vâlide Sultân’ı yeni sarayda önce saray mensupları, sonra pâdişâh karşılar ve tebrik ederdi.

    Amin Alayı
    Osmanlı Devletinde anaokuluna (4-7 yaş arasındaki çocuklara elif be ve ahlâk bilgilerinin öğretildiği mahalle mektebine) başlarken yapılan merasim. Amin alayı yerine “Bed’i besmele cemiyeti” de denir. Mektebe çocuk kaydı zamanı muayyen olmadığından, herkes senenin hangi gününde olursa olsun çocuğunu mektebe başlatabilirdi. Bu merasim ekseriya bir kandil gününe denk getirilmeye çalışılır, bu mümkün olmazsa, mübarek sayılan Pazartesi veya Perşembe gününde yapılmasına dikkat edilirdi.

    Hazırlıklar, âmin alayı merasiminden bir gün önce tamamlanırdı. Ayrıca aynı gün veya önceden ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek mektebe başlayacak çocuğa gerekli eşyayı alırlardı. Bundan başka evdeki ecdâd yadigârı rahle de cilâya verilirdi.

    Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca âilece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada duâ edilirdi. Eve dönüldüken kısa bir süre sonra, mektep çocukları ile ilâhîciler gelirdi. Her mektebin ayrı ilâhîcisi vardı. Semtte âmin alayı bir seyir vesîlesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

    Amin alayı da belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde bulunan kimse atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elifbâ’yı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun mektepte oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu mektebe gidecek çocuk tâkib ederdi. Çocuğun arkasında mektebin hocasıyla ilâhîciler, âminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mektep talebeleri gelirdi. Alayı, çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.

    Osmanlılar devrinde tertiplenen merasimler mânâsında kullanılan alayla ilgili diğer terimler ise şunlardır:

    Alay Arabası
    Alaylarda pâdişâhların bindikleri arabaya verilen addır. Buna saltanat arabası da denilirdi. Muhteşem olan bu arabayı ihtişamı bir kat daha arttıran atlar, çekerdi. Seyislerin elbiseleri de sırmalı idi.

    Alaya Binmek
    Resmî sıfatı hâiz olanların bayramlarda ve resmî günlerde yapılan alaylara iştirak etmeleri demektir. Vaktiyle alaylara atla katıldıkları için bu tâbir kullanılırdı.

    Alay Bağlamak
    Ordunun düşman karşısında harekete geçmek üzere, emir ve kumandayı beklemesi veya merasimde alayın tamamen tertip ve tanzim edilmiş olması demektir.

    Alay Elbisesi
    Alaylarda ve diğer merasimlerde giyilen resmî elbiseye verilen ad.

    Alay Göstermek
    Bayramlarda ve belli merasimlerdeki geçit resmine verilen ad. Bu merasim daha ziyâde yabancı devlet sefirlerine karşı yapılırdı. Yavuz Sultan Selîm ve Kânûnî Sultan Süleymân’ın tertiplediği alaylar pek muhteşemdi. Vaktiyle vezirler ve beylerbeyi kanunen götürmeye mecbur oldukları maiyyetleriyle harbe katılırlarken, ordugâha gelişleri sırasında ihtişam ve disiplinlerinin derecesini anlatmak için alay gösterirlerdi.

    Alay Köşkü
    Pâdişâhların gerek ordu alayını ve gerek diğer alayları seyretmek için yaptırdıkları köşke verilen addır. Üçüncü Murâd Han tarafından yaptırılan, Gülhâne parkının Sultan Ahmed tarafındaki girişinde, eskiden soğukçeşme denilen kapının hemen solundaki merdivenle çıkılan alay köşkünden, pâdişâhlar ordu alayı denilen muhteşem geçit resmini seyrederlerdi. Asker ile İstanbul halkı böylece hükümdarı selâmlama fırsatını bulurlardı. Selâm köşkü olarak da bilinen bu köşkün önünde düzenlenen alayların en muhteşemi, dördüncü Murâd Han devrinde, ordunun Bağdâd seferine çıkması sebebiyle düzenlenen alaydı.

    Alay Kânunu
    Alaylarda ve seferlerde pâdişâhın huzurunda tertiplenen ve büyük geçit törenlerinde ve hükümetçe tesbit edilmiş olan diğer merasim ve alaylarda; vezirler, âlimler, devlet ricali ile askeri erkânın tertip (protokol) ve kıyafetlerine dâir kânundur.

    Alay Meydanı
    Topkapı Sarayı’nda ortakapı ile bâbüsseâde arasındaki sahaya verilen ad. Ayrıca bir bayrağın veya büyük bir resmî binanın önünde askerî geçit yapmaya ve merasim için toplanmaya mahsûs geniş saha ve meydana da bu ad verilirdi.

    Osmanlı ordusundaki tabur ile livâ arasındaki askerî birliğe de alay denirdi. Nizâm-ı Cedîd’in kurulduğu târihlerde alaya tertip denildi. Her tertip, 1526 mevcûdlu ve 15 kısımdı. Bu kısımlara ise saf deniliyordu. Safların komutası yüzbaşılara, tertibin komutası da binbaşılara verilmişti. 1827-1828 yıllarında orduda yapılan yeni düzenlemelerden sonra tertip tâbiri yerine alay, kısım tâbiri yerine de bölük tâbiri kullanıldı. Meşrûtiyetten önce Türk piyade alaylarının kuruluşunda dört piyade taburu bulunuyordu. Meşrûtiyetten sonra alay büyüklügündeki birliklerin taktik bakımdan sevk ve idarelerinde kolaylık sağlanması için üçlü teşkilât daha faydalı görülerek uygulamaya konuldu. Alayın kumandanına miralay (albay) denirdi. Alayların özel alay sancakları vardı. Ayrıca iki alay birleştirilip liva yâni tugay teşkîlâtı kuruldu. Liva komutanlığı için de mîrliva rütbesi ihdâs olundu. Ayrıca her alaya kaymakam (yarbay) rütbesinde birer kumandan muâvini tâyin edildi.

    1632’de merkezi İstanbul’da bulunan alay ve livalara hassa, bunların kumandanlıklarına da hassa ferikliği, merkezi Üsküdar’da bulunanlara mansûre ve kumandanlarına da mansûre ferikliği isimleri ve rütbeleri verildi. Ferik şimdiki tümgeneral demekti. 1836 senesinde orduda yeni değişikliklere gidilerek redif teşkilâtı kuruldu. Bunun için de; Edirne, Aydın, Bursa, Ankara, Konya ve Erzurum vâliliklerine redîf-i mansûre müşirliği ünvânı verilerek, bu altı vilâyette altışar redîf-i mansûre alayı teşkil edildi. Bu sırada Osmanlı ordusunun daimî mevcudu şöyleydi:

    2 Fırka hassa ve mansûre alayları: 24.000 kişi

    36 Redîf-i mansûre alayı: 72.000 kişi

    15 Mansûre Süvari alayı: 15.000 kişi

    4 Topçu alayı: 4.000 kişi

    4 Humbaracı alayı: 4. 800 kişi

    4 Lağımcı alayı: 4. 800 kişi

    1 Baltacı alayı; 3.000 kişi

    Toplam: 127. 600 kişi

    1839 yılında îlân edilen Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu’yla askerî teşkilâtta da değişiklikler yapıldı. Vazife sahaları değişik bölgeleri içine alan beş ordu kuruldu. Her orduda yedişer piyade, beşer süvari ve birer de topçu alayı vardı. Üçüncü orduda ayrıca bir kazak ve bir dragon alayı vardı. Alaylar, ordular içinde birden itibaren numara alırlardı.

    1877 Osmanlı-Rus harbinden sonra 1880 senesinde ordu teşkilâtında yeni değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikte de her fırka üç liva, her liva iki alay ve her alay da beş bölük olarak kabul edildi.

    Balkan savaşından sonra 1913 yılında ise teşkilât; 4 ordu, 13 kolordu, 4 süvari ve 3 piyade fırkası şeklinde düzenlendi. Kolordular; 2 veya 3 piyade fırkası, 1 topçu, 1 istihkâm, 1 nakliye taburu ile 1 telgraf bölüğünden ibaretti. Fırkalar; 3 piyade alayı, 1 topçu alayından, her piyade alayı da 3 piyade taburu ve 1 makineli tüfek bölüğünden teşekkül ediyordu. Her piyade taburu ise, 4 piyade bölüğünden İbaretti.

    Bu askerî birlik Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra da orduda bir teşkilât birimi olarak devam etti.

    Askerî teşkîlât birimi olan âlâyla ilgili terim ve deyimler ise şunlardır:

    Alay Beyi
    Vaktiyle mîralay yâni albay rütbesinde olan vilâyet merkezlerindeki jandarma kumandanlarına verilen addı. 1908’de İkinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra bu tâbir terk edilerek yerine alay kumandanı tâbiri kullanıldı.

    Alay Çavuşu
    İki mânâda kullanılırdı. Birincisi; pâdişâhların bir yere gidişine geçit resimlerinde önden gidip yol açan dîvân-ı hümâyûn çavuşlarıydı. İkincisi; orduda emir ve kumandadan askeri haberdâr eden çavuşlardı. Bunlar, tellâl gibi yüksek sesle bağırarak verilen emirleri tebliğ ederlerdi.

    Alay Emîni
    Yüzbaşıdan büyük binbaşıdan küçük, askerî kâtip sınıfından bir vazifenin ünvânı idi. Alay kâtipliğinden terfi ederek alay emîni olanlar, alayın idarî ve hesap işleriyle meşguldüler. Diğer askerler gibi resmî elbise giyerlerdi. Ancak bunların elbiselerinin şerit ve yıldızları diğer askerlerin elbiseleri gibi sarı olmayıp beyaz idi. Alay emînleri yükselerek binbaşılığa terfi ettikten sonra diğer askerler gibi yükselirlerdi. 1908’de bu ünvân teşkilâttan kaldırıldı.

    Alay Erkânı
    Başta mîralay (albay) olmak üzere alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftîleri ve alay kâtipleri gibi yüksek rütbeliler hakkında kullanılan bir terimdi.

    Alay İmâmı
    Alayın birinci taburunun imâmına verilen addı. Teşrifatta (protokolde) yüzbaşıdan önce gelirdi.

    Alay Kâtibi
    Alayın yazı ve hesap işlerini gören askerin adıydı. Tabur kâtipleri terfi ederek alay kâtibi olurlar, alay kâtipliğinden de alay emînliğine terfi edilirdi.

    Alay Meclisi
    Alay işleri hakkında îcâb eden kararları vermeğe yetkili meclise verilen addı. Miralayın başkanlığında alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftîsinden ve alay kâtibinden teşekkül ederdi.

    Alay Müftîsî
    Alay imâmının üstü olan rütbe sahibi, sarıklı askere verilen addı. Teşrifatta (protokolde) binbaşıdan önce gelirdi. Askerlere dînî vazifeleri öğretmek ve onların suâllerine cevap vermek için taburlarda tabur imâmı, alaylarda ise alay müftîsi bulunurdu. Bu vazife Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiştir.

    Alay Sancağı
    İki mânâya gelirdi. Birincisi; bir alaya mahsus olan sancak demekti. İkincisi; resmî günlerde gemileri donatmak için asılan rengârenk bayraklar hakkında kullanılan bir tâbirdi.

    Alaylı
    Vaktiyle mektep me’zunu olmayıp erlikten yetişen askerler hakkında kullanılırdı. Bir mektep bitirmeden meslek içinde yetişen diğer devlet me’mûrları için de bu tâbir mecazî olarak kullanılırdı.


    DIPNOTLAR:
    1) Saray Teşkilâtı; sh. 167

    2) Osmanlı Târih Deyimleri; cild-1, sh. 58, 149, 211

    3) Büyük Türkiye Târihi; cild-8, sh. 164

    4) Kapıkulu Ocakları; cild-1, sh. 257, 421

    5) Târih-i Cevdet; cild-12, sh. 145

    6) Târih-i Askerî-i Osmânî, Kitâb-ı evvel

    7) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 248

    8) Hayât Târih Mecmuası (Sene 1972, cild-2, sayı-10); sh. 4
     

Sayfayı Paylaş