1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Alevi-Bektaşi Edebiyatı

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve Suskun tarafından 3 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    [​IMG]
    ALEVİ - BEKTAŞİ EDEBİYATINA GENEL BİR BAKIŞ
    Doç. Dr. Erman ARTUN​


    Türkler İslamiyet kültür dairesine girdikten sonra yurt değiştirerek Anadolu'ya geldiler. Yeni yurt tutulan Anadolu'da kültürleşme sonucunda yaşama biçimleri ve değer yargıları da değişime uğradı. Orta Asya Türk kültürü, İslamiyet kültürü ve Anadolu kültürü yeni bir Türk kültürü oluşturmuştur. Türk kültür tarihi açısından Anadolu'da dinsel inançlara değişik bakış açıları tarikatları doğurmuştur. Anadolu sufiliği İslamiyet öncesi inanç sistemleri ve sosyal yaşamın etkisiyle karışmış Anadolu'ya özgü bir sentez oluşturmuştur.

    Hicretin ilk yüzyılından itibaren bir zühd ve takva anlayışı içinde ortaya çıkmağa başlayan tasavvuf hareketi miladi 9. yüzyıldan sonra geniş ve renkli bir düşünce sistemi olmuştur. 11. yüzyılda tarikatların kurulmasıyla tasavvuf bütün İslam alemine yayılmıştır. Tasavvuf, tarikatlar ve tekkeler aracılığıyla İslam dünyasında etkisi yüzyıllar boyu sürmüş bir düşünce ve inanç sistemidir. İslamiyet'in mistik boyutu olan tasavvuf şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatmağa, Allah'a sevgiyle varmaya yönelik bir sistemdir. Edebiyatta kalıcı etkiler bırakmıştır.

    Bir inanç ve düşünce sistemi olarak kabul edilen tasavvufun temeli, evrende tek bir varlık bulunduğu, o tek varlığın dışındaki diğer varlıkların ise onun yer yüzündeki yansıması olduğu görüşüdür. O tek varlık Allah'tır. Öteki varlıklar yani görünen her şey, tek varlık olan Allah'ın türlü görüntüleridir. Her şey Allah'ın anlaşılıp bilinmesi için vardır. Buna vahdet-i vücut görüşü denir. Tekvin yani var oluş, yaradılış problemi , dinin ve felsefenin ilgi alanına giren ana konulardandır. Tasavvufta amaç Allah'a ulaşmaktır. Bu vuslat gönül yoluyla ve sezgiyle olur.

    Tasavvuf, Türklerin hakim olduğu geniş sahalarda İslamiyet'in yayılması ve bu sahalardaki eski inanç biçimlerinin İslamiyet'i etkilemesiyle başlamıştır. Toplumlar eski inanç sistemlerini tümden silemeyecekleri için eski inanç izlerini yeni inanç biçimlerine yansıtırlar. Türklerde bu yansıtış, İslam dinini çeşitli sahalarda az da olsa farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılıklar da tasavvufi düşünce biçiminin doğmasını sağlamıştır.

    Türkler arasında ilk olarak Orta Asya'da Ahmet Yesevi ile görülmeye başlayan tasavvuf akımı , daha sonra Moğol istilasıyla Anadolu'ya gelen dervişlerle burada da etkili olmaya başlamıştır. Anadolu'da Yunus Emre'yle doruk noktasına çıkan dini-tasavvufi halk edebiyatı her dönemde ve her zümrede önemli sanatçılar yetiştirmiştir.

    Türkler, İslamiyet'i kabul ettikten sonra eski inanç sistemlerini bazı tarikatlar içinde sürdürmüşlerdir. Alevi-Bektaşi geleneğinde eski Türk inanç ve pratiklerinin diğer tarikatlara oranla daha çok yer tuttuğu görülmektedir.

    15. yüzyılın ilk yarısından sonra Hurufilik Bektaşi tekkelerine ve oradan Yeniçeri Ocağına girince, Yeniçeri aşıkları görünüşte tasavvufla, daha özgür bir biçimde şarap ve sevgiliyi konu etmeye başladılar. Bu dönemde Alevi - Bektaşi edebiyatı tekke edebiyatından ayrılarak bütünüyle bağımsız bir içeriğe kavuşmuştur. Tekke edebiyatının en dikkate değer bölümü olan Bektaşi edebiyatının fikir ve eğilimleri aşık edebiyatında ağır basmaktadır. Tasavvuf felsefesi, halk edebiyatını etkilediği gibi konular,terimler yönünden divan şiirini de etkilemiştir. Tasavvuf düşüncesi divan edebiyatının da kaynaklarından birisini oluşturduğu için ortaya çıkan edebi ürünlerde, bu felsefeye ait ortak temaların, motiflerin kullanıldığını görüyoruz. Ancak bir çok ortak noktaya rağmen, özellikle Alevi -Bektaşi tarikatlarında ortaya çıkan farklı uygulamaların tarikat erkan ve usulündeki değişikliklerin bu zümre aşıklarının edebi ürünlerine de yansıdığını görüyoruz.

    Anadolu'da Babailer Ayaklanması bastırıldıktan sonra (1240), Hacı Bektaş-ı Veli'nin (1210-1271) çevresinde yeni bir tarikatın (Bektaşiliğin) temelleri atılmıştır. Hacı Bektaş, Makalat adlı eserinde Anadolu halk edebiyatının imkanlarıyla görüşlerini ustaca birleştirip halka sunmuştur. Böylece yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Tasavvuf etkisine açık , tarikattan çok inançlar bütünü olarak değerlendirilen Anadolu Aleviliği Bektaşilikle birlikte ele alınmaktadır. Anadolu Aleviliği ile zaman içinde bütünleştiği için Bektaşilik Anadolu Aleviliğinin tarikat olarak kurumlaşmış şekli diye de yorumlanmaktadır.

    13. yüzyıl Anadolu'da Türk diliyle meydana gelen edebiyatın bir dönüm ,bir ayrım dönemiydi. Bu yüzyılda Yunus Emre yeni kavram, motif, hayal,ve imge dünyasıyla Anadolu'ya bir ilham kaynağı sundu. Aşıklar sazlarıyla Türk dilini şiirleştirip halkın duygularını dile getirdi6. Alevi-Bektaşi edebiyatı Hacı Bektaş-ı Veli ve Abdal Musa kültürüyle beslenmiş Anadolu halk edebiyatının imkanlarının birleştirilmesiyle yeni bir sentez oluşturdu. Önceleri özü yönüyle Yunus Emre'nin şiirlerine dayanan bu edebiyat geleneği sonraları zamanla bazı belirgin farklar kazanarak özgün yeni bir edebiyat oldu.

    Alevi-Bektaşi şiiri ,belli kurallara kalıplara ve belli düşüncelere bağlı bir şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede ayakta ,nazım biçimleri ve dilde aşık edebiyatı özelliklerini gösterir. Dünyayı Alevi- Bektaşi kültürüne göre kavrayan aşıklar şiirlerini mistik ve metafizik temele dayarlar. Günümüz aşıkları usul, adap, erkan ve öğretiden çok şiirlerinde Alevi kültürünü işlerler. Ölmeden önce ölmek, yani yaşarken nefsi öldürme düşüncesi sıklıkla işlenir. Şiirlerde insana yönelme , gönül denilen cevherde aşkı bulma düşüncesi öne çıkarılır. Aşıkların şiirlerine Alevi-Bektaşi felsefesindeki "Ruhun ölümsüzlüğü esastır, ölüm Hak'ka teslim olma, Hak'ka yürümektir. Her ne ararsan kendinde ara." düşüncesi egemendir.

    Alevi- Bektaşi edebiyatı,gelenekleriyle, anlatım biçimiyle, terminolojisiyle şuh ve müstehzi edasıyla irfanı ve inancıyla orijinal bir edebiyattır. Bu özellikleriyle diğer edebiyatlardan kolaylıkla ayırt edilir. Alevi aşklar tasavvufu kendi anlayışlarına göre yorumlarlar. Şiirlerine neşve hakimdir.

    Alevi Bektaşi edebiyatı bu zümrelerin geleneklerini, inançlarını ,aralarında söylenen atasözlerini, deyimlerini de ifadelendirir, din ulularını över, onlara ait menkabeleri şiirleştirir, usulden erkandan ayinden bahseder. Alevi Bektaşi kültürünün kökleri Orta Asya İslamiyet öncesi inanç sistemlerine kadar uzanır. Hacı Bektaş-ı Veli düşüncesi Alevi Bektaşi edebiyatının beslendiği en önemli kaynaklardandır. Onun Makalat'ında aşk insanla Allah'ın temas çizgisinde zuhur eder. Aşk insandaki gönül denen cevherin hakimiyeti olayıdır. Bu düşünce yaşama biçimi olmuş, Alevi Bektaşi şiirini şekillendirmiştir.

    Bu edebiyatta Ehl-i Beyt sevgisi aşırı derecede Ali'ye bağlanış , On İki İmam'ı takdis eden, On İki İmam sözünden bozma "düvazman", ya da sadece "düvazde" denilen şiirler, İmam Hüseyin'e mersiyeler ,Hacı Bektaş-ı Veli ve Alevi-Bektaşi velilerini öven, onların menkabelerini yansıtan , giyim kuşam özelliklerini , törenlerini belirten, 14.-17. yüzyılda İran'a ve Erdebil Ocağı'na bağlılığı anlatan, Osmanlıya sitem içeren nefesler vardır.

    Alevi-Bektaşi aşıkları mahlas alırlarken,kendilerini divan şairlerinden ve aşık edebiyatı aşıklarından ayırmak için "Hatai", "Kamberi", "Misali", "Virani" vb. gibi farklı aşıklık adı alırlar. Bazı aşıklar bununla da yetinmeyip mahlaslarının başına "kul","abdal", "pir","sultan"gibi belirleyici adlar almışlardır. Bazı aşıklar da mahlaslarının sonuna "sultan", "baba","dede"vb. adlar eklemişlerdir.

    Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre'ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. yüzyılda Kaygusuz Abdal'la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymağa hizmet eder hale gelmiştir. Tarih boyunca dini baskılar, tepkilerle karşılaşmışlar yani olumsuz toplumsal ve ekonomik uygulamalara uğramışlardır. Dirlikleri ellerinden alınmış ,askeri hizmetlerden uzak tutulmuşlar, toprağa bağlı olmaya zorlanmışlardır. Bu nedenle zaman zaman ayaklanmışlardır. Alevi-Bektaşi şiiri de bir kavga şiiri haline dönüşmeye başlamıştır. Bunun en güzel örneklerini Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinde görebiliriz.

    14. yüzyılda Kaygusuz Abdal'la kurulan Alevi- Bektaşi edebiyatı 15. yüzyılda "Hatai" mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-i Safavi'yi meydana çıkarmıştır. "Hatai", Alevi-Bektaşi edebiyatının en didaktik aşığıdır. 16. Yüzyılda Sivas'ta asılan "Pir Sultan Abdal" ise bu edebiyatın en lirik aşığıdır. Pir Sultan Abdal'ın mensuplarından "Kul Himmet" ve onun çağdaşı "Hüseyin" lirizm açısından Pir Sultan Abdal'a yaklaşan aşıklardandır.

    16. ve 17. yüzyıllarda Alevi-Bektaşi edebiyatı durgun bir döneme girmiştir. Söylenen sözler söylenip, her şey olup bittiği için bu edebiyat kendini tekrara başlamıştır. Fakat 19. yüzyılda sosyal yaşamdaki değişiklikler bu edebiyatı da etkilemiştir. Seyrani zaman zaman bu değişikliği şiirlerinde yansıtmıştır.

    Alevi geleneği bugüne kadar yaşamış aşıkların yedi tanesini çok usta ve kutsal sayarlar. Bu aşıklara "Yedi Kutuplar" adını verirler. Bu aşıklar Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi'dir.

    Alevi aşıkların yetişmelerinde Ayin-i Cemlere katılmalarının ve Alevi-Bektaşi şiir örneklerini dinleyerek ilk bilgileri almalarının rolü büyüktür. Ayin-i Cemlerin başlamasından önce "muhabbet" deyişlerinin söylendiği ya da aşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. Deyişlerin yanı sıra bu bölümde sohbetler de yapılmaktadır. Bu aşıklar kendilerine "Cem Aşıkları" adını vermektedirler. Aşıklar öğüt verme ,Alevi- Bektaşi yolunun kurallarını hatırlatma amacıyla öğütleme türünde deyişler de söylerler. Ayin-i Cemlerde ve Balım Sultan muhabbetlerinde usta malı deyişler söylerler. Onlara göre badeli aşık olmak Hak vergisi, lutuf olarak kabul edilir. Bu gelenekte aşıklara mahlasları genellikle bağlı bulundukları postnişin tarafından verilir.

    Aşıklar küçük yaşlarından itibaren Ayin-i Cemlere katılarak, kendileri için gerekli olan tasavvufi halk edebiyatı ve Alevi-Bektaşi kültürüyle ilgili bilgileri buradan elde ederler. Ayin-i Cemlere başlamadan önce "muhabbet" adı verilen saz eşliğinde ,eski aşıkların deyişlerinin söylendiği ve aşıkların kendi deyişlerini okudukları bir bölüm vardır. "Pir Sultan Abdal", "Nesimi", "Kul Himmet", "Sıtkı Baba","Sadık Baba", "Şah Hatai", "Kaygusuz Abdal", vb. aşıklardan usta malı deyişler okurlar. Bu bölümde deyişlerin yanı sıra sohbetler de yapılmaktadır. Ayrıca bazı yörelerde aşıklar Ayin-i Cemlerin dışında da bir araya gelmektedirler. Bunlar; düğünler,kına geceleri ve köye misafir geldiği zaman olmaktadır. Bunun yanı sıra "Balım Sultan Muhabbeti" dedikleri bir toplantı da vardır.

    Ayin-i Cemlerde aşıkların adları geçtiğinde ceme katılanlar saygıyla onlara niyaz ederler. Alevi aşıklar cem evlerinde düğünlerde, Hacı Bektaş-i Veli törenlerinde, Görgü Cemlerinde , Balım Sultan Muhabbetlerinde bir araya gelerek geleneği sürdürürler. Anadolu Aleviliği, yaşama biçimi olarak bir felsefe, duygu biçimi olarak bir inanç olma özelliği taşır.

    Alevi-Bektaşi geleneğinde saz çok önemlidir. Saza büyük bir ilgi vardır. Özellikle Ayin-i Cemlerin semah bölümünde zakirler saz çaldıkları için saz yüzyıllardır bu geleneğin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Aşıklar, sazı ve sözüyle toplumun dili ve yüreğidir. Onlar toplumun yaşadığı ama dile getiremediği bir çok olayı tele döküp dillendirirler. Âşık yaşadığı toplumun sözcüsüdür.

    Aleviler çoğu 11 li heceyle ,bir kısmı 7 li ya da 8 li heceyle yazılmış olan ve dörtlüklerden meydana gelen bu şiirlere "ayet, deyiş", Bektaşiler bazen "nutuk", fakat genel olarak "nefes" demektedirler. Bu edebiyatta vahdet-i vücut anlayışı geri plandadır. Çoğu zaman Allah'la içli dışlı bir üslup kullanılır. Bunun nedeni Alevi Bektaşi inancında var olan Allah'a korkudan çok sevgiyle ulaşma düşüncesi vardır.

    Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu'nun öz edebiyatıdır. Alevi- Bektaşi kültürü felsefesi, törenleri, ürünleri, dili, her şeyi Anadolu'nundur. Anadolu'dan doğmuştur. Kerbela faciası, Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Aşıkların nefeslerinde aşıklar Allah'la içli dışlıdır. Allah'a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir. Alevi aşıklar bu tür deyişler için "Allah, Aşıkları kusurlarından dolayı kınamaz" anlamına gelen bir hadis olduğunu söylerler.

    Alevi-Bektaşi aşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir. Alevi ve Bektaşiler Kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur."Bektaşi Sırrı" kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur.

    Alevi- Bektaşi edebiyatında dikkati çeken en büyük özellik hoşgörüdür. Hoşgörü bu edebiyatın tadı tuzu niteliğindedir. Hoşgörünün bulunduğu şiirde hissedilebilir bir gülümseme vardır. Bu özellik bu şiiri ilginç kılar. Alevi- Bektaşi kültüründe hoşgörü dışa vurulan bir görünüş değil yüreğin derinliklerinden gelen bir onaylama biçimidir. Alevi kültüründe hoşgörü uygun zemini bulunca gülmeceyle birleşir. Hoşgörünün arkasında iğneleyici bir dokundurma da kendini gösterir. Bu bir noktada onaylanmayacak bir girişimin sezdirilmesidir.

    Tasavvuf şiirinde karşımıza çıkan mecazi anlatımlar, semboller mutasavvıf aşıklarca kullanılmıştır. Sufi aşıklar, çok eskiden beri şiirlerinde sevgilinin gözünden, dudağından, beninden, zülfünden bahsetmişler veya içki, çalgı, meyhane, kilise gibi Müslümanlığın geleneklerine uymayan unsurlara şiirlerinde yer vermişlerdir. Bu sözler tarikatın dışındakiler tarafından eleştirilmiş, sufiler kınanmış, küfürle suçlanmışlardır. Aslında bu tür sözler sufilerin vecd halindeki sözleridir. Eleştiriler üzerine bu tür kelimeler sufinin içinde bulunduğu durumu anlatan birer sembol olarak nitelemişler, bu açıklamayla eleştirilerden kurtulmuşlardır. Tasavvuf şiirindeki mecazi anlatımın diğer bir nedeni de mutasavvıfların gerçekleri, içlerine doğan sırları, tarikat dışındaki kişilere açmak istememelerindendir.

    Alevi-Bektaşi aşıkların nefes, deme ve deyişlerinde kullandıkları kelime terkip ve mazmunlar klişeleşmiş söz ve bilgilerdir. Onlar bu bilgileri geçmişte yaşamış aşıklardan ve katıldıkları sohbetlerden öğrenmişlerdir. Aşıklar Allah'ın birliğini anlatırlar, insanı iyiye doğruya götürme yolu olarak niteledikleri "Hak Yolu" için şiirler yazmışlardır. Onlar yürekten bağlı bir sevgiyle Allah sevgisini şiirlerinde dile getirirler.

    Aşıklar dünya ve evrenin sırlarını , yaradılışın kaynağını araştırırlar. Varlığın özü ve ötesine ait düşünceleri dile getirirler. Mutlak güzelliğe yönelerek Allah'a kavuşma çabasını işlerler. Bunlar madde alemindeki güzellikten mutlak varlığa yol bulma çabasıdır. Dünyanın geçiciliğini anlatırlarken, gerçek ebedi mutluluğun yollarını ararlar. Aşıkların idealize ettikleri kamil tiplerdir. Onlara göre ahlak insani olmayan davranışları terk ederek ilahi yaradılışa yönelmektir. Alevi- Bektaşi edebiyatı günümüzde de sürmektedir.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    [video=youtube_share;4U0TQXKI0Pc]http://youtu.be/4U0TQXKI0Pc[/video]

    Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri ile birlikte değer yargılarında önemli değişmeler ortaya çıktı. Türk kültürü, İslamî kültürün getirdiği etki ile yeni ve farklı bir kimliğe büründü. Anadolu’da İslamiyet öncesi inanç sistemleri ve İslamiyet yeni bir sentez oluşturdu.

    Hacı Bektaş Velî ikliminde gelişen edebiyat, birçok bakımdan orijinal bir edebiyattır. Bu özelliği ile diğer edebiyat ürünlerinden ayrılır. Adına genel olarak Alevî-Bektaşî edebiyatı da denilen bu yapı kendine özgü edebi türler oluşturmuştur. Din ulularını över, onlara ait menkıbeleri şiirleştirir, usûlden erkândan ayinden bahseder.


    Alevî ve Bektaşî teolojisinin ana kaynakları hiç kuşkusuz menakıbnameler ve velayetnamelerdir. Menakıp, tasavvuf
    tarihinde sufilerin ortaya koydukları inanılması güç doğaüstü olaylar demek olan kerametleri nakleden küçük hikâyeler anlamında tahminen IX. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlamıştır. Bu yüzden IX. yüzyıldan itibaren kaleme alınan tasavvuf kaynaklarında, velî anlayışına paralel keramet anlayışı geliştirilmiş ve bunun teorisi oluşturulmaya çalışılmıştır. XI. yüzyıldan sonra yazılmış bazı tasavvuf kaynaklarında keramet teorisinin daha da gelişmiş olması sonucunda ilk defa kerametlerin bir tasnife tâbi tutulduğunu görüyoruz.

    Anadolu’da tasavvufî eserlerin yanı sıra bir de menakıpname edebiyatı oluşur. Anadolu’da kaleme alınan evliya menakıpnamelerinin ilk örnekleri doğal olarak Anadolu Selçukluları dönemine aittir. Bu dönem Kadirîlik, Rifaîlik, Kazerunîlik, Kalenderîlik, Vefaîlik vb. gibi dışarıdan gelme pek çok tarikatın yerleşme ve kendini kabul ettirme dönemi olduğu kadar Mevlevîlik gibi yeni bir tarikatın oluşmaya başladığı bir zaman dilimini ifade eder. Anadolu’nun birçok yerinde çeşitli dedelerin, şeyhlerin açtığı tekkeler ve zamanla buralarda ortaya çıkan türbeler göz önüne alınırsa Anadolu Selçukluları döneminde sayıca oldukça fazla menakıpnamenin kaleme alındığı tahmin edilebilir.

    En önemli menakıpnamelerden biri, II. Bayezid dönemlerinde yaşamış Uzun Firdevsi lakabıyla tanınan Hızır bin İlyas’ın yazdığı Hacı Baktaş menakıbıdır. Bu menakıpname Hacı Bektaş’ın doğumunu, Horasan’da ki çocukluk dönemini ve Ahmet Yesevî ile ilişkilerini anlatmakla başlar. Daha sonra Anadolu’ya gelip Sulucakaraöyük’e yerleşmesi, buradaki yaşamı, o dönemdeki tasavvuf erleriyle ilişkileri ve sonuçta ölümü anlatılır. Hacı Bektaş’ın halifelerinin menkıbeleriyle eser son bulur. Bu menakıpnamenin Hacı Bektaş hakkındaki bilgilerin ana kaynağı ve özellikle Ahmet Yesevî ile ilgili anane ve menkıbelerin Anadolu’daki metinlerini içeren en eski yazılı kaynak olması sebebiyle önemi büyüktür.

    Bektaşî edebiyatında menakıpname ve vilayetnamelerin dışında deyiş – duaz – nefesler de önemli bir yere sahiptir.

    Deyiş

    Alevi Bektaşi ozanlarının söylediği ve ayin-i cem de kullanılan tasavvufi eserlerin tümü olarak bilinmektedir.

    “Hareket nardadır sacda değildir
    Keramet baştadır tacda değildir
    Her ne ara isen kendinde ara
    Kudus’te, Mekke’de, hacda değildir”

    Hünkar Hacı Bektaş Velî Alevî kültüründeki şiirler 7’li, 8’li veya 11’li hecelerle hece vezni ile yazılmış ve bestelenip söylenmiştir. Deyişler belli kurallara, kalıplara ve belli düşüncelere bağlı şiir biçimidir. Ölçüde kafiyede, ayakta, nazım biçimleri aşık edebiyatı özellikleri gösterir

    Alevî-Bektâşî şiirlerinin ortak özelliği, dinsel inanış temelleri, tasavvufi yorumlar, âyet ve hadislerden yola çıkılarak ortaya konmuştur. “Ölmeden önce ölmek”, yani hayatta iken nefsi öldürmek, hakka ulaşmak, Peygamberin, Hazreti Ali’nin on iki imamların sevgisine nail olmak, dünya malına değer vermemek sıklıkla işlenmiştir.

    Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Hatâyî, Virânî, Kul Himmet, Teslim Abdal mahlaslı deyişlere sıkça rastlamaktayız.

    Köylerde Alevî dedelerinin bulunduğu ortamda saz eşliğinde deyişler söylenir. Deyişleri zakir veya dede söyler. Bektaşi tekkelerinde Bektaşi babasının nezaretinde genellikle Türk Sanat Müziği makamları ile nefesler söylenirdi. Nefesler ayin-i cem denilen muhabbet sofrasında (Ali sofrasında) mürşidin izni ile söylenir.

    İşitin ey yarenler
    Aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül
    Bir kara taşa benzer


    Taş yürekte ne biter
    Dilinde Ağu tüter
    Nice yumuşak söylese
    Sözü savaşa benzer
    Yunus Emre


    Bu adem dedikleri
    El, ayakla, baş değil
    Adem manaya derler
    Suret ile kaş değil


    Adem oldur ey hoca
    Gıdası mânâ ola
    Maksut ademden ahi
    Hayal ile düş değil
    Kaygusuz Abdal

    Deyişlerin, nefeslerin, nutukların son kıtasına gelindiğinde mahlâstaki şahsa hürmeten sağ el kalbin üzerine götürülüp daha sonra elin baş ve işaret parmakları dudağa değdirilerek onun ruhuna olan saygı belirtilir, gönüllerde olduğu ifade edilir.

    Akil gel beru, gel beru
    Gir gönüle nazar eyle
    Görür göz, işitir kulak
    Söyler dile, nazar eyle

    Baştır gövdeyi götüren
    Ayak menzile yetüren
    Dürlü maslahat bitüren
    İki ele nazar eyle

    Hatayi eydür ya Gani
    Veren Mevla alur canı
    Evvel kendü kendin tanı
    Sonra ile nazar eyle (Hatai)


    Duaz (düez – düvaz)


    Duaz, Duazdeh’in kısaltılmış halidir. Duazdeh Farsça olup on iki (12) anlamına gelmektedir

    Duaz, cem ayinlerinde söylenen ve On İki İmamların adlarının geçtiği deyişlerdir. Duazlar bir nevi dua olarak da algılana bilinir.

    Bu deyişlerde On İki İmamların yani sıra basta Hz. Peygamber ve Hacı Bektaş Veli olmak üzere Alevi ulularının adları geçmektedir.

    “Allah medet ya Muhammed ya Ali
    Yusuf kuyusunda zindana düştüm
    Gülbankı çekilen Bektaşi Veli
    Yok mu gayretiniz dermana düştüm


    Fatıma Ana’dan el etek tuttum
    Şerver Muhammed’e göz gönül kattım
    İmam Hasan ile çok metan sattım
    Şah Hüseyin ile dükkânına düştüm

    Zeynel’i sevdim de aşnaya yettim
    Bakır’ı sevdim de musahip tuttum
    Cafer’i sevdim de göz gönül kattım
    Naci deryasında ummana düştüm

    Kazım Musa Inza’ya eriştim
    Tamam, asker ile hayli sürüştüm
    Kerbela; çölünde cenge karıştım
    Sinem yaralandı alkana düştüm

    Taki Naki Şah Askeri nurumuz
    Mehdi mağarada gizli sırrımız
    Cebrail önümüzce rehberimiz
    Kırkların ceminde erkâna düştüm

    Oniki imam dergâhında umum var
    Dünü günü sohbetim var demim var
    Günahım yok ama neden gamım var
    Ali gibi Şahı Merdan’a düştüm

    Kul Himmet Üstadım bu nasıl yazı
    Şirin lezzet verir muhabbet tuzu
    Ali’nin alnında Zühre yıldızı
    Meyli muhabbeti Selman’a düştüm


    Nefes

    Alevi-Bektaşi şairlerince söylenenâyin-i cem’lerde, diğer toplantılarda kendine has bir beste ile okunan, böyle okunmak için yazılmış şiirlere denir. Şekil itibarı ile koşmalar gibi dörtlüklerle yazılır. Konusu ekseriya tasavvuf, tarikat akideleri ile ilgilidir. İçlerinde lirik mahiyet gösterenleri de vardır. Nefeslerin dili genellikle sade bir Türkçedir. Başta 11’li hece vezni olmak üzere 7’li, 8’li hece vezniyle yazılırlar. Aruz vezni ile yazılmış olanları da vardır. Alevi-Bektaşi öğretisinin nesilden nesile aktarılmasında nefeslerin önemli bir işlevi vardır. Nefeslerde konular her zaman özel bir anlatım tarzıyla, kelimelerin mecazî kullanımlarıyla işlenmektedir. Örneğin, çok kullanılan içki (dem, bade, dolu) manasına gelen kelimeler mürşidin irşadı; meyhane, irşad alınan yerdir.

    Bu mecazi kullanımın Bektaşi öğretisini Bektaşi olmayanlardan saklama ya da nasipli Bektaşinin aklını kullanarak yolun öğretilerini algılamalarını sağlamaktır. Burada katlı anlatım” olarak tanımlanan anlatım tekniği söz konusudur: “Bektaşi dilindeki “katlı anlatım” özelliği nedeni ile bir kelimenin bazen birden çok anlamı bulunmaktadır. Dinleyen kişinin yorumlayabilme seviyesine göre bu kelime anlam kazanmaktadır.

    Şu fani dünyaya geldim giderim
    Bin yılda bir çiçeğin bittiğin gördüm
    Ana rahminden geldim cihana
    Nice bin yıl yattığın gördüm


    Atamın belinde boyandım kana
    Al yeşil nurundan indim kandile
    Atam bahane oldu geldim cihana
    Erenlerin ikrar verdiğin gördüm


    Sülük sohbetinin ya sünneti kaç
    Eğer kamil isen; gel bir irfan aç
    Dünya kurulmadan güveren ağaç
    Güverip; hurmanın bittiğin gördüm


    Gülün emri neydi? gül şaha çekti
    Bülbülü de gülün oduna yaktı
    Bunca melaike seyrana çıktı
    Ol Şems-i Tiflis’in öttüğün gördüm


    Ol deryada balığın yatağında
    Peydah oldum Muhammed’in dağında
    Evvel kul yoğudu Cennet bağında
    Getirip Cebrail’in diktiğin gördüm


    Seyyit Mehemmed’im bu sıraya kattım.
    Yalan dünya sana çok gelip gittim
    Adem Safiyullah’la arzuhal ettim
    İnsanları katere çektiğin gördüm.
     

Sayfayı Paylaş