1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Altın Beşik

Konusu 'Türk Destanları' forumundadır ve wien06 tarafından 5 Ocak 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Çok eski zamanlarda yer yüzünde, cennetten kovulan Adem daha yaratılmadığı zaman, Kırım’da insan desen insan değil, ruh desen ruh değil, cin taifesi adında bir şeyler yaşıyormuş.

    Cin taifesi birkaç cinsmiş. Bir kısmı yerle göğü yaratan Allah’a ibadet ediyor, O’nun birliğine inanıyormuş. Bir kısmı da O’nun birliğine iman etmeyen cin taifesi imiş.

    Kırım dağlarının bir tarafında yalı boylarında Allah’a kulluk eden Allah cinleri yaşıyormuş. Onlar Allah’ın emirlerini yerine getiriyor, peygamberlerin sünnetlerini icra ediyor, beş vakit namaz kılıp, Rabbî Taala’nın verdiğine şükrediyorlarmış.

    Kırım dağlarının öbür tarafında da cinler yaşıyorlarmış. Onlar Allah’ın birliğine iman etmiyor, emirlerini yerine getirmiyor, Allah’ın düşmanı olan iblisin yolundan gidiyor, onun emirlerini yerine getiriyorlarmış, iblis kendini onlara Allah diye tanıtmış, o taifeyi hak yolundan saptırmış.

    Allah cinleri bağlar, bahçeler yapıp, buğday ekiyor, keten dokuyorlarmış. İblise inanan cinler yabanî dağlarda yaşıyor, koyun besliyor, karaca avlayarak geçiniyorlarmış. Bu iki cin taifesinin her ikisinin de hanları varmış. Bunlar aralarında uzlaşmıyor, sık sık savaşıyorlarmış. Birbirlerinin topraklarını alıyor, ineklerini götürüyorlarmış. tarla işlerini bozuyorlarmış. Bundan dolayı, aralarında çok kanlı savaşlar oluyor, birbirlerinin köylerini, şehirlerini yakıyor, bağ bahçelerini harap ediyorlarmış. Pek çoğunu öldürüp, bir kısmını da esir alıyorlar, memleketlerine getirip acımadan çalıştıriyorlarmış. Allah cinleri iblisin cinlerinden nefret ediyor, iblisin cinleri de Allah cinlerini bir kaşık suda boğmak için acele ediyorlarmış. Bu taifelerin hanları da kendi aralarında düşmanmışlar. Birbirini kanda boğmak, intikam almak için fırsat kolluyorlarmış.

    Arada yapılan savaşlarda çoğunlukla iblisin cinleri yeniyormuş. Çünkü onlar dağlarda yaşadıkları için daha cesur, daha atik, daha sabırlı haydutlarmış. Onlar avcılıkta Allah’ın cinlerinden daha usta imişler. Allah cinleri ise, toprakta çalışan insanlar oldukları için silah kullanmaya alışmayan, evlerinden çıkmaya korkan, savaş kurnazlıklarını bilmeyen mülayim, sakin bir taife imiş.

    İblis taifesinin çok güzel, cesur, keskin genç bir oğlu varmış. O, daha sevginin ne olduğunu bilmiyormuş. Çünkü onun memleketinde, onun genç kalbinde aşk ateşini yakabilecek güzel, ona lâyık bir kız daha yetişmemiş. O yabancı memleketlerdeki güzeller hakkında söylenen masalları seviyor ve can kulağı ile dinliyormuş.

    Bu han oğlunun Allah cinlerinden olan hanın sarayında büyüyen bir esiri varmış. Onu dağda kızılcık toplarken çalmışlar. O çok akıllı, namuslu, bilici olduğundan ihtiyarladıktan sonra, han, oğlunu terbiye etmesi için ona emanet etmiş. O, hanın oğluna çeşitli us tahklan, ok atmayı, yüksek yerden atlamayı, ata binmeyi, hızlı koşmayı öğretmiş.

    O ihtiyar esir, terbiye ettiği çocuğu çok sever. Ona diğer cinlerin yaşayışları, güzel kızları hakkında her akşam masallar anlatırmuş. İhtiyar adam genellikle esir olan diğer vatandaşları ile gizlice görüşüyor, onlardan memleketi hakkında taze haberler alıyormuş. O, han oğluna kendi memleketinin hanının güzel bir kızı olduğunu söyler. Memleketin bülbülleri dal dala uçup onun dünyada bir benzeri olmayan güzelliğini överek yırlarlarmış.

    Han oğlu, düşman esirlerinden han kızım görenlerini evine toplayarak, onlardan onun güle benzeyen yanakları, kalem gibi ince kara kaşları, yıldızlar gibi parlayan siyah gözleri, kiraz gibi kırmızı dudakları, dalga gibi yayılan gür saçları hakkında sorular soruyormuş.

    Han kızının güzelliği hakkında duyduğu sözler vasıtasıyla, onun emsalsiz güzelliğini gözünün önüne getiriyor ve yüreği aşk ateşi ile alevleniyormuş. O, han kızını bir kerecik görmek, onun ağzından tek bir söz işitmek ve ona Kırım’da sizin gibi güzel yok, diye söyleme hevesi ile yanıyormuş. Onun bütün aklını fikrini sadece o komşu güzel almış, sadece onun hayaliyle eğlenir olmuş. Onu ne kuracağı tuzak, ne uçan kuşlara nişan alma yarışları, ne de yabanî koşu atlan üzerinde ateşli koşulan, ne de kılıçla savaş oyunları, ne de neşeli konuşmalar, çalgılar, ne de eski savaşçıların anlattıkları masallar, ne de yaşlı annesinin han oğullan ile ilgili anlattığı masallar hiç biri, onun aşk ile dolan kalbini mutlu etmiyormuş.

    Han oğlunun yüzünü kara bulutlar sarmış, kimseyle konuşmuyor, her zaman düşünceli, yemeden iç-meden kesilmiş, yalnız tek başına aşkının ateşi ile kavruluyormuş. Babasının en çok nefret ettiği düşmanının kızını sevdiğini, kimseye söylemeye cesaret edememiş. Han oğlunu bu çaresiz dert sarartmış soldurmuş. O, ayakta bir gölge gibi geziyormuş. Gizli sevda, onu, işte bu hale getirmiş.

    Yaşlı han, oğlunun bu halini görüp, telâşlanmış. O, oğlundaki bu değişikliğin sebebini sorup anlamaya ne kadar çalıştıysa da hiçbir şey öğrenememiş. Oğlan bu sorulan mezar gibi sessiz, cevapsız bırakmış. Han memleketin en usta falcılarını toplayıp, yıldıznameye baktırmış, çeşitli fallar açtırmış, nazardan korunması için pek çok adama tütsüler yaktırmış, gene de oğlanın derdine bir çare bulamamış.

    Han memleketinin en güzel oyuncu kızlarının olgunlaşmış güzel oyunlarıyla, cücelerin şakalarıyla, davul zurna gibi çeşitli çalgılarla eğlendirmek istese de bunlar oğlana hiç tesir etmemiş. O gene eskiden olduğu gibi yüzü asık, gamlı bir halde dolaşıyormuş. Han baba, oğlunun gizli sırrını, bir türlü öğrenmenin yolunu bulamamış. En sonunda yanına en büyük hizmetçisini çağırıp,oğlundaki bu gamın kederin sebebini mutlaka bulma işini havale etmiş. O, han oğlunun her adımını,

    konuşmasını takip etse de, onun derdinden hiçbir şey anlayamamış. En sonunda bir akşam uykuya dalan oğlanın yanına gidip, kulağını onun ağzına yaklaştırarak dinlediği zaman, pek çok sevgi ifade eden kelimeleri ve “Ah Zehra, Zehra!” dediği ismi duymuş.

    Büyük hizmetçi ile han uzun zaman bu ismin kime ait olduğunu düşünseler de, bir türlü bulamamışlar. Bütün memlekette soruşturmuşlar, fakat bir tane bile Zehra adlı kız bulunamamış. Han meşhur falcıları toplayıp, fal açtırmış.

    Yaşlı falcılardan biri, Zehra adlı kızın büyük denizin kıyısında yaşadığını bulup söylemiş. Allah’ın cinlerinden, esirlerden sorarak , onun en kötü düşmanı olan hanın kızı olduğunu anlamışlar. Yaşlı hanın korkusu, artık kızgınlığa dönmüş. Oğlunun bu aşkında kendi tacına, tahtına, memleketine, Allah’ı iblise karşı bir hainlik görmüş. Han oğluna o kızın adını anmak değil, onun hakkında düşünmeyi bile yasaklamış. Eğer ondan vazgeçmezse, lanet edeceğini, hatta karanlık zindana atacağını söylemiş.

    Fakat oğlunun yüreği, öyle korkutmalarla sevgilisinin aşkından vazgeçecek yüreklerden değilmiş. Babasının kızgınlığının sakinleşmeyeceğini gören oğlu, kati surette, gizlice baba yurdundan kaçmayı kararlaştırmış. O, âşık olduğu han kızını dünya gözüyle bir kere görüp, hasta yüreğini iyileştirmeyi düşünmüş. Fakat nöbetçi olarak konan bekçileri nasıl kandıracağını çok düşünmüş. Onun bu düşündüklerini uygulayacak sadık yaşlı dadısından başka kimsesi yokmuş. Yaşlı dadı onu kendi çocuğu gibi seviyor, onun her istediğini yapmak için hazır bekliyormuş. Yaşlı esir bir çoban elbisesi bulup getirir. Zifiri karanlık, yağmurlu bir gecede han oğlunun yatağına bir baş yapıp koyar, elbiselerini değiştirerek bir şekilde nöbet tutan bekçilerin yanından geçip giderler. Pek çok karanlık sokaklardan geçip, şehrin kale duvarının yanına gelirler. Yalnız onun bildiği, yer altındaki gizli yolla dağ içine çıkar ve bir mağaraya gelirler. Kaçaklar, buraya çıktıktan sonra, bir dakika durup, bir nefes alırlar. Sonra gene korkunç, sarp yollardan yalnız yabanî keçilerin, karacaların avcıdan korkmadan serbestçe dolaşabilecekleri, yolcu ayağının deymediği. sık dağlardan geçip, yolsuz izsiz kayalardan atlayıp, tırmanarak dolaşmışlar.

    Onlar, böylece bütün gece dağın tepesine tırmanıp, sabah olunca yaylanın üstüne çıkmışlar. İki hanlığın sınırı olan yer, bomboşmuş. Burada her iki hanlıktan olan kimseler görünmeye korkarmış. Buna rağmen kaçaklar gündüz dolaşmaktan korkup, akşama kadar karanlık bir mağara içinde beklemişler. Karanlık basar basmaz onlar, gizlice yayladan inerler. Allah cinlerinin bekçi karakolları, avcı barakaları, çobanların iğreti keçe evleri arasından gizlenip geçerek, çoban köpeklerinin saldırısından korunarak, sabaha doğru yalı boyu köylerine inmişler.

    Baba yurdundan, kendi vatanından kaçmak kolay olmamış. Fark edilmeden, izsiz dağlardan geçerek düş ülkesine girmek de kolay bir iş değilmiş. Fakat pek çok bekçi ile sarılı olan han sarayına girmek, onun güzel kızını görmek daha da zormuş. Han oğlu saraya girmek için bin bir türlü çareler arasa da, hiç biri işe yaramamış. Bekçiler onu kovar, bekçi köpekleri zavallının üstünü başını yırtar. Yüksek duvarlar, demir kapılar onun yoluna set çekiyorlarmış.

    Genç delikanlı üzülüyor, sevgilisinin yüzünü göremediği için çok fazla ızdırap çekiyormuş. Yaşlı dadısı ile ikisi, mutlaka saraya girmek, arzusuna ulaşmak için bir kurnazlık düşünürler. O zaman kadar duyulmamış ilâhiler, kasideler ezberlemeye başlamışlar. Uzun zaman bu türküleri ezberledikten sonra, derviş kılığına girip, her gün sabahleyin han sarayının kapısına gidiyor, Allah’ın büyüklüğünü ve yer yüzündeki halifesi hanın devletini överek gür sesiyle ilâhiler söylüyormuş. Genç dervişin güzel, yanık sesi, türküsündeki yalvarma ve ezgileri en sonunda han kızının kulağına ulaşır. O, her gün belli zamanlarda saray kapısına yaklaşarak gizlice dervişlerin yanık, güzel ilâhilerini dinleyip dönüyormuş.

    Bir gün güzel Zehra, babası hana yalvararak, dervişlerin saray camiine gelip güzel ilâhilerini söylemeleri için izin istemiş.

    Dervişlerin ilahileri hanın da gönlüne uygun geldiği için, kızının hatırını kırmayıp, saray camiine girmelerine izin vermiş.

    İşte, orada gecelerce uykusuz kalıp, hayal kurduğu sevgilisini dünya gözüyle ilk defa görmüş. Çok şaşırdığı için kendini kaybetmeye başlamış. Karşısında duran melek, her türlü düşüncenin dışında, güzellikte benzeri olmayan, hayal ettiğinden kat kat fazla bir dünya güzeli imiş. Han kızı, Zehra da ilâhilerini dinlediği genç dervişin güzel, gür sesinden başka, yamalı fakir elbisesi ile sarılmış yakışıklı, ince belini, ay gibi yüzünü, şahin bakışını, canlı gözlerini, cesur duruşunu fak etmiş.

    Aradan biraz zaman geçmiş. Dervişler her gün saray camiine ilâhi söylemek için gelip gidiyorlarmış. Genç derviş yalnız saray bahçesinde ilâhi söylemekle kalmıyor, ok atma, nişan alma, güreş, koşu gibi yarışlara da katılıyor, her yerde, her zaman birincilik kazanıyormuş.

    O ülkenin yiğitlerinden hiç biri, güçte, atiklikte, nişan almada bu genç dervişe denk gelmiyorlarmış.

    Han ve kızı Zehra, bu derviş kıyafetinin altında memleketini terk etmiş bir asilzade vardır diye şüphelenmeye başlamışlar.

    Aradan birkaç ay geçtikten sonra, bir gün ikisi görüşüp, birbirlerine kalplerini açmışlar. Yaşlı padişah bunların isteklerini reddetmenin yolunu bulamayarak evlenmelerine izin vermiş. Bu iki hasretin genç kalplerini tarif edilemez bir mutluluk doldurmuş. Han oğlu, han kızının dinini kabul edip, derviş elbisesini alıp asil zade kılığında nişanlısının huzuruna gelmesine rağmen, asıl neslini, nereden geldiğini saklamış.

    Tam bir yılda, hanın kızı Zehra, altın saçlı bir çocuk dünyaya getirmiş. Bunu gören yaşlı han, kendini çok mutlu kullardan kabul etmiş. Kalbi sevinçle dolan han, torununa baba ecdadından miras kalan altın beşiği hediye etmiş. Onun soyundan gelen bütün hanlar, çocukluklarında bu beşik içinde büyütüldükleri için, o mukaddes kabul ediliyormuş.

    Bu beşik saf altından yapılmış, fil dişi ile kıymetli elmas, zebercet, zümrüt taşları ile çok ustalıkla işlenmiş imiş. Beşik sallanınca kendiliğinden şirin bir sesle ninni söylüyormuş. Güzel Zehra çocuğunu bu beşiğin içinde uyutmaya başlamış.

    Gel zaman git zaman, han kızının İslâm dinini kabul eden bir han oğluna nikâhlandığı haberi, iblis cin . taifesinin hanlığına da ulaşmış.

    Han uzun zamandan beri kaybolan oğlunu arasa da, izini bulamıyormuş. Bekçilerini asıp kesse de, bir çok falcıya fal açtırsa da, oğlunun nerede olduğunu bir türlü öğrenememiş. En sonunda han, oğlunun dağlarda ölüp kaldığına inanmış. Oğlunun düşmanı olan hanın kızıyla evlenmesindense, böyle ölümle ölmesinin daha hayırlı olduğu düşüncesi ile huzur duyuyormuş.

    Düşmanı olan hanın sarayında yapılan nikâhı, kızının çocuk doğurduğunu işitince, hanın yaşlı kalbi şüphe ateşleri içinde yanmaya başlamış. O, düşman memleketine gizlice adamlar gönderip, hanın kızıyla evlenen gencin kim olduğunu öğrenip gelmelerini emretmiş. Gidenler, gerçekten de düşmanın dinini kabul edip, düşmanların tarafına geçenin, hanın kayıp sayılan oğlu olduğunu öğrenip gelmişler.

    Bunu duyan hanın, babasına, vatanına, dinine ihanet ederek kaçıp giden oğluna hıncı daha fazla artmış ve alevlenmiş. Düşman hanın kızıyla evlenerek, ondan san yılan yetiştiren, iblisin dininden dönen oğluna karşı duyduğu hınç gittikçe alevlenmiş. O, oğlunu doğru yoldan saptıran bu Allah’ın cin taifesinin yuvasını kökünden söküp atmaya, hain oğlunu da dala asıp öl-dürmeye kesin karar vermiş.

    Han ulemasının tamamını çağırıp divan kurmuş. Onların önüne niyetini koyarak, düşman ülkesini kana boğmak, oğlunun dine, vatana yaptığı ihanetin intikamını almak istediğini söylemiş. Ulemaların bu işte ona yardım edip etmeyeceklerini sormuş. Onlar bunun ucunda yağlı kuyruk olduğunu fark eder etmez, hanın kızgınlığını daha çok arttırarak, askerlerini vereceklerine inandırmışlar.

    İblise tapınan hanın ordusu, dağların içinde toplanıp, çadırlar kurmuşlar. Cin ulemaları tarafından kandırılan, kudurtulan hanın ateşli sözleri ile alevlendirilen askerler, düşman toprağına aniden hücum etmişler. Yedi yaz, yedi kış savaşmışlar. Kan nehir gibi akmış. Atların ayaklan altındaki yer inliyor, dağdan inen düşman, canavarlar gibi hücum ederek köyleri şehirleri yıkıyormuş.

    Allah’ın cinleri ise, vatanlarını, çoluk çocuklarını, yaşlıları korurken kendilerinin birer kahraman olduklarını gösteriyorlarmış. Yaşlı düşmanla mücadele ederken han askerlerinin başında durup çarpışmış. Cesur delikanlı damadı da başka bir ordunun başında durup, yeni vatanı, karısı, çocuğu uğruna düşman ordusuyla kahramanca savaşıyor, her zaman askerlerin önünde, ilk sırada, en korkulan yerlerde vuruşuyormuş. Dünkü dostları olan düşman askerlerinin üstüne aslan gibi atılıyormuş.

    Yazık ki, ölümden korkmaz, ateşten sakınmaz adam, onun ordusunda sadece bir taneymiş. O her yerde bulunamıyor, her yere imdada yetişemiyormuş. O, bir yerde yenerse, başka bir yerde haydut dağlıların kudurmuş köpek gibi hücumlarına dayanamıyor, sıra bozuluyor, askerler geri çekiliyormuş.

    O aslan gibi bir bölük askerle düşmanın çadırına hücum ederek içeriye daldığı sırada, yanındaki asker bölükleri dayanamayıp kaçmaya niyetlenmişler. Bundan faydalanan düşman, onu zorla bir dere içinde sıkıştırmışlar. Düşmanın bitmek tükenmek bilmeyen askeri, durmadan geliyormuş. Yüksek kayalardan binlerce ok, taş parçaları, yağmur gibi yağmış. Bu taşlardan biri o büyük kahramanın alnına deyip, onu bir nefeste yere sermiş. Bu taş, hain, zalim babasının eli ile atılan taşmış.

    Sevgili liderini kaybeden ordu, düşmanın hücumuna dayanamayarak bozulmuş ve tamamen yok edilmiş. Öldürülen han oğlunun yanına, onu sadık dadısı, sırdaşı, ihtiyar da serilmiş. Bütün cinlerin içine dehşetli bir korku düşmüş.

    Artık karşı durmayı değil, sadece kaçıp kurtulmayı düşünüyorlarmış. Kinleri kabaran cin askerleri, yardımsız kalan ülkenin içine sel gibi akıp, köyleri, şehirleri yıkmış bırakmışlar. Karşıları çıkanı asmış, kesmiş, doğramışlar. Taş üstünde taş bırakmamışlar. Çiçek gibi donatılan yalı boyu karanlık hissiz bir sahraya çevirmişler. Esir olanlar kendilerini şanslı sayıyorlarmış, çünkü hiç olmazsa onların canları sağ kalmış.Diğerlerini, çoluk çocuğa varana kadar kırmış geçirmişler.

    Biçare cinler nereye kaçıp kurtulsunlar. Diğer ülkelere kaçıp kurtulmak için, denizde gemileri yokmuş. Dağlardaki kaleleri ise düşmanın eline geçmiş. Bütün yollar, düşmanın ülkesine gidiyormuş. Kimse için kurtulmanın imkânı kalmamış. Cinlerin hanı, kız ve torunu ile kalıp bugün Alupka olan yerde, son kuvvetini harcayarak aslanlar gibi mücadele etmiş. Uzun zaman düşman askerleri onu ele geçirmek için yollar aramışlar. En sonunda onu tamamen yok etmek için bir yol bulmuşlar. Ay-Petri yaylasını tepesine çıkarak oradan çok büyük kayaları koparıp aşağıya yuvarlayarak han sarayını darmadağınık etmişler. Düşman askerleri sarayın üstüne o kadar çok taş yuvarlamışlar ki, yer yüzünde sarayda eser bile kalmamış. Onu yerine bugün “xaos” diye isimlendirilen büyük taş yığınları meydana gelmiş. Ay-Petri’den ilk kayalar düşerken sarayın artık yıkılacağım gören yaşlı han, kahrından yana yıkıla gizli yer altı yo-luyla hisar kayasındaki kaleye geçmiş. Biçare han, kendisiyle birlikte kanlı göz yaşlan döken kızı Zehra ile torununu da yanına almış. Bitmez tükenmez zenginliğin içinden sadece en kıymetli, baba hatırası olan altın beşiği almışlar. Zavallılar çok fazla zahmet ve meşakkat çekerek yerin atındaki yoldan kaleye doğru yürümüşler. Bu yol yukarıda gizli bir mağaraya çıkıyormuş. Yerin altındaki yolla kapıya yaklaştıkları sırada bir zamanlar düşmana korku veren kalesinin Ay-Petri’den yuvarlanan taşlar vasıtasıyla yerle yeksan edildiğini gören han, kahrından yanmış yakılmış.

    Zalim düşmanlar onları bu gizli yerde görmeyecek, öldürmeyecek, esir olarak alamayacaklar, fakat o biçareler için gizli mağara bir kurtuluş olacak mı?

    Her yer harabe haline çevrilmiş, her yer ölülerle dolmuş, kimse mağaranın ağzını açarak onları kurtaramayacak. Hiçbir yardım alamayan bahtsızlar, bu mağaranın içinde açlıktan can çekişerek ölmüşler. Ölecekleri sırada yaşlı han altın beşiğe öyle bir sihir yapmış ki, beşik insan gözüyle görünmez bir hale gelmiş.

    Rivayete göre, bu altın beşik o güne kadar mağarada saklı duruyormuş. Ancak bazen kuvvetli bir fırtına esince, yel mağaranın içine giriyor, beşiği harekete geçiriyor ve beşik yavaşça ağır bir ezgi. ile ağlatan bir sesle ninni söylüyormuş. Çok insan hisar mağarasına girip, içindeki altın beşiği ele geçirmeye çalışmış, fakat onu kimse bulamamış. O adamların bazıları, hisardan aşağı düşerek parça parça olmuşlar. Bazıları sağ dönseler bile onları cin çarpmış. Onlar ya ömür boyunca yamuk ağız kalmışlar, ya elleri ayaklan sakatlanmış, ya da delirmişler.

    Yaşlı han beşiğe çok iyi sihir yapmış. Beşiğin tılsımını bilmeyen, onu alamazmış. Bu tılsım, babasının eliyle öldürülen hanzadenin aslan kalbindeki sevgi gibi, sönmek bilmeyen, korku bilmeyen, sınırı olmayan muhabbet ateşi ile yanan, bir kalbe sahip olan insana açılacakmış.


    Kaynak: Kültür Bakanlığı
     

Sayfayı Paylaş