1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Anadolu’da adet, inanma ve gelenekler

Konusu 'İl İl Türkiye' forumundadır ve Suskun tarafından 12 Kasım 2009 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]


    Anadolu’da doğumla ilgili adet, inanma ve gelenekler

    1)Doğum öncesi,

    2)Doğum sırası,

    3)Doğum sonrası olmak üzere üç ana başlık altında incelenmektedir.

    1)DOĞUM ÖNCESİ
    Doğum öncesi gelenek görenek, adet ve inanmalara yönelik uygulamalar; kısırlığı giderme, hamile kalma, aşerme, hamilelik, çocuğun cinsiyetini anlama, hamilelik esnasında hamile kadının kaçındığı davranışlar etrafından yoğunlaşmaktadır.

    Kısırlığı giderme, Gebe Kalma
    Toplumumuzda geçmişte çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kusur çoğunlukla kadında aranmakta, uygulama ve pratiklerin büyük çoğunluğu üzerinde yoğunlaşmaktaydı.

    Bu uygulamaları geçmişte genel olarak;

    1)Dinsel büyüsel nitelikli pratikler,

    2)Halk hekimliği kapsamına giren pratikler,

    3)Tıbbı sağaltma alanına giren yöntemler oluşturmaktadır.

    Günümüzde ise çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kadın ve erkek aynı derecede sorumlu tutulmakta ve birlikte tedavi görmektedirler. Günümüzde de zaman zaman geleneksel tedavi yöntemlerine baş vurulmasına rağmen modern tıp yöntemleri hem kırsal kesimde hem de kent ortamında daha ön plana geçmiştir.

    Aşerme
    Hamile kadın halk deyimiyle “aş erme” aşamasına gelince bazı şeyleri yapmakta,özellikle belirli nesnelere bakmaktan,yiyecekleri yemekten kaçınmakta ya da tersine bazı şeyleri yemeye özen göstermektedir.Bu türden davranışlar fizyolojik olarak kadının bünyesindeki kimi maddelerin eksikliğini gidermek amacıyla yenilmesi gerekli görülmektedir.

    Aşeren kadın genellikle acı,ekşi ve baharatlı şeyleri yemekten kaçınmaya zorlanmaktadır.Bu tutum Anadolu’da çok olan “Ye ekşiyi, doğur Ayşe’yi” tekerlemesiyle de ifade edilmektedir.Buna karşılık olarak da aşerirken tatlı yiyeceklerden yemek oğlan çocuğunun ön belirtisi olarak yorumlanmakta,bu durum da halk arasında;“Ye tatlıyı,doğur atlıyı” tekerlemesiyle anlatılmaktadır.

    Hamilelik
    Kadın gerek hamileliği gerekse lohusalığı süresince çevresince bir çeşit hasta kabul edilmekte ve buna göre işlem görmektedir. Bir başka deyişle hamile kadının bağlı bulunduğu grup ya da cemaatin kültürel değerleri kadını hasta kategorisine sokarak ona hasta gözüyle bakmakta ve kadından bu değerlere uygun beklentilere göre hareket etmesini ve rolünü üstlenmesini istemektedir.

    Anadolu’da hamile kadına; yüklü, iki canlı, gebe, ağır ayak, koynu dolu, boğru dolu, guzlacı vb. adlarla tanımlanmaktadır.

    Çocuğun Cinsiyeti
    Hamilelik döneminin en önemli konularından birisini de doğacak çocuğun cinsiyetiyle ilgili yapılan yorumlar oluşturmaktadır.

    Anadolu’da konuyla ilgili olarak;

    1)Kadının fiziksel görünümüne bakılarak,

    2)Kadının yediklerine bakılarak,

    3)Kadının davranışlarına bakılarak,

    4)Çocuğun ana karnında oynama süresine bakarak,

    5)Sancının geliş biçimi dikkate alınarak çeşitli yorumlar yapılmaktadır.

    Günümüzde ise; çocuğun cinsiyetiyle ilgili geleneksel yorumlardan daha yoğun olarak modern tıp yöntemlerine başvurulduğu gözlenmektedir.

    Hamile kadının kaçınmaları ve yapması uygun görülen bazı davranışlar;

    Kadının hamile kaldığı andan itibaren; çocuğu annenin tüm davranışlarından etkileneceği bilimsel olarak kanıtlanmış olup; bu konuyla ilgili olarak Anadolu’nun geleneksel kesiminde çok yaygın olan inanış sistemi günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

    Bu inanış sistemi; hamile kadını bir takım davranışları yapmaya ve yapmamaya zorlamaktadır.

    Yapmaması gereken davranışlara hamile kadın,hamileliği süresince;

    a)Ayıya,maymuna,deveye bakmaz

    b)Balık,tavşan,paça,kelle yemez,sakız çiğnemez

    c)Cenazeye gitmez,cesede bakmaz

    d)Gizli saklı bir şeyi alıp yemez.

    Gibi davranış biçimlerini örnek olarak verebiliriz.Yukarıdaki sayılanların dışında birtakım uygulamalar da vardır ki bunlar da aynı çıkış noktasından kaynaklanan olumlu istekle yüklü olan davranış biçimleridir.Hamile kadından yapması istenilen davranışlara ise;

    a)Aya gökyüzüne bakar

    b)Güzel kimselere bakar

    c)Gül koklar

    d)Ayva, elma, yeşil erik, üzüm yer gibi örnekler verilebilir.




    2)DOĞUM SIRASI

    Anadolu’nun kırsal kesimlerinde geçmişte doğumlar köy ebelerinin yardımlarıyla köylerde evlerde yaptırılmakta doğum esnasında yapılan uygulamaların büyük çoğunluğu doğumun kolay olmasına yönelik uygulama ve pratikler oluşturmaktaydı.

    Bu uygulamalara örnek olarak;

    1)Kadının saç bağlarının çözülmesi,

    2)Kilitli kapıların, sandıkların, pencerelerin açılması,

    3)Kuşlara yem serpilmesi,

    4)Kolay doğum yapan kadının, doğum yapacak olan kadının sırtını sıvazlaması,

    5) Silah atılması,

    6)Kadının sırta alınıp silkelenmesi,

    7)Kadının yüksek bir yerden atlatılması,

    8)Kadının bir bezin içerisine konarak sallanması verile bilinir.

    Günümüzde ise doğumlar hastanelerde yaptırılmakta,hastanelerin uzak olduğu dağ köylerinde ise diplomalı ebelerin yardımlarıyla yaptırılmaktadır.




    3)DOĞUM SONRASI
    Doğum sonrası uygulamalar;

    1)Çocuğun göbeği ve eşi,

    2)Loğusalık,

    3)Al karası inanışı,

    4)Kırk basması inanışı,

    5)Kırklama işlemi etrafında kümelenmiş durumdadır.

    Çocuğun Göbeği ve Eşi
    Hamile kadının yediği içtiği şeylerin, baktığı kişi, hayvanların ve nesnelerin çocuğu etkileyeceği tasarımı ve inancı varsa, çocukla göbeği ve eşi arasında da aynı inanç söz konusudur.Bu nedenle çocuğun geleceğini, ilerdeki işini ve geleceğini etkileyeceği inancıyla göbek gelişigüzel atılmaz.Bu uygulamaya örnek olarak göbek;

    1)Cami duvarına, cami avlusuna gömülür.(Dinci olsun diye)

    2)Okulun duvarına, bahçesine atılır.(Okusun diye)

    3)Ahıra gömülür.(Hayvan sever olsun diye)

    4)Suya atılır.(Kısmetini dışarıda arasın diye) verile bilinir.

    Çocuğun sonu,arkadaşı,eşi,yoldaşı gibi adlarla tanımlanır.Çocuğun sonuna çocuktan bir parça hatta çocuğun kendisi gözüyle bakıldığı için doğumdan sonra genellikle temiz bir beze sarılarak,temiz bir yere gömülmektedir.

    Günümüzde doğumlar hastanelerde gerçekleştiği için eşle ilgili geleneksel uygulamalar tamamen yok olmuş durumdadır. Göbekle ilgili adet ve inanmalar günümüzde de yaygınlığını sürdürmektedir.

    Loğusalık
    Anadolu’da yeni doğum yapmış ve henüz yataktan kalkmamış kadına;loğusa,lohsa,emzikli,loğsa,nevse,kırklı gibi adlar verilmektedir.Doğumdan sonra kadının yatakta kalma süresi; kadının fizyolojik durumuna, doğumun güç ya da kolay olmasına,iklime,çevre koşullarına,ailenin ekonomik durumuna ve gelinin sevilme durumuna bağlıdır.

    Loğusalık süresi içerisinde kadının çeşitli doğa üstü güçlerin etkisinde olduğu Anadolu’da yaygın bir inanıştır.Geleneksel kesimde sıkça kullanılan “kırklı kadının kırk gün mezarı açık olur söylencesi” bu inanışı desteklemektedir.

    Al Karısı İnanışı

    Loğusa ve kırklı çocuklara sataştığı ve kimi zaman da onları öldürdüğü tasarımlanan alkarısı; al, cazı, cadı, al anası, al kızı, al karası, koncoloz, goncoloz, kara koncoloz gibi adlarla tanımlanmaktadır.

    Anadolu’da ahır, samanlık, değirmen, terkedilmiş virane yerlerde, su kuyusu, su kaynakları ve loğusa kadın ve kırklı çocuğun yalnız olduğu yerlerde bulunduğuna inanılan al karısından korunmak için halk birtakım uygulamalara baş vurmaktadır.

    Bu uygulamalara örnek olarak;

    - Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere süpürge, Kuran-ı Kerim, soğan, sarımsak, nazarlık asılması,

    - Loğusa veya kırklı çocuğun yastığının altına iğne veya çuvaldız sokulması,

    - Loğusa ve kırklı çocuğun yastığının altına kama, orak, bıçak vb. gibi kesici aletlerin konulması

    - Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere ekmek ufağı ve su konulması verilebilir.

    Al karısına ilişkin uygulamalar geçmişteki uygulamalara göre daha az olmasına rağmen günümüzde de devam etmektedir.

    Kırk Basması İnanışı
    Anadolu halkı loğusayla kırklı çocuğun doğumdan sonraki kırk gün içerisindeki hastalıklarına ve ileriki aylardaki gelişim eksikliğine; kırk basması, kırk düşmesi, kırk karışması, loğusa basması, aydaş gibi adlar vermektedir.

    Kırk günlük dönem içerisinde loğusa ve kırklı çocuğa birtakım canlı ve nesnelerin zarar vereceği inancı yaygındır. Kırk baskınlığını önlemek için yapılan pratik ve uygulamalar oldukça yaygındır.

    Kırk baskınlığını önlemek için;
    - Anne ve çocuk kırk gün dışarı çıkarılmaz,

    - Loğusa kadın ve kırklı çocukların birbirleriyle karşılaştırılmamasına dikkat edilir,

    Anadolu’da çocuğa kırk basması çocuğun gelişmemesi ve zayıflamasıyla ilişkilendirilmekteydi.Kırk baskınlığını giderme yolunda da dinsel,büyüsel birtakım pratik ve uygulamalara baş vurulmaktaydı.Günümüzde artık bu türden uygulamalar yok denecek kadar azdır.

    Kırklama

    Loğusa ve kırklı çocuğa kırk basmaması için loğusanın ve çocuğun serbeste çıkması için; kırk gün içerisinde genellikle kadın ve çocuğun yıkanması biçiminde yapılan uygulamaya “kırklama” adı verilmektedir.Yaygın olarak kullanılan “kırklama” tanımlanmasının dışında bu olaya halk arasında; “kır dökme”, “kırk çıkarma” vb. adlar da tanımlanmaktadır.

    Anadolu’da kırklama işlemi en yaygın olarak kırkıncı gün yapılmaktadır.Bu süre yörelere göre farklılık göstermekte; 7., 20., 30., 37., 39., 41. günlerde de kırklama yapılmaktadır.Bu işlem yörelere göre şekilde bazı farklılıklar gösteriyor olmasına karşın içerikte aynı amaca yönelik bir uygulamadır.Doğumla ilgili adet ve uygulamalar içerisinde kırklama işlemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de değişmez bir kural olarak geçerliliğini sürdürmektedir.

    t.c kültür ve turizm bakanlığı​
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Ülkemizde Çocukluk Çağı Gelenekleri


    Çocukluk Çağı Gelenekleri


    Doğumdan sonra çocuğun gelişimini izleyen onun anneyle babayla ve ailenin öteki üyeleriyle ve toplumsal çevresiyle ilişkilerini düzenleyen bir dizi kural, adet, tören, işlem ve pratik vardır. Çocuğun korunması, büyütülmesi, giderek bağlı bulunduğu grubun ya da kültürel ortamın benimsediği belli kalıplara, değer yargılarına kısaca modele uyması için bir çok aşamadan geçmesi gerekmektedir. Bu işlem ve pratikler, töre ve törenler önem ve sıralarına göre kimi zaman katı kimi zaman da esnek biçimde uygulanmaktadır.

    Ad verme
    Bunların ilki çocuğa ad konulmasıdır. Ad: bir kişinin, bir nesnenin, bir durumun ya da bir olayın adını koymadan onu bir belirtiyle, bir sıfatla nitelendirmeden rahat edilemez. Adsız her hangi bir şey, bir olay, bir durum çevrede tedirginlik yaratmaktadır.

    Geleneksel kesimde çocuğa ad konması genellikle dinsel nitelikli bir törenle olmaktadır. Giderek etki gücünü yitirmekle beraber dinsel niteliğin yinede çoğu yerde etkinliğini sürdürdüğü görülmektedir.

    Çocuğa ad koyma sıradan bir işi olmadığı için bu iş küçük çapta da olsa kutlanarak ve kutsanarak yerine getirilmektedir. Daha önce saptanmış olan “ad” ad koyma amacıyla düzenlenen toplantı sırasında çocuğa verilmektedir. Bu amaçla çağrılan din görevlisi veya dinselliğiyle tanınan saygın bir kişi ezan okumakta ve çocuğun kulağına üç kere adını söylemektedir. Ad hoca yoksa çocuğun babası ve dedesi tarafından da aynı uygulamalar yapılarak konulmaktadır.

    Halk arasında çocuğa göbek adı koyma geleneği de yaygın bir uygulamadır. Çocuğun göbeği kesilirken konan ada “göbek adı” denmektedir.

    Anadolu’da çocuğa göbek adı konulması;
    - Çocuğun kabirde göbek adıyla çağrılacağı,

    - Öte dünyada göbek adıyla çağrılacağı,

    - Tövbe, talkın verilirken göbek adıyla çağrılacağı gibi dinsel nedenlerle açıklanmaktadır.

    Kişinin asıl adının dışında özellikle yakınları ve bağlı bulunduğu grubun üyeleri tarafından çocuğa verilen ve rahatlıkla kullanılan bir ad konulmaktadır. Buna “takma ad” denmektedir. Bu daha çok geleneksel kesimlerde özellikle köylerde görülmektedir




    Süt verme

    Modern tıp ve geleneksel kültür çocuğun en sağlıklı beslenme biçiminin anne sütüyle beslenme olduğu konusunda birleşmektedir.

    Geleneksel kültürde çocuğa ilk süt üç ezan beklendikten sonra verilmektedir. Bu uygulamayla çocuğun ileriki yaşamında sabırlı olacağına inanılmaktadır. Kadının ilk sütüne “ağız” denmektedir. Ağız sütünü çocuk emmektedir. Ağız emmeyen çocuğun ileriki yaşamında zayıf ve güçsüz olacağına inanılmaktadır.

    Geleneksel kültürde erkek çocukları kız çocuklarına göre daha çok emzirilmektedir. Bu davranışın nedeni oğlan çocuğunun daha güçlü ve kuvvetli olması isteğinden kaynaklanmaktadır.



    Diş hediği
    Çocuğun biyolojik gelişiminin en önemli belirtilerinden birisi olan diş çıkarma halkımız tarafından genellikle bir törenle kutlanmaktadır. Yiyeceklerin öğütülmesinde, ezilmesinde, parçalanmasında birinci derecede rolü olan dişin ortaya çıkışı nedeniyle düzenlenen bu tören ve eğlencede yiyeceği kutsama, çocuğun rızkını artırma, bereketi çoğaltma gibi dilekler yatmaktadır. Bu törende çocuğun dişlerinin sağlam ve düzgün olmasına yönelik de bir dizi geleneksel uygulama ve pratiklere de baş vurulmaktadır.

    Değişik bölgelerde değişik adlarla anılan bu tören ve eğlencenin halk arasındaki en yaygın adı “diş hediği”dir. Değişik bölgelerde ise; “diş aşı”, “diş bulguru”, “diş buğdayı” olarak tanımlanmaktadır.



    Çocuğun yürümesi
    Çocukluk çağının biyolojik aşamalarından çocuğun yürümesi ile ilgili olan dönemdir. Geçmişte normal zamanda yürümeyen, yürümesi geciken ya da yürürken sürekli olarak düşen çocuklar için bir takım uygulama ve pratiklere baş vurulmaktaydı.

    Bunlara örnek olarak;
    - Çocuğun topuklarına yumurta sürmek,

    - Çocuğu ceviz yaprağı ve tuz atılmış suda yıkamak,

    - Çocuğu çeşitli ziyaretlere götürmek gibi uygulamalar örnek olarak verilebilir.

    Çocuğun konuşması
    Anadolu’da konuşamayan ve konuşması geciken çocuklar içinde bir takım çarelere baş vurulmaktadır. Bu çareler ve işlemler başlıca üç grupta toplanmaktadır. Bunlar açma, kesme ve okuma işlemleri olarak sınıflandırılmaktadır.

    Bu uygulamalara örnek olarak;
    - Konuşmayan çocuk ziyaretlere götürülerek ağzı anahtar ile açılır,

    - Dil bağı kesilir,

    - Nefesi kuvvetli hocalara okutulur vb. pratikler verilebilir.

    Çocuğun tırnağının kesilmesi
    Anadolu’da çocuğun tırnaklarının ilk olarak kesilmesiyle ilgili olarak yapılan uygulama ve pratikler de oldukça yaygındır. Buna en yaygın uygulama olarak; çocuğun ilk tırnakları kesildikten sonra eli, içinde paralar bulunan bir keseye sokturulmaktadır. Çocuğun oradan aldığı para erkekse büyüdüğü zaman kuracağı işin sermayesine, kız ise çeyizine kullanılacak ilk para olarak saklanmaktadır.



    Çocuğu nazardan koruma
    İslam ülkelerinde bu arada Anadolu’da nazar inancı çok yaygındır. Her türlü canlı, cansız varlıkları tehdit ettiğine inanılan nazar daha çok çocuklar üzerinde etkili olacağı inancı yaygındır. Bu nedenle çocukları nazardan korumaya yönelik alınan önlemler geçmişte olduğu gibi günümüzde de oldukça sık rastlanmaktadır.

    Bu uygulamalara örnek olarak;
    - Çocukların isteyerek pis gezdirilmesi,

    - Çocukların nefesi kuvvetli birisine okutulması,

    - Ziyaret yerlerine götürülmesi gibi örnekler verilebilir



    Sünnet geleneği genel olarak;

    - Sünnet çocuğunun yaşı ve sünnet zamanı,

    - Tören ya da düğün hazırlığı,

    - Çocuğun hazırlanması,

    - Sünnet işlemi ve sünnetçi,

    - Hediye-armağan gibi alt konu başlıkları içerisinde incelenmektedir.

    Sünnet çocuğunun yaşı ve sünnet zamanı
    Sünnet çocuğunun yaşı ve töreninin mevsimi konusunda kesin bir kural yoktur. Çocuklar çoğunlukla okul çağına yakın veya ilkokul yıllarında ergenlik çağına girmeden sünnet edilmektedirler. Ancak son zamanlar da büyük kentlerde kimi anne babalar çocuklarını doğumdan hemen sonra hastanede sünnet ettirmektedirler. Bu çok erken sünnetten amaç çocuğa bilinçli olarak acı çekmesini ve korkmasını önlemektir. Bu türden erken sünnet uygulamalarına geleneksel kesimde rastlanmamaktadır.

    Sünnet toplumsal yapı içerisinde bir çok işlevi üstlenmenin yanı sıra; görkemli bir sünnet töreniyle aile hem üyesi bulunduğu grup içerisindeki saygınlığını artırır hem de çocuğunun mürüvvetini görür. Anadolu’da çocuğun bakımı, sünneti, evlendirilmesi anne babanın boynuna borçtur.

    Yoksul ya da öksüz çocukların sünnetini varlıklı kimseler veya akrabalar kendi çocuklarıyla birlikte yaptırmaktadırlar. Bu görevi kimi grupların yardım derneklerinin de üstlendiği görülmektedir.

    Sünnet zamanı ve mevsimi olarak da en çok ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimi seçilmektedir: Günümüzde özellikle kentlerde sünnet düğünü ya da töreni için Cumartesi ve Pazar günleri seçilmektedir. Geçmişte Cuma günlerinin tatil olması ve Cuma gününün uğurlu sayılması nedeniyle sünnetler daha çok Perşembe günleri yapılmaktaydı.

    Tören ya da düğün hazırlığı
    Aile çocuklarının yaşı ve ekonomik durumuna göre çocuklarını sünnet ettireceği zamanı yaklaşık iki ay önceden belirleyerek hazırlıklara başlar. Aile düğün gününü belirledikten sonra bir hafta on gün öncesinden konuklara haber verir.

    Bu duyuru;

    - Okuyucu elçi göndererek,

    - Davetiye bastırarak dağıtılmak üzere iki biçimde yapılmaktadır.

    Geleneksel kesimlerde düğüne fazla kişi çağrılmasına özen gösterilmektedir.

    Çocuğun hazırlanması
    Çocuk törenden birkaç gün öncesinden hazırlanmaya başlanır. Aslında çocuk çok daha önceden psikolojik olarak hem sünnet olma sevincine hem de korkusuna girmektedir. Geleneksel eğitimle anne ve babalar çocuklarını bu önemli geçiş pratiğine aylar öncesinden hazırlamaya başlamaktadır.

    Sünnet giysisi tören hazırlıklarının en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Şehirlerde varlıklı aileler, çocuklarını mücevherlerle süslemekte, kent merkezlerinde ön tarafında “Maşallah” işlemeli açık mavi bir başlık geleneğin en yaygın giyim öğesini oluşturmaktadır. Köylerde ise sünnet çocukları yeni elbiseler giymekte; boyun ve omuzlara çevre ve yağlık asılmakta, şapkanın arkasından ise gelin teli sarkıtılmaktadır.

    Sünnet çocukları sünnetten birkaç gün önce veya aynı gün ata, arabaya, otomobile bindirilerek dolaştırılmakta bu geziye mahallenin öteki çocukları da katılmaktadır böylece çocuğun sünnet edileceği bu gezintiyle de halka duyurulmaktadır.

    Sünnet işlemi ve sünnetçi

    Sünnet işlemi cinsel organın uç kısmındaki derinin çepeçevre kesilmesinden ibarettir. Çocuk varsa kirvesinin kucağına yoksa bir yakınının kucağına oturtularak bacaklarının iki yana açılması sağlanmakta, kucağına oturduğu kişi çocuğun kollarını sıkı sıkı tutmaktadır. Bu sırada çocuğa korkmaması için yüreklendirici, erkekliği vurgulayıcı sözler söylenmektedir. Kesilmeden önce ve kesilme sırasında; “Allahu ekber Allahu ekber” denilerek tekbir getirilmekte, ayrıca “oldu da bitti maşallah” diye çok bilinen ve yaygın olarak bilinen tekerleme de söylenmektedir.

    Sünnet yani kesme işlemini yerine getirenin genel adı sünnetçidir. Bununla beraber; Orta Anadolu ve Doğu Anadolu tarafında sünnetçiye “abdal” ya da “kızılbaş abdal” denmektedir.

    Günümüzde ise bu işi sağlık memurları yapmaktadır, bunların kent kesimindekileri kendilerini “fenni sünnetçi” olarak tanımlamaktadırlar.

    Hediye - Armağan
    Tören karakteri taşıyan bu önemi geçiş dönemi pratiği çeşitli hediyelerle süslenmektedir. Bu hediyeler altın, para, giyecek ve ev eşyalarından oluşmaktadır. Günümüzde sünnet hediyesi uygulaması devam etmektedir.

    Kirvelik
    Kirvelik; yörelere göre "kirve", "kivra", "kivre" isimleriyle de tanımlanmaktadır.

    Kirvelik, kısaca birbirine ekonomik ve sosyal olarak eş konumda bulunan iki ailenin, ailelerden birinin sünnet töreni masraflarını karşılamasıyla oluşan bir sanal akrabalık kurumu olarak tanımlanabilir. Kirve, sanal akrabalık kurulacak olan ailenin erkek çocuğunu sünnet esnasında kucağına alarak çocuğun acı çekmemesi için destekte bulunacak ve aynı zamanda törenin ekonomik giderlerine kısmen de olsa katkıda bulunacak olan kişidir. Kirvelik kurumu aracılığıyla nasıl çocuklarını birbiriyle evlendiren kimseler bir hısımlık ilişkisi içerisinde iseler, birbiriyle kirvelik ilişkisi içerisine giren ailelerde kalıcı bir dostluk ilişkisi kurarlar. Daha çok Doğu, Güney, Güneydoğu Anadolu illerimizde yaygın olan Kirvelik kurumunun çıkış noktası hakkında elimizde yeterli bilgi bulunmamaktadır.

    Kirvelik kurumu genel olarak aşağıdaki işlevleri yerine getirmesi bakımından geçmişte daha yaygın olmasına karşın günümüzde de halen geçerliliğini sürdürmektedir.

    Kirvelik;
    - Var olan ilişkileri pekiştirmesi,

    - Ailelerin sosyal ilişkiler ağını genişletmesi,

    - Sosyal sigorta mekanizması görmesi

    - Farklı dil, din ve etnik gruplardaki aileleri birleştirmesi,

    - Bir yöreye dışardan gelen kişilerin bu yöreye uyumunu kolaylaştırması,

    - Dayanışma ve gücün artmasıyla önemli bir pazarlık gücü kazandırması gibi işlevleri üstleniyor olması bakımından önemli bir toplumsal kurumdur.

    Kirvelik yoluyla kurulan ilişki ölene kadar devam eder. Kirve çocukları arasında evlenme yasağı vardır. Bu yasak kirveler arasındaki ilişkinin daha serbest dolayısıyla da daha güçlü ve kalıcı olmasını sağlamaktadır.
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Evlenme Gelenekleri

    Birleşmiş Milletler Nüfus Komisyonu’na göre “Erkek ve kadının kanuni birleşmesinden doğan müesseseye evlilik” denir.

    Geçmiş dönemlerde evlilikler, doğal olarak görücü usulüyle yapılmaktaydı. Askerden dönen delikanlı “kabı kacağı” birbirine çalıyor, sinirli davranıyorsa, artık onu baş göz etmenin zamanı gelmiştir. Örtüsünü giyen ana, yanına birkaç yakınını da alarak; ya tarif üzerine ya da sorup soruşturarak kız aramaya başlar. Gördüğü kızı öperken; onun yanaklarını okşayıp yüzünde boya olup olmadığını kontrol eder. Görücüye çıkan kız da, üst üste zubunlar (zıbın) giyerek, vücuduna dolgun görüntüsü vermeğe çalışır ve kahve sunarken, yüzünü mangal ateşine tutarak, yanaklarının kızarmasını sağlar.

    Kilis ve yöresinde düğün giderleri oldukça ağırdır. Kız kalını (başlık bedeli; para yada altın) yüksektir. Para nedeniyle bekar kalanlara, geç evlenenlere sık rastlanır.

    * Kız İsteme
    * Damadın (Damat) Donatılması
    * Kına Yakmak
    * Düğün Evine Odun Getirme Geleneği
    * Çeyiz Serme ve Gerdek Öncesi
    * Gelin Getirme
    * Şobaş Geleneği
    * Gerdek Gecesi Sabahı





    Kız İsteme

    Kilis kırsalının çoğunda Türkmen oymakları oturur. Kaçma, kaçırma gibi olaylar olmaz. Kız istemeye kadınlı erkekli gidilir ve kadınlı erkekli karşılanırlar. Kahve, çay sunumuyla birlikte sohbet edildikten sonra işin aslına, yani ziyaret nedenine gelinir. Oğlan ve istenilen kız da hizmet gördükten sonra dışarı çıkartılır. Oğlan tarafının en yaşlısı söze başlar: “Allah’ın emri Peygamber Efendimizin kavli ile kızınızı oğlumuza alıp evlat yapmayı isteriz.” sözlerinden sonra yine oğlan tarafının kadınlara söze girer: ”Maşallah ne de güzel kız. Tam oğlumuza göre oğlumuz da güzel anom (anam). Sırma bıyık, galem gaş (kalem kaş).” Konuşmalar sürerken (kız tarafı kızının, oğlan tarafı oğlunun özelliklerini sayar) yaşı geçkin erkekler de: "Sizle gardaşlık olmaya geldik. Bahçanızdaki gülü koparmaya geldik.” der.

    Bu konuşmaları kız tarafı dinledikten sonra odada belli bir süre sessizlik olur ve bu kez kız tarafı konuşmaya başlar: “Takdir-i İlahi bozulmaz. Allah yazdıysa ne diyelim?” diyerek, düşünmek için izin / zaman ister. Daha sonra kız tarafı oğlan evine haber gönderir, bu haber götürene yörede “müjdeci” denir. Müjdeciye, oğlan evi bahşiş verir. Oğlan tarafı kız evine tatlı (özellikle künefe), mevsimine göre meyve (özellikle nar) ve üzerlik götürür. Kız tarafı da, şerbet ikram eder. Göz değmesin diye üzerlik yakılır. Daha sonraki ziyarette önceden bildirilen “kalınlık” konusu konuşulur (kalınlık/başlık parası kesilir ve alınacaklar belirlenir) ve karara bağlanır. Bir çıkın içinde yedi kat muşambaya sarılı olan “kalın” kız evinin, sözü dinlenen - söz sahibi olan kişisine verilir; nişan tarihi (nişan yılın her ayında yapılır, ama düğünler hasat sonrası yapılır) saptanarak, nişan hazırlıklarına başlanır.





    Damadın (Damat) Donatılması


    Gelin getirilerek damadın evine indirildikten sonra, damadın donatılmasına geçilir. Öğleden sonra, önce davul zurna çalınır ve maniler söylenerek damat tıraş edilir. Tıraş bittikten sonra damat, ata bindirilerek yine mani ve “hay huylarla” köyün ortasındaki meydanlığa getirilir. damadın esvaplarını (giysi), kız kardeşi, yoksa anası, anası da yoksa yakın akrabalarından biri bir tepsi üzerinde götürür. Damat götürülürken birkaç adımda bir durulur ve maniler söylenir.

    “İndim geldim Hamadan, / Öldüm kan ağlamadan / Dutta yaprak kalmadı / Yarama bağlamadan / Şu dağlar Ulu dağlar / Etrafı sulu dağlar (Etrafı koyu dağlar) / Ben yarimi yitirdim (Ben derdimi söylesem) / Gün döner bulut ağlar.”

    Damadın eski esvapları abdallara (yörede davul-zurna çalan kişi) verilir, yeni esvapları “Maşallah” çekilerek (Kutlu olsun!Kutlu olsun! / Maşallah,Maşallah) giydirilir.

    Bu sözleri genelde kadınlar söyler; erkeklerin de söylediği olur. Kadınlar söylerse ardından erkekler yineler.

    “Allah Başacak sevindire dost, dost / Ehe, yoh, yoh, yoh” sözlerinden sonra - varsa oğlanın erkek kardeşine “akbili" (darısı başına anlamında söylenen söz)çekilir.

    “Akbili…………….. de / Dost dost,ehe,yoh…,yoh ,”

    Damada esvap giydirilirken arkadaşları ona şakayla karışık eziyet eder ve onu biraz hırpalar. Ama çok yakın arkadaşları ona kıyamaz, eziyetlerin kendilerine yapılmasını ister.Yüzlerine kil, kül, un, beyaz toprak, havare (yiyinti,yiyecek)… gibi şeyler sürerek gülüşür, şakalaşırlar. Daha sonra damat ata bindirilir. Maniler, ezgiler, haylar-huylar, yoh yohlar çekilir. Yol alınırken damadın yanındaki bir adam arada bir, atın önünü keserek ya da önüne yatarak hiç ezgi söylememiş gençlere mani söylettirir. Mani söylenmezse, atı yürütmez.







    Kına Yakmak

    Gerdek gecesinden evvelki geceye kına gecesi denir. damadın kınasını delikanlılar, gelinin kınasını da, genç kızlar yakar. Kına erkeğin yalnız sağ elinin serçe parmağına (yalnız serçe parmağına), gelinin el ve ayak parmaklarına yakılır.

    Damat, maniler söylenerek kına yakılacak yere götürülür ve evliler damadı yanlarında tutarlar. Ergen kişilerin damadı alarak kınasını yakabilmeleri için, evlilerin isteklerini yerine getirmeleri; onların arzularını öğrenip, yapmaları gerekir. Evliler, gençlerden ezgi söylemelerini, oyun oynamalarını, horoz gibi ötmelerini, eşek gibi anırmalarını isteyebilir. Bu istekler itiraz edilmeden yerine getirilmeli.Yapılmazsa kınayı, evlilerin yapacağı duyurulur. Bu da, ergenler için çok ayıptır. Sonunda evli kişilerin dedikleri yapılır, kınayı yapacak gençler seçilir ve bunlar da maniler, ezgiler eşliğinde damadın kınasını yakarlar.

    Damat kınası şenlik içinde yakılırken, kız kınasının yakıldığı evde yas vardır. Ağıt, ağlama, feryat-figan içindedir kız evi. Bu yas gelişigüzel değil, töreye göredir.

    Geline önce banyo yaptırılır. Onun en çok sevdiği arkadaşları etrafına dizilir; biri su döker diğeri sabunlayarak yıkamaya başlar ve kızlar hep bir ağızdan tatlı ve hüzünlü bir ahenkle şu kaymayı söyler:

    “Altına attılar ağır cecimi (ince nakışlı kilim) / Boynuna taktılar yağlı sicimi / Tezin ağlatmayın gelin bacımı / Ağlama kız gelin yazın bu imiş.

    Şu dağın ardına duman mı durdu / Yemenigin (ökçesiz hafif ayakkabı) içine yılan mı girdi / Amin uşağına kıran mı girdi / Ağlama kız gelin yazın bu imiş.

    Şu dağın ardına ekerler küncü (susam) / Ekerler biçerler sararlar genci / Genç bana göndermiş ayva turuncu / Ağlama kız gelin yazın bu imiş.

    Anan seni Has Dağı’nda haslamış / Zülfünü gül dalında ıslamış / Anan seni iller (eller) için beslemiş / Ağlama kız gelin yazın bu imiş.

    Bir dor atlı çıktı Cerit ilinden / Yürek doldu geldi garbi yelinden / Bir tas su istemedim zemzem gölünden / Sular bulanık içilmez oldu / Anadan babadan geçilmez oldu / Ağlama kız gelin yazın bu imiş.”

    Ağıtlar yakılırken genç kızların yanına yaşlı bir kadın gelir ve “Darısı sizlere…Bahtınız açık olsun…Ağ (ak) bağırlı olun…” diye dua eder. Bu arada gelinin tüm yakınlarına, yordamın (hazırlıklar) tamam olup olmadığı sorulur; izin istenir ve izin geldikten sonra kına yakılmaya başlanır. Gelin bir sandalyeye oturtulur, yönü kıbleye çevrilir. Kınayı yakacak kız, önce başından üç kere geçirir ve tütsüleyerek “Tu,tu,tu” diye nazarı alır ve nazarı gözden uzak yere atar.





    Düğün Evine Odun Getirme Geleneği

    Özellikle Kilis’in köylerinde düğün başlamazdan önce, köyün genç ve yetişkin kızları, odun getirmeye çağrılır. Tüm kızlar odun getireceği ipi alarak; düğün evine, oradan da toplanıp oduna çıkarlar. Gelirken sıraya dizilip topladıkları odunlarla köye birlikte girerler. Hangi kızın “şeleği (şelek, sırta alınan yük) ” daha büyükse, onun üzerine “bayrak” dikilir. Odun “şelekleri”, oyunlar oynanarak, ezgiler söylenerek eve getirilir. Bu sırada düğün evinin işareti de, damına dikili olan “bayraktır”. Oduna giden genç kızlara düğün sahibi o gün, iyi bir ziyafet verir.



    Çeyiz Serme ve Gerdek Öncesi

    Düğün haftası gelince, düğünden iki veya üç gün önce atlarla davul,zurna eşliğinde, kız evine gidilir ve kızın yapmış olduğu çeyizler alınır. Erkekler “yoh, yoh” çağırır, avratlar “zılgıt çekerek/çalarak” yanıt verir. Çeyiz (özellikle nakışlı, işlemeli örtüler)alınırken “keyf edilir (eğlenilir)." “Darısı kızın kardaşına!” diye “akbili” çağrılır ve “Maşallah! Maşallah!” çekilir. Ertesi gün, damat evinde çeyiz serilir. Oğlan ve kız evi orada “keyf” eder, yemekler yenir, içecekler içilir. Bu esnada aşağıda belirtilen mani söylenir:

    “İnce eğirdik ipliği, / Mehemedin köynekliği, / Mehemede bir gız aldık, / Yedi dağın kekliği .”

    Öğle yemeği yenildikten sonra, ikindi zamanı oğlan evinden kız evine kınalı nakış gider. Hamur yoğrulur ve bu hamur nakış, çiçek biçiminde dökülür.

    Kız evinde kına gecesi düzenlenir. Çiçek biçiminde bükülmüş nakış içine kına ezilir. Kına yakımı için çeyizden bir gün sonra “keyfe” gidilir; kıza kına yakılır ve aşağıdaki mani söylenir. Bu törenlere oğlan katılmaz.

    “ Havışa (avlu) koyduk teşti (leğen) / Bulutlar geldi / Kız anası izin ver / Saat – örneğin – yediyi geçti.”

    Kınada kız gelinlik giymez. Başka bir asbap (esvap) giyer ve kızın yüzü örtülüdür. Kınaya gelenler aşağıdaki tekerlemeyi söyleyip “zılgıt çekerek” ağlayan, kızı avutmaya çalışırlar

    “ Bahçada iğde dalları yerde / Ağlama gelin, damati evde. / Evlerinde kara taş / Gelin ağlar gözü yaş / Damatiyi sorarsan / Sırma bıyık galem gaş.”

    Kız alınırken de keyifle gidilir. Gelini ata bindirip, getirirler. Herkes görsün diye, yol uzatılır. Gelin kapıya vardığında, kaynana ve kayınbaba karşılar; oğlanın kolunu verirler. Bu sırada kayınbaba ve kaynana iki uçtan “Kuran / Kuranıkerim” açar; gelinle damadı kapıdan girerken altından geçirirler. Damat, gelini çeyiz odasına sokar; kaynana da kapıyı üstlerine kapatır. Kısa bir süre baş başa kalırlar. Bunun amacı damadın geline “hoş geldin” demesidir.

    Gelin evinden çıkarken ve çıkarılmadan önce :

    “Havışa goyduk teşdi / Bulutlar geldi geçti / Gız anası izin ver / Saat altıyı geçti.”

    Gelini evinden çıkarıp ata bindirdikten sonra oğlan evinden gelen avratlar:

    “Sizin saçak, bizim saçak / Gız anasının pürçeğinde (saçı) sıcak.” tekerlemesini; kızı oğlan evine getirince:

    “Hey çin çini zin zini / Öpem ağzın içini / Hoş geldin sefa geldin / Mehemedin güverçini.”

    Kızın gelişi gerdek gecesinden bir ya da iki gün önce olur. Bir gün önce gelirse, o gece kına yakılır. Kadın kınası yapılırken o gece belli bir saatten sonra kız evinden gelenler giderler; ancak bir avrat gelini beklemek için orada kalır. Erkekler de,başka bir yerde oturur.

    Sabah olduğunda ev sahibi kahvaltıyı hazırlar. Öğleye doğru da tefçi / defçi (en iyi defçi Periş kadındır)gelir. Öğleden sonra gelenler için geline mavi ya da pembe esvap giydirilir ve “tağaya (pencere önüne) oturturlar.

    Bu sırada başka bir evde erkekler keyf ederler ve damat tıraş edilir. Akşama doğru da “eli udumlu (beceri, yetenek))” iki kadın gelini süsler, giydirir. İki taze gelin (yeni evlenmiş) de, gelinlik giyip (duvak vurmazlar) ellerine mumlar alarak, gelini konukların huzuruna çıkartırlar ve yüksek bir yere (kürsü.sandalye) oturturlar. Ut (ud), darbuka, tef çalınarak düğün başlar. Gelinin iki yanına geçen, koluna giren taze gelinler, “yoğurt koydum dolaba” ezgisi eşliğinde, gelini üç kez dolaştırırlar.

    Bu arada gelinin sağ yanağına şekerle “ay yıldız”, alnına “Maşallah” yazılır. Önüne bir mangal ateş getirilir; üzerlik atılarak “Bakın komşular bakın / Bundan bir hisse kapın / Gelinimiz çok güzel / Bir pençe üzerlik atın.” tekerlemesi söylenir.

    Daha sonra gelin sandalyeye oturtulur. Uğurlu olduğuna inanıldığı için başından parayla şeker saçılır ve bunlar genç kızlar tarafından kapışılır. Kapanın bahtı açıldığına ve en kısa zamanda gelin olacağına inanılır.

    Eğlencenin bitimine yakın camiden çıkarılan damat; arkadaşları, iki kolunda sağdıçları (sağdıç kişi ergen, kamil kişidir) ve hocalarla birlikte ilahiler okuyarak; ilahiler bitince ezgiler söyleyerek; eğlenerek eve gelirler. Hoca kapıda dua okuduktan sonra, damadı arkadaşları sille tokat içeri / odaya atarlar, iterler. Bundan amaç yaşadığı bu acıyı gelinden çıkarmasıdır. İçeride oğlanın eline kızın eli verilir, havışın ortasında yedi kere dolaştırılarak (buna “cille/yüz görümlüğü, gerdek gecesi gelinle damadı el ele dolaştırma adeti ” denir) ezgi söylenir zılgıt çalınır.






    Gelin Getirme

    Kilis’in köylerinde gelin damadın evine götürülürken, ata bindirilir. Atın üzerine ve gelinin elinin altına bir yastık verilerek, arkasına bir oğlan çocuğu bindirilir. Bu usul gelinin oğlan çocuk doğurması içindir. Atın üzengilerinden birer kız tutar, başından ve kuyruğundan da ayrı ayrı adamlar tutar.

    Damadın bağlanmaması (cinsel anlamda iktidarsızlığı önlemek) için; yöresel giysilerle süslenilmiş atın kuyruğundan bir kıl çekilerek, üzengilerinin ve yularının aralarından birer taş geçirilir.

    Gelin yeni evine yaklaşırken elindeki yastığı bir delikanlı alıp kaçar, yastığı damadın başına çalar. Damat, yastığı kaçırana bahşişini verdikten sonra evinin damına çıkar ve gelini damda karşılar. Bunun anlamı, hanenin sahibi benim, yuvada benim sözüm geçer.

    Gelin, köyün dışında bir köye gelin gidiyorsa, yol üzerindeki köylerin kadınları gelinin yüzünü açarak bakarlar, baktırmamak ayıplanır, kınanır. Yollardaki çobanlar, çiftçiler gelinin yolunu bağlar (çobanlar sürüyü gelinin yolu üzerine çeker), gelin de bunlara bahşiş (terlik,mendil,kese…) verir.




    Şobaş Geleneği

    Bugün bile Kilis ve çoğunlukla köylerinde görülen “şobaş”, toplumsal dayanışmanın en güzel örneklerinden biridir. Düğünün son günü öğle yemeğinden önce yapılır. Düğüne katılanlar, belli bir düzen içinde büyük bir alanda toplanırlar. İlk “şobaş” olacak kişi en başa, birinci sıraya oturur. Bu kişi, genellikle damadın en yakın bir büyüğü veya yörenin en saygın kişisidir. Daha sonrakilerin ilk “şobaşçıdan” daha yüklü bir para vermesi ayıp kabul edilir ve bu görgüsüzlüktür. Abdal (davulcu,zurnacı,köçek), “şobaş” olacak kişinin önünde durarak, adını söyler ve “şobaş!” diye bağırır. Aldığı parayı herkese gösterip, yüksek sesle miktarı belirterek, yazıcı heyetine teslim eder. Düğüne katılan ve “yük’ü” olan herkes “şobaş” olur. Toplanan bu paralar düğün sahibinin masraflar için harcanır. Öğleden sonra ikindi zamanı, davul, zurnalarla gelin getirilir.




    Gerdek Gecesi Sabahı

    Gerdek gecesinin sabahı köyün kadınları yine eve toplanırlar, yemek yaparlar. Yapılan yemeklerden köyün gençleri (cahalları) de isterler. Kadınlar ise, yedirmemeye çalışırlar. Bu konuda oradaki tüm kadınlar yetkili olup; ellerinde büyük sopalarla yakaladıkları erkeği dövebilirler. Eğer bu sırada erkekler baskın çıkar da, zorlayarak damadı gelinin yanına sokabilirlerse başarmış olurlar; oyun da böylece sona erer. Bu savaşımda kadınlar, damadı da döveler; erkekler de kadınların küçük çocuklarını kaçırarak “bahşiş” isterler. Damat, gelinin yanına varıp arkasına dolandığında, gelin ellerini açarak damadı korumaya çalışırsa, dava bitmiş olur.


    .
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    ASKERE UĞURLAMA

    Askere gidecek delikanlılar bir düğün bir bayram havası içinde askere uğurlanır. Muhtarlar sevk pusulalarının dağıttıktan sonra mahalle ve köylerde gençleri heyecan sarar. Bunlar askere gitmeden önceki son birkaç gününü dinlenerek, arkadaşları ile eğlenerek be büyüklerini ziyaret ederek geçirir. Hele son gece sabahlara değin eğlenilir. Askerliğe gidecek delikanlıya ısmarlaşırken büyükler tarafından para, mendil, çorap gibi hediyeler verilir. Aynı istikamete veya birliğe sevk edilen gençler ilçeden dört beş kişilik gruplar halinde ayrılır. Bunlar evden çıkarken anaları peşlerinden su döker. Kalabalık bir grup tarafından bazen davul zurna eşliğinde şehre kadar getirilir ve oyunlar oynanarak otobüslere bindirilir.askere uğurlama sırasında silahlar, fişeklerde patlatılır.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    İSLAMİYETE GÖRE ÖLÜM VE ÖLÜM TÖRENİ


    Kur'an-ı Kerim'in Ankebut suresinin 57. ayeti "Herkes ölümü tadacaktır" diyerek bu kaçınılmaz sona vurgu yapar. Ancak bu son derece dünyadaki hayatın sonudur. İsra suresinin 99. ayeti "Allah onlar için bir son biçti" diyerek bu kaçınılmaz sona işaret eder. Bu dünyadaki hayatı sona eren kişi ahirette sonsuza değin yaşayacaktır. Peygamber bir hadisinde "Kabir cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur" diyerek ahiret hayatının mezardan itibaren başladığı inancı İslamiyet'te kabir azabı sözünde somutlaşır. İslamiyet'e göre beden gömüldükten sonra çürür, yok olur; ancak ruhu sonsuza kadar yaşar. Kabir azabı yaşayacak olan da yine bu ruhtur. Ancak bedenden ayrılan ruh tekrar bedene döndürülebilir. Öldükten sonra dirilme inancı İslamiyet'in temel taşlarından biridir. Bu görüş Bakara suresinde şu şekilde dile getirilir. "Siz nasıl olur da Allah'ı tanımazlık edersiniz ki, cansızken size o can verdi, sonra sizin canınızı gene o alacak, sonra da gene o diriltecek, daha sonra da gene O'na döndürüleceksiniz." Yine aynı konuda En'am suresinin 36. ayeti şöyle der: "Gerçekten çağrıya gelen sadece kulağı işitenlerdir. Ölülere gelince, onları ancak Allah diriltecektir. Sonra onlar gene Allah'a döndürülecektir."

    İslamiyet'e göre ölünün ardından ağlamak, yas tutmak doğru değildir; çünkü ardından ağlanan ölü kabirde rahat edemez, kabir azabı görür. Peygamber ölünün ardından yas tutmakla ilgili şu hadisi söylemiştir. "Başına, yüzüne vuran, üstünü başını yırtan, cahiliyetteki gibi ağıtlarla yas tutan, bizden değildir." Ancak kadınların ölen kocalarından sonra yeniden evlenmeleri için geçecek süre anlamında yas kabul edilmektedir. Bununla ilgili peygamber bir hadisinde şöyle demiştir. "Allah'a ve ahirete inanan bir kadına üç günden çok ölü yası tutması (süslenmesi anlamında) helal olmaz, meğer ki ölen kocası ola. Ölen kocasıysa henüz gerdeğe girmemiş de olsa dört ay on gün, hamileyse doğurup lohusalığı geçinceye kadar süslenmez, evlenmez." "Yasaklanan yas haykırarak ağlamak, dövünmek, üstünü başını yırtmaktır."

    Kabir azabıyla ilgili olarak İbn Abbas şunu anlatmaktadır. "Resullullah bir mezarlıktan geçerken iki ölünün yattığı bir yerden sesler işitti ve: Her ikisi de azap olunuyor dedi. Sonra bir hurma dalı isteyerek ikiye böldü ve her iki kabrin başına dikti ve: Bu dallar yaş kaldıkça azaplarının hafiflemesi umulur, buyurdu." Peygamberin bu davranışı dinler tarihi boyunca birçok kültürde görülen mezara ağaç dikme, çiçek bırakma, çeşitli kutsal bitkiler bırakma davranışlarından izler taşımaktadır.

    İslamiyet'te mezarlara yalvarmak, mezarları türbe haline getirmek hoş bir davranış olarak görülmez. Bu konuyla ilgili, Peygamber, bir hadisinde şöyle der: "Peygamberlerinin kabrini mescit yapan (tapan) Yahudi ve Hıristiyanlara lanet olsun, sakın benim kabrimi mescit yapıp mezarıma tapmayın." İslamiyet'in mezar ziyaretlerindeki pagan uygulamalara bu olumsuz bakış açısına rağmen yurdumuzda bu uygulamalar halen varlığını devam ettirmektedir.

    Bu kısa açıklamadan sonra İslamiyet'te uygulanan ölüm geleneğini ölüm öncesi ölüm ve ölüm sonrası olarak özetleyelim.

    ÖLÜM ÖNCESİ

    Ölmek Üzere Olan Kişiye Yapılan Uygulamalar


    1- Öleceği anlaşılan kişi, yüzü kıbleye karşı gelecek şekilde sağ tarafına çevrilir. Kişiye Kelime-i Şehadet getirtilir. Başında bulunanlar da onunla birlikte Kelime-i Şehadet getirirler.

    2- Bu sırada kişinin yanında akrabaları bulunur ve bu anda Yâsin ve ya Ra'd suresi okunabilir.

    ÖLÜM SIRASI

    Kişi ölünce çenesi bağlanır, gözleri kapatılır, elbiseleri çıkartılır ve ince bir örtüyle üzeri örtülür. Ölünün şişmemesi için ölünün üzerine bir demir parçası konur. Yıkanıncaya kadar ölünün yanında Kur'an okumak yasak olmamasına rağmen yapılmaması gereken bir davranıştır.

    Ölünün Yıkanması


    İslam inancına göre ölünün yıkanması gerekir. Bunun için ölü, teneşir üzerine veya yüksekçe bir yere sırtüstü yatırılır. Sonra ölüye abdest aldırılır. Abdeste önce yüzden başlanır, ağza ve buruna su verilmez; parmağa sarılı bir bezle dudaklarının içi, dişleri ve burun delikleri ıslatılır. Kolları yıkanır, başı meshedilir, ayakları yıkanır. Abdest bittikten sonra üzerine ısıtılmış su dökülür, saçı ve sakalı başı ve bedeni iyice temizlenir. Sonra sol tarafına çevrilerek sağ tarafı, sağ tarafa çevrilerek sol tarafı yıkanır. Yıkayıcı, ölünün karnına yavaşça dokunarak ölünün vücudundan bir şey çıkarsa onu da yıkar. Ölüyü yıkarken her organı üç defa yıkamak sünnettir. Ölünün tırnak ve saçları kesilmez. Saçları ve sakalı kesilmez. Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü kadın yıkar. Kadın, ölen kocasının cesedini yıkayabilir; ancak erkek ölen karısını yıkayamaz.

    Kefenleme

    İslam'da kefen üç çeşittir:


    a) Sünnet Kefeni: Erkekler için gömlek, izar ve lifafe olmak üzere üç kattır. Boyun kökünden ayaklara kadar uzanan gömleğin yeni ve yakası yoktur. İzar ve lifafe baştan ayağa kadar uzanır. Lifafe, İzar ve gömleğin üzerine giydirilir. İzardan biraz daha uzun tutulur. Kadın kefeninde ise bunlara ek olarak baş ve göğüs örtüsü kullanılır.

    b) Kifayet Kefeni: Ölen kişinin maddi durumunun bozukluğuna paralel olarak kifayet kefeni ile yetinebilir. Bu kefen izar ve lifafeden ibaret olup ölen kadınsa bunlara ek olarak baş örtüsü dahil edilir.

    c) Zaruret Kefeni: Zorunluluk halinde ölü, ne bulunursa onunla kefenlenir.

    "Kefen hazırlandıktan sonra tütsülenir" "Sünnet kefen şöyle yapılır: Önce lifafe yayılır. Onun üzerine izar konulur. Daha sonra ölüye kefen gömleği giydirilip izarın üstüne konur. İzar önce ölünün soluna, sonra sağına sarılır." Lifafe de sağa, sonra sola sarılır. Ayaklarının altından ve başının üstünden bağlanır."

    "Kadın cenazenin kefenlenmesinde, kadının saçları ikiye ayrılarak göğsünün üstüne konur. Kadın kefenlendikten sonra başı ve yüzü başörtüsü ile örtülür. İzarın üstünden göğüs örtüsü bağlanır. Göğüs örtüsü, göğüsten göbeğe veya dizkapaklara kadar olan bir örtüdür." Daha sonra ise lifafe sarılır.

    Cenaze Namazı
    Ölen bir kişinin cenaze namazının kılınabilmesi için, her şeyden önce Müslüman olması ve ölünün yıkanmış olması gerekir. Bunun yanında ölünün vücudunun bütünlüğünü korumuş olması, yani başı ile beraber vücudunun yarıdan çoğunun olması şarttır. Cenaze namazını topluluk içinde birkaç kişinin kılması da yeterlidir. Tüm topluluğun kılması şart değildir. Cenaze namazını, usulünü bilen herkes kıldırabilir."

    Ölünün Gömülmesi

    "Cenaze namazından sonra ölü mezara konur. Mezarın en az göğüs hizasına kadar kazılması şarttır. Ölü gömülürken kefenin bağları çözülür ve sağ yanına yatırılarak kıbleye yöneltilir." "Ölü kadın ise, ölünün en yakınının onu mezara koyması gerekir. Kadının mezara inmesi yasaktır. Mezarların üzerine yapı yapmak, süslemek, islamda haramdır. Ancak taş dikmek, isim yazmak, ağaç dikmek yasak değildir."

    Telkin

    Ölü mezara konulduktan sonra ve üzeri toprakla örtüldükten sonra topluluk mezarın başına oturarak, imam veya başka birisinin okuduğu Kur'an-ı dinler ve ölünün ruhuna fatiha okur. İslamiyet'e göre bütün insanlar ister Müslüman olsun, ister olmasın ölüp de mezara konunca Münkir ve Nekir adlı iki melek tarafından sorgulanır. Sorgu dinsel olup ölünün Müslüman olup olmadığını saptamak için yapılır. Cenazenin defin edilmesi sırasında imamın mezar başında verdiği talkın (telkin) sorgu sırasında ölünün korkudan dilinin kekelememesi içindir.

    ÖLÜM SONRASI
    Taziye


    Ölünün yakınları, komşuları, akrabaları tarafından ziyaret edilerek "Allah size sabır ve ecir versin, hüküm Allah'ındır, Allah cennete kavuştursun" denilerek teselli edilirler. Ölünün gömülmesinden sonra kederli olan ve yalnız kalan ölü evinin ziyaret edilmesi, yani taziye konusunda peygamber "Kim felakete uğrayan kardeşini taziye ederse, Allah ona kıyamet gününde ikram elbiseleri giydirir" demiştir. Taziye üç gündür; ancak uzakta olanlar daha sonra da taziyeye gelebilirler. Bu süre içinde komşular yemek yaparak ölü evine getirirler.

    Mezar Ziyareti

    İslamiyet'e göre kabir ahret âleminin başlangıcıdır. Ölümü her canlı tadacaktır. Ölüm, yok olmak değildir. Bir evden bir eve göç etmek gibidir. Ölen her kişi kıyamette, dünyada yaptıklarından hesaba çekilip cennete veya cehenneme gönderilinceye kadar kabirde kalacaktır. Kabirde, hem ruha hem de bedene nimet ve azap vardır. Peygamberler, veliler ve şehitler mezarlarında da diridirler. Kabirde ölü kendini ziyarete gelenleri tanır. Bunun için kabirde bulunan ölülere selam vermek sünnettir. Bir hadiste peygamber" "Bir kimse din kardeşinin kabrini ziyarete gider ve mezarı başında oturursa onu tanır ve selamına cevap verir" demiştir. Ölü, kabrinde bilinmeyen bir hayatla diridir. Müslümanların kabrini ziyaret etmek, peygamberin de yaptığı, tavsiye ettiği bir davranıştır. Bir hadiste peygamber "Kabirleri ziyaret ediniz! Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır" ve "Kabir ziyaretini size yasaklamıştım. Şimdiden sonra ziyaret edebilirsiniz. Böylece ibret alır, gafletten uyanırsınız" demiştir.


    Yararlanılan Kaynak: "Geçmişten Günümüze Ölüm Adetleri ve Kemaliye Köyünde Ölüm" Bircan KALAYCI DURDU, Aydın DURDU, Türk Halk Kültürü Araştırmaları 1997, Ankara 1998, Kültür Bakanlığı HAGEM Yayınları

     
  6. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Garıla Bazarı (Kadınlar Pazarı)

    Adını, bahçesinden ve hayvanlarından elde ettiği sütten yoğurda, biberden domatese, çilekten vişneye kadar tazecik ürünleri burada pazarlayan vefakar kadınlarımızdan almış.

    Bartın’da yaz-kış demeden her Salı ve Cuma günleri kurulan Garıla Pazarı; bir yandan 200 yıllık bir geleneği yansıtırken, diğer yandan da köylüyle kentliyi kaynaştıran önemli bir pazar yeri olma özelliği taşımaktadır.
     
  7. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Bayram Kutlamaları

    Günümüzde, özellikle Merkez, Amasra ve Kurucaşile İlçelerinin bazı köylerinde Dini Bayramlar bölgesel olarak topluca kutlanmaktadır. Bayramı birlikte kutlayanlar; ya birbirine yakın köyler veya Karadeniz’in coğrafi yapısı nedeniyle birbirinden ayrı tepecikler üzerinde kurulmuş aynı köyün mahalleleridir.

    Osmanlı dönemlerinden günümüze gelenekselleşen kutlamaların ne zamandan beri sürdürüldüğü veya günlerin nasıl tespit edildiği bu günkü nesilce bilinmemekte, gelecek Bayramın 1-2-3. günleri ile bir sonraki Bayramın hangi köy ve mahallede kutlanacağı herkesçe bilinmektedir. Süre, sabah saat : 09.00’dan akşam hava kararıncaya kadardır.

    Bayram öncesi, geleneksel Türk Misafirperverliğinin gereği olarak ev sahibi köylüler gelecek misafirleri ağırlamak üzere hazırlıklıdırlar. Yemekler yapılmış ve evdeki tüm hazırlıklar tamamlanmıştır.

    Bayram sabahı, gelen misafirler ziyaretlerine ya bir dostlarının evinden başlarlar veya “Kutlama Yeri” ne giderler. Kutlama yeri, köy odası veya şartlara göre açık havada hazırlanmış alandır. Kutlamalara davet edilenler olduğu gibi dışarıdan katılanlarda olur. Davetliler ev sahiplerince, katılanlar kutlama yerinde ağırlanırlar. Kutlama Yerindeki misafirler için evlerden gelen yemekler, ikindi vakti topluca yer sofrasında yenilir, adına da “Konak Çıkarma Yemeği” adı verilir.

    Evlerdeki ve Kutlama Yerindeki bayramlaşmalardan sonraki karşılıklı bayram ziyaretleri yapılır.Gün boyu ikramlar devam ederken bölgeselden genele değişik konulardaki muhabbetler ve şakalaşmalar eğlenceye dönüşür. Bayanların ikramlarına ve muhabbetlerine katılan genç kızlar ise, evde pencereler önünde kümelenmişlerdir. Biliyorlar ki, öncüleriyle birlikte gruplar halinde eğlenen ve dolaşan gençler pür dikkat evlerden dışarıya sızacak nağmeleri bekliyorlar. Kızların bu gençlere Mani Yakmaları belki de gelecekteki bir evliliğin başlangıcı olacaktır.

    Bazı köylerde, bu kutlamalar içerisinde çeşitli eğlence ve oyunlar ile Karakucak güreş gösterileri de yapılır.
     
  8. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Sofra ile İlgili Gelenek ve Görenekler

    - Sofra başındayken dışardan gelen olduğu zaman misafir sofraya buyur edilir. Yemek yiyenler sofradan kalkmazlar.

    - Sofrada yabancı bir misafir varsa eksiklikler göz-kaş işaretiyle istenerek tamamlanır, diğer zamanlarda seslenerek istenir.

    - Sofrada misafir varsa misafir karnını doyurup kalkmadan sofradan kalkılmaz. Misafir yoksa karnını doyuran sofradan birşeyler bahane ederek kalkar.

    - Akçadağ Ören’de ilk sofra büyüklere kurulur, ikinci sofra kızla geline kurulur.

    - Normal zamanlarda yemek duası yapılmaz, sofradan şükredilerek kalkılır. Bir topluluğa yemek veriliyorsa o zaman yemek duası yapılır. Sofra duası yapılırken bir el sofranın kenarına değdirilir.

    - Sofrada su istendiğinde su büyüğe verilir fakat, büyük küçüğe ikram eder.

    - Yemek yendikten sonra sofra bekletilmez. Eğer kaldırılması gerekirse “Muhtarın hanımını çağırın da gelsin kaldırsın” denir.

    - Sofrada ilkin yemeğe erkekler başlar. Yemeğe “Bismillah” diyerek başlanır. Sofrada yemeğe başlarken içlerinde en büyük olanı “Bismillahirrahmanirrahim, Elhamdülillah, Yarabbi verdiğine, keremine çok şükür” der. Sofrada yemeğe besmeleyle başlanmazsa şeytanın da yemeğe ortak olacağına inanılır.

    - Hekimhan’ın Kızılkaya köyünde sofrada yemek yenirken sofrada oturanlar misafir dahi olsa sofra üzerine gelenler içeri girmez ve selam vermezler. Yemekten kalktıktan sonra selam verilip hoş geldin denilir.

    “Arta eksilmeye

    Taşa dökülmeye

    Biz bir yedik

    Cenâb-ı Allah bin vere.

    Hakkın divanına kaydola.

    “On iki imam defterine yazıla”

    gibi dualar lokma verilen yemek sonunda okunur. Dua bittikten sonra herkes işaret parmağı ile başparmağını birleştirip ağzına götürür, öper ve başına koyar. Sonra bir lokma daha yer, “Allah kabul eylesin” deyip kalkar.
     

Sayfayı Paylaş