1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

AÖF Sosyolojik Ve Sosyopsikolojik Teoriler

Konusu 'Açıköğretim' forumundadır ve BeReNN tarafından 2 Ekim 2011 başlatılmıştır.

  1. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    [h=2]Aöf Sosyoloji Dersleri - Sosyolojik Teoriler - Yapısal Teoriler - Sosyalleşeme Teorileri - Alt Kültür Teorileri - Suç Sosyolojisi - Suç Etolojisi[/h]A) Sosyolojik Teoriler:

    1) Yapısal Teoriler

    a) Durkheim'ın Teorisi

    İlk sosyolojik suçluluk teorisi olarak Emile Durkheim (1858-1917)'in suçun yapısal-fonksiyonel sınırlanması teorisinden söz edilir. Durkheim, sosyolojik metod kuralı içerisinde (1895), suçluluğun analizi vasıtasıyla bu teorisini oluşturdu. Kriminologlar arasında suçun patolojik bir görünüş ortaya koyduğunun tartışmasız olduğu bir zamanda; Durkheim, suçluluğun bilakis tüm toplumlarda, her türde görünüşte olacağını belirterek itiraz etti. Suçluğun bulunmadığı hiçbir toplum yoktur. Her yerde ve her zaman insanların bazı davranışlarına tepki olarak ceza uygulanmıştır. Bu yüzden suçluluk normaldir. Eğer suçluluğun kapsamı belirli bir sınırı aşarsa, bu hastalıklıdır.[2] Bununla suçluluk her sağlıklı toplumun bütünleşmiş kısmıdır. Suçun olmadığı bir toplum tam olarak ve hiçbir yerde mümkün olamaz.[3]

    b) Anomi Teorisi

    Durkheim'in analizleri üzerine kurulmuş ve her şeyden önce Robert K. Merton tarafından geliştirilmiş olan Anomi Teorisi de toplumsal yapıdan hareketle suçluluğu açıklar. Anomi teorisini gelişmesinin iki aşaması olmuştur: Önce Durkheim, anomi kavramını sapıcı davranışı açıklamada kullanmıştır; özellikle çeşitli sosyal koşulların yükselen kıskançlığa götürmesi ve diğer yandan sınırsız sonunda düzenli normların yıkılmasına (kırılmasına) etki yapmasıyla ilgili idi. Merton, bu teoriyi sistemleştirip, geliştirmiştir.[4]

    Merton tarafından, 1938 yılında yayınlanan “Sosyal Yapı ve Anomi” adlı makale ile ortaya atılan, fakat daha sonra genişletilen anomi teorisi fonksiyonel yön tayini için uygun davranış gibi, sapıcı davranış da sosyal yapının ürünü olarak mütalaa edilir. Her durumda sosyal yapı, gerekli bir kötülük olarak görülür, esasen bunun sebestçe yayılmasına düşmanca tahrikler sebebiyet verir; fakat bunlar daha sonra bastırılır. Oluşturulmuş beklentilerden sapma, kültüre bağlı esaslı motivasyonlar bir yanda ve sınıfa bağlı gerçekleşme şansları diğer yanda birbirine ters düşmenin sonucu olarak mütlaa edilir. Kültür ve sosyal yapı birbirine karşı çalışırlar.[5]

    Kültürel ve sosyal yapının çeşitli unsurları arasından ikisi doğrudan önemlidir: Birinci unsur, sosyal toplumun tümü veya farklı yerlerdeki üyelerine yasal hedef tayinleri olarak hizmet eden kültürel tespit edilmiş amaçlar, niyetler ve ilgilerden oluşur; ikinci unsur, bu amaçlara ulaşılmasında izin verilen yolların belirlenmesi, ayarlanması ve kontrol edilmesidir.[6] Cohen tarafından getirilen önemli bir görünüş noktası onaylanarak altı çizilir. Burada geliştirilen anomi teorisi, bütün sapıcı davranışlarla değil sadece suçlu veya suç olarak mutad tavsif edilen bir kaçı ile ilişkisi olmalıdır.[7] Durkheim tarafından ortaya atılan ve Merton tarafından geliştirilen bu teoriye göre, suçluluğun olmadığı bir toplum yoktur ve anomi normsuzluk demektir. Eğer bir toplumdaki kültürel ve sosyal yapının bütünleşmesi kötü olmuşsa, yani kültürel yapının istediği davranışları, sosyal yapı engellemişse, bunu anomiye, yani normların yıkılmasına, normsuzluğa doğru bir gidiş takip edecektir. Merton, toplumlarda, toplumun üyeleri tarafından ulaşılması gereken zenginlik ve mesleki tanınma gibi, genel olarak toplumlar tarafından tanınan ve belirlenen başarı hedeflerini ortaya koymuştur. Bu hedeflere ulaşmak için toplumlar, çalışma ve miras gibi yasal yolları mümkün kılmışlardır. Bununla birlikte, mevcut araçlarla belirtilen hedeflere herkesin aynı şekilde ulaşması mümkün olmadığından, sapıcı davranışlar ortaya çıkmaktadır. Diğer bir ifadeyle anomi, belirli bir statüye sahip olanların sosyal yapıda bulunan nedenlerden dolayı toplumun hedeflerine kolayca ulaşabilmelerine rağmen, bu durumda olmayanların aynı hedeflere ulaşmalarının zor veya imkansız olmasından doğan güçlüklerin sonucudur. Yani suçluluk söz konusu sosyal yapının neticesidir. Çünkü, meşru yollarla bu hedeflere ulaşamayan kişiler, ihmal edilmiş durumları kaldırılmadığında , yüksek bir ihtimalle, bu amaçlara ulaşmak için sapıcı davranışlara yöneleceklerdir. Bu yüzden, Almanya'daki yabancıların yükselen ikamet sürelerine rağmen, ihmal edilmiş durumlarının devam etmesi, onları suça teşvik etmektedir. Özellikle yabancı gençlerin suçluluğu, onların Alman toplumunun kenarında bulunan ve geleceklerinin kapalı olması nedeniyle anomi teorisiyle açıklanmaktadır.

    2) Sosyalleşeme Teorileri

    Sosyalleşme teorisine göre kişi, toplumsal hakim davranış örneklerinin hor bakması altında sosyalleşmesi başarısız sonuçlandığından belirli durumlarda suçlu olacaktır. Alt kültür ve kültür çatışması teorisi sosyalleşme teorileri içerinde değerlendirilirler.

    Suçluluğu, bir insanın başarısızlıkla sonuçlanan sosyalleşmesine dayanarak açıklayan suçluluk teorileri, sosyalleşme teorileri olarak isimlendirilir. Onların çıkış noktası, insanın bir toplumda yaşayabilmesi için, sosyalleşmek zorunda olmasıdır.

    Sosyalleşmeden, insanın ait olduğu grubun kurallarını, değerlerini ve yön tayinini öğrenmesi anlaşılır. Tamamıyla sosyal çevre vasıtasıyla davranış tarzlarının, düşünme sitillerinin, duyguların, bilgilerin, saiklerin ve değer anlayışının öğrenilmesine aracılık eder. Öğrenme olayı, gözlem, taklit, karşılaştırma, kaçınma, alıştırma ve anlamaktır.

    a) Kültür Çatışması Teorisi

    Miller, Doğu Amerika'da büyük bir şehrin slum alanı içindeki gençlik çetelerinin kapsamlı deneysel araştırmalarını yapmıştır. Çete üyelerinin suçlu hareketlerindeki en önemli neden, alt sınıf mensuplarının değer yargılarına ve davranış normlarına göre, yön tayin etme girişimidir. Yani tezin hareket noktası, Amerikan toplumunda orta sınıf kültürel sistemi yanında, alt sınıfın kendine özgü bir kültürel sistemi bulunmasıdır.[8]

    Kültür çatışması teorisi suçluluğu, farklı kültürel değer ve davranış normları arasındaki bir çatışmanın neticesi olarak, suçluluğu sadece sınırlı bir alanı içinde açıklama verebilir; özellikle etnik azınlıklar, genellikle yabancılar ve göçmenler. Thorsten Sellin (ölüm 1994), kültür çatışması teorisinin kurucusu olarak (1938), her insanın belirli davranış kurallarını öğrendiği noktasından hareket eder. Almanya'da 60'lı yıllarda yabancı işçilerin suçluluğu için kültür çatışması teorisinin gerçeklik kapsamını araştırması denenmiştir. Grüger, 1969 da 210 işçi üzerinde Hamburg'da yaptığı araştırmada, teorinin doğruluğu için bir delil bulduğunu düşünmüştür.[9]

    Kültür çatışması kavramı ilk defa Amerika'da artan suçluluk oranından göçmenleri sorumlu tutmak için ortaya atılmıştır. Ancak, Sellin'i 1938 yılında yayınlanan “Kültür Çatışması ve Suç” isimli eserinde, gerçeğin böyle olmadığını ve göçmenlerin suçluluk oranının yerli beyaz nüfusa göre oldukça düşük bulunduğunu araştırmalara dayanarak ortaya koymuştur. Fakat bununla birlikte Sellin, göçmenlerin belirli bazı suçları işlediklerini tespit etmiştir: Örneğin bir Sicilyalının ailenin namusunu korumak için kız kardeşini kaçıranı öldürmesi gibi. İşte Sellin, burada kültür çatışması teorisine dayanmıştır. Buna göre, bir göçmen, birisi anavatanının ve diğeri göçülen ülkenin olmak üzere iki kültür, yani norm sistemi karşısındadır. Her ne kadar, göçmenin temel kişiliği anavatanındaki sosyalleşme vasıtasıyla kural olarak oluşmuşsa da, göçmen geldiği ülkenin norm ve standartlarına daha çok yaklaşmak ihtiyacını da duymaktadır. Çünkü göçmen, ancak bu şekilde yeni bir sosyal kimlik bulacaktır. İşte çatışma, birbirine karşı olan iki sistemin kültürel norm ve standartlarının dışarıda bırakılmalarının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, yabancı bir kültür sitemine gelen kişi, orada hâkim değer sistemiyle karşılaşmakta ve onun normlarına kendi özel daralmış şartları altında karşı koymaktadır. O halde kültür çatışması kavramından, kültürel ve sosyal değerler, amaçlar ve normlar bakımından zihniyet ve düşüncelerin çatışması anlaşılmaktadır.

    Kültür çatışması teorisi, her insanın belirli bir kültür içerisinde doğup, burada belirli davranış kurallarını öğrendiği esasından hareketle, göçmenler ile yerlilerin ideal ve değer sistemlerinin farlılığına dayanmaktadır. Çünkü, göçmenler, yabancı işçiler ve mülteciler ile etnik azınlıklar (zenci, çingene gibi) genel olarak topluma yabancı ve kenar grup olarak belirlenmektedirler: Bu kişiler içinde yaşadıkları toplumdan en azından temel bir işaretle ayrılmaktadırlar. Bu işaret, kültürel (din, dil), etnik (ırk) veya başka bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İşte bu kişiler kendilerini çeviren kültüre tamamen katılamadıklarından, içinde yaşadıkları toplumla bütünleşememekte ve ona yabancı kalmaktadırlar. Bu ise, onlara karşı ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda dışlamayı doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak da, önyargılar oluşmakta ve damgalanmaktadırlar.

    Yabancı işçiler, devamlı olarak çalıştıkları ülkede kalma niyetini taşımadıklarından, içinde yaşadıkları toplumla tam bir bütünleşmeye gayret etmemekte ve kendilerini toplumun dışında tutmaktadırlar. Çünkü farklı davranış kurallarını içeren kültürlerin belirli bölgelerde karşılaşmaları veya bir kültürün üyesinin diğerinin ülkesine göç etmesi durumunda, böyle bir kişinin veya grubun yeri o toplumun dışında olmaktadır. Kenarda olma, içinde yaşanan hâkim kültürden ırk, eğitim, dil ve diğer sosyal görünüşler bakımından ayrı olduğunu için, yaşanılan toplum tarafından tespit edilmektedir. Bu yüzden yabancı işçiler kendilerini dışlanmış ve ihmal edilmiş olarak hissetmektedirler. Ayrıca, kendilerini içinde yaşadıkları toplumla bütünleştirecek, yani vatan ve aile bağlarını koparacak bir karar vermek konusunda kararsız oldukları gibi; böyle bir istek bulunsa bile, hâkim kültürün bütünleşme yolunda engeller koyduğu da görmektedirler. Böylece dışlanma olayı genellikle yabacı olma ile bağlantılı sosyal durumun sonucu olmaktadır.

    O halde, yabancı suçluluğunu açıklamak bakımından kültür çatışması teorisini genelleştirilemez. Bununla birlikte, bazı suçlarda, örneğin kasden adam öldürme, kasden müessir fiil, ırza geçme ve belirli bazı trafik suçları gibi suçlarda, memleket kültürü tarafından şekillenmiş hareketler görülmektedir. Çatışma yüklü bu hareketler, yabancı işçinin şiddet suçlarında kendi vatandaşını mağdur seçmesine de engel olmamaktadır: Örneğin, kan davası ve namus cinayetlerinde olduğu gibi. Bu bakımdan Türkler tarafından işlenen suçlarda , diğer yabancı işçi gruplarına göre kültür çatışmasının etkisi daha büyüktür. Fakat, suçunun oluşumu elbette kültürel faktörleri de içermekle beraber, yabancı işçilerin her işledikleri suç kültür çatışmasına bağlanamaz. Kaldı ki, kültür çatışmasının arkasında da değişik davranış nedenleri ve bazı toplumsal ilgiler bulunmaktadır. Bunun somut örneği, ABD'de 1960 yılında 2 milyon beyaza karşılık 1 milyon siyahın tutuklanmasıdır. Yani, bütün tutukluların %30'u siyahtır ve siyahlar tüm nüfusun %10'unu oluşturmaktadırlar. Siyahların suç oranının yüksek olmasının nedenleri ise, uygun olmayan ekonomik şartlar, ev ilişkileri, sosyal gerilimler ve dışlanmadır.[10]

    b) Alt-Kültür Teorileri

    İnsanlar aynı şekilde davranmazlar; benzer durumda farklı şekilde davranırlar. Çünkü insanların durum ve hareket aracı, davranışların yöneltildiği insanların değer yargılarıdır. Bu bakımdan kültürün iki anlamı vardır; birisi, belirli toplumda sınırlı bir bölge içinde ve belirli tarihte gelişmiş değer yargılarının tümünü kapsar. Diğeri ise, uygarlık anlamında, yaşama sitili, düşüncenin, hissedişin ve davranışın tarzıdır; bunlarda beslenmenin, giyimin, ahlakın ve geleneğin tarzı, din içinde ve dil ifade edilir. Kültür bu geniş anlamda davranış ve dilde gözlenebilir; öğrenilir ve kuşaktan kuşağa devredilir; davranış görüntülerinin bütünlüğü olarak tasvir edilebilir.[11]

    Alt kültürden, bir üst kültür davranış ve değer sisteminden ayrı olarak varlık gösteren bir sosyal davranış ve değer sistemi anlaşılır; bununla birlikte bu, merkezi değer sisteminin bir kısmıdır. Alt kültür içinde yaşayan gruplar, üst uygarlık unsurlarını (element) ayırırlar: fakat merkezi uygarlıktan ayrılan belirli davranış görüntülerini ve değer yargılarını muhafaza ederler.[12]

    Alt kültür teorileri gençlik özellikle çete suçluluğunu açıklamayı denerler. Albert K. Cohen (1955), Richard A. Cloward ve Lloyd E Ohlin (1960), nedensellik düşüncesi içinde, hakim orta sınıfın değer ve amaçları ile alt sınıf geçlerinin bu değerleri takip etme ve bu amaçlara ulaşma imkanları arasındaki çatışmaları vurgulamıştır.[13]

    Cohen, Cloward ve Ohlin'in teorileri üzerine, Merton'un Anomi teorisi gelişmiştir. Cohen'e göre, tepki oluşumu hipotezi, psikanalitik bir fikre dayanır: İnsan savunma mekanizması olarak, bastırılan dürtü isteklerinin karşı koyduğu davranış tarzını geliştirir. Cohen'e göre, sosyal yapı böyle bir tepki oluşumuna, gençlik suçlarında sebebiyet verir. Gençlik suçluluğu –yetişkin suçluluğun aksine- ekonomik amaç takip etmez. Gençler, kullanamayacakları ve ihtiyaçları olmadıkları şeyleri çalarlar.[14]

    Alt kültür teorisi Whyte (1943) ve Cohen (1955)'e dayanır. Suçluluk bakımından önemli olan iki sosyalleşme şekli vardır: Sosyalleşme toplum içindeki sosyal yere bağlılık içindedir (sınıf özellikli sosyalleşme) ve onun vasıtasıyla ortaya çıkan kültür çatışmasının suçluluğa götürebildiği diğer bir kültür alanı içinde sosyalleşme şeklindedir.

    Çok sayıda sosyal sınıfın bilindiği bir toplumda, sosyalleşmenin sınıf özellikli farklı yürüyeceği anlayışı bilimsel olarak malumdur. Albert K. Cohen (1961), çok önceden sınıf özellikli sosyalleşmeyi tasvir etmiştir. Alt sınıflar içinde sosyalleşme usulü genellikle kısmen sorunsuz cereyan eder. Çocuğun ne yapacağı geniş ölçüde onun bakışlarıyla belirlenir; ebeveynin rahatlığından ve kendiliğinden dürtülerinden ve ev işlerinin gerekliliklerinden etkilenir.[15]

    Bu anomi durumdan; Cohen'in tespit ettiği aşağıdaki tepkiler gelişir: 1) Verilen durumdan memnun olma tepkileri (kendi sınıfında kalma), 2) Uygun olamayan hareket noktalarına rağmen orta sınıf amacına ulaşma denemesi tepkileri, 3) Kendi özel alt kültür değer ve norm sisteminin yararına orta sınıf amaç ve değerlerinin reddi tepkisi. Öylece slam bölgelerinde hırsızlık, şöhret, üstünlük ve derin rahatlama elde edilebilen, önemli bir yere sahip faaliyet olarak geçerlidir.[16]

    Bizim toplumumuzda, her şeyden önce ceza hukuku vasıtasıyla, orta sınıfın davranış şekillerinin genel geçerli olmasının garanti edilmiş olması, farklı sosyalleşmeleri çatışma halleri içinde suçluluğa götürür. Bunun yanında, alt sınıf mensuplarının arzularına yasal olmasa da çabuk ulaşabilecekleri şeklinde eğitilmiş olmaları, özel öneme sahip olan gerçeklere gayret etmelere sebep olacaktır.[17]

    Sınıfların farklı durumları vasıtasıyla gerekli olan, toplumsal ilişkilerin bu takdiri temeli üzerinde, günümüzde suçluluk, özellikle gençlerde alt sınıf ve orta sınıf arasındaki değerler sisteminin çatışmasının bir sonucu olarak anlaşılır. Ortaya çıkan alt sınıf güçlükleri bir genci suçlu değil, şartlarını zorlamış da olabilir. Şüphesiz kötü okul eğitimi, eksik bir mesleki eğitimde alt sınıfa dahil olamaya götürür. Bu yaşananlar çatışmalara ve hayal kırıklıklarına götürür. Sosyal memnuniyetsizlik, orta sınıf tarafından şekillenmiş değerlere karşı muhalefeti ve suçluluğu doğuracaktır.[18]

    Alt kültür teorisi, suçluluğu, egemenler tarafından toplumda doğru olarak tanınan değerler ve normlar sisteminden, failin aykırı sosyalleşmesinin bir sonucu olarak açıklar. Bu teori esaslı olarak Albert K. Cohen (1961) tarafından geliştirilmiştir; şüphesiz suçluluğu sadece bir kısmı için memnuniyet verici açıklama verir; suçluluğun geniş kısmı, özellikle sosyal denenmişler açıklanamaz. Buna karşı, her durumda alt kültür teorisi, azınlık gruplarının suçluluğunu tatmin edici açıklama iktidarındadır. Fakat, kriminolojik olarak önemli gençlik gibi toplumdaki bütün azınlıklara uygulanamaz. Buna karşılık, uyuşturucu bağımlısı, asosyal ve gençlik çetesi üyesi gibi sosyal kenar gruplarının suçlu davranışları, bu açıklama modeliyle açıklananabilir. Cohen, yargılarını genç çete alt kültürleri araştırmalarından çıkarmıştır. Analiz, Amerikan toplumundan hareketle, her bireyin belirli bir yerde bulunduğu farklı sosyal sınıfları tanımayı hedeflemiştir. Alt kültür teorisinin zayıflığı, suçluluğun sadece bir kısmını açıklayabilmesidir.[19]

    Marwin E. Wolfgang ve Franco Ferracuti (1967), şiddet alt kültürünün bir teorisini ortaya koymuşlardır; şiddet öğrenilir ve bir alt kültür içinde kuşaktan kuşağa taşınır. Bu davranış ve değer sistemi içinde insanlar, şiddeti seven yaşam tarzı ve zihniyetler geliştirirler. Şiddet uygulamasının yasak olmadığı ve failde kusur duygusuna sebebiyet vermeyen şiddet, kendini gösterir. Şiddet alt kültürü, örneğin Sardunya adasında tespit edildiği gibi, kişilik eğilimi içinde bastırılamaz.[20]

    3) Ekolojik Girişim (Şikago Okulu)

    Suçlu davranışın doğması bakımından sosyolojik açıklama denemelerine “Sosyal soysuzlaşma (desorganizasyon)” teorisi yada Şikago Okulunun ekolojik girişimi de dahildir; Bu teoriden suç coğrafyası gelişmiştir ve sonunda şehirlerin yapısı (ev mimarisi) ve suçluluk arasındaki bağlantı ile uğraşılmıştır.[21]

    1982 yılında Şikago Üniversitesinde kurulan sosyoloji bölümü, 20'nci yüzyılın ortalarına kadar “Şikago Okulu” adı altında sosyoloji konusunda en etkili kuruluşlardan birisi haline gelmiştir. Burada yapılan çalışmalar, sosyoloji ve kriminoloji alanlarında önemli sonuçlar doğurmuştur. Şikago okulunun kişiyi ve kenti inceleme metodları sosyolojik ve kriminolojik yönden önemli yararları olmuştur. Araştırmacılar deneysel (ampirik) yöntemi uygulamak suretiyle, kişileri yaşadıkları çevre içinde incelemeye başladılar. Bunlardan yaşam öyküsü metodu, kişilerin yaşamlarını etkileyen olayları derinlemesine inilmesini mümkün kılmış; ekolojik inceleme tekniği ile de, sosyal verilerin toplanmasıyla büyük insan gruplarının özellikleri belirlenebilmiştir. Bu şekilde, elde edilen tekil durumlara ilişkin bilgilerin nüfus istatistikleri ile birleştirilmesi sonucunda, günümüz kriminoloji teorilerinin pek çoğunun temelini Şikago Okulu oluşturmuştur. Şikago Okulu mensupları ve sosyal sorunlarla ilgili çalışma yapan diğer araştırmacılar, 20'nci yüzyılın başlarında Amerika'da kentlerin büyümesi, sanayileşme, göçler, Birinci Dünya Savaşının yarattığı sorunlar, içki yasağı, Dünya Ekonomik Bunalımı gibi konularla ilgilenmişler ve bunların suçlulukta artış, ahlaki çöküntü ve suç çeteleri gibi olumsuzluklara neden olduğunu ortaya koymuşlardır.[22]

    Şikago Okulu araştırmalarında iki yöntem uygulamıştır: İlki suç istatistikleri ve nüfus sayımları gibi resmi sayılardan yararlanılmasıdır. Bunlara göre, yoksulluğun ve yüksek suç oranının bulunduğu bölgeler belirlenmiş, sosyal gerçeklerin bu harita ile grafiklerinin izlenmesi suçun nedenleri konusunda önemli bir gerçeği ortaya çıkardı: Değişik etnik grupların gelip gitmek suretiyle geçici olarak bu yerlerde bulunmalarına rağmen, kentin bunun gibi belirli yerleri suça daha elverişliydi.

    İkincisi ise, yaşam öyküsü ve olay incelemesi metodlarını kullanmasıdır; bu şekilde, suçluluğun psiko-sosyal süreci ortaya çıkarabiliyordu. Bunun için araştırmacılar süjelerinin arasına karışarak onlarla birlikte yaşadılar; bu şekilde suçluların kendi çevrelerin içinde günlük yaşamları ve kişilikleri daha iyi incelenebiliyordu. Suçlunun içinde yaşadığı bu çevre değişik olabiliyordu; işte bu şekilde, bitki ve hayvanların doğal çevrelerinde incelenmesinde olduğu gibi, “insan ekolojisi” kavramı ortaya çıkmış ve Şikago Okuluna “Ekolojik Okul” adı da verilmiştir. Şikago Okulunca yapılan “yaşam öyküleri” çalışmaları, ekolojik bölgelerin sosyal yaşam üzerindeki etkilerini açıklama yönünden önem taşımıştır. Nitekim bu araştırmalar, şehir yaşamının birbirini tanımayan insanlar arasından akrabalık ve dostluk ilişkilerinin çok zayıfladığı ve bir makine gibi yürüdüğü sonucuna varmışlardır. İşte bu sosyal ilişkilerin zayıflaması ise, sosyal desorganizasyona; bununda suçluluğa neden olduğu ortaya çıkmıştır.[23]

    B) Öğrenme (Sosyopsikolojik) Teorileri:

    Suçluluk teorilerinden diğer bir grup, öğrenme teorilerini ortaya koyar. Suçlu, toplumsal hakim davranış örneklerinin hor bakması altında, suçluluğu problem çözen davranış olarak öğrenir.

    Sosyal öğrenme teorileri, suçun, suçlu davranışla ilgili normların ve davranışların öğrenilmesinin bir ürünü olduğu kabul eder. Sosyal öğrenme teorilerinin dayanağı, 19'uncu yüzyıl sonlarına, Gabriel Tarde'nin (1843-1904) “taklit” teorisine dayanır. Tarde, popüler olan Lombroso'nun biyolojik anormallik görüşünü reddederek, suçluların normal kişiler olduklarını ve suçu öğrendiklerini iddia etmiştir. Ona göre, kişiler bir elbise modelini kopya eder gibi, davranış kalıplarını taklit ederler.[24]

    Burada aykırılıkların birleşmesi ve doğrudan doğruya öğrenme teorisi üzerinde durulacaktır.

    1) Aykırılıkların Birleştirilmesi Teorisi

    Öğrenme teorisi açıklamalarında, Edwin Sutherland'ın aykırılıkların birleştirilmesi (differntiellen Assoziation) en tanınmışıdır. Tarde'nin öğrenme teorisini sürdürme ve basitleştirme girişimleri içinde, Sutherland, kendi teorisini geliştirmiştir. Sutherland'ın teorisine göre, suç öğrenilen bir davranıştır. Bununla bu girişim biyolojik ve bireysel psikolojik teorilere açık bir itirazı içerir.[25] Sutherland'a göre, suçluluk ne kişisel özelliklerden, ne de sosyo-ekonomik durumlardan doğar; suç, herhangi bir kültürde, herhangi bir kişiyi etkileyecek öğrenme sürecinin sonucudur.[26] 1939 yılında Sutherland tarafından ortaya atılan bu teoriye göre, suç öğrenilen bir davranıştır ve suç yaratan kanunları ithal yönündeki düşüncelerin, ihlal etmeme yönündeki düşünceleri aştığı zaman kişiler suç işlemektedir. Suçun öğrenilmesi, suçun işlenmesine dair teknikleri kapsamaktadır. Ancak bu teori gençlik çetelerinin suçluluğunu ortaya koymak bakımından belki dikkate alınabilirse de genel olarak yabancı suçluluğunu açıklamak bakımından yetersizdir.

    Sutherland'ın öğrenme teorisi ve Merton'un anomi teorisi arasında bir bağlantı, Richard A. Cloward ve Lloyd E. Ohlin (1960)'in “farklı imkanlar teorisini” ortaya koymuştur. Şüphesiz bu teori, alt kültür gençlerinin suçlarını açıklamada özellikle gelişmiştir. Suçlu alt kültürü ile uğraşan kısım, Springer'in formülüyle şöyledir: “Eğer gençler yetişkin dünyası ile suçlu gençliğin gerçekliği içinde yapısal bağlı bir suçlu çevre içerisinde yaşıyorlarsa..”[27]
     
  2. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    3) Ekolojik Girişim (Şikago Okulu)

    Suçlu davranışın doğması bakımından sosyolojik açıklama denemelerine “Sosyal soysuzlaşma (desorganizasyon)” teorisi yada Şikago Okulunun ekolojik girişimi de dahildir; Bu teoriden suç coğrafyası gelişmiştir ve sonunda şehirlerin yapısı (ev mimarisi) ve suçluluk arasındaki bağlantı ile uğraşılmıştır.[21]

    1982 yılında Şikago Üniversitesinde kurulan sosyoloji bölümü, 20’nci yüzyılın ortalarına kadar “Şikago Okulu” adı altında sosyoloji konusunda en etkili kuruluşlardan birisi haline gelmiştir. Burada yapılan çalışmalar, sosyoloji ve kriminoloji alanlarında önemli sonuçlar doğurmuştur. Şikago okulunun kişiyi ve kenti inceleme metodları sosyolojik ve kriminolojik yönden önemli yararları olmuştur. Araştırmacılar deneysel (ampirik) yöntemi uygulamak suretiyle, kişileri yaşadıkları çevre içinde incelemeye başladılar. Bunlardan yaşam öyküsü metodu, kişilerin yaşamlarını etkileyen olayları derinlemesine inilmesini mümkün kılmış; ekolojik inceleme tekniği ile de, sosyal verilerin toplanmasıyla büyük insan gruplarının özellikleri belirlenebilmiştir. Bu şekilde, elde edilen tekil durumlara ilişkin bilgilerin nüfus istatistikleri ile birleştirilmesi sonucunda, günümüz kriminoloji teorilerinin pek çoğunun temelini Şikago Okulu oluşturmuştur. Şikago Okulu mensupları ve sosyal sorunlarla ilgili çalışma yapan diğer araştırmacılar, 20’nci yüzyılın başlarında Amerika’da kentlerin büyümesi, sanayileşme, göçler, Birinci Dünya Savaşının yarattığı sorunlar, içki yasağı, Dünya Ekonomik Bunalımı gibi konularla ilgilenmişler ve bunların suçlulukta artış, ahlaki çöküntü ve suç çeteleri gibi olumsuzluklara neden olduğunu ortaya koymuşlardır.[22]

    Şikago Okulu araştırmalarında iki yöntem uygulamıştır: İlki suç istatistikleri ve nüfus sayımları gibi resmi sayılardan yararlanılmasıdır. Bunlara göre, yoksulluğun ve yüksek suç oranının bulunduğu bölgeler belirlenmiş, sosyal gerçeklerin bu harita ile grafiklerinin izlenmesi suçun nedenleri konusunda önemli bir gerçeği ortaya çıkardı: Değişik etnik grupların gelip gitmek suretiyle geçici olarak bu yerlerde bulunmalarına rağmen, kentin bunun gibi belirli yerleri suça daha elverişliydi.

    İkincisi ise, yaşam öyküsü ve olay incelemesi metodlarını kullanmasıdır; bu şekilde, suçluluğun psiko-sosyal süreci ortaya çıkarabiliyordu. Bunun için araştırmacılar süjelerinin arasına karışarak onlarla birlikte yaşadılar; bu şekilde suçluların kendi çevrelerin içinde günlük yaşamları ve kişilikleri daha iyi incelenebiliyordu. Suçlunun içinde yaşadığı bu çevre değişik olabiliyordu; işte bu şekilde, bitki ve hayvanların doğal çevrelerinde incelenmesinde olduğu gibi, “insan ekolojisi” kavramı ortaya çıkmış ve Şikago Okuluna “Ekolojik Okul” adı da verilmiştir. Şikago Okulunca yapılan “yaşam öyküleri” çalışmaları, ekolojik bölgelerin sosyal yaşam üzerindeki etkilerini açıklama yönünden önem taşımıştır. Nitekim bu araştırmalar, şehir yaşamının birbirini tanımayan insanlar arasından akrabalık ve dostluk ilişkilerinin çok zayıfladığı ve bir makine gibi yürüdüğü sonucuna varmışlardır. İşte bu sosyal ilişkilerin zayıflaması ise, sosyal desorganizasyona; bununda suçluluğa neden olduğu ortaya çıkmıştır.[23]

    B) Öğrenme (Sosyopsikolojik) Teorileri:

    Suçluluk teorilerinden diğer bir grup, öğrenme teorilerini ortaya koyar. Suçlu, toplumsal hakim davranış örneklerinin hor bakması altında, suçluluğu problem çözen davranış olarak öğrenir.

    Sosyal öğrenme teorileri, suçun, suçlu davranışla ilgili normların ve davranışların öğrenilmesinin bir ürünü olduğu kabul eder. Sosyal öğrenme teorilerinin dayanağı, 19’uncu yüzyıl sonlarına, Gabriel Tarde’nin (1843-1904) “taklit” teorisine dayanır. Tarde, popüler olan Lombroso’nun biyolojik anormallik görüşünü reddederek, suçluların normal kişiler olduklarını ve suçu öğrendiklerini iddia etmiştir. Ona göre, kişiler bir elbise modelini kopya eder gibi, davranış kalıplarını taklit ederler.[24]

    Burada aykırılıkların birleşmesi ve doğrudan doğruya öğrenme teorisi üzerinde durulacaktır.

    1) Aykırılıkların Birleştirilmesi Teorisi

    Öğrenme teorisi açıklamalarında, Edwin Sutherland’ın aykırılıkların birleştirilmesi (differntiellen Assoziation) en tanınmışıdır. Tarde’nin öğrenme teorisini sürdürme ve basitleştirme girişimleri içinde, Sutherland, kendi teorisini geliştirmiştir. Sutherland’ın teorisine göre, suç öğrenilen bir davranıştır. Bununla bu girişim biyolojik ve bireysel psikolojik teorilere açık bir itirazı içerir.[25] Sutherland’a göre, suçluluk ne kişisel özelliklerden, ne de sosyo-ekonomik durumlardan doğar; suç, herhangi bir kültürde, herhangi bir kişiyi etkileyecek öğrenme sürecinin sonucudur.[26] 1939 yılında Sutherland tarafından ortaya atılan bu teoriye göre, suç öğrenilen bir davranıştır ve suç yaratan kanunları ithal yönündeki düşüncelerin, ihlal etmeme yönündeki düşünceleri aştığı zaman kişiler suç işlemektedir. Suçun öğrenilmesi, suçun işlenmesine dair teknikleri kapsamaktadır. Ancak bu teori gençlik çetelerinin suçluluğunu ortaya koymak bakımından belki dikkate alınabilirse de genel olarak yabancı suçluluğunu açıklamak bakımından yetersizdir.

    Sutherland’ın öğrenme teorisi ve Merton’un anomi teorisi arasında bir bağlantı, Richard A. Cloward ve Lloyd E. Ohlin (1960)’in “farklı imkanlar teorisini” ortaya koymuştur. Şüphesiz bu teori, alt kültür gençlerinin suçlarını açıklamada özellikle gelişmiştir. Suçlu alt kültürü ile uğraşan kısım, Springer’in formülüyle şöyledir: “Eğer gençler yetişkin dünyası ile suçlu gençliğin gerçekliği içinde yapısal bağlı bir suçlu çevre içerisinde yaşıyorlarsa..”[27]

    2) Doğrudan Doğruya Öğrenme Teorisi

    Çeşitli kişilik psikolojik yapıları kriminoloji için önemlidir, onlar uygun belirli kişilik işaretleri ile şekillenir ve örnek suç ile bağlantı kurulur. Bununla birlikte, suçluluğun meydana gelişinin psikolojik koşullarını yeterince açıklayabilmiş bir kişilik teorisi şimdiye kadar varlığını sürdürememiştir.[28]

    İngiliz psikolog Eysenck’in kişilik teorisi, hem öğrenme teorisi prensiplerine göre, hem de kişilik psikolojisi yapısı olarak suçlu davranışın meydana gelmesinde birlikte etkilidirler. Eysenck’e göre, vicdan ve geniş anlamda sosyal sorumluluk, bir sosyal onaylanabilen davranışı mümkün kılar ve suçlu davranışı engeller: Onun gelişimi içinde kişi, vicdanı ve sosyal sorumluluğu, klasik güç kazanma esaslarına dayanan özel öğrenme usulü içinde kazanır.[29]

    Eysenck’e göre, suçta soyaçekimin önemli rolü vardır, çünkü kişinin suça eğilimli bir karaktere sahip olması kalıtımsaldır. Ancak, kişinin sosyalleşmesindeki iki önemli gerçek söz konusudur: Ödüllendirme ve onaylama; ödüllendirme suretiyle davranışların benimsendiği; onaylama ile ise, bunların istenmediği belirtilir; bu şekilde, olumsuz davranışların tekrarlanması azalır. Bu, insanların zevke eğilimli olmaları şeklinde ifade edilebilen Bentham’ın hedonizm düşüncesinin psikolojideki görünüşüdür. Eysenck’in belirttiği “kısa dönem” hedonizmdir. Hareketlerin sonuçlarının hemen görülmesi, sonra ortaya çıkandan daha etkilidir. Bu nedenle ceza, sonra verildiğinden anti-sosyal davranıştan caydırıcı etkisi pek fazla değildir. Buna karşılık, çocuklukta, istenmeyen davranışları ebeveyn veya öğretmenin hemen cezalandırması, daha etkili olur ve çocuk anti-sosyal davranışı, “hoş olmayan” bir tepkinin izlediğini öğrenerek, bir şekilde şartlanır.[30]

    Eysenck, suçların çoğunun failinin bulunamadığını, suçlularında bu nedenle kısa dönem hedonizmi içinde olduklarını, yani, günün tadını çıkarmayı düşündüklerini; bu bakımdan cezaya bir alternatif bulunması gerektiğini savunmuştur. Çünkü, davranış ile ceza arasındaki geniş zaman aralığı ve cezanın verilmemesi ihtimalinin de bulunması, cezanın etkisini azaltacaktır. Eysenck, bu bakımdan cezanın yerini “vicdan”ın oluşturması gerektiğini ve şartlı refleks süreci ile de “vicdan”ın oluşturulması gerektiğini açıklamıştır: Çocuklukta, ebeveyn veya öğretmen tarafından istenmeyen hareketlere cezaların hemen uygulanması; örneğin, yanlış davranan bir çocuğa hemen bir daha yapmamasının söylenmesi, azarlanması, odadan çıkartılması veya vurulması suretiyle bir ceza uygulanması ve bu tepkilerin tekrarlanması çocukta şartlı tepki haline gelecektir. “Böylece, çocuğun kendi içinde adeta onun atavistik dürtülerini kontrol eden bir polis gücü oluşmuş olacaktır. Bu polis gücü, devletin polis gücünden daha etkilidir, hem de hep çocuğun yanında olacaktır.”[31]

    C) Tamamlayıcı Açıklama Denmeleri:

    1) Damgalama Teorisi (Labeling Aproach)

    Damgalama teorisi Almanya’ya Fritz Sack (1968) tarafından sokulmuştur. Damgalama teorisi şimdiki şekline aşağı yukarı 60’lı yılların başında Amerika’da ulaşmıştır. Şüphesiz onun önceki temsilcileri 30 yıl daha öncesine gider. Damgalama teorisinin çıkış noktası Tannenbaum’un (1938) açıklamalarıdır. Tannenbaum, “Crime and the comminity” isimli kitabında şunları yazar: “Bu yüzden suçlulaşma usulü, bir tanımlama, kimliğin tespiti, ayrılma, tasvir, vurgulama, bilinçli yapma, kendine güvenli olma usulüdür.” Takip eden zamanda George Herbert Mead’ın büyük etkisi ile sosyolojik ara hareket girişimi formülleştirilmiştir. Düşüncelerin esası, etnolojiden alınan muhakeme tarzlarının bilgi kazanımının da kullanılmasıdır, Etno metodoloji. Bu konuda her şeyden önce, Becker, Lernert ve Goffmann’ın çalışmaları damgalama için önemli olmuştur.[32] Damgalama teorisini savunanlar, suçun sosyal bir etkileşimin ürünü olduğunu göstermeye çalışmışlardır. Bunlara göre insanlar, öğretmenler, polis, komşuları, ebeveynleri ve arkadaşları tarafından bu şekilde damgalandıkları için suçlu olurlar.[33]

    Normlar tarafından yasaklanan bir harekete girişilmesi, kesin olarak sapmayı ve suçluluk gerçeğini ortaya koymaz; bilakis toplum tarafından belirlenen tepkinin biraz suçlu olup olmadığıdır. Keşfedilmemiş katil suçlu değildir; buna karşılık adam öldürmeden mahkum edilen suçsuz, suçludur. Buna göre, suçluluk, ceza normlarının ihlali gerçeğinden tamamen bağımsız, suçlu etiketinin hesaba kaydedilmesi içindedir.. Sack’ın böylece bilinmeyen alan problemini yaşanmamış olarak tasvir etmesi, bu yüzden mantıklıdır.[34]

    1938 yılında Tannenbaum tarafından ortaya atılan ve Becker tarafından geliştirilen teoriye göre, ilk defa suç işleyen bir kişi tüm kişiliği ve sosyal yaşamı bakımından olumsuz olarak değerlendirilmekte, yani damgalanmakta ve buna tepki olarak da tekrar suç işlenmektedir. Diğer bir ifadeyle, ilk mahkumiyet suçluyu lekelemekte ve bu onun sosyal statüsüne, mesleğine, ailesine ve esaslı olarak da topluma etki etmektedir. Bunun suçlunun kişiliği üzerinde de önemli etkileri olmaktadır. Ayrıca toplumdaki hâkim sınıf, bu lekelemeyi kendi pozisyonunu sağlamlaştırmakta işine gelen bir araç olarak da kullanmaktadır. Bunun sonucu olarak da, yani toplumdaki güçlüler tarafından suçlu olarak damgalanan kişiler daima yeni suçlar işleyeceklerdir. Böylece bu teoriye göre suçluluk, ceza hukuku normlarını ihlal gerçeğinden tamamen bağımsız olarak, suçlu etiketi isnadının yani damgalamanın içinde bulunmaktadır.[35]

    Damgalama teorisi, kişinin damgalama süreci sonunda kendini kavramlaştırması sonunda kendini kavramlaştırması ile de ilgilenir. Buna göre, sapıcı bir davranışı damgalamak, damgalanan kişinin kendisi hakkındaki kavramlaştırmasını etkileyerek “ikinci sapmaya” yönlendirir. Kanunu ihlal eden ve polisçe yakalanıp savcılığa sevk edilen kişilerin kendileri hakkındaki düşünceleri değişebilir ve bu insanlar kendilerini suçlu olarak görmeye başlayabilirler.[36]

    2) Suçun Ekonomik ve Marksist Temele Dayanarak Açıklanması

    Daha 1833’de Fransız suç sosyologu Guerry, yoksulluğun suçluluğun meydana gelmesinde önemli bir role sahip olduğunu belirtmişti. Belçikalı suç sosyologu Quetelet (1835) ise, refah ve yoksulluk arasındaki ani değişikliğin suçu meydana getirdiği görüşündeydi. İngiltere’de 19’uncu yüzyılın ortalarında, ekonomik iyi veya kötü zamanlar aracılığıyla suça sebebiyet verilip verilmediği üzerinde bir tartışma doğmuştu. Joseph Fletcher (1849) ve Richard Hussey Walsh (1857)’ın suçluluk ekonomik kötü yıllarda çoğalır ve iyi yıllarda azalır düşüncesinde oldukları sırada; John Clay (1855), suçluluk her şeyden önce ekonomik yüksek yapı zamanlarında, yüksek ücretler vasıtasıyla alkol tüketimi çoğaldığından artar düşüncesindeydi. Buna karşılık İngiliz Willian Douglas Morrison (1908), İngiltere 19’uncu yüzyılın sonunda İtalya’ya göre altı misli refah düzeyi yüksek olmasına rağmen, 1880 ve 1884 yılları arasında daha yüksek bir hırsızlık oranına sahip olduğunu belirtmişti. Kuzey Amerikalı suç sosyologu Maurice Parmelee (1922), objektif yoksulluk içinde değil, bilakis yoksulluk duygusu içinde bir suçluluğun oluşumu faktörünü gözlemlemişti. Kuzey Amerikalı suç sosyologları Clifford R. Shaw ve Henry D. McKay (1929,1931 ve 1942), kötü ekonomik koşulların tek başına sosyal problemlere sebebiyet vermeyeceğini kabul ettiler. Çünkü, 1929 ve 1934 yılları arasındaki büyük ekonomik kriz esnasında, sosyal yardımla yaşayan ailelerin sayısı Şikago’da on misli artmasına rağmen, suç, suçluluk ve sosyal sapma, nispi olarak değişmemişti.[37]

    Marksistler anlaştıkları bir suçluluk teorisini ortaya atmayı başaramadılar. Bu, Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels’in (1820-1895) suçluluk problemi üzerinde ikinci derecede görüş ifade etmiş olmalarındandır. Marksistler için suçluluğun oluşumunu açıklayacak genel onaylanabilir bir açıklama verememelerinde, Ekim devriminden itibaren Rusya’da 70 yıldan fazla süre geçmiş olmasına karşın, yaşayan bir sosyalizmin başarılamamış olması rol oynar. Çin Halk Cumhuriyeti, suçluluğun daima büyüyen bir problem olduğunu açıklamıştır; 1993’de, adam öldürme, yağma, çete suçlarıyla mücadele ağrılıklı 237.164 fail hakkında halk mahkemelerince mahkumiyet kararı verildiği açıklanmıştır. 1992’de 18 yaşın altındaki gençlikle 100.000 kişilik nüfusta, suçluluk oranı 130 mahkumiyet bulunmaktadır; Almanya’da 1992’de eski eyaletlerde 100.000 gençten 952’si mahkum olmuştur.[38]

    Kapitalist ve sosyalist devletlerdeki suçluluk Marksizimde farklı açıklanır; çünkü, birliğin mevcudiyeti görüşündeydi, sosyalizmde özellikle suçluluğun olmaması gerekirdi. Marx, temel eseri “Kapital”de, suçluluğa ikincil olarak değinmiştir. Suçlar özellikle alt sınıf tarafından işlenir. Yasadışı verimlilik (artık değer), açıkça sosyal sapma ve suçluluğun meydana gelmesi, hakim olan yaşam koşullarına karşın isyanın bir şeklini ortaya koyar.[39] Fakat onunla meşguliyeti 1859’da New York’da yayınlanan “Nüfus, Suç ve Kitle Yoksulluğu” isimli makalesinde görünmüştür. Burada Marx, İngiltere’de 1844-1854’deki, nüfustaki yoksulluk hemen hemen değişmemiş kalırken, kayıtlı suçluluktaki hızlı artışa değiniyor ve şu tespitte bulunuyor: “Toplumsal sistemin içinde bir tembellik olmak zorunda, yoksulluğu azaltmadan zenginliği artırmak ve onun içinde hatta nüfus artış hızına göre çok büyük bir suçluluk artışı mevcuttur. Hukuk ihlalleri genel olarak, kanun koyucunun kontrol edemeyeceği ekonomik faktörlerin sonucudur”.[40]

    Buna karşılık Engels, özellikle İngiltere’de Çalışan Sınıfın Durumu” (1845) isimli yazısında, suçun açıklanmasıyla ayrıntılı olarak meşgul olmuştur. Sosyal düzene uymama en açık olarak, suç içinde kendini gösterir. İşçiyi moralsiz kılan, sertleştiren, yoğunlaştıran nedenler normale göre daha çok etki ederse, o zaman kesin olarak, 80 Reaumur (1683-1758) derecesinde buharlaşma durumuna gelen su gibi, suçlu ile yer değiştirecektir… Bu nedenle, proletaryanın yayılması ile İngiltere’de suçluluk artmış ve İngilizler dünyanın en suçlu milleti olmuştur.[41]

    Engels, esas itibariyle şu üç tezi ortaya koymuştur:

    Kapitalizmin ekonomik ilişkileri içinde suçluluk, onun nedenlerine sahiptir

    Suçluluk, kapitalist sınıfa karşı, işçi sınıfının meydan okumasının bir ifadesidir.

    Sınıf mücadelesinin uygun şeklinde, suçluluk verimsiz ve başarısızdır.

    Bu tezlerin sonuncusu eleştiri yönünden dikkat çekicidir: Engels, bir hümanist ve sosyalizm için mücadele etmektedir. Çünkü, sınıf kavgasının aracı olarak suçluluğun her şeklini mahkûm etmiştir.[42]

    Marx ve Engels’in açıklamaları analiz edilirse, suçluluk ve kapitaliz arasında çok yakın bir bağlantıyı sonuç olarak tespit ettikleri görülür. Bu gün için, aynı şeyleri söylemek mümkün değildir, refah durumu ve ekonomik suçlulukta olduğu gibi.[43] Bu günkü ekonomik durum 100 yıl öncesine göre, önemli ölçüde daha iyidir; bununla birlikte bütün sınıflar içindeki suçluluk azalmamaktadır. Eğer, Engels’in analizleri bugün doğru olsaydı, en azından Orta Avrupa’nın kapitalist devletlerinde suçluluğun hiç bulunmaması gerekirdi. [44]


    DİPNOTLAR:

    [1] Bu yazı Prof.Dr. Timur DEMİRBAŞ’ın “Kriminoloji kitabından alınmıştır. Seçkin, Ankara, 2001, s.125 vd.

    [2] Durkheim Emile, Kriminaliteet als normales Phaenomen, in: Krimininalsoziologie Frankfurt a. M. 1968, s.3 vd.

    [3] Kürzinger, 80; Schwind, 125.

    [4] Cloward Richard A, İllegitime Mittel, Anomie und abweichendes Verhalten, in: Kriminalsoziologie, Frankfurt a. M. 1968, S.315.

    [5] Merton Robert K. Sozialstruktur und Anomie, in: Kriminalsoziologie, Frankfurt a, M, 1968, s.283 vd.

    [6] Merton, 286 vd.

    [7] Merton, 304.

    [8] Sonen Bern-Rüdeger, Kriminalitaet und Strafgewalt, Einführung in Strafrech und Kriminologie, Stutgart 1978, s.144.

    [9] Kürzinger, 90,

    [10] Demirbaş, 70 vd.

    [11] Schneider, 434.

    [12] Schneider, 434.

    [13] Schneider, 434.

    [14] Schneider, 434 vd.

    [15] Kürzinger, 85.

    [16] Schwind, 133.

    [17] Kürzinger, 86.

    [18] Kürzinger, 88.

    [19] Kürzinger, 89.

    [20] Schneider, 441.

    [21] Schwind, 129

    [22] Sokullu-Akıncı, 133 vd.

    [23] Sokullu-Akıncı, 137 vd.

    [24] İçli, 99.

    [25] Krüzinger, 83; Sonen, 143.

    [26] İçli, 101.

    [27] Kürzinger, 84.

    [28] Göppinger, 72.

    [29] Eysenck, 262 vd.

    [30] Sokullu-Akıncı, 189 vd.

    [31] Sokullu-Akıncı, 192 vd.

    [32] Kürzinger, 105; Schwind, 136 vd.

    [33] İçli, 113.

    [34] Kürzinger, 106.

    [35] Demirbaş, 68.

    [36] İçli, 115.

    [37] Schneider, 404.

    [38] Kürzinger, 99.

    [39] Schneider, 410.

    [40] Kürzinger, 100.

    [41] Kürzinger

    [42] Schneider, 411.

    [43] Krüzinger, 101; Schwind, 139.

    [44] Kürzinger, 104.
     

Sayfayı Paylaş