1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Aryan Kültür Nedir?

Konusu 'Gerekli Bilgiler' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 31 Mayıs 2013 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Aryan Kültür Nedir?

    Önyargılar, doğru-yanlış muhtelif etiketler uluslara yapışıp asırlarca kalabiliyorlar.

    “Aryan” da bu “etiket”lerden birisi. İngilizler, “Aryan” kelimesini 19. yüzyılda Sanskritçe'den türetiyorlar. Avrupa dillerine İngilizce'den giriyor. Kelimenin Sanskritçe anlamı, “soylu.” Önceleri akademik çevrelerde Cilâlı Taş Devri'nin sonlarında Kafkaslarda yaşadıkları varsayılan İran kavimlerinin “genel adları” olarak kabul görüyor. Bu bağlamda, bir takım ortak özellikleri olan kavimleri kapsayan bir şemsiye tanım Aryan.
    19. yüzyılda, Aryan kavimlerinin “ilk İndo-Avrupa dili” olduğu varsayılan bir dil konuştukları şeklinde bir tez ortaya atılıyor. “Konuştukları varsayılan,” diyorum, çünkü aslında ne Aryan diye bir kavmin varlığına, ne de konuştukları dile ilişkin sağlam veriler var. Buna rağmen, akademik spekülasyon devam ediyor. Bu defa Aryanların “ilk-İndo-Avrupalılar” oldukları konuşulmaya başlanıyor. Yani Avrupa halklarının kökenleri olarak kabul edilen “Germen”lerin nesebi de Cilâlı Taş Devrinin sonlarında Kafkaslarda yaşadıkları söylenen İran kavimlerine dayandırılıyor.

    Etnoloji dediğimiz bilimdalı, malûm, farklı toplumların inançlarından, dünya görüşlerinden yola çıkarak insanlık tarihini yapılandırmaya çalışan bir bilim dalıdır. Ondokuzuncu yüzyılın Avrupalı etnologlarının beyaz Avrupalıların Aryan ismini verdikleri bu tarih öncesi insanların sülbünden oldukları şeklindeki hipotezleri müthiş rağbet görüyor. Ondokuzuncu yüzyılın son yıllarında ve Yirminci yüzyılın başlarında gerek Avrupa gerekse Amerika’da halka yayılıyor ve popüleritesinin doruğuna erişiyor. Öyle ki, beyaz olmak ya da olmamak başlı başına bir mesele haline geliyor.
    Kafkaslı ya da Caucasian kelimesi açık tenli Avrupalıları tanımlamakta kullanılırken, kara, sarı ya da kızıl gibi diğer başka renkler de ırk belirlemede kullanılmaya başlanıyor. Dahası, kimin hangi renk ırkından olduğu, dönemin siyasi konjonktürüne, çıkarlarına göre değişmektedir.
    Örneğin, İkinci Dünya Savaşından önce Museviler ve Slav’lar “beyaz” sayılmazlarken, savaştan sonra beyaz ırka dahil ediliyorlar. Çünkü beyaz Avrupalılar, savaşta “Slav” Ruslarla ittifak yapmış, Yahudileri kurtarmışlardır.

    Öte yandan, Haiti, Küba gibi ülkelerde “melezler” beyaz sayılırken, aynı melezler Amerika ve Kanada’da “siyah” ırktan sayılıyorlar. Günümüzde de örneğin İspanyol kökenli Amerikalıların beyaz olup olmadıkları tartışmalıdır. Keza, Arapların, biz Türklerin, daha da garibi, beyaz Avrupalıların ataları Aryan’ların ahfadından İranlıların “beyaz” olup olmadıkları da tartışmalı olabiliyor. Yeri gelmişken, Ruslar da aslî beyazlar olmaları gereken Kafkaslılara “çorni” diyorlar; “esmer.” “Çorni” schwartzkopf kelimesinin bir çeşitlemesi olarak kullanılıyor.

    Görüldüğü gibi “beyaz” olup olmamak, fiziksel bir nitelikten öte, bakan gözün sosyo-kültürel eğilimlerine göre değişiyor. Kişinin dini inancı gibi, ten rengiyle hiçbir bağlantısı olmayan niteliği bile ırksal sınıflandırmayla sonuçlanabiliyor. Müslümansan çorni olmalısın gibi, bir safsata.
    Germen kavimlerinin Aryan sülbünden gelme beyazlar oldukları iddiasının 19. yüzyılda ortaya atılmış olması ile Avrupa sömürgeciliği arasında yakın ilişki var. Beyaz Avrupalıların çoğunlukta oldukları Avrupa ülkeleri aynı zamanda 15.yüzyıldan itibaren sömürgecilik faaliyetlerine giren ülkeler olmakla birlikte, emperyalizm 19. yüzyılın sonları ile 20.yüzyılın ilk çeyreğinde tavan yapmış durumdadır. 1918 itibariyle yeryüzünün yüzde seksenbeşinin Avrupa’lı beyaz güçlerin işgali altında olduğu hesap ediliyor.

    Sömürgeciler, işgal ettikleri ülkelerin doğal kaynaklarını, pazarlarını, işgücünü acımasızca kullanıyor olmalarını, haklı ve hatta faydalı olduğunu gösterecek bir gerekçe peşindeler. Bu çerçeve, Aryan kökenli beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğu şeklinde, hiç bir bilimsel dayanağı olmayan bir iddia daha ortaya atılıyor. Şöyle ki, üstün bir ırk olan beyaz ırka mensup olan Avrupalılar, sömürdükleri ülkelere aslında “medeniyet” götürmektediler. Ve sömürgeler bu medeniyet sayesinde gelişmekte, insane hakları, demokrasi hatta Hıristiyanlık gibi yüce değerlerle tanışmaktadırlar.

    Beyaz adamın üstünlüğü fikrinin mucidi Almanlar değil. Örneğin, Amerika Birleşik Devletlerinde daha 1890’larda kabul edilen Jim Crow yasaları denilen bir takım yasalar var ki, bunlar Amerikan halkını kesin çizgilerle “beyaz”lar ve “renkliler” olarak ayırıyor. Renkliler sınıflandırmasına sadece Afrika kökenliler de değil, Amerikan yerlileri, Hispanikler, melezler, Yahudiler, daha doğrusu beyazların faaliyet gösterdikleri işkollarına elatan herkes giriyor. Jim Crow yasaları öylesine ayrıntılı yasalar ki, “renkliler”in hangi çeşmelerden su içeceklerine, otobüslerde nerelerde oturabileceklerine varıncaya kadar tanımlıyor. Jim Crow yasaları 1964’e kadar yürürlükte kalıyor. İptal edilebilmeleri için ne yazık ki Martin Luther King’in hayatını kaybetmesi gerekiyor.

    Yeri gelmişken, “Jim Crow” 1828’de bir İngiliz komedyeni olan Thomas Rice diye bir adamın yarattığı bir karakter. Rice, yüzünü kömürle siyaha boyuyor ve aklısıra geri zekâlı, ilkel, her türlü aşağılanmaya layık bir zenciyi oynuyor.
    Ne yazık ki, “sanat” insanoğlunu iyiye, güzele yönlendirebildiği kadar, nefrete, bağnazlığa, önyargıya da kışkırtabiliyor. Irkçı edebiyat, sanat, müzik hatta bilim mümkün olabiliyor.

    Yine bir İngilizin, Sir Francis Galton isimli bir adamın önayak olduğu “eugenics” isimli bir “bilim dalı” var ki, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arıyor. “Eugenics” Galton’un “iyi yaşam” anlamında eski Yunanca’dan ürettiği bir kelime. Nitekim, doğumların devlet tarafından kontrol edilmesi düşüncesini ilk ortaya da atan ünlü Yunan filozofu Eflâtun. İnanması zor ama Eflâtun, yeni doğan bebeklerin yaşayıp yaşamayacaklarının yazı tura atılarak belirlenmesini istemiş. Ne ki, yetkililer parayı öyle ayarlamalıymışlar ki, bebek sağlıksızsa sonuç mutlaka ölüm çıkmalıymış. Böyle yapılırsa, sağlıksız çocuk sahiplerinin kalpleri kırılmaz ama sağlıksız kuşakların yetişmesi de önlenirmiş.
    Bunu duyunca, öteki Yunan şehri, Isparta, daha bir dürüst görünüyor; onlar zayıf bebekleri şehrin surlarının dışında ölüme terkederlermiş.
    Modern zamanlarda “eugenics”in ABD’de uygulandığı görülüyor. 1907’de Indiana eyaletinde kabul edilen bir kanunla zekâ özürlü, sağır ya da körler zorla kısırlaştırılmaya başlanıyor. Benzer bir yasayı 1909’da Washington ve California eyaletleri kabul ediyor. 1927’de Virginia eyaletinde zekâ özürlüler kısırlaştırılıyorlar. Yasa, Amerika’nın pek çok eyaletinde 1960’lara kadar yürürlükte kalıyor. Bir iddiaya göre sadece California’da zorla kısırlaştırılan insane sayısı 64,000. Tahmin edeceğiniz gibi “zekâ özürlülerin” ezici çoğunluğu da beyaz olmayanlar.
    Son zamanlarda bu eyaletlerin valileri kısırlaştırma programları için mağdurlardan aleni af dilemekteymişler ancak hiç birisi kısırlaştıran insanlara tazminat ödemek yoluna gitmemiş – zira kısırlaştırılanların tazminat talep edecek varisleri de yok.
    Beyaz adamın üstünlüğü fikrinin mucidi Almanlar değil, hayır. Ancak, Naziler, Germenlerin ve Germenlerin aslî nesebi olan “Aryan”ların üstün ırk olduklarına dair inançlarını öylesine bağlanmışlar ki, soykırım gibi akıl almaz bir vahşetin adeta normal kabul edildiği bir cinnet dönemi yaşanmış.
    Günümüz Almanyasında nazizm yasadışı. Ancak, neo-Naziler denilen bir takım grupların faaliyet gösterdikleri de bir vakıa. Neo-naziler, Alman toplumunun ulusal birlik ve beraberliğinin dağılması, ulusal-kültürün yerini çok-kültürlüğün alıyor olması gibi sorunları beyaz-olmadıklarını düşündükleri göçmenlere bağlayan tipler. Ancak, bu tiplere sadece Almanya’da değil, dünyanın başka ülkelerinde de rastlanıyor. Örneğin, Kuzey Amerika’da faaliyet gösteren Aryan Ulusları diye bir dernek var ki, defatle kapatılmasına karşın, farklı isimler altında faaliyet göstermeye devam ediyor. Eskinin naziler gibi bunların sembolleri de gamalı haç. İşin garibi, gamalı haçın Avrupa dillerindeki karşılığı olan svastika kelimesi de Sanskitçe kökenli.
    Hintililerin Ramayana ve Mahabharata isimli kutsal metinlerinde geçiyor. At nalı gibi, dört yapraklı yonca gibi uğur getirdiği düşünülen nesnelere svastika deniyor. Sadece Hintlilerde değil, Sümerlerde, Celtlerde ve eski Yunanda olduğu gibi Kızıl Derililerde de var. Hıristiyanlık öncesi Angle-Sakson kavimlerinin altın kupalarını süslemiş.
    Neredeyse evrensel bir uğur ve iyilik simge olan gamalı haçın Naziler tarafından benimsenmiş olması özellikle de Alman paganlarını üzmekteymiş. Asatru paganları ülkelerinin hıristiyanlık öncesi geçmişlerine en ufak bir göndermenin aşırı-sağcı hatta neo-nazi bir hareket olarak değerlendirilmesinden şikayetçiler. “Biz saklanırken, sahici dazlaklar sokaklarda cirit atıyorlar” demeleri bu.
     

Sayfayı Paylaş