1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Aşk Gibidir Yalnızlık

Konusu 'Aşk' forumundadır ve wien06 tarafından 14 Şubat 2009 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Dindi günün telaşı… Zaman kuytuya çekildi ve yine her günkü vaktinde çıkageldi yalnızlık… Elinde; sükûtun, sessizliğin ve tevekkülün alameti bir ruh hâli… Mustarip bir gönülden neşet eden hüzünlü bir bakış ve ona eklenen mahsun bir duruş…
    Yalnızlığını içinde aşk gibi büyüten, sırrını kimseye emanet etme gibi bir yanlışlığa düşmeyen ve onu sadece kendi içinde muhafaza etmesini bilen bir cesarete sahiptir. Aşkına gösterdiği sadıklığı, yalnızlığına da gösterir ve korur onu herkesten… Hatta kendinden bile… Küstürmemek ve de yoldaşlığının daim olması için âzamî dikkat gösterir. Bilir ki ve başkalarınca da bilinmelidir ki; yeni bir zamanın ve o zamanda doğacak olan düşüncelerin farkına ya da ayrıntılarına yalnızlığın yardımıyla varılır ancak…
    Sükût ise; bir parçasıdır yalnızlığın… Sükûtun kadrini bilmeyen, yalnızlığın dostluğuna erişemez. Onun verimli, anlamlı ve düşündüren hâliyle hâllenemez. Bunun içindir ki; her zaman olmasa bile, ara sıra, içimde kendi kendimi dinleme arzusu belirdiğinde, kendimle, yalnızca kendimle olmayı arzuladığımda, bunu ancak sükûtun yardımıyla yapabileceğimi biliyorum.
    Zira; “Güçlü olabilmek için insanın kendini sevmesi gerekir; kendini sevebilmek için de insan, kendini derinlemesine tanımalı, kendi hakkında her şeyi, en gizli, kabullenilmesi en zor şeyleri bilmelidir.” (Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Susanna Tamaro)
    Yani kendine yönelmeli, kendine yardım etmeli ve kendini diri kılmalıdır. Zira; “……..yokuşları aşmanın yolu kendinden geçiyor. Kendine, içindeki insana yönel ve öbüründen kaç.” (Hanifi İspirli, Çağa Kiralık Akıllar, s.51)
    Böyle anlarımda, sükûtun nabzını tutmayı, sükûtun sesini dinlemeyi severim. Başkalarını bilmem ama; bana çok şey söyler; sessizliğiyle, suskunluğuyla bana çok şey anlatır. Tariften aciz kaldığım, kelimelere, mısralara sığdıramadığım, sığdırmaya cesaret edemediğim çok şey hissettirir hâl diliyle bana… Sükûtun anlattıklarını tam olarak kavrayamasam da, ne dediklerini tam anlamıyla çözemesem de, yine de anlamaya çalışır, çözmek için gayret ederim.
    Rilke'nin de dediği gibi; “İnsanların doğrudan birbiriyle konuşmasında, konuşmacılar hiç söz sarf etmeseler, sussalar bile, yine de iletişimin, anlaşımın gücü sezilir; yazı öyle mi ya?”
    Dillerin konuşması neye yarar? Önemli olan yüreklerin konuşmasıdır. Halinize sükûtu tercüman kılabiliyor musunuz? Sükûtun ellerinden tutmak, dilini anlamak gücünü kendinizde bulabiliyor musunuz?
    Bazen yazı ya da söz, arada olup biten güzellikleri, dostlukları, sevdaları, muhabbetleri mahvedebilir de. Her ne kadar yazı veya önceden var olduğu söylenen söz önemliyse de, büyükler, diline sahip ve hâkim olmanın yüceliğini övüp durmuşlardır hep…
    Gerçi anlamak ve çözmek o kadar zor şey ki… Yılları beraber tükettiğiniz, zamanı beraberce sürüklediğiniz, geceyi, gündüzü beraber karşıladığınız insanları bile çözmeniz, anlamanız o kadar kolay olmadığı halde, sükûtun ne dediğini anlamak, elle tutulur biçimde çözmek o kadar kolay mı? Hem sizi anlayacak, ne demek istediğinizi doğrudan ifade etmeden çözmeye çalışacak, bu gayreti gösterecek kişi sayısı o kadar az ki… Bazen en yakınınız ya da yakın olarak gördüğünüz kişi bile bu gayreti göstermez, esirger sizden bunu… Böyle bir zahmete katlanmayı çok az kimse göze alabilir, çok az kişi bu cesareti kendinde bulabilir.
    Hâlbuki biraz olsun anlaşılmak, biraz olsun çözümlenmek, insanı bahtiyar kılan güzelliklerden biridir. “Tanrı kullarına ne sırlar vermiş ağalar. Bir bakışta kimse kimseyi kolay kolay anlayamaz.” Onun için de; bir düşünsenize “Anlamadan, düpedüz yaşadığımız ne çok şey var gündelik yaşantımızda.”
    Sabahın erken saatinde bu yazıyı karalarken, düşüncelerin iç içe girdiği bir noktadayım. Üst üste yollar geçiyor sağımdan solumdan… Yolların kavşak noktasında olduğunu sanıyorum bir an… Geçmişe sürüklenen zaman (belki de hatıralar…) sıkıca ellerimden kavramış, bırakmıyor. Sağımdan solumdan geçen her yolun, ayrı bir düşünceye ait olduğunu ve o düşünceye sahip insanların o yollardan yürüdüğünü görüyorum. Bu insanların çoğu, yalnızlıklarını da beraberlerinde taşımaktalar. Çoğunun yalnızlığı; “Kitaplardan edinilmiş bir yalnızlık değil.” Ama gene de; “Kitaplardan edinilmiş yalnızlık sözcükleriyle açıklanıyor.” (Lal masalları-Murathan Mungan)
    Ve;
    “Yalnızlık bir yağmura benzer,
    Yükselir akşamlara denizlerden
    Uzak, ıssız ovalardan eser,
    Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir.
    Ve kentin üstüne göklerden düşer.
    Erselik saatlerde yağar yere
    Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
    Umduğunu bulamamış üzgün, yaslı
    Ayrılınca birbirinden gövdeler;
    Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
    Yatarken aynı yatakta yan yana:
    Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.”
    (Rilke) (Türkçesi: Behçet Necatigil )
    Bunlardan bazıları; tıpkı ölüm gibi taşımaktalar yalnızlıklarını da içlerinde… Ölüm de öyle değil midir? Kimi sürekli taşır içinde onu, kimi ara sıra hatırlar. Kimi içinse ölüm, kendinden uzak tutulmaya, uzaklaştırılmaya çalışılan bir duygudur. Ölüm böyleleri için, bu kaçışla, bu uzaklaştırmayla yok olacağı farz edilen bir yokluktur. Hâlbuki
    “Ölüm büyüktür
    Ve biz onunuz
    Gülümsemelerle dudaklarımızda
    Yaşamın tam ortasında
    Sanırken kendimizi
    Ölüm hıçkırır birden içimizde
    Ta içimizde…”
    Ünlü Alman şair Rilke, yaşamın orta yeri diye bir şey olamayacağını söylerken, bizim “Otuz Beş Yaş” şairimiz, bu konuda kesin bir ifade kullanıyor ve hayatın orta yeri olduğunu söylüyor. Ama kırk altısında terk ediyor ne yazık ki bu dünyayı… İmkân olsaydı da; hayatın uzunluğu konusunda böylesine kesin bir kanaate nasıl vardığı ve bu şiiri, böyle bir kanaate neden kurban ettiği sorulaydı.
    Okuduklarımız, aldandıklarımız ve anladıklarımız üzerinde yeniden düşünmek, bir şiirin içinden geçenleri daha iyi kavramak, güzelliklere vurgu yapan bir sözden diğer sözlere uzanmanın yollarını bulmak, cesaretini toplamak için… Ve daha başka şeyleri, başka anlamları ve bağlılıklarımızın arz ettiği durumu yeniden gözden geçirmek için arada bir sükûtun nabzını tutmayı sizlere de tavsiye ederken, asıl sıkıntımın, ifade edemediklerimden yana olduğunu, şimdilik bunun devam edip gittiğini ve belki de hep böyle devam edeceğini belirtmeliyim.
    Kendi kendimle olduğum bir günün akşama doğru döndüğü bir vakitte, sükûta, yalnızlığa ve aralarındaki bağa dair yazdıklarımı aktarmaya devam ediyorum:
    Yalnızlığın tek yüzü vardır ve onu sadece, kendisiyle ilgilenip, dostluğunu tercih edenlere gösterir. Geceyi keşfe çıkmışlara, zamanın elinde divâne olmuşlara, yüreğindeki feryadı bulunduğu yerde tutmasını bilip, ele güne dağıtmamışlara ve bu cihan bağında kimseyi incitmemeyi göze almışlara özel bir meyli vardır. Bir başkasının cümleleriyle:
    “Sözün bittiği yerde sessizliğin can damarından boşalan sıcak kan gibidir yalnızlık… Şiirle çoğalan, şarkılarla çağlayan bir nehirdir… Acıtan bir yaradır… Tutuşturan ve yandıkça tatlı bir hüzün veren şair ateşi… Hayatı en yaşanası yerinde birdenbire bir uçurumun kenarına döndüren aldatıcı bir güzeldir yalnızlık… Ona teslimiyettir ve aşkın en karşılıksız halidir yalnızlık… Kaçılamayacak kadar yakın, gidilemeyecek kadar uzun bir yoldur bazen… Bir kaçış belki, yokluğa dokunuş belki de… En olağan yaşantısı insanın… (Selah Özen)
    Yalnızlık bir tutkudur bazıları ve özellikle de şairler için… Dokundukça bir manzaradan ince ve derin anlamlar devşirme peşinde olan şairin yüreği, hazan yaprağı gibi titrer, dolar, taşar ve mısra olur sonunda çektikleri…
    Hüznü elverdikçe buluştuğu yalnızlığı, öylesine yaşanıp geçilen bir hayatın değil de, ayrıntılarıyla haşir neşir olunan, hissedilen, duyulan ve idrak edilen bir hayatın peşindedir. Ve bir aşkın bağlılığı kuvvetindeki gücüyle, peşindeki sevdalılarını da bu noktaya sürükler. Ruhunu bir sonsuzlukta eritip, zamana bir velvele salma peşinde olanların dayanabileceği bir çiledir belki de bu… Onun içindir ki, üretim adına çok özel şeyler doğursa da, yine de çokları için taşınması hayli zor, nazlı mı nazlı bir sevgilidir.
    Ve belki de bazıları için, “Yalnızlık korkuludur, korkutur, bütün günahların, vesveselerin, şeytanların uğradıkları en müsait zamandır.” da… Ancak böyle olsa da, cihan bağında yürüyüp gidenlerin bağırlarına, kelimelerin sembolize ettiği bir feryatla ara ara düşenler için yalnızlıkları, bu doğuşun en büyük yardımcılarından biridir yine de… Dolayısıyla ondan bu anlamda bir yardım görebilmek ve onunla birlikte olmak için, ya “hep başını alıp gidecek kadar cesur” ya da “hep kalıp savaşacakmış gibi gözüpek olabilmeli…”
    Onun içindir ki, bir umuttan kendince bin bir acı çıkarmasını bilen şair; “Teslim ettikçe ruhunu yalnızlığın damarlarına yürüyen sessiz ve derinden sesine; yanar, üşür, donar. Ve büyütür içindeki acıyı, çoğaltır hüznün gergefinden geçip yüreğine dolanları… “
    Bir yağmurun hüznüyle gelir bazen… Göğsümüzü döğer ılık bir meltem eşliğinde… Düşüncelere anlam kazandıran ve yaşananlar hakkında yeniden kafa yorduran derin bir sükût eşliğinde, ağır bir yürüyüş tuttururuz onunla manzara elverdiğince… Canımızdan süzdüğümüz birkaç damla terk ederken göz pınarlarımızı kendince, arınmanın, durulmanın ve yeniden derlenip toparlanmanın habercisi olan yağmurun bıraktığı etkiyle, anbean artar yalnızlığımız… Yalnızlaşarak yazar ve yazdıkça yalnızlaşırız.
    Çoğu hikâye de işte böyle başlar belki de… Saçlarımızdan yüzümüze doğru yuvarlanan damlalar, gittikçe kararan gökyüzü altında hüzünle, sükûtla, çizgileri giderek derinleşen bir yüz hattıyla atılan adımlar… Ve yağmur altında pusu kuranlar, kurdukları pusularda boğulanlar… Ve hatıralarda yuvalanmış olsalar da, arada bir, hâlâ ince bir sızıyla yüreğe dokunanlar… Bütün bunlar ve daha başka olanlar; hepsi ama hepsi de, anlatılmaya çalışılan hikâyeden birer parçadırlar.
    Ve onun için… Ve onun gibi düşünen niceleri için… Ve kim bilir daha kim ya da kimler için, yalnızlık şairin anlattığı gibidir:
    “Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
    Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.
    Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan,
    Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık…”
     
  2. MeRciMeK
    Masum

    MeRciMeK V.I.P V.I.P

    Katılım:
    20 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    9.071
    Beğenileri:
    1.871
    Ödül Puanları:
    7.230
    Banka:
    427 ÇTL
    Daha öncede okumuştum güzel bir yazı ..( :

    Teşekkürler ( :
     

Sayfayı Paylaş