1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Aşk Üzerine Birkaç Not

Konusu 'Aşk' forumundadır ve Mavi Gül tarafından 30 Haziran 2009 başlatılmıştır.

  1. Mavi Gül
    Avare

    Mavi Gül ѕση_¢ıqℓıк Özel üye

    Katılım:
    3 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    4.647
    Beğenileri:
    375
    Ödül Puanları:
    3.730
    Yer:
    Misafir Sevmez
    Banka:
    677 ÇTL
    Aşk zor sanat. Söylemesi zor. Anlatması zor. Aşkın tarifi yok. Tarifleri var. Aşk denen amorfik şeyin sadece kıyısına erişen tanımlamalar bunlar. Aşkın tarifi yok.

    Gözlemlerim ve içgüdülerim, aşkın bir tür delilik hali olduğunu söylüyor; mantık fakultelerinin durduğu, aklın duygu tufanı altında boğulduğu zamanların, iç taraflarda ferahlıktan daha çok sıkışmaların zuhur etmesiyle, bir şekil aşk sanatına girişin başladığını söylüyor. Ama aşk değil.

    Nasıl Eflatun, yeryüzüne odaklanarak derin tefekküre daldığında, bu alemin "imatation of imitation" -kopyanın kopyası- olduğuna kanaat getirerek bir "idealar alemi" yargısına vardıysa, bende insanların bir şeyleri kopyalayarak, buna his giydirip, acı ve mutluluk giydirip, ve sonra ona ruh üfleyip bütün bu yaşadıklarına aşk demesiyle aşkın kotarıldığına inanmayanlardanım. Aşk yok burada. Yani bu alemde aşkın kopyaları var ama ideleri yok.

    Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği"nde "Acılar ve mutluluklar olmasaydı, insan bu dünyada can sıkıntısından yaşayamazdı!" der. Doğrudur. Böylece kendini dengeleyen sistemler doğuyor. Ama aşk doğmuyor işte.

    Çoğu zaman ideallerimizle kısmen örtüşen, bize iyi gelen, acısından bile haz aldığımız ıstırapların, tatlı ve latif sözlerin, kısa süren yumuşak buselerin, dünyanın en güzel sesidir dediğimiz sevgilinin iki dudağı arasından bir ezgi gibi çıkan kelimelerin, etimize battıkça kahrı ve hazzı bir arada tükürten delici bakışların, ve dahi aşık olduğumuz yalanların adına aşk diyorlar şimdi. Ama aşk değil.

    Aşk hikâyeleri var. Bize sahici gelenleri hep doğulu, Leyla-Mecnun, Kerem-Aslı, Ferhat ile Şirin dinlerken bize bir haller oluyor, ya da bana bir haller oluyor ama Romeo-Juliet, Joseph-Fanny vs dinlerken bana bir haller olmuyor. Erotizmi ve plastiği geçemiyor bu hikâyeler. Hep kendi hikâyemi kurmak istiyorum sonra; hikâyelere özenip, filmlere filan. Ama kurgu işte. Adı üstünde hayal gücü, martaval, yalan...

    Yalanlardan bir dünya kuruyoruz; adına aşk diyoruz. Olmadı. Biz babadan böyle görmedik. Ya da gördük, başımızı kuma gömdük.

    Eskiden birisi tarikatta, seyri sülük yapmak istediği zaman, bir mürşide vardığında, şeyh efendi evvela sorarmış: "Evladım sen hiç aşık oldun mu?" diye; cevap hayır ise, "Git bir aşık ol, öyle gel" derlermiş. Buda tasavvufi aşka, ya da ilahi aşka giriş bir tür. Böyle diyebiliriz belki.

    Aşk sanki, arzulanana karşı bir kalp çarpıntısından ibarettir! Ona kavuşma isteği, onun adı zikredildiğinde, kokusu geldiğinde, ya da nazara değdiğinde çırpınan fiziki ve metafizik organların ve bilumum damarların ille de sen diye çığlık atmasıdır. Ama ona değer değmez, arzulanan şeye erişir erişmez biten bir şeydir bu!

    Öyleyse aşk vuslattır. Allah bize şah damarından daha yakındır. Ama biz ona uzağız. Onun adını duyduğunda tir tir titreyen, isminin harflerinden oluşan bir orduyu izlediğinde şevkten cezbeye gelen aşk adamları var birde. Belki de gerçek aşkı, mutlak aşkı yaşayan tek onlar.

    Ama aşk olmalı bir yerlerde, gizlenen, daha başka formları, daha başka tanımları da olmalı aşkın. "Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır" sözüne ilhak olmalı aşkın saliki.

    Ama gezegende aşk olmuyor, benzin fiyatlarına zam gelince. Aşk ta ekonomiye ve borsaya endeksli. Yalan bunlar, gönüller bir olunca samanlıkların seyran, saray olacağı. Genç kız fantazileri, beyaz Mersedesli prens hikâyeleri. Kopyaların kopyası aşklar var ama ideal aşk yok. Yalanla doldurulmuş, kaskaslanmış adamlar var, tatlı fantaziler var ama aşk yok. Belki çok pessimistçe ama aşkı kim görmüş, tutmuş, ellemiş, öpmüş? Kent efsaneleri bunlar. Grek mitoslarında, gece çocuklara hikâye edilen, saray soytarılarından arta kalan ve efsaneleşen pembe imgeler.

    Umuyorum ki Mevla bütün bu sözlerim karşılığında burnumu iyice sürter ve ben denizi, deniz görmüş ama içmemiş aciz kulunu, dehşetengiz, fenomenik, transandantal, her zerremi kıvrandıran fevkalade bir aşkla imtihan eder; böylece gökten başımıza aşk düşer, bizde görmüş oluruz. Vay be, hakketen böyle birşey varmış deriz. Evreka oluruz.

    Aşkın sanatsal tarifini arıyorum. Aşkın estetik izahatını, kisvelerini, cezbelerini... Mesela aşkın elleri, gözleri, dudakları var mıdır? Varsa nasıl olur?

    Aşkın özünde ne vardır? Aşk soyut bir şey mi, somut bir şey mi, yoksa kavramlara sığmayan, fenomenik bir şey midir? Aşk, Orhan Veli gibi kelimeleri kifayetsiz bıraktırır mı? Aşk nasıl başlar? İlk görüşte aşk var mıdır? Zamanla mı aşık olunur? İki kişi ilk görüşte aşık olursa, bunu literatürde nasıl anlatırız? Kader ve metafizik boyutları var mıdır? Aşk şehveti öldürür mü? Aşkın yaşı olur mu? Aşk ölür mü, yani belli bir zaman sonra kinetik enerjisini yitirerek infilak eder mi?

    Allah'ın, kainatı aşk özüyle yarattığını söyleyen mistikler (sufiler) ile, Hint literatüründe aşkın evrene tıpkı insan gibi bir şekl ile geldiğini ve kendini ifade etmek için kelimeleri seçtiğini söylersek, aşk nedir, nasıl bir şeydir?

    Aşk bütün sorunların yanıtı mıdır? Aşk evrensel kardeşlik ve barış gibi kavramlara kökten çözüm üretebilecek asil kudreti damarlarında gezdirir mi? Aşk bebeklerin ağzına hayat tüküren melekler gibi, birdenbire kalbe tükürülen bir bakış, bir ses, bir tını, bir gülüş, zarif bir el, zarif bir endam, tatlı bir dil midir? Aşk çiğneyemediğini gerisin geriye tükürür mü?

    Bir şair, bir ressam, bir yazar, bir sanatçı aşkı nasıl tanımlar? İnsan aşık olduğunu nasıl, ne zaman anlar? Bir insanın aşık olduğunu ötekiler nasıl anlar? Alametleri, hastalığın semptomları nelerdir?

    Ve aşkın atomları var mıdır? Bir gün patlar mı? Patlarsa aşıklara ne olur.

    Aşıklar ölünce nereye gider?

    Aşk neden var?

    Kaç türlü aşk var?

    İyi aşk nedir, kötü aşk nedir?

    Klas aşk ve kalas aşk diye kavramlar üretebilir miyiz?

    Aşıkları kıskanırlar mı? Neden? Sebep? Sonuç? İlişki?

    Aşk bütün hayatı tıkar ve başka bir hayat açar mı? Paralel evrenlere sürükler mi mesela? Burada ölüyüz ama orda canlı olabilir miyiz aşkın kuvantlarında? Aşkın süpernovaları, kara delikleri var mıdır?

    Aşık olmak için bir mektebe gitmek gerekir mi? İcazetle mi alınır? Biz babadan böyle gördük, diyerek mi aşık olunur? Aşıklar da şairler ve müzisyenler gibi doğaçlama yapan birer sanatçı değil midir?

    Öyleyse aşkın sanatsal tarifi nedir?
     

Sayfayı Paylaş