1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Atatürk Ilkeleri (1)

Konusu 'Devrimleri, İlkeleri' forumundadır ve ilkersalum tarafından 14 Mart 2008 başlatılmıştır.

  1. ilkersalum

    ilkersalum Üye

    Katılım:
    14 Mart 2008
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    Yer:
    ankara
    Banka:
    0 ÇTL
    CUMHURİYETÇİLİK

    Cumhuriyetçiliğin Tanımı

    Atatürk'ün tanımlamasına göre "Türk Milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare; cumhuriyet idaresidir." Çünkü; Cumhuriyet, milli egemenlik idealini, milletin irade ve egemenliğini, vatandaşın devlete ve devletin vatandaşa karşı hak ve vazifelerini en iyi olarak düzenleyen yönetim şeklidir. Atatürk'ün sözleri ile, "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir." Diğer bir deyişle, "Demokrasi prensibinin, en modern ve mantıki uygulanmasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir." Atatürkçülük'te, "Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet, fazilettir... Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir."

    Cumhuriyetçiliğin Nitelikleri
    Cumhuriyetçiliğin en başta gelen niteliği, Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." ilkesinde yansır. Çünkü; çağdaş Türk Devletinin dayandığı temel prensiplerden biri olan bu ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim, Cumhuriyet yönetimidir. Bu husus, Atatürk'ün şu sözlerinde açıkça göze çarpar: "Cumhuriyet'te son söz, millet tarafından seçilmiş Meclistedir. Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir veya düşürür. Millet, vekillerinden memnun olmazsa, belirli zamanlar sonunda başkalarını seçer. Millet, egemenliğini, devlet idaresine katılmasını, ancak, zamanında oyunu kullanmakla sağlar." Atatürk'e göre, "Cumhuriyet, milletvekillerinden oluşan Meclisi ve belirli zaman için seçilmiş Devlet Başkanı ile, milli egemenliğin korunmasının en iyi kefilidir. Cumhuriyette, Meclis, Cumhurbaşkanı ve Hükümet, halkın hürriyetini, güvenliğini ve rahatını düşünmekten ve sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar... Ve yine bunlar bilirler ki, iktidara saltanat sürmek için değil millete hizmet için getirilmişlerdir. Millete karşı durum ve vazifelerini kötüye kullandıkları takdirde, şu veya bu şekilde kendilerini milli iradenin kararı karşısında bulabilirler."
    Millet tarafından millet adına, devleti idareye memur edilenler için, gerektiğinde millete hesap vermek zorunluluğu, laubalilik ve keyfi hareketle bağdaşamaz. Halbuki, kuvvetinin ve yetkisinin Allah'tan geldiğini ve yalnız ona karşı, ahirette hesap verebileceğini varsayan, devleti, ülkeyi, miras kalma mal, mülk gibi kabul eden bir hükümdar, her türlü kayıttan kendini affedilmiş görür. Böyle bir idarede, milletin benliği hürriyeti söz konusu bile olamaz. Bundan dolayı yetkisi sınırlı bile olsa, hükümdarlık şekli demokrasiye, milli egemenlik prensibine uygun değildir. Hükümetin belirli insanların, sınıfların elinde bulunması bile millet varlığının asla kabul edemeyeceği bir husustur. Bütün milletin çoğunlukla, devlet idaresine katılmasına engel olan bu "oligarşi usulü de bir grubun kendi çıkarlarını korumak için bütün millete ait egemenliği, zorla almasından başka bir şey değildir."

    Atatürkçülüğe göre; Cumhuriyet yönetiminin belirgin bir niteliği, hükümet ile millet arasında ayrılık bırakmamış olmasıdır. Halbuki ; padişahlık, milleti hükümetten ayırmakta idi. Osmanlı saltanatının son dönemlerinde, hükümet ayrı bir cephede, millet ayrı bir cephede idi. Aralarında bir bağlantı yoktu. Atatürk, şu sözlerinde bunu açıkça belirtmiştir.
    "Geçmişte; en büyük felaketleri hazırlayan bir geçmişte, çok derin geçmişlerde bile Türk milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı ki, ona, devlet ve hükümet teşkilatı derlerdi. Millet, hükümet teşkilatının görünüşte esiri idi. Bu onun görünen manzarası idi. Halbuki Türk, esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk Milleti esir olmamıştır.
    Yalnız hükümet başka bir durumda kalmış, millet de hükümete ilgisiz ve ondan nefret eder bir durumda kalmıştır. İşte bunun için çok felaketler oldu. Fakat bunların meydana gelişleri devlet, hükümet teşkilatı üzerinde oldu. Mahvolan devletler idi ve devlet ölmüştür. Fakat Türk Milleti görüyorsunuz ki, daha kuvvetli, daha şerefli olarak yaşamakta devam etmektedir. Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümettir ki, onun ismi, Cumhuriyettir. Artık hükümet millettir ve millet hükümettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten başka bir şey olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır. Hepimizin efendisi olan milletin ilerlemesi, yücelmesi ve ona hizmet eden devlet memurları için başarılar dilerim."
    Cumhuriyet yönetiminin önemli bir niteliği de düşünce serbestliğidir. Atatürkçülük'te Cumhuriyet, düşünce serbestliği kurmak demektir. Samimi ve yasal olmak şartıyla, her fikre hürmet edilir.
    Cumhuriyet yönetiminin çok dikkate değer bir niteliği de, bu yönetimin Türk Milletinin hayatına yeni bir yön vermiş olmasıdır. Atatürk, bu hususu şöyle vurgulamıştır: "Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk Milletini güvenli ve sağlam bir gelecek yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur."

    Cumhuriyet Yönetiminin Güvencesi
    Türk Devleti, belirtilen niteliklere sahip olan Cumhuriyeti tehlikelere karşı savunmaya kararlıdır. Atatürkçülük'te, Türkiye Cumhuriyetinin iç ve dış tehditlere karşı güvencesi milletin kendisi ile onun Silahlı Kuvvetleridir. Atatürk, bu esası şu şekilde açıklamıştır; "Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir. Biri millet kararı, diğeri en üzücü ve güç şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olma niteliğini kazanan ordumuzun kahramanlığı; bu iki şeye güvenir."
    Atatürkçülük'te, Türk toplumunun bütünlüğü bu güven duygusuna dayanır. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk Milletidir. Milletin kişileri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, Türkiye Cumhuriyeti de o kadar kuvvetli olur. Atatürkçülük'te, Cumhuriyetçilik ilkesi, kişilerin değil, milletin tümünün benimsediği bir ilkedir. İnkılapçı Türkiye Cumhuriyetinin, kişilerin varlığına dayandığını zannedenler, çok aldanırlar. Türkiye Cumhuriyeti, bütünüyle, büyük Türk Milletinin öz ve aziz malıdır. O, Türk Milletinin benliğinde daima yükselecek ve sonsuza kadar var olacaktır.
    Atatürkçülük'te sağlam bir gençlik yetiştirmek, Türkiye Cumhuriyetinin parlak geleceğini gerçekleştirmede temel bir güç kaynağıdır. Bu nedenledir ki ; Atatürk "Gençler! Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız... Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz" sözleri ile Türk gençliğini yüceltmiştir. Çünkü, Atatürk'ün Türk gençliğine güveni sonsuzdur. Bu güven duygusu, O'nun "Bütün ümidim gençliktedir..." sözlerinde açıklıkla yansır. Nitekim; Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum diyerek, en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyetinin yaşatılması ile Türk gençliğini görevlendirmiş ve bu görevi şu tarihi sözlerle belirtmiştir: "Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve savunmaktır... Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur." Atatürk, böylece, Türk gençliğini onurlandırırken; Cumhuriyet ve bağımsızlığın Türk Milletinin temel varlığını oluşturduğu inancını da bir kere daha vurgulamıştır.


    MİLLİYETÇİLİK

    Milliyetçiliğin ve Türk Milliyetçiliğinin Tanımı

    Milletler topluluğu içinde, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.
    Atatürkçülüğün birlik ve beraberlik yaratma hususundaki ilk temel ilkesi, milliyetçiliktir. Atatürk "Bir milletin, diğer milletlere oranla doğal veya sonradan kazanılmış, özel karakter sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir özellik göstermesi genellikle onlardan ayrı olarak onlara paralel gelişmeye çalışması niteliğine milliyetler prensibi denir. Bu prensibe göre her kişi ve her millet kendi hakkında iyi niyet, topraklarına bizzat kayıtsız sahip çıkmayı istemek hakkına ve bu hakkın kullanılmasını önleyen veya sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak hak ve hürriyetine sahiptir.
    Bu prensip, bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetinden şu veya bu şekilde yoksun olduklarını, yani millet adını taşımaya layık olmadıklarını kolaylıkla gösterir." diyerek, milliyetçilik kavramını tanımlamıştır.
    Türk milleti dil, kültür, ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu, doğal, toplumsal, ekonomik ve siyasal bir bütündür. Atatürkçülük esaslarına uyarak Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk Milletinin görevidir.
    Türk Milleti birdir ve bütündür. Türkiye'de, Ben Türk'üm diyen herkes Türk'tür. "Her Türk hür doğar, hür yaşar."Türk Milleti, Türkiye Devletinin egemenliğinin kaynağı ve kayıtsız şartsız sahibidir. "Siyasi kuvvet, milli irade ve egemenlik milletin bir bütün halinde ortak kişiliğine aittir; birdir, bölünemez, ayrılamaz ve devredilemez."
    Türk Milleti bütün insanlığa karşı sorumluluklarını bilen, insanlık dünyasının hür, bağımsız, onurlu bir üyesidir. Kişisel ve ortak hürriyete aynı önemi verir. Her ikisini birlikte ele alır. Türkiye Devleti ülkesi; milli kara sınırları, uluslararası hava ve deniz sahaları ile çevrili bir bölgedir. Karası, denizleri ve havasıyla bir bütündür. Ülke üzerinde devlet egemenliği tamdır. Bölünmez ve iştirak kabul etmez.

    Türk Milletinin "doğrudan doğruya yaşamın gerektirdikleri ile uğraşması", milliyetçiliğin esasını meydana getirir. Milliyetçilik "gerçek, ilmi, müsbet anlamı ile milli bir devir yaşamayı" öngörür.
    Türk milliyetçiliği her ilerlemenin ve kurtuluşun esası olarak kabul ettiği hürriyeti amaç edinmiştir.
    Türk milliyetçiliği, halkçılıkla birlikte yürür, ancak halkçılığın uygulanması için milliyetçi olmak esastır. Bu esasa uygun olarak Türkiye'de "milli devreye yani halk devrinin de başlangıcına" girilmiştir.
    Milli devirde milliyetçilik, devletin bütün müesseselerinin iç ve dış bütün faaliyetlerinde göz önünde tuttuğu bir ilkedir. Atatürkçülüğün öngördüğü, Türk Devletinin Dinamik İdeali; Türk Milletinin refahını, zenginliğini, mutluluğunu ve varlığını yükseltmeyi sağlayacak hedefleri kapsamaktadır. İç politika ve dış politika aynı hedefleri ele geçirmeyi amaçlamalı ve bu amaçla bütün faaliyetler milli güce dayalı ve milli gücün arttırılmasına yönelik olmalıdır.
    Atatürkçülüğe göre, "Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır." Milletler, milletler topluluğunda ayrı ayrı, kendi kendine bir bütün olan organizmalardır.
    Türk milliyetçiliğine göre, Türk Milleti ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün milletlere paralel yürür. Onlarla uyum sağlar. Bütün milletleri ve insanlığı sever. Bu bakımdan Türk milliyetçiliği medeni insanlık içinde, onun bir unsuru olarak insanlığın yükselmesine ve bütün milletlerin mesut ve zengin olmasına yönelik örnek bir milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliği, Türk Milletinin şeref, onur ve çıkarlarına ilişilmesine asla izin vermez. Bu bakımdan milli olmayan ve Türk milliyetçiliğine aykırı akımların ülkeye girmesini ve bu akımların teşkil ettiği yurt dışındaki kuruluşlara katılmayı kabul etmez.

    Milli Sınırlar Dışındaki Türkler
    Atatürk'ün tanımladığı Türk milliyetçiliği, milli olmayan akımların ülkeye girmesini önlemekle birlikte, dünyada yaşayan bütün Türkleri sever. Onlarla olan doğal ilişkileri kabul eder, kardeş sayar, onların uygar ve zengin olmasını, onların gelişmelerini diler. Ama, kendisine siyasi alan olarak yalnız Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarını ve bu sınırlar içinde varlığını sürdürmeyi benimser. Onlarla siyasal bütünleşmeyi öngörmez. Nitekim Atatürk "Türk Milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile mahkum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına ilgisiz davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde düşünülmemeli ve savunulmamalıdır. Milliyet davası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ideal meselesidir. Şuurlu ideal demek, müsbet bilimlere, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve amaç demektir. O halde, propagandalarda denenmiş yöntemlere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkan sınırları ve öncelikleri mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle uygun bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz." diyerek Milli sınırlar dışındaki Türklerle olan ilişkilerimizin, ilgimizin esaslarını belirtmektedir.

    Milli Sınırlar İçindeki Dil, Duygu ve Kültür Birliği
    Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk dili ile konuşan, Türk kültürü ile yetişen ve Türklük idealini benimseyen, yani dil, kültür ve amaç birliği ile birbirine bağlı vatandaşlardan oluşan doğal, siyasi, sosyal ve ekonomik bir bütünü, Türk Milleti olarak kabul eder. Bunlar hangi dinden olursa olsun Türk'tür. Bu ilkeye bağlı olan her kişi kendini Türk milletinin üyesi sayar. Böylece Türk vatanının gerçek sahibi olan Türkler, vatanlarının coğrafi zenginliklerinden hem kendileri faydalanır ve hem de bütün insanlığı faydalandırırlar. Bu bakımdan Türk milliyetçiliği, dar ve tekelci değildir.
    Atatürk'ün "Türkiye halkı ırki veya dini ve kültürel yönden birleşmiş, bir diğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve kaderi, geleceği ve çıkarları ortak olan bir toplumdur."
    "Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve sosyal toplumdur." şeklindeki sözleri ile milli sınırlar içindeki dil, duygu ve kültür birliğinin Türk Milleti için zorunluluğunu açıklamaktadır. Milliyetçilikte milli terbiyeyi esas olan Atatürkçülük ; onun "Dilini, usulünü, vasıtalarını da milli yapmayı" öngörmüş ve bunun için esasları belirlemiştir.

    Milli Karakter ve Milli İdeal
    Atatürk, Türk milliyetçiliğini tanımlarken özellikle milli karakter ve Milli İdeale önem vermiş, Türk toplumunun özel karakterinin saklı tutulmasını istemiş ve Türk karakterini şöyle belirtmiştir:
    "Türk Milletinin karakteri yüksektir. Türk Milleti çalışkandır. Türk Milleti zekidir. Çünkü Türk Milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk Milletinin yürümekte olduğu gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale, müsbet ilimdir."
    Atatürk, Milli İdeali de şöyle açıklamıştır. " Yüksek bir insan toplumu olan Türk Milletinin tarihi bir niteliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorgunluk bilmeyen çalışkanlığını, yaradılıştan sahip olduğu zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu, devamlı olarak ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek, milli idealimizdir. Bu sözleriyle Atatürk, Türk milletine gelecek için bir amaç göstermiş, Türk Milliyetçiliğinin başlıca unsurlarından biri olan bu inanç ve ideali şöyle belirtmiştir.
    "Milletimiz, bundan sonraki çalışmalarında da başarılı olabilmek için milli hedefini bütün açıklık ve kesinliği ile bütün vatandaşların nazarında ve vicdanında bütün parlaklığıyla belirlemiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin ideali olarak kabul ediniz. Fakat bu değerlendirmeyi yaparken dikkat ediniz ki, hayali bir anlama kendimizi kaptırmayalım. Milletimizin hedefi, milletimizin ideali, bütün dünyada tam anlamı ile medeni bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle uyumludur.
    Medeni eser meydana getirmek kabiliyetinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrı tutulmaya mahkumdurlar. İnsanlık tarihi baştan başa bu dediğimi doğrulamaktadır."

    Milli Birlik ve Beraberlik
    Birlik ve beraberlik Türk Milletinin niteliklerinden biridir.Milli birlik ve beraberlik Türk Milletinin bir bütün olması, içinde hiçbir bölücü, ayırıcı unsura yer vermemesi demektir. Milli birlik, en değerli varlığımızdır.
    Atatürk, milliyetçiliğin başlıca unsurlarından saydığı birlik ve beraberliğin sağlanmasında Milli Eğitimin önemini belirtmiş ve "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.
    Dünyada, uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara, hayat ve bağımsızlık yoktur.
    Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye Devletine, Türkiye Büyük Millet Meclisine, düşman olanlarla mücadele ; (bu mücadelenin) sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur. " Bu esaslara inanan her Türk, Milli birlik ve beraberliğe inanacak ve onun en güçlü savunucusu olacaktır. Milli birlik ve beraberlik, milletlerin güçlü ve sağlam olması demektir.
    Atatürk, Türk Milliyetçiliğinin başlıca unsuru olan milli birlik ve beraberliğin gerekliliğine ve milli birliği sarsacak hareketlere karşı dikkati çekmiş bulunmaktadır.
    Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve sosyal topluluğu içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin bu keyfi idare devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici, beyinsizden başka, hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki meydana getirmemiştir. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe ahlaka hukuka sahip bulunuyorlar... Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlar, kader ve talihlerini Türk Milletine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözü ile bakmak; medeni Türk Milletinin asil ahlakından beklenebilir mi ?"
    Din ve mezhep ayrılıklarını dikkate almayan milli birlik ve beraberlik esasen laikliği öngörmektedir.
    Milli birlik ve beraberliğin en belirgin işareti, bütün vatandaşların içtenlikle Türk'üm diyebilmesidir.

    Milli Ahlak
    Her milletin kendine özgü bir ahlak anlayışı vardır. Ahlak toplumsal vicdanla içiçedir. Kişilerin çoğunluğunun davranışı milletin aynasıdır. Kişilerin, toplumun, milletin, davranışını etkileyen esaslar, değerler sistemini meydana getirir. Atalarımız vatan, bayrak ve namus tehlikede olduğu anda kendilerini toplum için feda etmekten hiç bir zaman kaçınmamışlardır. Türk ahlakı, milli değerlerde birleşmeyi, ailede, okulda ve vicdanlarda huzuru amaç edinmiştir. Karşılıklı saygı ve sevgi esasına göre kurulmuş ve gelişmiştir.
    Ahlâkı bu şekilde oluşup gelişen Türk Milleti, yaşamı boyunca her zaman ahlakın en güzel örneğini dünyaya göstermiştir.
    Ahlak, iyi niyete dayanır. Ahlak, geniş ölçüde insanın davranışlarıyla ilgili bir olgudur. İnsana neyi yapmanın iyi, neyi yapmanın kötü olduğunu öğretir. İrade ile davranışların birbirini tutmasının değerini belirtir. Kuşkusuz ahlak geniş ölçüde fazilete dayanır. Faziletin ise, adalet, bilgelik, doğruluk, ölçülülük, yiğitlik gibi ilkeleri vardır.
    Bu ilkeler; toplumun yaşadığı çevre koşullarına bağlı olarak kişilere değişik ölçülerde yansır. Fakat toplumdaki kişilerin ahlakları genelde, birbirine çok benzer. Çünkü; "Türk Milletinin her kişisi aralarında, bir takım farklar olmakla beraber genel olarak birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise normal karşılamak lazımdır. Çünkü... başka başka iklimlerin etkisi altında başka başka cinsten yerlilerle binlerce yıl yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan toplumunun, bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirlerine benzemeleri mümkün müdür ?.. Böyle olmakla beraber, bugünkü Türk Milletinin esası ayın kökün ve ayın uzun ve ortak geçmişin tesbit ettiği belirli tiptir. Türk tipi..." Atatürkçülük'te "Bazı işler vardır ki, kendiliğinden insanda onu yapmak için içte bir arzu, eğilim doğar, o iş arzulanmaya değer olur. İşte ahlaki işler aynı zamanda hem mecburi hem de arzulanabilir işlerdir." ve "Türk Milletinin ortak görünen bir hali... vardır. Gerçekten dikkat edilirse, Türklerin aşağı yukarı ahlakları hep birbirine benzer. Bu yüksek ahlak, hiç bir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın bir milletin meydana gelmesinde yeri, çok büyüktür, önemlidir."
    Türk milletinde ortak görünen bu haller, Türk'e özgüdür ve millidir. Atatürkçülük'te milli ahlak, klasik ahlak kitaplarında yazılanların üzerindedir. Ona göre, milli ahlakın kaynağı, toplumdur, millettir. Bunları, toplum doğurmuştur ve benimsemiştir. Bu bakımdan kişilere karşı emredici bir nitelik taşır.

    "Gerçekte, ahlaklılık kişilerden ayrı ve bunların üstünde, ancak toplumsal, milli olabilir.
    Milli ahlak; milletin, sosyal düzeni ve huzuru, şimdiki ve gelecekteki refahı, saadeti, selameti ve güvenliği medeniyette ilerleme ve yükselmesi için insanlardan, her hususta ilgi, gayret, nefsin feragatını ve gerektiği zaman seve seve canının verilmesini isteyen ahlaktır."
    Millet uğruna gerektiği zaman canını vermek kuralı, Atatürkçülüğün benimsediği önemli kurallardan biridir. Nitekim Atatürk ölümünden bir buçuk yıl öne sahip olduğu çiftliklerini hazineye bağışlaması dolayısıyla, Millet Meclisinin teşekkür bildirisine karşı verdiği cevapta "Söz konusu olan hediyenin,yüksek Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında hiçbir kıymeti yoktur. Ben, gerektiği zaman, en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim." demiştir.
    Milli ahlakın istekleri doğru olmak, çok çalışmak, çevresindeki insanları, Türk Milletini saymak ve sevmek, ülkesini ve milletini her şeyin üstünde tutmak, yükselmek, ileri gitmek, varlığını Türk varlığına armağan etmeye hazır olmaktır.
    Atatürk, Milli Ahlak'ı kutsal sayar. Çünkü, Türk milleti bu kutsal varlığa dayanarak yurdunu, bağımsızlığını ve milli egemenliğini korumasını bilmiştir.
    Atatürk, "Ahlakın, milli, sosyal olduğunu söylemek ve toplumsal vicdanın bir ifadesidir demek, aynı zamanda ahlakın kutsallık sıfatını da tanımaktır. Ahlak, kutsaldır; çünkü, aynı değerde eşi yoktur ve başka hiçbir çeşit değerle ölçülemez." diyerek, ahlakın kutsallığını belirtmiştir.
    "Millet varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhal ortaya koymaya karar vermiş olması, bir milletin en yenilmez silahı ve korunma vasıtası" kabul eden Atatürk, bu fedakarlığı sağlayan nitelikleri "Milli birlik, milli duygu, milli kültür en yüksekte göz diktiğimiz" hedefler şeklinde ele almıştır.
    Türk Milleti, milli olduğuna inandığı işlerde zamanla tarihin akışını değiştirmiştir. Türk Milletini milli idealine ulaştıracak önemli araçlar millidir. Bu araçların başında, çok çalışmak gelir.
    Ekonomik kalkınma, milli gücün artırılmasında belkemiği oluşturur. Ekonomik alanda kalkınma için ise, çok çalışmak gerekir. Türk Milletinin, çok çalışmasının milli bir vazife olduğunu anlaması, başarı için yeterlidir. Bu yönden "Bütün halk için bir Çalışma Milli Andı (Misak-ı Milli)" sağlayacak programa ihtiyaç vardır.


    Milli His
    Milli his, milli ahlakla iç içedir. Mükemmel bir milletin vatandaşları, milletin selameti söz konusu olunca, milli ahlakın gereği olarak, vicdanından kopan duygularla canlarını feda etmekten çekinmezler. En büyük milli his, milli heyecan, işte budur. Şu var ki, Türk Milleti, milli hissi, insani hisle yan yana düşünür. Onun vicdanında, milli hissin yanında insani hissin şerefli yeri de vardır. Ayrıca, Türk Milleti uygarlık yolunda, bağımsızlığını koruyarak uygar milletlerle ilişkisini sürdürür. Bu, onun, gelişme ve kalkınması için gereklidir. Çünkü Türk Milleti, insanlık dünyasının bir ailesidir.
    Görülüyor ki, milli ahlakın temellerinden biri olan milli hissin mükemmel milletlerde yeri yüksektir.
    Analar, babalar, öğretmenler ve millet büyükleri, bu hissi sağlamlaştırmak için bütün güçlerini kullanmalıdırlar. Millet çocuklarına verecekleri eğitimin amacı, bu yüksek milli hissin sağlanmasına yönelik olmalıdır.
    Atatürk bu temel esası;
    "Mükemmel bir millete, milli ahlakın gerekleri, o milletin fertleri tarafından adeta düşünülmeksizin, vicdani, hissi bir sebeple yapılır.
    En büyük milli his, milli heyecan, işte budur. Millet analarının, millet babalarının, millet öğretmenlerinin ve millet büyüklerinin; evde, okulda, orduda, fabrikada, her yerde ve her işte millet çocuklarına, milletin her ferdine bıkmaksızın ve devamlı olarak verecekleri milli terbiyenin amacı, işte bu yüksek, milli hissi sağlamlaştırmak olmalıdır." sözleriyle vurgulamıştır.

    Atatürk Milliyetçiliği İnsancıldır.
    Atatürkçülükte Türk milliyetçiliği, insancıldır. Türk Milletinin dünya milletleri arasında yüksek ve şerefli bir yeri vardır. Çünkü insanı sever, insanları ezecek, yok edecek savaşlardan korur. Atatürk'ün, "İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insani olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırarak, onlara birbirini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır" şeklindeki sözleri, O'nun Türk milliyetçiliğindeki insancıl unsurunu kesin olarak belirlemektedir. Bu yönden Atatürk, devlet yönetiminde vazife alanların bencil değil, insancıl olmasını, gelecek nesilleri düşünmesini istemektedir.
    Atatürk, "Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar mutsuzdurlar. Apaçıktır ki, o adam, insan olarak yok olacaktır. Herhangi bir şahsın yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Olumlu düşünen bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.
    Bir insan böyle hareket ederken, "Benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi ? diye bile düşünmemelidir. Hatta en mutlu olanlar, hizmetlerinin bütün nesillerce bilinmemesini tercih edecek karakterde bulunanlardır." demekle gelecek nesiller için çalışmanın insanları yücelteceğini ortaya koymuştur.

    Atatürk Milliyetçiliği diğer milletlerin de iyiliğini öngörür.
    Atatürkçülük, insanlığı bir vücut ve milletleri de onun organları sayar. Bu bakımdan milletleri yönetenlerin, önce, kendi milletlerinin mutluluğunu istemeleri, ama kendi milletleriyle birlikte bütün milletler için de, aynı şeyi arzu etmeleri gereklidir. Zira, en uzakta sanılan bir felaket, bir gün bize de gelebilir. Ülkenin dış politikasına yön verirken milletler topluluğu ile, Türk Milleti arasında organik bir bağ kurulmalı ve bu bağa göre dış politikaya yön verilmelidir.
    Atatürk'ün "Dünyada ve dünya milletleri arasında huzur, anlaşma ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan yoksun kalır. Onun için ben sevdiklerime şunu tavsiye ederim :
    Milletleri yönetenler doğal olarak öncelikle kendi milletinin varlığı ve mutluluğunun gerçekleştiricisi olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lazımdır.
    Bütün dünya olayları bize bunu açıktan açığa ispat eder. En uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün etki etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsini bir vücut ve bir milleti, bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir." şeklindeki sözleri, Türk Milliyetçiliğinin, diğer milliyetçilik akımlarına ve teorilerine göre üstün olan noktalarını belirtmektedir.


    Türk Milliyetçiliği fikren, fiilen, hissen milli benliğe sahiptir
    Atatürkçülük; milliyetçiliği, Türk Milletini sevmeyi, saymayı, Türk Milliyetçiliği ile övünmeyi, büyük atılımların gerçekleşerek hayati sorunların çözülmesinde bir güç kaynağı olarak görür. Bu esasın en güçlü kanıtını Atatürk vermiştir. "Ben 1919 senesi Mayıs'ı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladım."
    Atatürk milliyetçiliği, Türk Milletine mensup olmakla övünmeyi, Türk Milletine inanmayı ve güvenmeyi "Ne mutlu Türk'üm diyene" vecizesinde açıklamış ve bu fikri, "Türk! Övün, Çalış, Güven" esası ile harekete dönüştürmüştür.
     
  2. ilkersalum

    ilkersalum Üye

    Katılım:
    14 Mart 2008
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    Yer:
    ankara
    Banka:
    0 ÇTL
    HALKÇILIK

    Atatürkçülük'te halkçılık, yurdu, ayrıcalık iddialarından ve sınıf kavgalarından koruyan bir ilkedir. Halkçılığın birinci unsuru demokratlıktır. İkinci unsur, milletin genel hakları dışında hiç bir kişiye veya topluluğa ayrıcalık tanımamaktır. Üçüncü unsur, sınıf mücadelesini kabul etmemektir. Halkçılık, Milli Mücadelenin ilk gününden başlamış ve gittikçe kuvvetlenmiştir.

    Atatürkçülük'te Halkçılık ile Demokrasi Eş Anlamdadır
    Atatürk; "Demokrasi (Halkçılık) esasına dayalı hükümetlerde, egemenlik, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, Egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olmayacağını gerektirir. Bu şekilde, demokrasi prensibi, siyası kuvvetin, egemenliğin kaynağına ve yasallığına temas etmektedir." diyerek, demokrasinin halkçılığın bir sonucu olduğunu vurgulamıştır.

    Türk tarihinde demokrasi
    "Türk Milleti, en eski tarihlerinde, ünlü kurultaylarıyla, bu kurultaylarda devlet başkanlarını seçmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde, Türklerin kurdukları devletlerde, başlarına geçen padişahlar, bu yöntemden ayrılarak despot (zorba) olmuşlardır."
    Atatürk, Halkçılığın bugün bütün çağdaş anayasalarda yer aldığını ve artık bugün halkçılık (demokrasi) fikrinin daima yükselen bir denizi andırdığını belirtmektedir.

    Demokrasiye ters düşen teoriler
    Atatürk, demokrasiye (Halkçılığa) hücum eden teorilerin çok haksız olduklarını belirtmiş ve dolaylı olarak halkçılığı değerlendirmiş ve anlamının mukayeseli olarak ortaya çıkmasına yardım etmiştir. "Demokrasinin bu kavramı, bazı teorilerin hücumuna hedef olmaktadır. Bolşevik Teorileri, ihtilalci siyasi sendikalizm teorisi, çıkarların temsili teorisi.
    Bu teorilerin, demokrasi teorimize hücumda ne kadar haksız olduklarını kısaca açıklayalım:
    Bolşevik teorisinde millet içinden, işçi, deniz ve kara kuvvetlerinden ibaret bir azınlık, ekonomik esaslara dayanan komünist partisi adı altında birleşerek bir diktatörlük kurmuşlardır. Amaçlarında milli değildirler. Kişisel hürriyet ve eşitlik tanımazlar.
    Halk egemenliğine saygıları yoktur. İçte halkın çoğunluğunu kaba kuvvet kullanarak, görüşlerini kabullenmeye zorlarlar, yurtdışında, propaganda ve ihtilal teşkilatı ile bütün dünya milletlerine, kendi prensiplerini yaymaya çalışırlar. Halbuki, hükümet kurmaktan amaç, ilk önce kişisel hürriyetin sağlanmasıdır. Bolşevik tarzı hükümetinde keyfi idare özelliği görülmektedir. Bir toplumun, zorla bir kısım insanlıkların görüşlerinin esiri yapılarak aciz bir şekilde yaşatılmasına, doğal ve akla uygun bir hükümet sistemi görüşü ile bakılamaz.
    İhtilalci, siyasi sendikalizm teorisyenleri de, her türlü siyasi kuruluşları, yalnız kendi çıkarları lehine çalıştırmak ve sonunda siyasi kuvvet ve egemenliği ellerine geçirmek isteyen işçi gruplarıdır.

    Bunlar, amaçlarını zorla elde etmek fırsatını beklerken, zaman zaman genel grevler yaparak, hükümet adamları üzerinde etkili oluyorlar ve bazı işleri kendi lehlerine çözümlettiriyorlar, yavaş yavaş varlıklarını hissettiriyorlar...

    Bazı memleketlerde) bu teorisyenleri az çok tatmin için, millet meclisi yanında, ekonomik nitelikli üyesi onlardan olmak üzere bir meclis yapmışlardır. Bizde Ali iktisat Meclisi (Yüksek Ekonomi Meclisi) vardır. Fakat bu, herhangi bir zorlama üzerine değil, doğrudan doğruya hükümetin faydalı görmesinden, danışma amacıyla meydana getirdiği bir kuruldur.
    Çıkarların temsili teorisi; çeşitli meslek, sanat ve iş adamları, toplum içinde ayrı ayrı birer grup, birer küçük toplum halinde düşünülürse, herbir grubun bir birinden farklı çıkarları vardır. Bundan dolayı, diyorlar ki her özel çıkar sahibi gruplar, ayrı ayrı, mecliste kendilerini temsil etmelidirler. Bu durumda seçim, millet kişilerinin çoğunluğu tarafından değil, gruplar tarafından ve grupların sahip olduğu çıkar derecesine uyumlu olarak sonuçlanacaktır. Mecliste, bu gruplardan bir kaçı birleşip, iktidara geçince, yalnız kendi çıkarları lehine çalışacaklardır. Buna kim engel olacaktır?
    İşte bu sebeplerden dolayıdır ki biz, bu ve bundan önceki teorileri memleket ve milletimiz için uygun görmüyoruz...
    Biz, memleket halkı, kişi ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve nitelikte görürüz. Hepsinin çıkarlarının aynı derecede ve aynı eşitlik duygusu ile karşılanmasına çalışmak isteriz. Bu şeklin, milletin genel refahı, devlet bünyesinin sağlamlaştırılması için daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban, amele, tüccar,sanatkar, asker, doktor, kısacası herhangi bir sosyal müessesede çalışan bir vatandaşın hak, çıkar ve hürriyeti eşittir. Devlete, bu anlayış ile azami yardımcı olmak ve milletin güven ve iradesini yerinde sarf edebilmek, bizce, bizim anladığımız anlamda halk hükümeti idaresi ile mümkün olur." Bu yönden halk için çalışan bir halk hükümetinin bütün sorumluları, halk ile temaslarında halka inan ve inanç vermeyi daima dikkate almalıdırlar.

    Halkçılık Anlayışı Eşitliği Öngörür, Çalışmaya Değer Verir
    Eşitlik anlayışı: Atatürkçülük'te halkçılık anlayışının ikinci unsuru, milletin genel hakları dışında hiç bir kişiye veya zümreye ayrıcalık tanımamaktadır. Atatürkçülük, yasalar önünde eşitliği gerektirir ve toplumun varlığını sürdürmesi için çalışmayı zorunlu ve üstün değer sayar.
    Kanunlar önünde kesinlikle eşit olmak: Halkçılık, toplum hayatında her türlü ayrıcalığı reddeder. Herhangi bir kişiye, bir aileye veya bir zümreye yahut bir topluluğa ayrıcalık tanımaz. Kim olursa olsun, yasalar ve kamu kurumları önünde kesinlikle eşittir.
    Atatürk'e göre "Türkiye halk ırki veya dini ve kültürel yönden birleşmiş, bir diğerine karşı, karşılıklı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve kaderi, geleceği ve çıkarları ortak olan bir toplumdur."
    Bu tanımlamadan anlaşılıyor ki, halk kavramı, herhangi bir sınıfa ait değildir, bir ayrıcalığa sebep olacak hiçbir nedeni kabul etmez ve bir bütündür.
    Atatürkçülük'te halk; yasalar önünde kesinlikle eşitliği benimseyen, hiç bir ailenin, hiç bir sınıfın, hiç bir zümrenin ve hiç bir kişinin ayrıcalığını tanımayan insanlardan oluşmuş bir topluluktur. Bu esası koruyan kişiler, halktan ve halkçı olarak sayılırlar.
    Halkçılıkta sosyal düzen halkın idaresine ve çalışmasına dayalıdır: Atatürkçülük'te Türk halkının kanun önünde eşitliği benimsenmekle birlikte, onun sorumluluğu da belirlenmiştir. Bu sorumluluk, çalışmaktır. Atatürk, kişilerin çalışmaması halinde toplumun yaşamasını ve varlığını tehlikede görür. Halkçılık ilkesine göre, Türkiye'de sosyal düzen, kişinin çalışmasına dayanılarak korunabilir ve sürdürülebilir.
    Atatürk "Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız! Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur, hakkı yoktur! O halde... Halkçılık, toplum düzenini, çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. " diyerek Halkçılık ve çalışmanın doğrudan ilişkisini açıkça ortaya koymuştur.

    Atatürkçülük halkın ilerlemesini öngörür. Çalışmayı ilerlemenin temel esası olarak ele alır. Bu nedenle Atatürk" İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz.
    Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü medeni buluşlardan azami derecede yararlanmak zorunludur. " sözleri ile çalışmanın önemini vurgulamış, çalışmanın hangi nitelikte bir çalışma olması gerektiğini belirtmiştir.
    Halkçılıkta sosyal düzen, kişilerin düşünür olmasını öngörür: Atatürk, çalışan halkın devletine 'Halk Devleti' der. Bu halk devletindeki kişilerin de, çalışarak düşünür bir duruma gelmesini ister. Çalışmanın, kişileri düşünen bir varlık haline getirecek nitelikte olmasını söyler. Demokrasinin korunması ve sürdürülmesi için, bu şartın gerçekleştirilmesini ister. Atatürk'ün bu konudaki sözleri şöyledir:" İşe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından yani kişiden başlıyoruz. Kişiler düşünür olmadıkça, hangi haklara sahip olduğunu anlamadıkça, kitleler istenilen yöne, herkes tarafından iyi veya kötü yönlere yöneltilebilirler. Kendini kurtarabilmek için her kişinin geleceği ile bizzat ilgilenmesi lazımdır. Aşağıdan yukarıya, temelden çatıya doğru yükselen böyle bir kurum elbette sağlam olur, şüphe yok, her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade yukardan aşağı olması zorluluğu vardır.
    Birincisinin meydana gelmesi halinde bütün insanlık için amaca ulaşmak kolaylaşmış olurdu. Böyle olmanın pratik ve maddi imkanı henüz bulunamadığından, bazı teşebbüs sahipleri, milletlere verilmesi gereken yönün verilmesinde öncülükte bulunuyorlar. Bu suretle yukardan aşağıya şekillendirilebilir. Biz memleketimiz dahilindeki seyahatlerimizde elbette birinci şekilde başlamış olan milli teşkilatımızın hakiki başlangıca, kişiye kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru gerçek şekillenmenin başladığını büyük memnunlukla gördük. Bununla beraber tam anlamıyla olgunlaşma derecesine ulaşıldığını iddia edemeyiz. Bunun için özel suretle aşağıdan yukarıya tekrar bir şekillenmenin oluşması amacına özel suretle mesai harcamamız milli ve vatani bir vazife olarak kabul edilmelidir. "

    Halkçılık halkın siyasi güce sahip olmasını öngörür: Atatürk, kişilerin, her konuda düşünür olması ve kendi hakkına sahip olması esasına her zaman değinir, bu nedenle halkçılık anlayışında halkın siyasi yeteneklerinin gelişmesi ve bu yönden halkın siyasi eğitiminin kendilerini halkın üstünde görenlere ve böyle bir davranışta bulunacaklara karşı en güçlü önlem olarak milli müesseseler kurulmasını, bu milli müesseselerin kurulabilmesi için de halka siyasi terbiye verilmesini önerir. Bunu, demokrasiyi koruyan temel taşlardan biri sayar.
    Atatürk, kendilerini halkın üstünde görenlere karşı "Bir kişi olarak ve tekrar millet tarafından seçilirsem, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üye sıfatı ile çalışmayı vazife olarak kabul ediyorum.
    Ne ben ve ne siz, şahıslarımız üzerinde durumlar yaratmaya kalkışmayalım. Biz hepimiz o şekilde çalışalım ki, kuracağımız şey, milli bir müessese olsun. Bu da, millete siyasi terbiye vermekle olur." diyerek siyasi terbiyenin önemini vurgulamıştır, Bir iş, eğer millet anlar ve uygularsa, milli amaçlara önemli katkısı olursa, milli olur.

    Halkçılık İç Barışı Öngörür, Sınıf Mücadelesini Reddeder
    Atatürkçülük'te Halkçılık anlayışının üçüncü unsuru, sınıf mücadelesini kabul etmemektir: Atatürk, Türk toplumunda sınıflar arasıdaki mücadeleyi, başka bir deyişle sınıfların çıkar kavgasını kabul etmez.
    Türk halkının sosyal yapısı, sınıf kavgası için uygun olmayan bir yapıdır. Çünkü halkın içinde çalışanlar arasında, bir çıkar çatışması yoktur. Mevcut sınıflardan biri olunca öbürünün de olması, kaçınılmaz bir gerçektir.
    Atatürk bu konudaki görüşlerini; " Bizim halkımız, çıkarları birbirinden farklı sınıf halinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir.

    Bu dakikada dinleyenlerim çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi bir diğerine karşı olabilir.
    Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu kim inkar edebilir.
    Bugün mevcut fabrikalarımızda ve daha çok olmasını dilediğimiz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Refah içinde ve memnun olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar, aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek tadını tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. " şeklinde açıklamıştır.
    İş bölümüne dayanan çalışma: Atatürk, iş bölümüne dayanan çalışmayla ilgili görüş ve düşüncelerini, sürekli olarak değişik yıllarda, çeşitli yer ve ortamda tekrarlamıştır.
    Şu noktayı belirtmek gerekir ki, Atatürk, toplumu da sınıflar gerçeğini de inkar etmiş değildir. Belirttiği görüş; Türk toplumu ile ilgilidir.Türkiye'de sınıfların çıkar kavgasından halkın yararına bir sonuç alınamayacağı inancındadır. Türk toplumunda sınıf farkının bulunmadığını her zaman ve her yerde söylemiş, belirtmiştir.
    Çalışma Grupları: Atatürk'ün çalışma grupları hakkındaki görüşü "Türkiye Cumhuriyeti halkının ayrı ayrı ve birbirlerine karşıt sınıflardan oluşmadığı fakat gerek kişisel gerek sosyal hayat içinde iş bölümü itibariyle Türk halkını değişik hizmetlere ayrılmış bir toplum görmek gerektiği" şeklindedir. Yukarıdaki bu temel esas yine Atatürk tarafından şu şekilde açıklanmıştır:
    " Türkiye Cumhuriyeti halkını; ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil ve fakat kişisel ve sosyal hayat içinde iş bölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir.

    Türk toplumunu oluşturan başlıca çalışma grupları şunlardır: Çiftçiler, Küçük sanat sahibi ve esnaf, Amele ve İşçi, Serbest meslek sahipleri, Sanayiciler, Tüccarlar, Memurlar.
    Bunların her birinin çalışması, diğerlerinin ve tüm toplumun hayat ve mutluluğu için zorunludur.
    Bu duruma göre, amaç, sınıf mücadelesi yerine sosyal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve birbirine zarar vermeyecek (ters düşmeyecek, bozmayacak) şekilde çıkarlarda uyum sağlamaktır. Çıkarlar, kabiliyet, beceri ve çalışma derecesiyle uyumlu olur. "
    Milli gelirin dağılımında devlet otoritesi: Temel esas, "Sınıf mücadelesi yerine sosyal düzeni ve dayanışmayı sağlamak ve birbirine zarar vermeyecek (ters düşmeyecek, bozmayacak) şekilde çıkarlarda uyum sağlamak; çıkarları, kabiliyet beceri ve çalışma derecesiyle uyumlu olarak tertiplemek" olduğuna göre; hangi kuruluş bu sorumluluğu yüklenecektir?
    Atatürk bunu, devlete yükler. Devlet, milli gelirin dengeli ve uyumlu olarak dağıtımında, yönetimde, kalkınmanın sağlanmasında, halk yararının gözetilmesinde vazife yapacaktır. Bu amacı gerçekleştirebilmek için devlet, önlemler alacaktır, yasalar çıkaracaktır.
    Atatürk, bu konuda " Milli gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlere, daha yüksek refah sağlanması; milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima gözönünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli vazifesidir. " demektedir.
    Dikkat edilmesi gereken bir nokta da, Atatürk'ün halkçılık anlayışında sınıfsızlık, sadece siyasi ve hukuki alandadır.

    Şöyle ki, -sınıfsız, ayrıcalıksız, kaynaşmış bir kitle- prensibi, yalnız demokrasi, sosyal adalet,ve güvenlik kuralları doğrultusundadır. Atatürk'ün Halkçılık anlayışında sınıf diktatörlüğü yoktur. Siyasi ve medeni haklarla insan hak ve hürriyetleri saklı tutulmuştur. Toplum kalkınması ve yönetimi bu temel haklar çerçevesinde yürütülecektir.
    Halkçılık, zayıfla kuvvetlinin değil, kişilerin yapmak için maddi ve manevi kuvvetlerini, zeka ve becerilerini birleştirmelerini öngörür. Zayıfla kuvvetlinin birleşmesi, zayıf olanın kuvvetliye esir olması demektir.
    Halkın eğilimleri, halkın maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması, bütün halk temsilcilerinin yönetimini ve yöneticilerin faaliyetlerini planlama ve gerçekleştirme de temel kuraldır.
    Halkçılık, Milliyetçilikle birlikte ve bütün vatandaşlar ve devlet vazifelileri tarafından aynen uygulanır.
    Halkçılık ile Milliyetçilik kavramlarının birlikte kullanılması, Türk Milletinin Dinamik İdeale ulaşmasında başarı koşuludur. Bu koşula uyarak Türkiye'de milli devir ile birlikte halk devri başlamıştır.

    Halkçılığı Uygulamada Esas, Halkın Maddi ve Manevi İhtiyaçlarını Karşılamaktır
    "Milleti idare prensibimiz, milletin ortak ve genel düşünce ve eğilimine uymaktır. Bu düşünce ve eğilimin gerçek ve ciddi olabilmesi, milletin maddi ve manevi ihtiyaç kaynaklarından gelmesine bağlıdır. " Bu yönden halkçılığı uygulamakta, Devlet-Halk ilişkilerini düzenlemekte halk şikayetleri, önemli yer tutar. Bu şikayetlerin ve dileklerin amaçları şunlardır:
    Devletin işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamak, halkın aydınlanma ihtiyaçlarının hangi noktalarda olduğunu göstermektedir.
    Atatürk bu konuda şöyle demiştir. " Şikayetler, devlet teşkilatımızda daima esaslı bir yankı uyandırmalıdır. Hükümete gelen her başvuru ve şikayet, sıradan memurların değil, bizzat Bakanın (veya bölgesinde valinin) imzalayacağı (olumlu veya olumsuz olsun) gerekçelere dayanan bir cevapla karşılanmalıdır." "Bu şikayetler, tek tek incelenmekle beraber, bunların konularına göre sınıflandırıldıktan sonra meydana gelecek tablonun toptan incelenmesi, büyük halk tabakalarının hangi ıstıraplarla yüklü olduğunu gösterir. "
    Yukarıdaki amaca ulaşmak için halkın şikayetlerini almak, doğruyu yanlıştan ayırmak, sınıflandırmak gerekir. Böyle bir çalışma, halka dönük, halkla beraber, halk için çalışan bir halk hükümetinin yönetiminin sonuçlarını takip etmesini sağlar; bu, halktaki etkisine göre, yönetimin bir tür kontrol sistemidir.
    Bu, şikayet sahiplerinin şikayetlerinin giderilmesinden çok, hükümetin icraatının genel olarak başarılı olup olmadığını gösterir. Bu, devlet idaresinde halkçılığın bir gereğidir.
    Ayrıca kamuoyunun hangi noktalarda aydınlatılmaya ihtiyacı olduğunu da gösterir. Halk şikayetlerinin ve incelemesinin, cevabının verilmesinin bir esasa bağlanması gerekir. Çünkü güçlü olması zorunlu olan " Hükümeti zayıf düşüren önemli nedenlerden birisi de, halk şikayetlerinin kayıtsızlığa uğramasıdır. "


    DEVLETÇİLİK
    Atatürk devletçiliği, kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutar. Bununla birlikte, mümkün olduğu kadar az zaman içinde Dinamik İdeale kavuşmak için, milletin genel ve yüksek çıkarlarının gereğine göre, bütün işlerde özellikle ekonomik alanda, devletin fiilen ilgilenmesini benimser, Devletin fiilen ilgilenmesi, yapma, yaptırma, yönlendirme, teşvik, yardım etme, yapılanları düzenleme ve kontrol etmek anlamlarına gelir. Atatürkçülük'te devletçilik" sosyal, ahlaki ve millidir. " Bu yönden siyasi nüfuz ve kudrete, egemenliğe sahip olan devlet Dinamik İdeale ulaşmada, egemenliğin sağladığı gücü, sosyal, ahlaki ve milli niteliklerinin yönlendirdiği doğrultuda ve çerçevelediği sınırlar içinde kullanmalıdır.
    Devletin kendini daha güçlü yapacak " içte ve dışta millet işlerini gördüreceği yüksek kabiliyetli vatandaşlara ihtiyacı vardır... Devlet, tüm vatandaşların, herhangi bir sanat ve meslekte, zamanımızdaki ilerlemelerin gerektirdiği derecede başarılı olması ile ilgilenir. Bu nedenlerledir ki vatandaşların öğretimi, eğitimi ve sağlığı ile ilgilenmek zorundadır..."
    Atatürkçülük'te "toplum yararına hizmet eden kuruluşların çoğaltılması, devletin, önemle göz önünde tutacağı bir meseledir. Bu sayede kar amacını güden faaliyetler sınırlanmış olur. Bu durum, vatandaşlar arasında ahlaki dayanışmanın gelişmesine yardım eden önemli bir etkendir. " Ayrıca " milli gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlere daha yüksek refah sağlanması; milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli vazifesidir. " Vatandaşlar arasında bağlılığın güçlenmesi milli birliği de güçlendireceğinden Türkiye'de " herkes herkes içindir " anlayışına uygun olarak sosyal ihtiyaçların sağlanmasında devletin yakın ilgisi vardır.

    Fikri hayatta olduğu gibi ekonomik hayatta da devletin birinci derecede önemli ve hayati faaliyetleri üzerine alarak başarması gerekir. Atatürk devletçiliğinde devletin baş ve esas vazifesi:
    (a) "Memleket içinde, güvenliği, ve adaleti sağlayarak ve devam ettirerek, vatandaşların her çeşit hürriyetini güven altında bulundurmaktır."
    Bu ise, "Kanunu egemen kılmak ve adaleti iyi dağıtmak" yanında "vatandaşın yaşayışını hiçbir nüfuzun etkisinde bırakmayan ve rahatsız edilmeksizin yaşamasını temin eden bir iç siyasetle sağlanır. Bu hususta Cumhuriyet Jandarma ve Emniyet kuvvetlerinin hizmet ve fedakarlığı yüksek takdire layıktır."
    (b) "Dış siyaset ve diğer milletlerle olan ilişkileri iyi idare ederek ve içte her çeşit savunma kuvvetlerini, daima hazır tutarak milletin bağımsızlığını güven altında bulundurmak" ve eğer bu uğurda başka çare kalmazsa, milletin hukukunu silahla korumaktır. Bu husus, milli güvenlik önlemleri ile ve esas olarak milli varlığı ve inkılabı kollayan ve koruyan Türk Silahlı Kuvvetlerinin kıymetini korumakla sağlanır.
    Devletin bu temel vazifelerini tam yapması için, fikir ve ekonomi hayatında doğrudan ilgilendiği diğer faaliyetler vardır. Esasen fikir ve ekonomi hayatını devlet hayatından ayırmak mümkün değildir.
    (c) " Bu iki çeşit vazifeden başka devlet... yollar, demiryolları v.s. gibi bayındırlık işleri, milli eğitim işleri, sağlık işleri, sosyal yardım işleri, tarım, ticaret ve sanata ait ekonomik" alanlardaki vazifelerini yerine getirir.

    Bu amaçla Dinamik İdeal, ekonomik gücün sürekli olarak daha güçlenmesini öngörmektedir. Atatürkçülük'te memlekette her çeşit üretimin çoğalması için, özel teşebbüsün devletçe zorunlu olduğunu önemle kaydettikten sonra. "Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısı" olduğu belirtilir.
    (d) Atatürk devletçiliğinde, ekonomik işlerde devlet ile kişinin doğrudan faaliyet göstermesi ve bu faaliyetler üzerinde de devletin düzenleyici rolünde olması, prensip olarak kabul edilir.
    Devlet ve kişinin ekonomik faaliyet sahalarının hangi yürütme ve esas güdülerek ayrılabileceğini Atatürk: "bir iş ki büyük ve düzenli bir idareyi gerektirir, özel teşebbüs elinde tekelleşme tehlikesini gösterir veya genel bir ihtiyacı karşılar, o işi devlet üzerine alabilir. MadenIerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz taşımacılığı şirketlerinin devlet tarafından idaresi ve para ihraç eden bankaların millileştirilmesi, keza su, gaz, elektrik ve saireye ait işlerin mahalli idareler tarafından yapılması" sözleriyle açıklamıştır.
    Topluma hizmet eden kamu kuruluşlarının çoğaltılması, devletin önemle göz önünde tutacağı bir konudur. Bu şekilde tümüyle kar amacına dayanan faaliyetler sınırlanmış olur. Bu hal, vatandaşlar arasında ahlaki dayanışmanın gelişmesine yardım eden önemli bir etkendir.
    Özellikle, " Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber Devletçilik prensibine uygun yürümeleri, içinde bulunduğumuz durumlara, şartlara ve zorunluluklara uygun olur. "
    Atatürk'e göre uygulanması öngörülen Devletçilik Prensibi; "bütün üretim ve dağıtım vasıtalarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka esaslara göre düzenlemek amacını güden sosyalizm prensibine dayalı Kollektivizm yahut Komünizm gibi özel ve kişisel ekonomik teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir. " " Kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar, az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerle, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgili kılmaktır. " " Ekonomi işlerinde devletin ilgisi, doğrudan yapıcılık olduğu kadar özel teşebbüsü teşvik ve yapılanları düzenleme ve kontrol da etmektir. "
     
  3. ilkersalum

    ilkersalum Üye

    Katılım:
    14 Mart 2008
    Mesajlar:
    15
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    Yer:
    ankara
    Banka:
    0 ÇTL
    LAİKLİK
    Laiklik, terim olarak, din ile dünya, özellikle dini ile devlet işlerinin ayrılması anlamını taşır. Fakat, Atatürk laikliğinin daha geniş ve kendine özgü bir anlamı vardır. Türkiye Cumhuriyetinde laiklik ilkesi, kişilerin vicdan ve ibadet hürriyetlerini sağlamak ve korumak, dini faaliyetlerin iman ve ibadete inhisar ettirilmesini, dünyevi müesseseleri ve faaliyetleri bilimsel ve en ileri teknolojiyi yol gösterici olarak yürütmeyi sağlamak, dinin hakkını dine, devletin hakkını devlete vermek amaçları ile uygulanan, dini devletten ayıran bir ilkedir. Laiklik ilkesi, Türk devletinin diğer ilke ve esaslarını bütünleyerek güçlendirir. Dinin, dini olmayan hususlardan ayrılmasını tespit edecek esasların uygulanmasını gerçekleştirerek dinin özüne dönmesini, bu suretle kişilerin bütün sadeliği ile dindar olmalarını sağlar.
    Atatürk, devlet idaresinde, bütün kanunların, nizamların ve usullerin din kurallarına değil, bilimsel esaslara ve en ileri teknolojiye, yurt ile dünya ihtiyaçlarına göre düzenlenmesini ve uygulanmasını öngörür. Böylelikle, bilimsel esaslar ve modern teknoloji, yaygın ve etkili bir biçimde kullanılarak, Türk toplumundaki bütün müesseselerin çağın gereklerine uygun bir şekilde değişip gelişmesi sağlanır.
    Atatürk, dinin kötüye kullanılmasına ve gaipten haber verilmesine karşı olmuştur. Nitekim, Atatürk'ün, "Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletlerin tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir" sözleri, laikliğin dayandığı temelleri göstermektedir.
    "İlhamlarımızı, gökten ve gaipten değil" ifadesi, Atatürk laikliğinin temellerinden birini ifade etmektedir. Atatürk, "Gökten ve gaipten değil" ifadesiyle, devlet işlerinde dine dayandırılan kuralların etkisi olmadan, müsbet ve insanlıkla ilgili bilimleri egemen kılmak istemektedir. Yani Atatürkçü görüşte laikliğin gerçek anlamı; iman ve ibadet dışındaki, siyaset dahil; bütün devlet hayatı, fikir hayatı ve ekonomi hayatımıza, müsbet ve sosyal ilimler yol gösterici olacaktır.

    Ayrıca şu önemli noktayı da belirtmek gerekir. Atatürk laikliği, dine, akılcı yoldan yaklaşır. Böylece insan aklının soracağı sorulara, yine insan aklının bulacağı cevapları benimser. Ancak, bunun dışında insan aklının cevabını veremeyeceği sorulara insan ile Allah'ı birbirine bağlayan dinde cevaplar bulunacağı fikrine de müdahale etmez. Böyle bir yaklaşım, dinde taasubu ve hurafe (boş inanç)'leri önler. Kendi dinlerinden başka dinlere, inananlara veya inanmayanlara karşı, insanlarda hoşgörüyü geliştirir. Laiklik, din ve mezhep kavgalarını önler. Milli birlik ve beraberliğin sağlanması için şarttır. Gerçek din, böyle bir ortam içinde doğru olarak öğrenilir. Bu bakımdan Atatürk laikliği, din müessesesinin vazifesini tam olarak yapmasına imkan verir.
    Bu açıklamaların ortaya çıkardığı gerçek şudur ki ; Atatürkçülük'te ifade edilen laikliği dinsizlik manasına almak çok yanlıştır. Atatürkçülük'te laiklik, dinin hakkını dine, devletin hakkını devlete verir ve böylece din ile devleti kesin olarak birbiriden ayırır.
    Bu suretle din, sadece iman ve ibadete hasredilirse, hem din ve vicdan özgürlüğü güvence altına alınır, hem de dinin bilim ile çelişkiye düşme ihtimali önlenir. Böylece de devlet işlerinde, aklın gösterdiği yoldan yürümek gerçekleşir.
    Şu esaslı noktayı da belirlemek gerekir ki, çağımızda bilim ve teknolojide büyük ilerlemeler olmakla birlikte, dinin karşıladığı ihtiyaç, ortadan kalkmamaktadır. Bu da bir gerçektir.


    İNKILAPÇILIK
    Atatürkçülüğün inkılapçılık anlayışı, zamanına göre geri kalmış müesseselerin ortadan kaldırılması ve yerine ilerlemeyi, gelişmeyi, kolaylaştıracak, geliştirecek müesseselerin konması esasına dayanır. Bu inkılapçılık anlayışı iyiye, doğruya, faydalıya yöneliktir. İnkılap, taassupla mücadelede en başarılı yöntemdir. Atatürk" İnkılap, var olan müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk Milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri koymuş olmaktır. " sözleriyle bu gerçeği vurgulamıştır.
    Atatürkçülüğe göre" medeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. " İşte bunun içindir ki, toplumun, zamanın gereklerine kendini uydurması, gelişmesi ve yenileşmesi gerekir. Ancak, Atatürk Türkiye'nin ilerlemesi ile ilgili olarak" Türkiye'yi derece derece mi ilerletmeli, ani olarak mı ? İki sistem var; biri bilinen büyük Fransız ihtilalindeki yöntem; rejimler değişecek, ihtilallere karşı mukabil ihtilaller yapılacak, sağ solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki, bir buçuk asırlık zaman geçmiş... Bu milletin damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?" demiş ve yenileşmeyi zamana bırakmayarak, süratle yapmayı öngörmüş ve " benim elime büyük yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda arzu edilen inkılabı bir anda bir " Coup " (darbe) ile uygulayacağımı zannederim.
    Zira, ben, bazıları gibi kamuoyunu, din bilginleri çevresini yavaş yavaş benim düşüncelerim seviyesinde fikir oluşturmaya ve düşünmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar yıl yüksek öğrenim gördükten, sosyal ve medeni hayatı incelemek hürriyetin tadını çıkarmak için hayatımı ve zamanımı sarfettikten sonra halkın seviyesine ineyim ? Onları kendi seviyeme çıkarayım, Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar. Ancak bu meselede incelenmeye değer bazı noktalar var, bunları iyice kararlaştırmadan işe başlamak hata olur.." diyerek, gelişme ve yenileşme hareketlerinde daima kısa zamanda büyük işler başarmayı hedef almıştır.
    Yenileşmeye ayak uyduramayan milletlerin hayatında çöküş başlar. Bu çöküşü önlemek, topluma çağdaş niteliğini kaybettirmemek için yeniliklere açık olmak gerekir. Atatürk bu hususu" yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşü ile medeni bir toplum haline ulaştırmaktır. inkılaplarımızın ana ilkesi budur. " sözleriyle vurgulamıştır.

    Atatürk'e göre, uygarlık dünyasındaki yerimizi kaybetmemek, ona ayak uydurabilmek için" İnkılabın temellerini her gün derinleştirmek, kuvvetlendirmek lazımdır." Zira "Medeni dünya çok ileridedir. Buna yetişmek, o medeniyet çemberine girmek mecburiyetindeyiz."
    Atatürkçülük'te inkılapların yaşatılması, hayati önem taşır. Bu inkılapların topluma maledilmesi ve yaygınlaştırılması gerekir. Atatürk inkılaplarının korunması ve yaşatılması sayesindedir ki, toplumumuz dinamizmini kaybetmeyecek, çağdaşlaşma yolunda adımlarına hızla ve güvenle devam edecektir. Bu bakımdan inkılapların milletçe korunması gerekir. Atatürk'ün "Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp, yeni çağa götürdük. Bir çok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lazım. En ileri demokrasilerde bile rejimi korumak için, sert tedbirlere müracat edilmiştir. Bize gelince, inkılabı koruyacak tedbirlere daha çok muhtacız." Sözleri bu gerçeği vurgulamaktadır.
    Atatürk'ün gösterdiği Dinamik İdeal'in gerçekleşmesi, çağdaş medeniyet seviyesinin gerektirdiği atılımları yapmayı öngörür. Bu bakımdan, Dinamik İdeal sadece yapılan inkılapları korumakla, yani statik bir durumda kalmakla yetinmeyip, aklın, bilimin ve ileri teknolojinin yol göstericiliğine dayalı gerekli atılımlarla çağdaşlaşmaya yönelmeyi gerektirir. Bu nedenle Atatürkçü inkılapçılık anlayışının temel esası, devlet yönetiminin zamana ve gelişmelere değil, milletin birçok fedakarlıklarla yaptığı inkılaplardan doğan ve olgunlaşan prensiplere bağlı kalmasını ve onları müdafaa etmesini, insiyatif kullanarak gerekli görünenleri hemen uygulamayı öngörür. Nitekim Atatürk, "(Türk Devleti) devlet, yönetimde sorunlara çözüm bulmak için zamana ve gelişmelere bağlı olmak ilkesi ile kendini sınırlayıp kısıtlamaz. (Türk Devleti) Milletimizin bir çok fedakarlıklarla yaptığı inkılaplardan doğan ve gelişen prensiplere, içten bağlı kalmayı ve onları savunmayı esas tutar." diyerek bu inkılapçılığın esasını belirtmiştir.
    Türkiye'yi Dinamik idealine ulaştırmak en güçlü amil olarak; " yüksek ve inkılapçı bir kültür seviyesine varmayı... " amaçlayan Atatürkçü inkılapçılık anlayışı, akıl, bilim ve ileri teknolojinin yol göstericiliğinde sürekli gelişmektir. Bu nedenle "büyük davamız, en medeni ve refah seviyesi yüksek bir millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de köklü bir inkılap yapmış olan büyük Türk Milletinin Dinamik İdealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi, beraber yürütmek zorundayız. Bu teşebbüste başarı, ancak, türeli bir planla ve en akılcı bir şekilde çalışmakla mümkün olabilir... Fikir ve hareketi beraber yürütmek, zamana ve gelişmelere bağlı kalmak prensibi ile bağdaşmaz. Fikirler, uygun hareketlerle ve tedbirlerle hemen uygulanmalıdır.
     
  4. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    ilkersalum paylasimlarin icin tesekkürler. Yalniz bir ricam olacak konulari tek bir konu altinda acarsan daha uygun olacaktir. hem bu sayede üyeler konulari daha rahat okuyabilirler.

    NOT:Forum kurallari geregi site adresi vermek yasaktir.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    İlkeleri

    Cumhuriyetçilik
    Milliyetçilik
    Halkçılık
    Laiklik
    Devletçilik
    Devrimcilik (İnkılapçılık)​


    Cumhuriyetçilik
    Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öge, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.

    Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

    Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.

    Osmanlı İmparatorluğu, bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi, tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar, son söz kesinlikle padişahındı.

    Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilanı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.

    Atatürk, bir cumhuriyet aşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele milli mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.

    Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde işleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. Millet, vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, milli egemenlik ilkesine uygun değildir".

    Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.

    Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır.

    Atatürk'e göre, "Türk Milleti'nin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir." Atatürk, demokrasinin Osmanlı saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkılabının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.




    Milliyetçilik
    Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?

    Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yeter. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi. Bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.

    Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.

    Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.

    Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkan da yoktur. Özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.

    Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkanları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.

    Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felaket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".

    Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk\'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".

    Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "Memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".

    Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkan vermemiştir.

    Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bir zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.

    XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilali ve onu izleyen büyük inkılapla, milli devlet ve dolayısıyla milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.

    Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felaketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşıdı, imparatorluk sınırları içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilan ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı.

    Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırları içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.

    Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşı’nda, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.

    Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan Konferansı’nda Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye\'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.

    Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.




    Halkçılık
    Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu bakımdan halkçılık ilkesi hem cumhuriyetçilik, hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

    Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır. Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır. Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

    Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir. Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.

    Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.

    Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.




    Laiklik
    Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılabının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılabı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

    Laikliğin kısa tanımı, devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.

    Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekasının önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

    Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yaşayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

    Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlakı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlaklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

    Çok ileri ve üstün bir din olan İslamiyet, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslam bilginleri, ilk çağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrı'nın insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslam dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrı'nın gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslam Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslam dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslam dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.

    İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslam dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslam dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslamiyet'i Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrı'nın insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açtı. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkanı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilali ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama aynı zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslamiyet'in parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslamiyet'in inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

    Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi?

    "Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenab-ı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Hak'tır... Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

    Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"

    "Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".

    Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vaki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

    Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkanı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu her şeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

    Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

    Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

    Türk milleti ve devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.


     
  6. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    Devletçilik
    XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkanlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:

    Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim işlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.

    Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

    Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında devlet, ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

    Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez.

    Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

    Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1929 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması ise 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.

    Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.

    İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir kargaşa geldi.

    Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakımdan kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.




    Devrimcilik
    İnkılap, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılaplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk milleti de tarihteki en önemli inkılaplardan birini gerçekleştirmiştir.

    Bir toplumda durup dururken inkılap yapılmaz, inkılapların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

    Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ard arda büyük inkılaplar yapılmıştır.

    Atatürk'e göre "İnkılap milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılap, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılapçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

    Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılapçılığa bağlı ve tam bir inkılapçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılapçılık nedir? Atatürk'e göre, "Gerçek inkılapçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılabına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".

    Demek ki, inkılapçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılabını sürdürebilmek, inkılapçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.

    Türk inkılabının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılabının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılabın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".

    Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılapçılık Türk milletinin geleceği olmalıdır.


    [​IMG]
     

Sayfayı Paylaş