1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz
Notu Gizle
Merhaba Ziyaretçi.

Forumda "YAZ" konulu resim yarışması düzenledik. İlgili konuya BURADAN ulaşabilirsiniz.

Sizi de yarışmaya katılıma davet ediyoruz...

Atatürk ve Genclik

Konusu 'Devrimleri, İlkeleri' forumundadır ve wien06 tarafından 19 Eylül 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    150
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    464 ÇTL
    Atatürk’ün “gençlik” hakkındaki görüşleri, çok uzak geleceği, kendi deyimiyle, ufukların çok gerilerini görecek biçimde ve pek ilginçtir. Atatürk’ün, gençlik ve gençler için düşünce ve fikirlerini ele almadan önce onun, 19 Mayıs 1919’da başlattığı büyük ve çetin mücadelede yanındaki arkadaşlarının ve kendisinin yaşına göz atmak yararlı olur. Samsun’a beraber çıktığı 3. Ordu Karargâh Heyeti’nde en yaşlısı kendisidir, ama O da 38’ni sürmektedir. Anafartalar harikasını yarattığı zaman gencecik Mustafa Kemal, daha 35’lik bir kurmay yarbaydır. Mücadele arkadaşları Kâzım Karabekir Paşa 37, Refet Bey (Paşa) 37, İsmet Bey (Paşa) 37, Ali Fuat Paşa 38, Fahrettin Al tay 41 yaşlarında genç subaylardır. Bunun dışında en yaşlı üye, 46 yaşında Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak)’dır.

    İstiklâl Savaşı’nın yürütme merkezi ve beyni Ankara’dır, İstanbul’dan, buradaki öncü fedaîler arasına katılmak kolay da değildir. Geyve ve İnebolu’da “Tezkiye Heyeti” denen çok güvenilir iki kurul vardır. İstanbul’dan kaçan subay veya sivil her aydın, bu yetkili heyetin süzgecinden geçmek zorundadır. Ancak bundan sonra “Ankara yolu” açılır. Bu kurumların baş ölçüsü ise, “genç olma”dır. Yaşlı kuşak, genellikle geri çevrilir.

    İstanbul’da, Harbiye ve Kuleli, Çanakkale’den itibaren üst sınıflarını, cephelere subay adayı olarak göndererek eritmişlerdir. Sıra Kuleli’nin 9. sınıfına gelmiştir. Bu 16-17 yaşındaki asker çocuklar, Ankara Cebeci’deki Abidin Paşa Zabit Namzeti Talimgâhı’nda, kısacık bir eğitimden sonra, takım komutanı olarak cepheye yollanırlar. Bu körpecik kahramanlar, Sakarya’nın, Büyük Taarruz’un büyük şehitleridir, gazileridir. Batı Cephemizde, İngiliz desteğindeki kuvvetli ve muntazam Yunan ordusuna ilk kurşunları sıkanlar da delikanlı insanlardır. Gazeteci Hasan Tahsin’ler, Yörük Ali ve Demirci Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve diğer Kuva-yı Milliye çetelerinin kızanları, zeybekleri 22-23 yaşlarındadır. Batı Cephesi’ndeki, bugünün anlamı ile, ilk “gerilla teşkilâtı”mızı 120 gönüllü ile kuran Jandarma Yüzbaşı Tahir Fethi, 28’indedir. Halk, bu halk kuruluşuna “Yiğit Ordusu” adını yakıştırır. Doğu’ya geçelim; Kâzım Karabekir’le beraber, onun emrindeki dadaş çeteleri de bıyığı yeni terleyen delikanlılardır. Güney’e inelim; Kahraman Maraş, Şanlıurfa, Gaziantep ve Adana’da muntazam Fransız ordusuna karşı dövüşen çetelerimiz, dünyada eşi görülmemiş zaferlerin sahibidirler. Fransa Devleti, Adana’da Vilâyet Teşkilâtımıza sonunda aman der; mütareke ister. Sonuçta Ankara Antlaşması, bu kahramanlıkların ürünüdür. Buralardaki Kuva-yi Milliye çetelerimizin üyeleri, hep delikanlılardır.

    Kahraman Maraş’ta, kaleden Türk bayrağını indirtmemek için yiğitçe savaşan Sütçü imam; kurduğu 1000 kişilik çetesiyle Fransızları bölgeden çekilmeye mecbur eden Avukat Mehmet Bey, otuzlarında kahramanlardır. Ankara’daki Kara Harp Okulu’muzun koridorlarında Büyük Taarruz’da görev almış komutanların resimleri asılıdır. Komuta kademelerimize bakarsak alay komutanlarımızın binbaşı; tümen komutanlarımızın yarbay; kolordu komutanlarımızın ise albay ve nihayet tuğgeneral rütbesinde ve hepsinin 40’ın altında genç subaylar olduğunu görürüz. Nizamiye Kapısındaki şehit isimlerini gösteren tarihî levhalarda yüzlerce şehit arasında yaşı otuzu aşmış olanı enderdir.

    Savaşçı kadın Kuva-yı Milliyecilerimiz de vardır. Bunlar çoğunluğu ile gelinlik “taze” lerdir. Gördesli Makbule, düğünlerinin ertesi günü, kocası Halil Efe ile beraberce

    Erzurum Kongremize bakalım, Padişah’a da işgalcilere de ilk ihtilâl bayrağını çeken öncüleri görelim: Yaş ortalamaları hep 27-30 arasıdır. Bunların arasında ünlü eğitimcimiz ve Atatürk’ün Erzurum’da büyük destekçisi Cevat Dursunoğlu, 27’sinde genç bir öğretmendir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan askerine ilk kurşunu sıkıp, arkasından vuruşarak şehit olan gazeteci Hasan Tahsin 30’u baharındadır.

    Ya, o İstiklâl Savaşı’nın harcı sayılan “Kuva-yı Milliye Ruhu” nu canlı tutan, bugünlere kadar ulaştıran ve böylece hepimizin millî kültüründe, Atatürk milliyetçiliğinde katkısı bulunan, başka bir deyimle, toplumumuzu bu alanda fikren yetiştiren yazar grubu da öyle değil midir? Savaş yıllarında Yunus Nadi henüz 40, Yahya Kemal 35, Velid Ebüzziya 35, Halide Edip 36, Suphi Nuri 32, Yakup Kadri 30, Falih Rıfkı 25, Ruşen Eşref 28, Kemalettin Kamu ise daha 19’ında “İstiklâl Savaşı’nın kalem mücahitleri”dirler.

    Sivas Kongresi başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın kendi akran ve arkadaşlarından bile “manda” fikrine saplananlar, Türk milletinin yaşama şansını ancak böylece sürdüreceğine inanıp bu yolda çalışanlar vardır. En genç yaşta olanlar ise, daha cesurdurlar. Bunlardan birisi çok ilginç bir tiptir. Bu İstanbul’un üç delegesinden birisi, Askerî Tıbbiye üçüncü sınıftan Hikmet Efendi’dir. Bu genç tıbbiyelinin Mustafa Kemal’e manda konusunda feryadını, isyanını görüyoruz: “Paşam! Murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler, beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun, şiddetle ret ve takbih ederiz. Farz-ı muhal manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcı değil, vatanı batına olarak adlandırır ve telin ederiz” diye bağırır. Dinleyenler de, Mustafa Kemal Paşa da heyecanlıdır. Paşa bu sert çıkışı içten heyecanla tasvip eder: “Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” dedikten sonra, genç tıbbiyeliye yönelir: “Evlât müsterih ol! Gençlikle iftihar ediyorum. Gençliğe güveniyorum. Biz ekalliyette kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız, tektir ve değişmez: Ya istiklâl, ya ölüm!”.

    Ankara Asrî Mezarlığı’nda, birbirinin benzeri biçimde yapılmış üç kabir vardır. Taşlarında şu isimleri görürsünüz: Mustafa Necati, Vasıf Çınar ve Dr. Reşit Galip. Bu kişiler, Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in çok ünlü Millî Eğitim Bakanı’dırlar. Mustafa Necati, “yeni Türk alfabesi reformu”nun mimarıdır. Vasıf Çınar, inkılâbımızın temel kanunu sayılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nu hazırlayandır. Dr. Reşit Galip ise 1933’te “üniversite reformu”nun yapıcısıdır. Mezar taşları, sıra ile bu ünlü inkılâp insanlarının 35, 39 ve 34 yaşlarında dünyadan göç ettiklerini göstermektedir. Büyük liderin en zor hareketleri ellerine teslim ettiklerinden 40 merdivenini aşan, pek bulunmuyor.

    Atatürk’ün yukarıda bazılarını sunduğum ve örneklerini gösterdiğim gibi “gençlik” konusuna fazla eğilmesinin sebepleri üzerinde durmak gerekir. Neden dünyada yalnız Türkiye’de bir “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”, bir “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” vardır? (Evvelce bir haziran başında kutlanan “Okullar Bayramı” vardı.) Hep bilindiği gibi, sonunda, büyük emeklerle yarattığı “Cumhuriyet”i gençlere bırakmıştır. Bütün bunlar sadece Türk çocuğuna duyduğu sonsuz sevgi ve güvenin sonucu değildir. Bu gerçek, onun “plâncı kafası”nın, etraflı düşünülmüş bir hesabın da ürünüdür. Tıpkı yeni bir meyve bahçesi veya koruluk kurmaya çalışan bir tarımcının en önde ele aldığı konunun, seçeceği fidanların en iyisi ve en kuvvetlisi olması gerektiğini düşünmesi ve arzulaması gibi.

    Türk kadınını ve genç kızını yetiştirme davası, daha 1916 kışında Bitlis Muharebelerinin korkunç günlerinde, gündemindedir. Hatıra defterinde Kolordu Erkân-ı Harp Reisi (Kurmaybaşkanı) İzzettin Çalışlar’a konu üzerinde verdiği çalışma notlarını okuyabiliyoruz. Bu alanda ilk hedefi, kendi deyimiyle, “muktedir valide yetiştirmek”tir. Eğitimin, kültürün, ahlâkın ilk ve temel öğretmeni olan “Türk anası”nı yetiştirmeden ileriye doğru yürümenin imkânı olmadığı inancındadır.

    Atatürk’ün en buhranlı olaylarda bile “Türk genci”ne güvenini muhafaza ettiğini de görürüz. Bir “Dip Burnu” olayı vardır: İzmir Müstahkem Mevkii, yasak bölgedir. Kıyıda Mehmetçik nöbet görevini yaparken bir İngiliz harp gemisi kıyıya yaklaşır. Çıkan bottaki yabancı denizcilere, dünyaca ünlü “Yasak, dur!” ihtarını yapar. Aldırış etmezler, tetiğe basar; bir yüzbaşı ölür. İş buraya kadar basit bir güvenlik hadisesidir. Sonra mahiyeti birden değişir. Notalar, notaları kovalar, istenen basittir: İngiltere Hükümeti, Türk erini istemektedir. Kendi mahkemelerinde gerekeni yapacaklardır. Eski kapitülâsyon alışkanlığı ile baskı artar. Adeta kıyıya bir donanma toplanır. Savaş tehditleri de Atatürk tarafından kabul olunur. Hemen askerî karşı tedbirlerini aldırtır. Sonunda müzakere masasına oturulmasına rıza gösterilir, ama bu görüşme, İngiltere Hükûmeti’ne göre Ankara’da yapılmalıdır. Atatürk bunu da reddeder. Bu bir hudut ihlâli olayıdır. Milletlerarası teamüle göre, olayın cereyan ettiği yerdeki mülkî amir (kaymakam) ile görüşülecektir. Çaresiz bu görüş de kabul edilir. Karşı tarafta, Majeste İngiltere Kralı’nın en ünlü diplomatları, Akdeniz Filosu Komutanı görevlidir. Gazi Paşa ise, bizim tarafta bu işi yerel kaza kaymakamının yönetmesini istemektedir. Paşa’ya bir noktada çevresi itiraz ederler: “Bizim oradaki kaymakamımız iki yıl önce Mülkiyeyi bitirmiş, tecrübesiz bir memurdur. Biz de Hariciyeden tecrübeli bir misyon yollayalım” derler. Cevap sert ve kesindir: “ — Hayır efendim. Genç Türkiye’nin, genç Kaymakam Bey’i bu müzakereleri yapmaya yetkili ve muktedirdir.” Evet, Lort filânca ile Amiral filancanın karşısında gencecik Türk kaymakamı ve jandarma komutanı yerlerini alır; müzakereleri başarıyla yürütürler. Mehmet’in teslimi teklifleri kesinlikle reddolunur. Koca donanma, arkasına bakarak geldiği yere gider. Bu olay, genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunun, Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışının örneği ve Atatürk’ün Türk gencine güveninin en canlı bir hikâyesidir.

    Atatürk’ün tüm büyükelçileri, vali ve kaymakamları, askerî ataşeleri, diğer görevlileri hep genç ve tecrübesiz bir kadrodur. Bu kadroyu yetiştiren eğitimci de Atatürk’ün kendisidir. O’nun genç için yüreğinde taşıdığı bu köklü güven duygusu, İstiklâl Savaşı’nın hareketli ve aydınlık günlerinden doğma değildir. Mütarekenin kapkara günlerinde bile Türk gencine bu duygularla bakabilmiştir. 1918’de Ruşen Eşrefe verdiği hatıra fotoğrafında şöyle yazmaktadır: “Her şeye rağmen, muhakkak nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde, sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.” Cumhuriyet’in ilânından hemen sonraki yıllarda yine bir genç topluluğuna: “Gençlik! Cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve bilgi ile insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Ey yeni nesil! istikbal sizsiniz. Cumhuriyet’i biz kurduk. Onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz” diye hitap eder.

    GAZİ GENÇLİĞE HİTABINI OKURKEN AĞLIYOR..

    [​IMG]

    Ölümünden biraz evvel Prof. Dr. Afet înan’dan dinlemiştik: “Atatürk, büyük Nutku’nu yazarken, yaptığı büyük inkılâbın gerçek tarihini en iyi bir biçimde hazırlamak istiyordu. Her konu üzerinde çevresindeki arkadaşlarının fikrini alıyor ve tartışıyordu. Nutuk’un son kısmına gelinmişti. Birden: —Arkadaşlar, şimdi ben okuyacağım, sizler yalnız dinleyeceksiniz, uyarısını yaptı. Daha sonra ünlü Türk Gençliğine Hitabesini çok duygulu bir biçimde ayakta okudu, bitirdi. Çankaya’dan çok güzel gözüken Ankara ve Ankara Ovasına doğru sessizce ve dalgın dalgın baktı. O kaya gibi sert tanıdığımız Mustafa Kemal’i uğrunda hayatını harcayarak bin bir mücadele ile kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni gençlere teslim ve vasiyet etmenin hüznü ile gözlerinden birkaç damlanın yanaklarına doğru kaydığını hep birlikte izledik.”

    Atatürk’ün her hareketinde ve her konuda Türk gencini onurlandırmayı, desteklemeyi, yükseltmeyi amaçladığı, birçok anılarla kanıtlanmaktadır. Yazımın bu kısmında yine böyle bir olayı, yaşayanın ağzından, gelecek kuşaklara aktarmayı görev saymaktayım.

    Atatürk’le bir gece: 1938 Mayıs ayında Eskişehir Hava Okulu’nda pilot adayı genç teğmenleriz. Atatürk’ün çok sevdiği, takdir ettiği manevî kızı Sabiha Gökçen’le aynı dönemde eğitim görüyoruz. O günler, Atatürk’ün Hatay konusu ile fazla meşgul olduğunu biliyoruz. Suriye hududu yakınında manevra ve geçit resimleri yaptırmış, kararlığını dünyaya ilân etmiştir. Bu tarihî seyahatin sonunda, Eskişehir Orduevi’nde sivil, asker gençleri huzurunda topladı. Bizlerle konuştu, coştu, coşturdu. Sonunda hepimize pek çok şeyleri öğreterek sabaha karşı ayrıldı. Bu tarihî ve mutlu gecede, bazı gençlerle yaptığı görüşmelerden, ben de nasibimin galiba en uzununu aldım. Parmağı ile beni huzuruna çağırdığı zaman benden istediği “Şahane Gözler Şahane” şarkısını bilemediğim için tatlı bir kınamadan sonra kendisi söyledi; bizler zevkle dinledik. Konuşmamızı, Türk genci üzerindeki kesin görüşlerini belirten sözlerle ve bana 50 yıla yakın süren eğitimcilik hayatımda en güzel dersi veren bir nasihat, hatta vasiyet ile bitirdi: “Şimdi oğlum, sana bir öğütte bulunacağım. Hayatta muvaffak olmak istiyorsan ben gencim diyene elini uzat. Daima gençleri sev ve koru, onlara güven, daima gençlerle çalış. ‘—Ben yaşlandım’ diyenden uzaklaş. Eğer ben muvaffak oldu isem, başlıca sebebi budur. Ben, ömür boyu hep gençleri sevdim. Daima gençlerle işbirliği yaptım. Sen de öyle yap olur mu?” Bu sözleri, bu öğütleri yaşamım boyunca aklımdan çıkarmadım. Kader, beni asıl yetiştiğim alandan eğitim sahasına, her yaş ve cinsten ve çeşitli meslek dallarında yetişen Türk çocuklarının, gençlerinin arasına çekti. Belki bu “kader çizgisi”, kırk yedi yıl evvel bir bahar gecesinde, Eskişehir Orduevi’nde O’ndan algıladıklarımla oluştu, çizildi. Her meselede, her olayda, o sözler kulağımda tekrarlandı.


    Burhan Göksel
    ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    150
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    464 ÇTL
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN GENÇLİK
    HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ;


    "Milletin bağrından temiz bir

    nesil yetişiyor. Bu eseri ona

    bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak!"

    1923 (Ercüment Ekrem Talû

    Tasvir gazetesi 10. 11. 1946)



    "Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl mukavemet ettiğimiz ve daha doğrusu milletin arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır; geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir!"

    1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. Atatürk’le beraber



    Gençler! Cesaretimizi takviye ve devam ettiren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz!

    1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 182)



    Bu memleketin gençliği, hakkımda pek büyük sevgi gösterdi. Bu kadar lâyık olduğumu bilmiyordum. Arkadaşlar! Bu memleketi ve bu milleti asırlardan beri berbat edenler çoktan ölmüştür. Bütün gençlik, buna iman etmelidirler. Bizim kanımız akmadıkça bunlar bir daha avdet etmeyecektir.

    1924 (1933 “Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü”,

    Giresun Halkevi Neşriyatı, 1933)



    Bu kadar kuvvetli ve zinde bir gençlik içinde kendimi gördüğümden dolayı bahtiyarım.

    1924 (1933 “Cumhuriyetin Onuncu Yıldö-

    nümü”, Giresun Halkevi Neşriyatı, 1933)

    Milletin kıymetli ve seçkin gençleriyle konuşmak benim için saadettir.

    1930 (Vakit gazetesi, 11. 11. 1930)



    Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya geçtiği vakit, Türk milleti yükselecektir.

    (Afetinan, Atatürk’ün B.N.M., s.37)



    Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz: 1- Milliyetine, 2- Türkiye Devleti’ne, 3- Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele lüzumu. Fertleri bu mücadele gerekleri ve vasıtalarıyla donanmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele lâzımdır.

    1922 (M.E.İ.S.D.I, s. 9)



    Gelecek için hazırlanan vatan evlâdına, hiçbir güçlük karşısında baş eğmeyerek tam sabır ve dayanma ile çalışmalarını ve öğrenimdeki çocuklarımızın anne ve babalarına da yavrularının tahsillerinin tamamlanması için her fedakârlığı göze almaktan çekinmelerini tavsiye ederim. Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin, ne kadar kararlı olduklarını tarih doğrulamaktadır. Silâhıyla olduğu gibi kafasıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.

    1921 (Atatürk’ün M.A.D., s. 4-5)



    Yeni kuşağın taşıyacağı manevî özellikler yanında kuvvetli bir fazilet aşkı ve kuvvetli bir intizam ve inzibat fikrinden de bahsetmek zaruretindeyim.

    1921 (Atatürk’ün M.A.D., s. 4)



    Sayın gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır. Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine terk edip bıraktığımız vicdanî emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız. Milletin yükselme gerek ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti, o yükselme merhalesine götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mâni olacağız. Bunun için dimağlarınıza, irfanlarınıza, bilginize, icap ederse bileklerinize, pazılarınıza, bacaklarınıza müracaat edecek, fakat neticede mutlaka ve mutlaka o gayeye varacağız. Bu millet, sizin gibi evlâtlarıyla lâyık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır.

    1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 133)



    Siz, genç arkadaşlar, yorulmadan beni izlemeye söz vermişsiniz. İşte ben bilhassa bu sözden çok duygulandım. Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni izlemektedir. Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabiî bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet, yorulanları dinlendirmeden yürütür.

    Sizler, yeni Türkiye’nin geç evlâtları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

    1937 (Cumhuriyet gazetesi 1. 4. 1937)
     

Sayfayı Paylaş