1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

'atatürkçülük tartışmalarını alevlendirecek'

Konusu 'Sinema, Televizyon Dünyası' forumundadır ve MeRciMeK tarafından 26 Şubat 2010 başlatılmıştır.

  1. MeRciMeK
    Masum

    MeRciMeK V.I.P V.I.P

    Katılım:
    20 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    9.071
    Beğenileri:
    1.871
    Ödül Puanları:
    7.230
    Banka:
    427 ÇTL
    Türkiye’nin en yüksek bütçeli filmi olan “Veda”, Salih Bozok’un anılarından yola çıkarak ilk Atatürk biyografisine imza atma peşinde. Ancak, hem Livaneli gibi Yeşilçam ekolünden gelme bir yönetmenin eline geçmesi hem de hikayesinin geniş alana yayılmasıyla bu zor hedefin altında ezilmekten kurtulamıyor. Her şeye rağmen bir prodüksiyon kalitesi sunduğunu düşündüğümüzde ise, yine sonundaki ‘muhafazakar’ ve ‘Atatürk karşıtı’ mesajıyla yanlış bir yere oturuyor.

    Dönem filmi kavramını ağzımıza dolayınca Türkiye’de uğraşılsa da yapılamayan bir alan geliyor aklımıza. “Cumhuriyet”, “Abdülhamit Düşerken”, “Eve Giden Yol 1914” gibi başarısız örnekler üretildiğine tanık oluyoruz öyle ki. Ancak “Son Osmanlı Yandım Ali” gibi resimli roman estetiğini kabul ettiren eserlerin varlığına da tanıklık etmemiz, bir ışık olarak görülebilir.

    100 milyon dolara yapılan şeyi, 6 milyon dolara yapmaya çalışırsan ne olur?

    Zülfü Livaneli de aslında dönem filminin gerçekçiliğini tutturmanın zor olacağının farkında belli ki. Zira burada rekor bir bütçeyle, 6 milyon dolarla yola çıkıyor, müzisyen olarak tanıdığımız isim. Ancak bunun sonucunda sinema salonundan ayrıldığımızda; ‘böyle projeler o kadara hallolamıyor, zaten Hollywood’da en az 100 milyon dolarlık bir bütçeyle çekiliyorlar’ düşüncesi geliyor aklımıza.

    Aslında “Veda”, “Mustafa” ve “Cumhuriyet”le aynı kulvara sokulabileceği gibi bir diğer taraftan da Türk sinemasının ilk Atatürk biyografisi (bio-pic) olma özelliği taşıyor. Atatürk’ün can dostu Salih Bozok’un anılarından Zülfü Livaneli’nin sinemalaştırdığı eser, 1889 ile 1938 arasında yaşananları klasik biyografi kalıplarının içinde veriyor. Öyle ki 1940’lardan beri ABD’de üretilen o ilkel iskelet kullanılıyor burada.

    Klasik biyografi olmasına karşı değilim

    Ancak bu duruma karşı olduğumu söyleyemeyeceğim, her ne kadar ülke sinemasının Hollywood’u 40 sene geriden takip ettiğini kanıtlasa da. Öyle ki şu sıralar halen klasik biyografi iskeletinde filmler üretiliyor Hollywood’da. Bunların da amacı sinemadan çok o kişinin kitlesine ‘hayatının bilinmedik ve ilginç anları’nı göstermek aslında. En kısa tanımıyla ‘sinema tuvalinde mastürbasyon’ diyebiliriz.

    Kişisel olarak kısa zaman dilimine yerleştirilerek uzun zamanın dezavantajını rafa kaldıran biyografileri, kurmaca tonlu tür örneklerini ve en çok da türe sınıf atlatan Todd Haynes’in Bob Dylan biyografisi “Beni Orada Arama”yı (“I’m Not There.”) tercih ederim. Zira o eser, 2000’lerin en iyi filmleri arasında. Ancak Livaneli’nin, Yeşilçam ekolünü temsil eden sinema beyninden çıkan bu anlatıma çok da karşı değilim.

    2.35:1, Livaneli’ye ağır gelmiş

    Livaneli, prodüksiyon kalitesi ve proje için yola çıkış konusunda bir sıkıntı yaşamıyor “Veda” konusunda. Öyle ki ülkemizde daha önce de gördüğümüz gibi 2.35:1 ile çekilen filmler arasına katılıyor yapıt. Makyaj, sanat yönetimi, kostüm, kurgu, görüntü yönetimi gibi teknik konularda genel anlamda bir sıkıntı yaşamıyor.

    Ancak Livaneli’nin ülkemizde tür sinemasına imza atan yönetmenler gibi Amerikan klasik sinemasının film gramerini uygulamaya çalışması, sadece birkaç iyi çekilmiş sahne ile yüzleşmemizi sağlıyor. Öyle ki onun hakim olduğu bir alan değil bu. Bunun da sebebi aslında daha çok piyasanın şu sıralar en iyi kurgucularından Ulaş Cihan Şimşek olarak gösterilebilir.

    Klasik biyografinin zaman atlama zaaflarını, aslında ‘kritik anların sahnelerinin toplamı’ndan oluşan bir dramatik yapıda canlandırıyor Zülfü Livaneli. Bunu yaparken de aslında kendisine göre canlandırılması gereken dönemlerin ne zamanlar olduğunu açığa çıkarıyor. Ancak bunların bir kısmı, çekilmesi bütçe gerektiren sahneler.

    Birkaç sahne, prodüksiyonun görkemini bozuyor

    Örneğin Çanakkale Savaşı bölümünde figüran ve ayrıntı plan azlığından dolayı ‘dramatizasyon yapıyorum’ gibi gözükerek yavaş çekim ile bütün sekansı halletmesi, bir özensizlik ve 2.35:1 formatına aykırılık getiriyor. Bunun yanında Dumlupınar ve İzmir’deki yangın sekanslarındaki üç boyutlu animasyonların yapıştırılmış gibi duran gemiler de çok fazla göze batıyor. Tabii ilginç bir fikir olan Atatürk’ün çocukken ‘savaş oyunu’ oynadığı sahnenin ‘Atatürk yakın planı’ dışında neresinden baksak hikaye anlatma sinemasına uygun olmaması da ekleniyor bunlara.

    Aslında aklımızda Selanik dönemi, Çanakkale Savaşı, İstiklal Savaşı, Fikriye Hanım-Latife Hanım çatışması ve ölüm için ayrı ayrı birer film çekilebilirmiş gibi de geçmiyor değil. Öyle ki biyografinin bölük pörçük yapısının arasında bu sahnelerin demolarını görüyor gibi oluyoruz ister istemez. Ancak karşımızda tek bir sinema filmi var. Aslında teknik açıdan fazla sıkıntı yaşamamasıyla da önceki dönem filmi örneklerinden biraz olsun sıyrılıyor, son bir saatteki teatral havayı saymazsak...

    Filmin bu sorunsalının yanında dramatik yapıda da ciddi açmazlara sürüklendiğini söylemek lazım. Öyle ki ilk olarak Livaneli, Atatürk ile ilgili bildiğimiz şeyleri sinema perdesinde tekrar tekrar karşımıza çıkarma peşinde. Bu sebeple de Can Dündar’ın “Mustafa”sında gördüğümüz gibi yeni şeyler keşfetme, cesur bir söylem benimseme ve Atatürkçü olma gibi şeylerin uzağında dolaşıyor.

    Atatürk’ün ölme sebebi ahlaksızlığı mıymış!

    Aksine Atatürk’ün hastalığa yakalanma ve ölme sebebini, Latife Hanım ile Fikriye Hanım’ı elinde oynatmasına bağlıyor. Yani bir şekilde ‘ahlaksızlık’, ‘ahlak bekçilik’i ile cezalandırılmış oluyor. Öyle ki 1924’te Fikriye Hanım’ın Latife Hanım’la çatışıp ölmesi olayından sonra bir anda 1938’de Atatürk’ün ölümüne atlayarak hastalığın gelişme dönemiyle ilgili hiçbir sahne sunmaması, hikaye kurgusunun böyle bir söylem getirmesini sağlıyor.

    Bu da Atatürkçülük’ün tartışılır olduğu şu günlerde yanlış bir söylem olarak görülebilir. Belki hikayenin içine daha zekice yerleştirilseymiş böyle bir noktaya gelmeyecekmiş. Ancak bu haliyle ve muhtemelen de bilinçli bir şekilde (ki Livaneli, sadece birkaç film çekmesine karşın sinemanın içinde bir isim olduğundan böyle bir hata yapamaz) doğru durmuyor.

    Ancak yine de o sahnenin yukarıya doğru tek bir kaydırma ve kesmelerle dramatize edilmesi, ‘iyi çekilmiş bir sahne’ veriyor elimize. Aynen sonda Atatürk’ün annesini cennette gördüğü andaki zeki uyum kesmesi (match cut) tekniğinde gördüğümüz gibi. Yani bütün iyi niyetine rağmen, hem söylemine hem de malzemesinin bolluğuna takılmış bu sefer de bir dönem filmi projemiz. Uzun lafın kısası halen ‘Atatürk filmimiz’ aranıyor diyebiliriz.
     

Sayfayı Paylaş