1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Atatürk’ün Askeri Yaşamında Suriye Günleri

Konusu 'Hayatı' forumundadır ve wien06 tarafından 12 Şubat 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Suriye’ye Gidişi
    Balkanlarda, Osmanlının Avrupa yakasında bir liman şehri Selanik’te doğmuş olan Atatürk, hayatının ilerleyen dönemlerinde Suriye, Trablus gibi ülkelere giderek görevler yapmış, buralarda yaşadıkları ve görüp geçirdiklerinden dersler çıkarmış, geleceği kurarken bunlardan faydalanmıştı. O’nun çocukluk ve gençlik dönemi Osmanlının fırtınalı günler yaşadığı, içeride ve dışarıda askerî ve siyasî kargaşa ve çöküntülerin kol gezdiği bir dönemdi. Bu fırtınalı dönemde Mustafa Kemal Paşa ülkenin geleceği ile ilgileniyor, mutlakiyet rejimine karşı hürriyetçi fikir ve hareketlerden yana tavır koyuyordu. Harp akademisini bitirdikten sonra tayin beklerken, içinde bulunduğu bu tür faaliyetlerin fark edilmesi, O’nun Suriye macerasını yaşamasına sebep olacaktı.

    Okul yıllarında çıkardıkları bir gazete sebebiyle soruşturma geçirmiş olan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte birkaç arkadaşı, 1905’te akademiyi bitirdikten sonra tayin beklerken faaliyetlerini devam ettirmek üzere bir apartman kiralarlar. Ara sıra toplanıp memleket meselelerini görüştükleri bu mekan, daha önce askerlikten (okuldan) atılan Fethi isminde bir arkadaşlarının kendisini de barındırmaları isteğini kabul ederler. Tabii ki, bu arkadaşın Abdulhamit’in hafiyelerinden olduğunun farkında değildirler. Bir süre sonra bu arkadaş marifetiyle yakalanıp tutuklanırlar ve birkaç ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılırlar. Okul Müdürü Rıza Paşa’nın tavassutu ve dişe dokunur bir suç ve delilin olmayışı serbest bırakılmalarını sağlamıştır. Olay, Rıza Paşa ile İsmail Paşa’nın rekabeti, suçların delillendirilememesi, memleketin böyle genç subaylara ihtiyacı olduğu gibi farklı gerekçelere dayandırılarak açıklanmaya çalışılır. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın uyanık ve akıllı olmasından dolayı merkezden uzaklaştırılması ihtiyacı doğduğunu söyleyenler bile vardır. Ama gerçek olan Mustafa Kemal Paşa’nın staj için Şam’a, 5. Ordu’ya tayini, kimilerine göre sürülmesiydi. Görev bölgesinden ayrılması da yasaktı. Mustafa Kemal Paşa bu kararı biraz da kinayeli bir şekilde, “Güzel, biz gideceğiz, bu çölde yeni bir devlet kuracağız.” ifadesiyle karşılamıştı.

    Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız gerekçe ve şartlar içinde, 5 Şubat 1905’te 5. Ordu- 30. Süvari Alayı’na tayin edilmesiyle Şam’a gitme kararıyla karşı karşıya kalan Mustafa Kemal Paşa, 10 Şubat 1905’te İstanbul’dan ayrılır. Bu yolculukta yanında sürgünlerden yine 5. Orduya tayin edilen Müfit (Kırşehirli) de yol arkadaşıdır. Ayrıca Ali Fuat da 4. Orduya tayin edilmiştir. Sekiz günlük bir yolculuktan sonra Beyrut limanına varılmış ve oradan da kara yoluyla, at sırtında Lübnan’ı geçerek Şam’a gidilmiştir. Beyrut’a daha önceden gelmiş olan bir subay arkadaşları kendilerinin de orada kalmalarını, burada İstanbul’u özlemeyeceklerini söylemişti. Ancak onlar Şam valisi Hakkı Paşa’ya tekmil vermek zorundaydılar. Beyrut’taki bu gibi arkadaşlarıyla yaptıkları toplantılarda, Mustafa Kemal Paşa asıl meselenin yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmak olduğunu söylüyordu. Suriye hayatı da bu düşüncesini perçinlemiş, daha sonraki hayatında yararlanacağı önemli tecrübeler kazanmasına yardımcı olmuş, askerlik ve inkılâpçılık hayatında önemli izler bırakmıştır.

    Şam Günleri
    Suriye’nin eskiden beri ünlü başkenti olan Şam, bu şanına yaraşır tabiî ve tarihî güzellikleriyle bölgenin halen de, olabildiğince mamur ve bayındır merkeziydi. Bu hareketli sayılabilecek merkez bazıları için rahat bir sürgün yeri sayılabilirdi. Ancak Mustafa Kemal Paşa için kapalı ve tutucu bir şehirdir. Burası bilinçli bir seçimdi. Merkezi otorite ile çatışma halinde olan genç subaylar enerjilerini, burada isyancıların devlete itaatini sağlamak için harcayacaklar, devletin yararına hizmette bulunacaklardı. Bu faaliyetler içinde tecrübe ve deneyim kazanarak olgunlaşacaklardı. Osmanlı levantenlerine göre, Türkler sadece savaşa elverişliydiler.Öyleyse bu genç subayın gitmesi gereken yer de savaş meydanı olmalıydı. Bu beklentilerin paralelinde olmasa da, Atatürk ve arkadaşlarının bu gibi görevlerden çıkardığı dersler, Cumhuriyetin temellerinin atılması ve yeni Türk devletinin yapılanmasında ortaya çıkacaktı.

    Mustafa Kemal Paşa şehrin fazla dikkat çekmeyen bir yerinde iki odalı bir ev kiraladı. İlk anda Ali Fuat ile beraberdiler. Sonra Ali Fuat Güney Arabistanlı bir kabile şeyhi olan İbni Suud’un yanına gönderildi.

    Mustafa Kemal Paşa artık hayatın ve gerçeğin içindedir. İlk zamanlarda alaylı komutanlar, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşını küçümseyerek işlere pek karıştırmak istemediler. Hatta ilk anda düzenlenecek bir operasyonu haber vermediler. Bu oldu bittiye karşı gerekli tepkiyi gösteren Mustafa Kemal Paşa, ondan sonra kendisini daha da mesleğine vererek çalıştı. Kısa sürede özellikle alt rütbeli, mektepli subaylar gözünde itibarını arttırdı. Şam’da 5. Ordu hizmetinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini çeşitli görevlerle dolaşan Mustafa Kemal Paşa, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitimindeki ve görev ifasındaki yanlışlıkları yakından gördü. Bazı arkadaşlarıyla bir araya gelerek “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni” kurdu ve çevrede şubelerini açtı. Çeşitli askerî sınıflarda staj yapmak bahanesiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs gibi merkezlere giderek cemiyetin şubelerini kurdu. Bu çalışmalara rağmen kayda değer bir ilerleme sağlanamadığı görülüyordu. Bu durumda Mustafa Kemal Paşa, bu işin Balkanlarda daha çabuk mayalanacağı düşüncesindeydi ve daha sonra Suriye’den Balkanlara gitmek isteyecekti.

    Mustafa Kemal Paşa Şam’a geldiğinde alayını Suriye güneyinde yaşayan ve sürekli isyan halinde olan Dürzilere karşı bir sefer hazırlığında buldu. 5. Ordu’ya bağlı 29. ve 30. Alaylarda görev alan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşı Müfit Özdeş kumandaya karıştırılmak ve görev verilmek istenmemişti. Alayın harekât için harekete geçtiğini bir arkadaşlarından haber almışlardı. 30. Alay kumandanına gittiklerinde dertlerini anlatamamışlar ve kendilerinin stajyer olduğu, asıl komutanın görevini aldığı, kendilerinin Şam’da kalmalarının uygun görüldüğü söylenmişti. Ordu Kumandanına gittiklerinde de kabul edilmemişler ve harekata davetsiz misafir olarak katıldılarsa da dışlanmışlardı.

    Havran’daki Dürzi isyanını bastırma harekâtı 11 Mart 1905’te başlamış, 4 ay kadar sürmüştü. Mustafa Kemal Paşa özellikle komuta ettiği birlikle bulunduğu Kunaytıra halkı ile sıcak ve dostane ilişkiler kurmuştu. Halk ile doğrudan ilişkilere girerek, otoritenin soğuk yüzünü ısıtmaya ve müşfik tarafını göstermeye çalışmış, kısmi başarılar da sağlamıştı. Mustafa Kemal Paşa 1905 Temmuz’unda Şam’a döndü. Bu dönemde Mürettep Kumandanı Lütfi Bey’le de dost olmuştu. Harekât sırasında İsyancılara ulaşamayan birtakım askerlerin sade vatandaşlara davranışlarını yadırgamıştı. Ayrıca buradaki sorumluların İstanbul’u da yanılttıkları görüşündeydi. Bu tip olayları engelleme konusunda elinden gelen mücadeleyi yapmak da O’nun karakteri icabıydı ve öyle de yaptı. O’nun bu tavırları ve alayının eğitimindeki başarılarıyla askerler arasında, hatta samimî ve insanî yaklaşımlarıyla yerli halk arasında güven ve saygınlık kazandı.

    Şam, Mustafa Kemal Paşa’nın memleketin kurtarılması konusunda düşündükleri açısından elverişli görünmediği gibi, halk ilgisiz, sosyal hayat cansız, ekonomik durum iç açıcı değildi. Mustafa Kemal Paşa’nın bakış açısından şehir, Orta Çağı yaşamaktaydı. Karanlık basınca sokakta hayat duruyordu. Şam’ın zenginleri ve orta hallileri Berdan nehriyle sulanan bahçelerde zevk ve sefa içindeyken, kenar mahalleler ve halkın alt tabaka sayılabilecek unsurları arasında sefalet, sıkışıklık, sıcak ve bıkkınlık hâkimdir. Bazı geceler şehri dolaşan Mustafa Kemal Paşa, kaldırımlarda, evlerin önlerinde, eski püskülere sarınıp uyuyan insanlar görüyor, onlara acıyordu. “Hayat bu mu?” diye düşünüyordu. İşin kötüsü onlar durumlarını anlayamıyor, taassup ve cehalet, gerçekleri görmelerini engelliyordu. İşini bilmeyen! askerler bile sefalet yaşamaktaydı.

    Bu ortamı ve memleketin genel durumunu düşünen Mustafa Kemal Paşa, bazen gerçekleri kabullenmeye çalışır, “vatanımız, milletimiz bu. Bunlara layık görülen bu sefaletin sorumlusu bunlar değil.” diye düşünürdü. Devlet ve millet hem birbirleriyle, hem kendi içlerinde kıran kırana boğuşmaktadırlar. Yolsuz, mektepsiz, hastanesiz, fabrikasız, asayişsiz, emniyetsiz bir vatan. İşte bu düşünceler içinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti Mustafa Kemal Paşa’nın tek avuntusu oldu.

    Mustafa Kemal Paşa Şam ve Havran’da süvari stajını tamamladıktan sonra piyade stajı için Yafa’ya, deniz kıyısına gönderildi. Burada da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin şubesini açtı.

    Vatan ve Hürriyet Cemiyeti
    Mustafa Kemal Paşa Şam’ın bu boğucu havası ve umutsuz toplumu için bir şeyler yapmak istiyor ve bu topluma hayat vermek istiyordu. Bunun için tek yol olarak da siyasal eyleme geçmekti. Bu tek başına olacak bir iş değildi ve etrafa yayılması gerekliydi. Toplumun bu hareketin içine çekilmesi gerekiyordu. Ancak bunun için de önce halka önderlik edecek ve onları yönlendirecek teşkilatlanmanın yapılması gerekiyordu. Esasında Mustafa Kemal Paşa’nın daha çocuk yaşlarındaki davranışları ve hareketleri bu konuda liderlik yapabileceğini açıkça göstermişti. Şam’a sürülmesinin sebebi de bu değil miydi? İstanbul’daki baskı ve kontrolden uzak bölgeler gizli dernek kurmak ve faaliyetleri sürdürmek yönünden daha rahattı, hatta daha cazipti.

    Mustafa Kemal Paşa bu avantajdan yararlandı. Davası için silah arkadaşlarından bir kısmını kazanmaya çalıştı. Bazı yakın arkadaşları da İstanbul’dan uzaklara sürülmüş oldukları için durum elverişliydi. Yafa, Kudüs, Beyrut ve Şam komutanlık karargahlarında kendisiyle aynı görüşte yeterince arkadaşı vardı. Bunları telkinleriyle iş birliğine ikna etti. Hedef; Filistin ve Suriye’nin her yerinde şubeler açmaktı.

    En yakın arkadaşları Binbaşı Lütfi, Dr. Mustafa ve Müfit Beylerle bir evde toplanarak, 1906 Ekim ayında Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu.

    Cemiyetin kuruluşu ile ilgili olarak kaynaklarda, sanki bir tesadüfi oluşumu andıran bir hikaye anlatılır. Bu tesadüf kuruluşun tamamıyla tesadüfi olduğunun işareti olmasa da, örgütlenme düşüncesinin eyleme geçirilmesi için hayırlı bir vesile olmuştur. Olayın gelişimi şöyle olmuştur: Mustafa Kemal Paşa, Müfit ve Lütfi, Şam’da, Hamidiye çarşısında dolaşırlarken, bir dükkanın önünde bir masa ve birkaç sandalye görüp oturdular. Dükkan sahibi onları Türkçe selamlamıştı. Mustafa Kemal Paşa meraklandı. İçeri girdi. Bir masa üzerinde felsefe, sosyoloji ve tıp konusunda Fransızca kitaplar gördü. Dükkan sahibine, “siz esnaf mısınız, yoksa filozof mu? diye sordu. Adam “esnafım ama okumayı severim. Hele özgürlük edebiyatını” dedi. Sonra İstanbul’da ihtilâlci hareketlerin beşiği sayılan Askeri Tıbbiye’de okuduğu sırada bozguncu girişimlerinden dolayı hapse atıldığını, sonra da sürgüne gönderildiğini açıkladı. Adı Hacı Mustafa’ydı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını birkaç gece sonrası için evine davet etti.

    Mustafa Kemal Paşa yanında Müfit ve kendi siyasî düşüncelerini paylaşan iki arkadaşıyla birlikte gitti. Ev dar, karanlık bir sokaktaydı. Hacı Mustafa çoktandır gizli bir siyasî dernek kurmak istemiş, ama güvenecek arkadaş bulamamıştı. Mustafa Kemal Paşa ile iki arkadaşı O’na yardım etmeye söz verdiler. Üçüncüsü ise, gönlünün onlarla beraber olduğunu, çoluk çocuk sahibi olarak faal yardım yapamayacağını söyleyerek ayrıldı. Kalanlar geç saatlere kadar konuştular ve Vatan adında gizli bir cemiyet kurdular.

    Bu rastlantıya hemen bütün kaynaklarda değinilmekle beraber, Kinrross gibi Aydemir ve Atay da olayı teferruatı ile anlatırlar. Aydemir; “yine bir çarşı gezisinde, Mustafa Kemal Paşa, Müfit ve Lütfi, esnaftan Mustafa Efendi ile tanışıyorlar. Mustafa Efendi nalın giyen babacan bir insandır. Dükkan küçük olduğu için dükkanın önüne sandalye çekip oturuyorlar. Fakat Mustafa Efendi’nin hali Mustafa Kemal Paşa’nın dikkatini çekiyor. Dükkanın içini görmek istiyor. Boş denecek kadar hafif raflar,... masada ve raflarda tıp, felsefe, inkılâp, hatta sosyalizmle ilgili kitaplar vardır. Anlaşılıyor ki; Mustafa Efendi (Mustafa Cantekin) aslında bir tıbbiyelidir. Hürriyetçi hareketlerinden dolayı mektepten çıkarılmış, Şam’a sürülmüştür. Bir gece Mustafa’nın mütevazı evinde buluşmaya karar veriyorlar. O gece Mustafa’nın söyledikleri kesindir. İhtilâl yapmalı. İnkılâp yapmalı... Mustafa Kemal Paşa bu fikirlere çoktan hazırdır... Hepsi heyecan içindedir. Fakat Lütfi Bey bu harekete fiilen karışmak istemez... Mustafa Kemal Paşa’nın o halde siz buradan gidiniz. Bizim bundan sonra konuşacağımız şeyleri duymanız iyi olmaz demesi üzerine Lütfi dostça ayrılır. Daha sonra konuşulur. İhtilâlden, bu uğurda ölmekten bahsedilir. Ama Mustafa Kemal Paşa, ondan sonra da daima göstereceği hesaplı ve ölçülü ülkücülüğü oradada göstererek; Mesele ölmekte değil, ölmeden idealimizi yaratmak, yapmak ve yerleştirmektir der. İşte gizli, ihtilâlci “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” orada ve o gece üç kişi arasında kuruldu.” şeklinde olaya yer vermiştir.

    Cemiyete verilen isim rastgele seçilmiş bir isim değildi. Bu sözlerin anlamı Mustafa Kemal Paşa’nın görüş ve düşüncelerini yansıtıyordu. Yıllar sonra kendisi de bu konuda bir açıklık getirmişti. O’na göre yalnızca hür insanlar vatana yararlı olabilirdi. Yalnız o insanlar vatanı kurtarıp koruyabilirlerdi. Hür olmayan bir ülke ölüme mahkumdu. Bütün gelişmelerin temeli özgürlüktü. Şimdi bu değerler için mücadele edeceği bir cemiyetin, gizli bir ihtilâl teşkilâtının lideriydi. Gittiği her yerde bu gizli cemiyete yeni adam katmağa çalışıyor, hatta bazı bahanelerle bizatihi bu iş için gidiyordu.

    Bu cemiyet Şam’ın kenar mahallerinden birinde, fakir bir siyasi sürgünün, kitaplardan başka kayda değer bir eşyası olmayan kasvetli, çıplak, demir parmaklıklı taş odasında kurulmuştur. Ama artık bir cemiyet vardır ve davası İmparatorluğu kurtarmaktır. Şam’daki kasvetli ortamda, Mustafa Kemal Paşa’nın efkarını bu heyecan dağıtıyordu. Kendine güvenini arttırıyor ve tıbbiyeli Mustafa ve Müfit ile birlikte üç kişilik bir örgüt bile olsa O’na moral veriyordu.

    Mustafa Kemal Paşa görevi gereği dolaştığı Suriye’nin Beyrut, Yafa, Kudüs gibi birçok şehrinde “Vatan ve Hürriyet”in şubelerini kurdu. Bu şehirlerdeki komutanlık karargâhlarında kendisi gibi düşünen yeterince asker vardı. Bu örgütlenmenin yayılmasında önemli bir avantaj oluşturuyordu. Ancak bu avantaj örgütün yayılmasını sağlamada yardımcı olsa da; Suriye’de bir inkılâp yapılmasını sağlamayacaktı. Hareket bu açıdan yerinde sayıyordu. Gizli dernekler ön ayak olanlardan ibaret kaldı. Suriye’deki karargâhlardaki subayların ilgisi, halkı olayın içine çekmeye yetmiyordu. Hatta yerel halk onlara karşıydı. Hareket adeta subaylar arasında sıkışıp kalmıştı.

    Mustafa Kemal Paşa kısa sürede düşüncelerini burada eyleme çevirmesinin imkansız olduğunu anlamıştı. Bütün rejim muhalifleri de Makedonya’da toplanmışlardı. “Vatan ve Hürriyet”i oralara götürmeliydi. Ne yapıp edip Selanik’e gitmeli düşüncesine kapıldı. Bu konuda çok kararlıydı. İstanbul’a yakın siyasi yandaşlarıyla birlikte olmalıydı. Yafa’da görevliyken, oradaki arkadaşlarının desteği ve Bölge Komutanı Ahmet’in müsamahasıyla gizlice Mısır’a ve oradan da Selanik’e gitti. Bölge Komutanı Ahmet’in yardımı özellikle büyük önem taşıyordu. Çünkü, hem gerekli izni vererek Suriye’de oluşturulan ortam ile özgürlükçülerin merkezi arasında bir irtibat sağlanması imkânı bulunmuş, hem de bu seyahat ile ilgili gizliliği muhafaza etmeyi garanti etmişti. Selanik’te de yazıştığı eski komutanları ve arkadaşlarının yardım edeceğini umuyordu.

    1906 Nisanında geldiği Selanik’te de bazı arkadaşları ve eski komutanlarının himayesinde bir süre kalarak, burada da “Vatan ve Hürriyet”i kurdu. Annesi ile görüşüp hasret giderdi. Selanik’te bir bahane ile kalabilmeyi düşünürken, ilk anda umduğu destek ve ilgiyi görmese de bir şekilde Selanik’te dört ay kadar kalabildi. Mustafa Kemal Paşa’nın bu macerayı yaşayabilmesi hem Osmanlı ordusunun Saltanata bakışını, hem de hürriyetçi hareketlerin bütün baskıları boşa çıkardığını gösteriyordu.

    Bir süre sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Yafa’daki görevinden ayrıldığı ve Selanik’te bulunduğu haberi İstanbul’a kadar ulaştı. Tutuklanması için Selanik’e emir verildi. Bir arkadaşının uyarısı üzerine Yafa’ya döndü. Selanik’e gidişinde yardımcı olan Komutan Ahmet O’nu karşılayıp hemen Biruşşaba (Biirrüssebi) şehrine yolladı. Mustafa Kemal Paşa’nın hakkında İstanbul’dan açılan soruşturmaya cevap olarak; aylardır Akabe bölgesinde olduğu bildirildi. Durum Biruşşaba’daki komutan Lütfi Bey tarafından da doğrulandı. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa yeniden Yafa’ya ve oradan da topçu stajı için Şam’a döndü.

    Mustafa Kemal Paşa Şam’a döndükten sonra gayet akıllı ve kurnaz davrandı. Artık durumunu sarsacak açıklar vermeyecek ve adını nahoş biçimde hatırlatabilecek her şeyden kaçındı. Bir kere daha kendisini tümüyle mesleğine vererek çalıştı. Problem çıkarmadan buradaki görevini bitirmekten başka bir şeye kalkışmadı. Hatta bu arada kendisine 25 Aralık 1906’da, bölgedeki üstün hizmetleri dolayısıyla “Beşinci Rütbe’den Mecidî Nişanı” verildi. İstanbul’da hakkında daha önce oluşmuş kanaati ve kararı değiştirmek istiyordu. O’nun bu çabaları Komutanları nezdinde de takdir edilmişti ki; stajını tamamladıktan sonra 20 Haziran 1907’de Kolağası (kıdemli Yüzbaşı) rütbesine yükseltildi ve 5. Ordu karargahının kurmay başkanlığında görevlendirildi.

    Selanik macerasından yaklaşık bir ve Şam’a tayininden iki buçuk yıl kadar sonra, tayin için müracaatı uygun görüldü ve Mustafa Kemal Paşa, 13 Ekim 1907’de Selanik’te 3. Ordu’ya tayin olundu. Bu arada 1907 Eylül’ünde, Selanik’te bir yıl kadar önce kurmuş olduğu “Vatan ve Hürriyet” şubesi İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ilhak edilmişti. Mustafa Kemal Paşa da bu cemiyete katılarak çalışmalarda bulundu. Kısa süre sonra da muhalefet II. Meşrutiyetin ilanını sağladıysa da, daha sonra Mustafa Kemal Paşa İttihatçılardan ayrıldı.

    Suriye günleri Mustafa Kemal Paşanın askerlik hayatı üzerinde önemli etkide bulunmuştu. Komutanı alaylı olan Mustafa Kemal Paşa, kıtasının eğitiminde kazandığı başarı ile Şam’da bulunan küçük ve büyük rütbeli askerler arasında tanındı ve saygınlık kazandı. Bu eski ve kutsal şehir, Mustafa Kemal Paşa’yı sadece askerî ve siyasal eyleme yöneltmekle kalmamış, O’nun toplumsal ve sosyal sorunlara çözüm arama isteğini de kamçılamıştı. İslam’ın Arap yorumuyla tanışmış, Türk bakış açısıyla karşılaştırma fırsatı bulmuştu. Şam’da Müslümanlık daha baskıcı görünüyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya göre ise İslam, hoşgörü çerçevesi oldukça geniş bir dindi. Türk inkılâplarının gerçekleşmesinde bu birikim ve tespitler önemli derecede etkili olmuştur.

    Mustafa Kemal Paşa Şam’da milletinin gerçek düşmanının sadece yabancılar olmadığını, gerçek düşmanın içimizde olduğunu, başka milletlerin yürüdüğü ışıklı yoldan alıkoyan gelişmeleri önleyen, softalık ve cehalet olduğunu görmüştü. O’na göre Osmanlı; Müslümanların cehennem azabı çekmeye zorlandığı, Müslüman olmayanların cennetin nimetlerinden faydalandıkları bir yerdi. Mustafa Kemal Paşa, Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti denemesinde, Arap halkın bir Türk hareketinden yana olmadığını da fark etmişti. Ümmetçiliğin yerine Milliyetçilik prensibini almasında milliyet konusunda da, yani ilerde kuracağı “Milli Türk Devleti” fikrinin oluşumu açısından dersler çıkarmıştı. Burada en bariz örnek olarak “kavm-i necip” yaklaşımını yadırgamıştır.
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    16. Kolordu ve 2. Ordu Kumandanlığı
    Mustafa Kemal Paşa Suriye’den döndükten sonraki hayatı da hareketli ve fırtınalı geçmişti. Balkanlarda isyancı çetelere karşı mücadele verirken de Suriye’de gördüklerinden çok farklı şeyler görmedi. Ancak burada halkın meşrutiyete ilgisi biraz daha fazlaydı. O İttihatçıların genel yaklaşımına ters olarak ordu ve siyaset ilişkisinden rahatsızdı. 31 Mart vakası üzerine Hareket Ordusuyla İstanbul’a gelmiş ve Trablusgarp olayında gönüllü olarak İtalyanlara karşı savaşmıştı. Balkan Savaşlarında çeşitli cephelerde savaş vermişti. Sofya Ataşemiliterliği gibi diplomatik görevler de üstlenip, çeşitli manevralara katıldıktan sonra, Çanakkale Savaşı’nda birliğiyle destanlar yazmış bir komutan olarak; Edirne’deki 16. Kolordu’ya komuta ettiği sırada, 10 Mart 1916’da kolordusuyla birlikte Diyarbakır’a görevlendirildi.

    Bu görevlendirmede Kafkas Cephesi’nin Doğu kısmında Rusların ilerlemesi ve Bitlis, Erzurum, Van ve Muş’un düşmesi önemli rol oynamıştı. Çanakkale savunması bu cephenin ikinci plana düşmesine sebep olmuştu. Avrupa’da oluşturulması düşünülen cepheden vazgeçilerek Kolordu doğuya gönderildi. 16. Kolordu Komutanı olarak Mustafa Kemal Paşanın yetki alanı Van Gölü güneyinden Çapakçur Boğazı’na kadar olan bölgeydi. Erzurum’un düşmesi ve 3. Ordu’nun Trabzon-Bayburt-Kop hattına çekilmesi üzerine, Ruslara yandan bir cephe açılması düşünülmüş, 2. Ordu doğuya Bingöl (Çapakçur) bölgesine kaydırılmaya çalışılıyordu. Bu arada 16. Kolordu da 2. Ordu emrine verilmişti. Mustafa Kemal Paşa fazla vakit geçirmeden İstanbul’a ve oradan da Diyarbakır’a hareket etti. 13-14 Mart 1916’da Diyarbakır’a ulaştıktan kısa süre sonra da kendisi 1 Nisan 1916’da tuğgeneralliğe terfi etti. Daha sonraları vekaleten 2. Ordu komutanlığını da bir süre yürüttü. Mustafa Kemal Paşa Paşanın bu görevi yürüttüğü sıralarda bu cephede verilen birçok muharebe bizzat kendisi tarafından yönetildi ve düşmanın Diyarbakır istikametinde ilerlemesi durduruldu. 6-7 Ağustos tarihli taarruzla da Bitlis ve Muş da geri alındı.

    Bu dönemi ve görevi, Mustafa Kemal Paşa’nın yaklaşık 10 yıl kadar önce terk ettiği Şam’a kadar götürecek bir süreç olacaktı. Daha Diyarbakır’a varılmasından itibaren Paşa, kolordu bölgesindeki Bitlis ve Muş cepheleriyle ilgilenmiş, gerek kendine bağlı birliklerin, gerekse düşmanın konumu ve durumu ile ilgili incelemelerde bulunmuştur. Sonra gerekli tedbirleri alıp, birliklerini konuşlandırarak savunma ve saldırı pozisyonlarını almış, cephede bizzat gezi ve teftişlerde bulunmuştu. Bölgede ve cephedeki teftiş ve incelemelerinden elde ettiği sonuçlar ve Başkumandanlık Vekâletinin, Rusların bölgeden peyderpey asker çektiklerini bildiren şifreli taarruz emri ile başlamıştı. Fakat daha sonra Ruslar bu cepheyi yeniden güçlendirerek kaybettikleri mevzilerin bir kısmını tekrar geri almışlardır.

    5. ve 8. Fırkalarla 2 Ağustos’ta başlatılan taarruz ile 6-7 Ağustos’ta Muş ve Bitlis geri alınmış, takip eden günlerde Ruslar daha da geri itilmişti. Bu cephede Bingöl kurtarılamamış, birlikler geri çekilmişti. Ancak Mustafa Kemal Paşa ve Kolordusu ile birlikleri, bu cephede verdikleri mücadele dolayısıyla üstleri tarafından taltif ve tebrik edildiler.

    Mustafa Kemal Paşa, 16. Kolordu Komutanı ve 2. Ordu Kumandanı göreviyle bölgede kaldığı Mart 1916-Şubat 1917 döneminde, Diyarbakır merkez olmak üzere Sason, Mutki, Silvan, Hazbat, Güzeldere, Zok, Ziyaret, Duhan, Siirt, Garzan, Batman, Malabadi, Kulp, Genç, Mardin, Bingöl, Muş, Bitlis bölgesini dolaşmıştı. Bu gezilerinde Kolordusuna bağlı 12.,13.,14.,15.,17.,20.,23.,24. Alaylar ile 5., 7, ve 8. Tümenleri ve bağlı birlikleri denetlemişti. Rus saldırılarına karşı savunma mekanizmalarını hazırlamış, birlikleri konuşlandırmış ve harekâtları düzenlemişti. Muş, Bitlis, Bingöl (Çapakçur) gibi cephelerde doğrudan savaşın içinde yer almıştı. Bir asker olarak taarruzda en önde, çekilirken hep arkadaydı. Mustafa Kemal Paşa için bu günler epeyce sıkıntılı geçmişti. Gerçi O’nun sıkıntısı şahsı adına değildi. O’nun derdi bölgenin ve askerin içinde bulunduğu yokluk ve çaresizlikti. Kendisi fırsat buldukça kitaplar okuyarak zamanını geçiriyordu. Namık Kemal, Alphonse Daudet, Filibeli Ahmet Hilmi, Ahmet Naim’in eserlerinden okuyor, Arıburnu muharebelerini yazıyordu. Zaman zaman buradaki günlük hayat ve savaş dışındaki hayatla ilgili kişisel yazışmalar da yapıyordu.

    Mustafa Kemal Paşa 16. Kolordu ile bu faaliyetlerin içindeyken, Keşan’da bulunan 2. Ordu, 13 Mayıs 1916’da Ahmet İzzet Paşa kumandasında karargahıyla birlikte İstanbul’dan Diyarbakır’a gelmişti. 16. Kolordu da 2. Ordu Komutanlığı emrine verildiği için, Mustafa Kemal Paşa 20 Mayıs’ta Kulp’tan Diyarbakır’a dönerek Ahmet İzzet Paşa ile görüştü. Mustafa Kemal Paşa ve kurmay heyeti, Ahmet İzzet Paşa ile görüşmek için Diyarbakır’a geldiğinde, Dicle köprüsü civarında 2. Ordu Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey tarafından karşılanmıştı. Öbür gün (21 Mayıs) Ahmet İzzet Paşa ve Albay İsmet Bey Kolordu karargahını ziyaret ettiler. Ahmet İzzet Paşa’nın gelişinden yaklaşık bir ay kadar sonra, Ordu Kumandanlığı’nın Diyarbakır’ı merkez kabul etmesi sonucu,16. Kolordu karargahı 15 Haziran 1916’da Silvan’a taşındı.

    Mustafa Kemal Paşa’ ileriki dönemlerde Yeni Türkiye’nin kuruluşunda kader arkadaşlığı yapacağı birçok arkadaşı ile yollarının kesişmesi bu görev sırasında olmuştu. Bu cephe İstiklâl Savaşı’nda komuta kademesini oluşturacak subayların çoğunu bir araya getirmişti. Daha önceden okul arkadaşı ve hatta Suriye macerasının bir bölümünü beraber yaşadığı Ali Fuat ile de burada buluşmuşlardı. Ali Fuat Paşa 5. Tümen Kumandanlığı’na tayin edilmiş, Mustafa Kemal Paşa O’nu yolda karşılamış, akşam yemeğini birlikte yemişlerdi. 23. Alay Komutanı yine arkadaşlarından Fuat’(Bulca)tı. Başka bir dava arkadaşı Ali Çetinkaya da 14. Alay’a, bir diğeri Nuri (Conker) 8. Tümen’e komuta etmekteydi. Sonraki dönemlerde daha sıkı ve sürekli ilişkiler ve dava arkadaşlığı yaptığı İsmet İnönü de 2. Ordu kurmay Başkanı olarak oradaydı. Kendi Kurmay Başkanı da İzzettin Çalışlar’dı.

    Muş, Bitlis ve Batman düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra Kulp, Bingöl (Çapakçur) hattını tutan birlikler yorgun ve zayıftı. Bölgenin çetin tabiatı ve ağır kış şartlarında vasıtadan yoksun dağlarda bırakmak tehlikeliydi. Mustafa Kemal Paşa risk alarak çekilme emri vermiş, Türk birlikleri nizamî olarak çekilmiş ve olası bir bozguna mahal bırakılmamıştı. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa Silvan’a, karargâhına dönerken, rahatsızlanmış, 14-21 Kasım günleri arasında Bitlis’te 5. Tümen Komutanı Ali Fuat’ın misafiri olmuş, oradaki hastaneleri denetlemişti.

    Mustafa Kemal Paşa 30 Kasım’da Silvan’a geldikten sonra 2 Ararlık’ta Ahmet İzzet Paşa’ya cephe ile ilgili raporunu yazmış, sonra da günlerini okuyarak ve Arıburnu Muharebeleri ile ilgili raporunu yazmaya devam ederek geçirirken, Ahmet İzzet Paşa izinli olarak İstanbul’a gitmesi üzerine, 12 Aralık 1916’da 2. Ordu Komutan Vekilliği’ne atandı. Aynı tarihte Muş ve Bitlis cephelerindeki başarılarının ödülü olarak “İkinci Rütbeden Mecidi Nişanı verildi. 14 Aralık’ta Silvan’dan Diyarbakır’a hareketle, ertesi günü geceyi Ergani Madeni’nde geçirdikten sonra, 16 Aralık’ta Palu yakınlarındaki Sekerat’ta 2.Ordu Komutanlığı görevine başlayan Mustafa Kemal Paşa, yolda (Yarımca) Ahmet İzzet Paşa ile kısa süreli bir görüşme de yapmıştı. Bir süre önce 2. Ordu Kurmay Başkanlığına atanan Albay İsmet (İnönü) Bey ile de görüşüp, bilgi aldıktan sonra Elazığ, Bitlis ve Diyarbakır valilerini karargaha çağırıp, ordunun iaşesinin karşılanması konusunda görüşmeler yapmıştı. Bu arada birlikleri ve cephe durumunu değerlendirme çalışmalarında bulunan Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık Vekâleti’nden 18 Aralık’ta aldığı emirle; Ahmet İzzet Paşa’nın izinde olduğu müddet içinde 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa’dan direktif alacağını öğrendi. İsmet (İnönü) Bey ile görüştükten sonra yeni düzenlemeyle ilgili olarak ilgilileri bilgilendirdi. Sekerat’ta bulunduğu birkaç gün içinde çevreyi dolaşan ve incelemelerden sonra askeri tedbirler alan Mustafa Kemal Paşa Diyarbakır’a döndü. 16. Kolordu Kurmay Başkanı İzzettin (Çalışlar) Bey’i 2. Ordu Karargahı’na çağırdı,. Çünkü, İsmet Bey 4. Kolordu Komutanlığı’na atanmış olduğundan 2. Ordu Kurmay Başkanlığı boşalmıştı.

    2. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa izinden dönünce vekalet görevi biten Mustafa Kemal Paşa 16. Kolordu karargahı olan Silvan’a döndü. Birkaç gün gripten dolayı dinlenmek zorunda kaldı. 1917 Yılı için hazırlıklara başlamışken, Rusya’da ihtilal olunca Ruslar bölgeden çekildi. 17 Şubat 1917’de de Mustafa Kemal Paşa, Hicaz Kuvvetler Seferi Kumandanlığı’na tayin olunmuş ve hemen hareketi şifreli tel emri ile bildirilmişti. 18 Şubat’ta Cemal Paşa’nın, mümkün olduğu kadar süratle hareket etmesi ve yanında bir kurmay başkanı da getirmesini tavsiye eden telgrafı gelmişti.

    Bu atamanın ve böyle bir ordunun oluşturulmasının sebebi, Şerif Hüseyin’in İngilizlerle birlikte hareketi ve Hicaz bölgesinin savunması noktasında zaafiyet ortaya çıkmasıydı. Mustafa Kemal Paşa’nın bu göreve getirilmesi de; Enver Paşa’nın Trablus ve Bingazi’deki deneyimleri ve Araplarla iyi iletişim kurabilmiş olması dolayısıyla, Mustafa Kemal Paşa’dan Hicaz’ın denetiminin geri alınmasında yararlanmak istemesine bağlanıyordu. Mustafa Kemal Paşa Şam’a kadar gitmesine rağmen bu görevi kabul etmemiş, dahası Enver ve Cemal Paşalarla görüşüp Hicaz’dan çekilme projesini onlara da kabul ettirmişti. Merkezin cephe gerçeklerinden habersiz, büyük hayaller uğruna, başkaca projeleri de olacaktı.

    Mustafa Kemal Paşa, 21 Şubat günü mahiyetinde Yaver Cevad Abbas, emir subayı Şükrü, Dr. Yarbay Hüseyin, Alay Kumandanı Binbaşı Fuat (Bulca), erkanı harbiyesinden Yüzbaşı Neşet (Bora) ve kolordu zat işleri şube müdürü Yüzbaşı Rauf olduğu halde hareket etmişti. Yolculuk Silvan-Diyarbakır-Mardin karayoluyla ve Derbesiye istasyonundan itibaren tirenle gerçekleşmişti. Diyarbakır ve Mardin’de birer gece kaldıktan sonra, ertesi günü Mardin’in Derbesiye istasyonundan hareketle 24 Şubat’ta Halep’e ulaşmışlardı. Halep’te Baron otelinde kalmışlar ve masrafları 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa tarafından karşılanmıştı. 26 Şubat’ta Şam’a varıldığında, Mustafa Kemal Paşa ve mahiyeti İstasyonda, Vali Tahsin Bey ve yüksek rütbeli subaylar, ilim adamları ve yörenin ileri gelenleri tarafından karşılanmışlardı. Cemal Paşa Beyrut’a gitmişti. Vilâyet konağındaki kabul resminden sonra Damaskus Oteline gidilip yerleşildi. Mustafa Kemal Paşa Şam’da kaldığı süre içinde, öğle ve akşam yemeklerinde Cemal Paşa’nın davetlisiydi. Mustafa Kemal Paşa’dan iki gün sonra, 28 Şubat’ta Başkomutan Vekili Enver Paşa da Şam’a gelecekti.

    Mustafa Kemal Paşa Şam’a gelişinden itibaren bölgedeki incelemeleri sonucu; Hicaz’ın savunulması değil, boşaltılması gerektiği kanaatine vardı. 28 Şubat’ta Enver Paşa’nın başkanlığında, Cemal ve Mustafa Kemal Paşa Paşaların katıldığı toplantıda bu görüşünü savundu. Görüşmeler sonunda planda değişiklik yapılmasına karar verildi. Üç general, stratejik açıdan pek işe yaramayan Fahreddin Paşa’nın birliklerinin güçlendirilmesi yerine, oradaki birliklerin çekilerek Filistin cephesinin güçlendirilmesi kararına vardılar. Şam’daki görüşmelerde durumu bizzat gören Enver Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya hak vermişti. Mustafa Kemal Paşa, bu çekilmenin Fahreddin Paşa komutasında gerçekleşmesinin daha doğru olacağını söyledi. Yeni bir komutanın bu aşamada Fahreddin Paşa kadar başarılı olamayacağını savundu. Bu bir anlamda Hicaz Seferi Kuvvetlerinin iptali ve Mustafa Kemal Paşa komutanlığının da başlamadan bitmesiydi. Mustafa Kemal Paşa, bu görevi Fahreddin Paşa’nın yürütmesini isterken, görevi üstlenmeye istekli olmadığını ima etmiştir.

    Sonuçta, bu karara göre Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı görevi kaldırıldı. Mustafa Kemal Paşa, 2. ve 3. Orduların birleştirilerek oluşturulacak ve Ahmet İzzet Paşa’nın kumandasına verilecek “Kafkas Orduları Gurubu”nda 2. Ordu Komutanlığına atandı. 7 Mart’ta vekâleten yapılan bu atama 16 Mart’ta asalete çevrilmiştir.

    2. Ordu Kumandanlığına tayin olunan Mustafa Kemal Paşa 12 Mart’ta Şam’dan Diyarbakır’a gelir. Mustafa Kemal Paşa’nın 1905’ten sonra Suriye’ye ikinci tayini sonuçsuz kalır. Ancak 37 yaşında, ordu kumandanı bir generaldir. O bu mertebelere hep başarıları ve hizmetleriyle gelmiştir. 2. Ordu karargahı, Ahmet İzzet Paşa Komutasında “Kafkas Orduları Gurubu Karargahı” namıyla Elazığ’dadır. Silvan’daki 16 Kolordu da Diyarbakır’a taşınmış ve 2. Ordu karargahını oluşturmuştur. İkinci defa Diyarbakır’da karargahını kuran Mustafa Kemal Paşa, Mardin Kapı dışında ve şosenin sağ tarafında bulunan yamaçta, Pamuk Köşkü namıyla anılan bina ve müştemilatını ikametgâh olarak tahsisini sağlayarak, 7. Yıldırım Ordusu Kumandanlığına tayin edilene kadar, yaveriyle birlikte burada kalmıştır.

    Mustafa Kemal Paşa, karargâhını Diyarbakır’a taşıdıktan sonra emrindeki birliklere ve 2. Ordu bölgesindeki valilerle mutasarrıflarla, Diyarbakır Posta ve Telgraf Başmüdürlüğüne, komutanlığa atandığını bildiren, yardım ve işbirliği temennisinde bulunduğunu belirten yazılar yazdı. Daha sonra hemen emrindeki birlikleri denetleme ve inceleme gezilerinde bulundu. 28 Mart’ta Dağ Kapısı’ndaki süvari bölüğünü denetledikten sonra, 3 Nisan’dan itibaren hani, Akviran, Tuzla, Varedek, Arakel, Lice’yi dolaşarak buralarda, 2. Kolordu birlikleri, 24 Alay, Milis Alayı, 1. Tümen, 71. Alay birliklerini denetleyerek, 11 Nisan’da Diyarbakır’a dönmüştür. Bu arada 9 Nisan 1917’de birliklerin durumu ve denetim sonuçlarıyla ilgili olarak, Başkumandanlık Vekâleti ve Kafkas Orduları Grubu Kumandanlığı’na bir rapor göndermişti. Yine bu aralar Salih Bozok, Mustafa Kemal Paşa’nın daveti üzerine 9 Mayıs’ta Diyarbakır’a gelmişti. Salih Bozok baş yaver olarak davet edilmiş, O’da bu davete olumlu cevap vermişti. Bu ikilinin birlikteliği ileriki zamanlarda da uzun yıllar devam etmiştir.

    Bu teftişlerde, eskiden 2. Ordu karargahı olan, sonradan 4. Kolordu merkezi olan Sekerat’a da gidilmişti. Daha önce 2. Ordu Kurmay Başkanı olarak burada görev yapmış olan İsmet (İnönü) Bey, bu sırada da 4. Kolordu’ya kumanda ediyordu.

    Bu kısa süreli tetkik seyahatinden sonra, her şeyden üstün görerek üzerinde önemle durdukları ordunun iaşe meselesini halletmek amacıyla harekete geçen Mustafa Kemal Paşa, mıntıka dahilinde mevcut vali ve mutasarrıfları Diyarbakır’a davet etmişti. Mayıs ayı başlarında gerçekleşen bu çağrıya uyarak karargaha gelen davetlilerle toplantılar yapılmış, gerekli kararlar alınmıştı. Bu toplantılara katılanlar, Mustafa Kemal Paşa’nın kendi mesleği olan askerlik dışında mülki konulara da oldukça vakıf olduğu kanaatindeydiler.

    Mustafa Kemal Paşa günlerini teftişlerini devam ettirerek ve ilgili mercilere gerekli raporları hazırlayarak görevini yürüttüğü sıralarda, Elazığ’da Kafkas Orduları Gurubu Kumandanı Ahmet İzzet Paşa ile birlikteyken, Başkomutan Vekili Enver Paşa’dan gelen emre uyarak birlikte, Halep’e gitmek üzere, 17 Haziran’da hareket etmişler, 24 Haziran 1917’de Enver Paşa başkanlığında yapılan toplantıya katılmışlardır.

    Enver Paşa, Bağdat’ın düşmesi üzerine Doğu ve Suriye cephelerinde bazı düzenlemeler yapmak için, bu cephelerde bulunan ordu kumandanları ve kurmayının da katılımıyla bir toplantı yapılması, durumun tartışılması ve bir karara varılmasını planlamıştı. Önceden, Kafkas Orduları Grubu Kumandanı Ahmet İzzet Paşa ve 4. Ordu’ya kumanda eden Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile de görüşmüştü. 24 Haziran’da gerçekleşen toplantıya Mustafa Kemal Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Cemal Paşa, 6. Ordu Kumandanı Halil (Kut) Paşa, Milli Savunma Bakanı Müsteşarı Mahmut Kamil Paşa, Genelkarargâh Kurmay Başkanı Bronzard Paşa, 4. Ordu Kurmay Başkanı Albay Ali Fuat, 3. Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Goze, Kafkas Orduları Gurubu Kurmay Başkanı Yarbay Falkenhavzen, 6. Ordu Kurmay Başkanı Kreçmar katılmışlardı. Kafkas Ordusu’nun durumu tartışılıp, takviye yapılması görüşü benimsendi. Suriye’de bir taarruzun mümkün olmadığı, Irak’ta taarruza geçilmesi gerektiği, ancak mevcut kuvvet ve yapı ile bunun istenilen neticeyi vermeyeceği, yeni bir organizasyona gidilmesi, görüşleri ağırlıklı olarak benimsenmişti. Toplantıdan sonra Cemal Paşa, Ahmet İzzet Paşayı Gazze, ve Sina cephelerini gezdirmek için misafir etmiş, Mustafa Kemal Paşa 27 Haziran’da Diyarbakır’a dönmüştü.

    Enver Paşa İstanbul’a döndükten kısa süre sonra, yeni bir ordu kurulması kararı duyuldu. Bu ordu, Suriye’deki 4. Ordu, Mezopotamya’daki 6. Ordu ve yeni oluşturulan 7. Ordu’dan müteşekkil olacaktı ve 7. Ordu gurubun çekirdeğini oluşturacaktı. Böylece “ Yıldırım Orduları Gurubu” oluşturulmuş, 7. Ordu Kumandanlığı’na da Mustafa Kemal Paşa atanmıştı.
     
  3. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    7. Ordu ve Yıldırım Orduları Kumandanlığı
    Halep toplantısında alınan kararlar çerçevesinde oluşturulan ve Grup Kumandanlığını Alman General Falkenhayn’ın üstlendiği, “Yıldırım Orduları Grubu” içindeki 7. Ordu Kumandanlığı’na Mustafa Kemal Paşa atanmıştı. Bu tayinin öyküsü ise farklı kaynaklarda görülen küçük nüanslarla şöyle gelişmişti: Mustafa Kemal Paşa Halep toplantısından döndükten sonra, mutad işlerini yapmaktayken, bir gün, Diyarbakır Valisi Bedri Bey’in verdiği bir akşam yemeği sırasında, Başkumandan Vekili Enver imzasıyla gelen telgrafla bu göreve atandığı bildirilmiştir. Telgrafı alan Mustafa Kemal Paşa yaverine, bu görevi Alman Generalin Bağdat’a yapacağı kanlı saldırıyı önlemek için kabul ettiğini beyan etmişti. Gelen telgrafta, kurulması düşünülen 7. Ordu Komutanlığı’nı kayıtsız şartsız kabul edip etmeyeceği soruluyordu. Mustafa Kemal Paşa de görevi kabul ettiğini bildirdi. Çevresindekilere göre Mustafa Kemal Paşa, bu görevin kendisine verilmesinden epeyce memnun olmuştu. Bu arada yolculuk hazırlıklarına da başlamıştı. Tayin emrinin gecikmesi dolayısıyla da biraz endişelenmişti. Ancak 5 Temmuz’da Başkomutanlık Vekâleti’nden atama emri gelmiş, 10 Temmuz’da da 7. Ordu Karargahı’nı oluşturmak üzere İstanbul’dan çağrılması üzerine, yaveriyle birlikte Diyarbakır’dan hareket etmişti. 15 Temmuz’da da Başkomutan Vekili Enver Paşa’dan, Yıldırım Orduları Gurubu’nun kurulduğunu belirten emir birkaç gün daha sonra gelmişti.

    16 Temmuz’da İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa ve Falkenhayn ile görüşüp kısa sürede 7. Ordu karargâhını oluşturmuş, hareket için hazırlıkları tamamlamıştı. 15 Ağustos’ta da İstanbul’dan Halep’e hareket etti. 18-19 Ağustos’ta izinli olarak İstanbul’a gitmekte olan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa ile Ulukışla istasyonunda bir süre görüştükten sonra, devam eden yolculuğun sonunda, 23 Ağustos’ta Halep’e geldi. Bu yolculuğa çıkılırken bölgedeki Arap şeyhlerini bendetmek için de hazırlık yapıldığı, Yaver Şükrü’nün ifadelerinden anlaşılıyor.

    Üç günlük bir yolculuk sonrasında Halep’e gelen Mustafa Kemal Paşa, mahiyetini Aziziye mevkiindeki karargâha yerleştirmiş, kendisi de aynı mahalde ve Halep’in ileri gelenlerinden, tanınmış banker Jozef Esved (Humsi Ailesi)’in evinde kendisine ayrılan dairede kalmışlardı. Bir süre sonra Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Falkenhayn da karargâhı ile Halep’e gelmiş, yakın bir yere yerleşmişti. İlk zamanlarda Ordu ile Grup ve Mustafa Kemal Paşa ile Falkenhayn arasındaki ilişkiler normal seyrinde gelişmişti. Bir iki ay içinde Grup Kumandanının bazı icraatları Mustafa Kemal Paşa’nın tepkisini çekmiş, ilişkiler gerilmiştir. Bu gerilimin ana sebebi Alman görevlilerin hâkim olduğu Grup Karargâhı Türk komutanları ve memurları pek dikkate alınmıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Ağustos’ta Falkenhayn’a yazdığı telgraf da bu merkezdeydi. Mustafa Kemal Paşa, Menzil Baş Müfettişi General Kresman’ın , Gazze’deki Fetan Aşireti Şeyhi Hacim ile bir sözleşme yaptığını, bu anlaşmanın amaç ve iç politika açısından uygun olmadığını bildirmiş, telgrafın bir suretini de Başkomutanlık vekâletine göndermişti. Burada endişe edilen ve endişelere haklı gerekçe oluşturan konu, Almanlar kendi çıkarlarına uygun politikalara yönelirken, Osmanlı çıkarlarını pek düşünmedikleri, hatta ona zarar verdikleri kanaatiydi. Mustafa Kemal Paşa, Falkenhayn’ın düşüncelerini ve işlerini, bilhassa aşiretlerle olan ilişkilerini beğenmiyordu. Yapılması düşünülen hareketlerden de umutvar değildi.

    Yıldırım Orduları Grubu Halep’te hazırlıklarına devam ederken, Sina cephesindeki İngiliz ordusunun Filistin ve Suriye’yi tehdit etmeye başlaması üzerine; Falkenhayn 7. Ordu’nun Sina cephesinde kullanılmasını teklif etmiş, 5 Eylül’de bu konuda karar çıkmıştı. 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa ve 7. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa Paşa, Sina cephesinin pekiştirilmesini, bunun için 7. Ordu’nun bir an evvel güneye kaydırılmasını önerdiler. Çünkü, 7. Ordu Filistin bölgesine ikmalini ancak iki ayda sağlayabilirdi. Bu durumda Yıldırım Harekâtı’ndan vazgeçildi. Irak’taki 6. Ordu Gurup’tan ayrıldı. Sina cephesindeki birlikler yeniden düzenlenerek 8. Ordu oluşturuldu ve Falkenhayn’ın kumandasına verildi. 4. Ordu’nun kumandası da Von Kress’e verilmişti. Bu düzenleme de bazı meseleleri beraberinde getirmişti. Almanlar sadece askeri konularda emirlerine uyulmasını yeterli bulmuyorlar, iç politika konularında görüşlerinin kabulünü istiyorlardı. Verilen emirlere körü körüne itaat isteyen Prusya Karakteri, Türklerinkiyle, hele Mustafa Kemal Paşanınkiyle hiç uyuşmuyordu. Mustafa Kemal Paşa Falkenhayn’ın siyasî ve askerî kişiliğini beğenmiyor, Türkleri aşağılayıcı tavırlarından dolayı da kızıyordu. Yaptığı öneriler Falkenhayn tarafından dikkate alınmayınca Başkomutanlık Vekâleti ile yazışarak, aksaklıklar ve yanlışlıkları düzeltmeye çalıştı.

    Bu gelişmelerden çıkan sonuç; Mustafa Kemal Paşa kendi görev ve sorumluluk duygusu içinde memleketine hizmet etmek, yabancıların tutkularına alet olmamak istiyordu. Osmanlının dağılmakta olduğunu, askerî durumun zafer getirmeyeceğini görüyor, Devletin özü olan Türklüğün daha fazla zarar görmemesi gerektiğine inanıyordu. Bu konularda karar mercilerinde bulunanları da uyarıyordu. Bu çerçevede daha önceleri de Cemal Paşa, Enver Paşa ve Falkenhayn ile birtakım yazışmalar yapmış olmasına rağmen, 20 Eylül 1917’de yazdığı rapor daha bir yankı uyandırmıştı. Herhalde ilk defa, bu kadar yüksek sesle “kral çıplak” sedası yükselmişti. Askeri yönden en vurucu noktası Türk ordusuna Türk komutanların kumanda etmesinin istenmesiydi. Bu rapor Osmanlı İdaresinin en yüksek makamlarına gönderilmişti. Sadrazam Talat Paşa ve Başkumandan Vekili Enver Paşaya zata mahsus işaretiyle şifreli olarak gönderilmişti. Rapora Cemal Paşanın tepkisi olumlu olmuştu. Bunu yeterli görmeyen Mustafa Kemal Paşa, rapor konusundan kendisine güvenen zevatın haberdar olmasını da sağlamıştı. Bu amaçla raporun nüshalarını Cevad Abbas’la İstanbul’a göndermişlerdi. Bu nüshalar İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Katibi Mithat Şükrü ve yönetimden Dr. Nazım ve Bahattin Şakir Beylerle diğer bazı kişilere dağıtılmıştı. Cevat Abbas raporları teslim edip dönmüş, geçen zamana rağmen yetkililerden bir cevap alınamamıştı. Halbuki Mustafa Kemal Paşa sabırsızlıkla bu raporun yankılanmasını ve yönetimin üst kademelerinin tepkilerini, hatta gereği konusunda icraatlarını bekliyordu. Gerçi 23 Eylül’de Cemal Paşa görüşlerine katıldığını bildirmişti ancak, Cemal Paşa da nihayetinde Mustafa Kemal Paşa gibi bu karmaşanın içinde kalmış, merkezi yönlendirmekten uzaktı. Mustafa Kemal Paşa Sina cephesinin ikiye ayrılmasını bir hata olarak görmüş, Halep’ten Cemal Paşa’ya 24 Eylül’de bu konuda bir tel çekmiş, cephenin kendi komutasına verilmesini, Falkenhayn göreve devam edecekse 7. Ordu Komutanlığı’ndan affolunmasını istemişti. Cemal Paşa da 27 Eylül’de kendisinin cepheye geleceğini, yüz yüze görüşmeden bir şey yapmamasını istemişti.

    Belki de Mustafa Kemal Paşanın istifa tehdidinin etkisiyle, Enver Paşa da 29 Eylül’de Mustafa Kemal Paşaya raporla ilgili görüşlerini bildirmişti. O’nu, yaptıkların yapacaklarına referanstır. Bu görevi de layıkıyla, Von Kress Paşa ile birlikte başaracakları, Padişah’tan bu güvenle bu göreve tayini için izin aldığı, şeklinde taltif ettikten sonra, ayrıntıların Cemal Paşaya bildirileceğini belirtmişti. Mustafa Kemal Paşa de 30 Eylül’de, Her iki Paşaya, Cemal Paşanın dönüşünü bekleyeceğini bildirmiş, Enver Paşa’ya Sina cephesinin durumuyla ilgili görüşünün dikkate alınmasını bir kere daha belirtmişti. Bu durumda meselenin Cemal Paşa Halep’e dönüşüyle çözüleceği ümidi ağırlık kazanmaya başlamıştı. Enver Paşanın telgrafı da bu havayı güçlendirmişti.

    Bu çerçevede, cephenin harekât ve komuta meseleleri üzerine Cemal Paşa, Enver Paşa, Falkenhayn ile bir dizi yazışmalar devam ederken, 2 Ekim’de Enver Paşanın Mareşal Falkenhayn’ın görüşlerini benimseyen, Mustafa Kemal Paşanın endişelerinin gereksiz olduğu, Falkenhayn’a güvenmesi mealindeki cevabi telgrafı da gelmişti. Mustafa Kemal Paşa bu noktadan itibaren ipleri atmak, Falkenhayn komutasında yürütülen bu olumsuz ve yanlış politikalara ortak olmamak, başarabilirse bunu engellemek adına istifa etme konusunda kesin kararını vermişti. Ama bu konuda hemfikir olduğu, hatta kısmen dayanışma içinde bulunduğu Cemal Paşanın gelişini bekleme kararını da ertelemedi. Nihayet 6 Ekim’de Cemal Paşa Halep’e gelmiş, görüşmeler Mustafa Kemal Paşayı kararından döndürecek bir gelişme sağlayamamıştı. Cemal Paşa daha sonra 7. Ordu karargahına gelmiş, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmelerinde durumda bir değişiklik olamayacağı kararına varıldığını belirtince, Mustafa Kemal Paşa da istifasını Cemal Paşaya vermiş, Cemal Paşa Şam’a gitmek üzere ayrılmıştı. Mustafa Kemal Paşa bu gelişmenin öyküsünü şöyle anlatmaktadır: “...Ben fazla önem verdiğim düşüncelerimle ilgilenmediğini görünce susamadım. Her türlü sonucu önceden göze alarak usul ve gelenek dışı, denilebilir ki, biraz isyancı şekilde, kendi kendini ordu komutanlığından af ve hatta vekilimi de kendim atayarak (Kolordu Komutanlarından Ali Rıza Paşa’yı) görevime son verdim ve bu olup bittiyi büyük makamlara bildirdim. Beni bu hareketten caydırmak için, General Falkenhayn özel bir mektupla, ayrıca Başkomutanlık Vekaleti ve durumla ilgili 4. Ordu Komutanı dostça aracılıkta bulundular. Bu hal gerçeğin bu kişilerce hala anlaşılmadığını ve saklandığını gösterdiğinden beni, üzüntülerimi daha sert belirtmek zorunda bıraktı...”

    Bu gelişmeler sonrasında Mustafa Kemal Paşa yeniden 2. Ordu Komutanlığına tayin edilmiş, kabul etmeyince 2. Ordu Kumandanı sıfatıyla bir ay izin verilmiştir. İzinli olduğu sürede de İstanbul’da genel karargâhta görevlendirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa ile Falkenhayn arasındaki anlaşmazlık konularında Mustafa Kemal Paşanın haklı olması, savaşın gidişatının da İttifak aleyhine gelişmesi, Mustafa Kemal Paşanın kendi deyimiyle “biraz isyancı” denilebilecek davranışlarının görmezden gelinmesinde önemli bir etkendi. Haklılığı Mustafa Kemal Paşayı daha da güçlendiriyordu. Yoksa bir ordu kumandanının, savaş içinde ve cephedeki bu davranışları, harp disiplini ve temayüller ve hatta kanunen kusur sayılabilecek yaklaşımlardı. Mustafa Kemal Paşa de bu istifa kararını asilik olsun diye yapmamıştı. Bu tarz hareketiyle, söz konusu edilen risklerin tümünü milletine ve memleketine hizmet için almıştı. 7. Ordu Kumandanı olarak bunu yapabilecek olsaydı, istifayı değil hizmeti seçeceği kesindi. Bunun üzüntüsünü en yoğun şekilde yaşayanların en başında da yine O geliyordu. Kaldı ki, bu O’nun son Suriye serüveni de olmadı.

    İstanbul’a gitmesi için verilen bir ay izin, belki merkezde atılacak bazı adımlar ve kurulacak diyaloglar için bir şans olabilirdi. 11 Ekim’de Halep’ten İstanbul’a hareket etmiş 15 Ekim’de İstanbul’a gelmişti. İzin süresi bitince genel karargâh hizmetine alınmış, daha sonra da Veliaht Vahdettin ile yolları kesişmişti. Sultan Reşat hasta olduğu için, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in davetine katılmak üzere Almanya’ya Vahdettin gidecekti. Yaygın kanaat olarak ileri sürülen gerekçesiyle; Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşayı İstanbul’dan uzaklaştırmak için bu görevi kendisine teklif edince, O’da kabul etmişti. 4 Ocak’ta biten bu seyahatten sonra, Vahdettin Sultan Reşad’ın ölümü üzerine, 4 Temmuz’da tahta çıktı. Mustafa Kemal Paşa de Mayıs ayı sonlarında tedavi için Karslbad’a gitmiş, Temmuz sonlarında İstanbul’a dönüşünde Ahmet İzzet Paşa ve Vahdettin ile görüştükten sonra, 7 Ağustos’ta yeniden 7. Ordu Kumandanlığına atanmıştı. Falkenhayn Suriye ve Filistin cephelerinde yaşadığı bozgundan sonra komutanlıktan ayrılmış, yerine Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale’den tanıdığı Liman Von Sanders Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığı’na getirilmişti. Mustafa Kemal Paşanın bu görevi kabul etmesinde Liman Paşanın komutanlığı da etkili olmuştu.

    Mustafa Kemal Paşa üçüncü Suriye yolculuğuna 22 Ağustos’ta trenle çıkmıştı. 27 Ağustos’ta Halep’e ulaşmış, önceki görevi sırasında kaldığı ve ordu karargâhının da bulunduğu Aziziye semtindeki olduğu Josef Esved (Humsi) Ailesinin evinde kalmıştı. 27 Ağustos’ta Halep’ten hareketle, kendisinin görevden ayrılmasından sonra 7. Ordu karargâhının taşındığı Nablus’a gitmişti. Grubun konuşlanması değişmişti. Yıldırım Orduları Grubu, 4, 7 ve 8. kurulmuş olarak Nablus güneyi ile Şeria nehri arasına konuşlanmıştı. 7. Ordu Karargahı da Nablus’taydı. 1 Eylül 1918’de Nablus’a gelen Mustafa Kemal Paşa, yolculuğu sırasındaki gözlemleri ve cephe durumundan etkilenmiş, gerçekte her şeyin bittiğini düşünmüştü. Kendisi Suriye’den ayrılırken Sina Çölü kıyısında olan ordu gerilemiş, cephe Şeria Vadisi’nin kuzeyine çekilmiştir. Şam Ordu merkezidir. Mustafa Kemal Paşa kumandasındaki 7. Ordu’da İsmet Bey ile Ali Fuat Paşa kolordu kumandanıdırlar. Bunlar ve diğerleri ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ancak kuvvetler dengesi 1/3 tür. Grup Kumandanı Liman Von Sanders da cephenin bitmiş olduğu kanaatindedir. Sesini duyacak birileri varsa, O’da şöyle feveran ediyordu; Bölgedeki Arap halk silahlanmış, saldırıyor, yağmalıyor, telgraf tellerini kesiyor. Yolsuzluk, araçsızlık, yoksulluk her şeyi olduğundan birkaç kat daha zorlaştırıyordu. Rusların Doğu Anadolu’dan çekilmesi üzerine Kafkasya’da yeni bir cephe açılmış, Filistin Cephesi’nden buraya asker ve teçhizat kaydırılmıştı. Bu cephenin daha da zayıflaması sonucunu doğurmuştu. Alayların çoğu mevcudunun yüzde onuna sahipti. Askerler tümüyle ihmal edilmiş, giysileri perişan, susuzluk, açlık, sıcak ve hastalıktan ölen binlercesi.

    Nablus’ta karargahını ve ordusunu teslim alan Mustafa Kemal Paşa, bu korkunç keşmekeşi bir tür örgütlenmeye dönüştürebilmek için işe koyulmuştu. Tüm cephe durumunu değerlendirmiş, muharebe hatlarını gezmiş, ordu içinde yapılabilecekler yapılmış, Hücum Kıtaları kurulmuş, Nablus’taki 109. Alay kıtalarıyla 3. Kolordu Hücum Taburu sürekli gözetim ve denetim altında donatılıp eğitilmişti. O, hala Suriye cephesinin özelliklerini biliyor ve bölgeyi tanıyordu. Mustafa Kemal Paşa mazeretlerin arkasına sığınacak birisi değildi. O, en kötü şartlardan iyi sonuçlar çıkarmak için mücadele etmeye çalışıyordu. Bu sıralarda hastalığı da nüksetmişti. Faaliyetleri bir süre hasta yatağından idare etti.

    Mustafa Kemal Paşanın gelişinden tam 18 gün sonra Allenby komutasındaki İngiliz birlikleri saldırıya geçmişti. Bu saldırı, durumun ciddiyetini ve perişanlığı kısa sürede ortaya koymuştu. Cephe itibariyle adı kalan Osmanlı Ordusu tam bir bozgun yaşıyordu. Mustafa Kemal Paşa yaklaşık bir yıl önce bölgede taarruzu değil, savunmayı, hatta çekilmeyi teklif ettiğinde dikkate alınmamıştı. Şimdi 19 Eylül’de başlayan bu taarruz karşısında bir bozgunu önleyebilmenin çareleri aranıyordu. Gerçi taarruzdan kısa süre önce de Mustafa Kemal Paşa bu saldırıyla ilgili olarak Liman Paşayı da uyarmış olmasına rağmen, görüşleri ciddiye alınmamıştı. Mustafa Kemal Paşa kendi birliklerinde bu ihtimale göre tedbirlerini almıştı. Haklı çıkması gecikmedi. Liman Paşanın pek ihtimal vermediği bu plan doğrultusunda, 8. Ordu merkezine başlayan taarruz İngiliz karargâhının istediği gibi gelişti, düşman taarruzundan ilk darbeyi yiyen 8. Ordu çökmüştü. 8. Ordu cephesinin 30 km. genişliğindeki kısmı yarılmış, birlikler dağılmış, buradan ilerleyen İngiliz süvarisi Sanders’in Nasıra’daki karargâhını basmış, Sanders ve karargâhı esir düşme tehlikesi yaşamıştı.

    Mustafa Kemal Paşa, ordusuyla Nablus’un Kuzeydoğusunda Ferha vadisinde tutunmak istemiş, ancak düşman süvarisi daha evvel bu hattın arkasına gelip yolu kesmiştir. O, ne pahasına olursa olsun birliklerini kurtarmak düşüncesindeydi. 23 Eylül’de Şeria’yı geçip ordusunu Aclun dağlarına vurmuş ve 25-26 Eylül’de Der’a (Deraa) demiryolu kavşağına ulaşmıştı. Burada yapılan toplantıda, 4. ve 8. Orduların artıklarının da kendisine bağlanmasını istemiş, önerisi kabul edilmemişti. 27 Eylül’de karargâhıyla birlikte Deraa’dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa, 28 Eylül’de, Liman Paşa tarafından Riyak bölgesi komutanlığına kaydırıldı. 28 Eylül’de Şam-Riyak hattı tutularak 4. ve 7. Ordu birlikleri burada konuşlandırılmış, 29 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa Grup Kumandanlığı’nın emriyle, 7. Ordu birliklerini Şam’ın savunması için Mersinli Cemal Paşaya bırakarak, Riyak bölgesindeki dağınık kuvvetleri emrine almak üzere harekete geçmişti. Bu hatta, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa da vardır ve ciddi mücadeleler vermişlerdir. Ancak bu çarpışmalar kanlı çaresizlik savaşlarıdır. Bu arada Mustafa Kemal Paşa Başkomutanlığa, Riyak’ın kuzeyine çekilmek gerektiği, Şam’ın uzun süre savunulamayacağı, kuzeyden kaydırılacak kuvvetlerle Riyak’ın kuzeyinde ciddi bir savunma hattı oluşturulması hakkında bir rapor yazmış, Şam’da 3. Kolordu Komutanı Albay İsmet (İnönü) Bey ile Baalbek bölgesindeki 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa komutasındaki kuvvetlerin kuzeye kaydırılması emrini vermişti. Bilgi için Liman Paşa’ya da emrin suretini göndermişti. Liman Paşa Şam’ı savunmayı düşündüğü için bu görüşe katılmamıştı. 30 Eylül’de Riyak’a gelip askeri derleyip toparlayan Mustafa Kemal Paşa, Riyak’ın kuzeyine çekilme kararının uygulanması, yoksa orduya bundan sonra şekil vermek imkânı bile kalmayacağını Sanders’a bildirdikten sonra Baalbek’e, Ali Fuat Paşa’nın yanına gitmişti. O, bu kuvvetle ciddi bir savunma yapılamayacağını görmüştü. Yıldırım Orduları Grubu’ndan kalanları düşmana ezdirmeden Halep’e kadar çekilmeyi, savunma hattının burada kurulmasını düşünüyordu. Liman Paşa bu yaklaşımın aksine birliklerin yerlerinde kalarak çarpışmalarını istiyordu. 1 Ekim günü Şam düşüp, iki tümenin de esir olması sonrasında Humus’a, Liman Paşanın karargâhına gelen Mustafa Kemal Paşa, Liman Paşayı ikna etmişti. Nihayet 4. Ordu’nun Humus’a, 7. Ordu’nun da Halep’e çekilmesi emri verilmişti. Mustafa Kemal Paşa 5 Ekim’de Halep’e gelerek Baron Oteli’ne yerleşmiş, dağınık ve düzensiz bir şekilde çekilen birliklere çekidüzen vererek önce Halep’te, sonra da Halep kuzeyinde, savunma hattını oluşturmuştu. 13 Ekim’de karargâhı lağvedilen 4. Ordu da Mustafa Kemal Paşa’ya bağlanmış, 16 Ekim’de gelen 15 Ekim tarihli Başkomutanlık emriyle, 4. Ordu’nun lağvedildiği, karargâhının 7. Ordu karargâhını takviye edeceği bildirilmişti. Bu arada Halep’te bazı isyancı Arapların arasına düşen Mustafa Kemal Paşa, soğukkanlı davranışıyla esir düşmekten, ya da ölümden kurtulmuştu. Bu sıralarda yeniden rahatsızlanmış, Ermeni hastanesine yatırılmış fakat cephe ile bağlantısını devam ettirmişti.

    23 Ekim’den itibaren başlayan düşman taarruzuna karşı, Halep ve güneyinde bulunan kuvvetler 5 km. kadar kuzeye kaydırılarak burada bir savunma hattı oluşturulduktan sonra Halep’te çetin muharebeler yaşanmıştı. Bu mücadele üç gün kadar sürmüştü. Durum öyle gösteriyordu ki, Halep’ten çıkmak ve kuzeydeki dağlık bölgede Anadolu’nun yolunu kapamak lazımdı. 25-26 Ekim’de Halep bırakılarak, daha önce kuzeyde oluşturulan hatta çekilmiş olan 7. Ordu, karargahını da Katma’ya taşımıştı. Yıldırım Orduları Grubu karargâhı da Adana’ya taşınmıştı. Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 7. Ordu’nun tutuğu hat, İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telülrifat ve doğuya uzanıyordu. Antakya da 28 Ekim’de bu hatta dahil edildi. Bu hatta düşman durduruldu ve Türk ordusu daha geriye çekilmemek konusunda sonuna kadar mücadele etti. Bu hat Türkiye’nin millî sınırlarını oluşturuyordu. Mustafa Kemal Paşaya göre bu hat, Türk ordularının en başta korumayı ve kurtarmayı düşünmesi gereken hattı. Türk ordusu şimdi Arap topraklarını değil, kendi vatan topraklarını savunuyorlardı. Burası Türkiye’nin doğal sınırıydı. Daha Yıldırım Orduları oluşturulurken, Mustafa Kemal Paşa ile Enver Paşa ve Falkenhayn’ın anlaşmazlık konularında, şimdi Mustafa Kemal Paşa’nın haklılığı binlerce can pahasına, bir kere daha görülüyordu. Mustafa Kemal Paşa her şeye rağmen birliklerini kurtarmıştı. Bir bakıma bu dört yıllık savaştan yenilmeden çıkmıştı.

    Bu sıralarda İstanbul’da da önemli gelişmeler oluyordu. 8 Ekim’de Talat Paşa sadrazamlıktan istifa etmiş, Tevfik Paşa’ya hükümet kurma görevi verilmişti. Ancak Tevfik Paşa görevi kabul etmeyince, Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Mustafa Kemal Paşa içinde bulunduğu cehennemi ortamda, bir yandan da bu gelişmeleri takip ediyordu. 11 Ekim’de Padişah Vahdettin’e bir telgraf çekerek, kurulacak hükûmetle ilgili bazı görüşlerini iletiyordu. Ahmet İzzet Paşaya da ayrıca telgraf çeken Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nazırlığını istemişti. Ahmet İzzet Paşa kabineyi kurduktan sonra Mustafa Kemal Paşa’ya cevap vermiş, barıştan sonra birlikte çalışacaklarını söylemişti. Mustafa Kemal Paşa da, barışın zaman alacağını, bu arada çok sıkıntılar yaşanacağını, bu buhranlı dönemlerde vatana hizmet için Harbiye Nazırlığını istediğini, barış zamanında bu görevi kendisinden daha iyi yapacak kişiler bulunabileceği şeklinde bir cevap yazmıştı. 30 Ekim’de imzalanan ateşkes, kastedilen barış olmalıydı. Buna göre de, Mustafa Kemal Paşa ve Yıldırım Ordularının tuttuğu hat açılıyordu. Mütareke’nin 16 maddesi bu hattı kaldırıyor, dolayısıyla Anadolu’yu işgalcilere açıyordu.

    30 Ekim’de ateşkes imzalanırken bir taraftan da Yıldırım Orduları ile ilgili gelişmeler devam ediyordu. Yıldırım Orduları Grubu artık yıpranmış, yorulmuş olan 2. ve 7. Ordulardan oluşuyordu. Cephede sadece 7. Ordu vardı. Mütarekenin imzalanmasıyla birlikte, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, Liman Von Sanders’a Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığını Mustafa Kemal Paşaya devrederek İstanbul’a gelmesini bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa de görevi devralmak için Katma’dan hareketle Adana’ya gelmişti. 31 Ekim’de Liman Paşa bir bildiriyle bu değişikliği Guruba duyurmuş ve görevi Mustafa Kemal Paşa üstlenmişti. Mustafa Kemal Paşa her şeye rağmen şimdi biraz daha ümitliydi. Yeni görevinin hükümetle doğrudan irtibatında yardımcı olacağını düşünmüştü. Bir zamanlar kabul görmeyen fikirlerinde haklı çıkması, yen gelişmelerde görüşlerine itibar edilmesinde yararlı olabilirdi. Fakat heyhaaaat!!

    Devir teslim töreni hüzünlü geçmişti. Yıldırım Orduları ve 7. Ordu Karargâhlarının yerleştiği otelde, Alman General Ekselans, dedi, “siz savaş cephelerinde Arıburnu’nda ve Anafartalar’da çok yakından tanıdığım komutansınız... Kalben dost olduğumuzu sanırım. Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldığım şu anda emrim altındaki orduları, Türkiye’ye geldiğimden beri değer verdiğim bir komutana bırakıyorum. Bu genel felâket içinde komutayı size bırakmakla teselli buluyorum... şu andan itibaren ben sizin konuğunuzum.” İkisi oturup sigara ve kahvelerini içerken, hafızalarında Anafartalar’dan berisinin hatıraları canlanıyor olmalıydı. Von Sanders ve diğer Alman subaylar o gün şehri terk ederken, Mustafa Kemal Paşa da onları merasimle uğurladı.

    Mütareke’nin imzalanması ve Mustafa Kemal Paşanın Yıldırım Orduları Kumandanlığı’nı devralışından sonraki bir hafta; Mütareke’nin uygulanması ile ilgili olarak İstanbul ile yazışmalarla geçmişti. Daha bu yazışmalarda, Mustafa Kemal Paşanın oldubittiyi kabullenmeyeceğine, kabullenilmemesinin de gerekliliği görüşünde olduğuna delalet eden bir tavır vardı. İtilaf Devletlerinin iyi niyetlerine güven üzerine kurulan İstanbul politikaların aksine, Mütareke şartlarının Türkiye aleyhine kullanılacağı fikrindeydi. Nitekim bunun işaretleri de hemen görülmeye başlamış, İngiliz Komutan Irak sınırının Siirt’ten geçtiği, İskenderun limanının işgali gibi konuları gündeme getirmişti. Bu ve benzeri gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa, 3 Kasım’da Sadrazam Ahmet İzzet Paşaya çektiği telde; Mütareke şartlarının açıklanması gereğinden bahsetmiş, ne gibi tedbirler alınacağını sormuştu. 4 Kasım’da aldığı cevapta, Toros tünellerinin koruma niyetiyle işgal edileceği, kuvvetlerin miktarını onların bileceği bildirilmişti. Bu gelişmeler içinde Mustafa Kemal Paşa, Katma’dan Adana’ya çağırdığı Ali Fuat Paşa ile görüşmüş, bu görüşmede iki Komutan şu görüşe varmışlardı: Artık millet kendi haklarını kendi araması ve koruması, bizim de mümkün olduğu kadar bu yolu göstermemiz ve ordu ile beraber yardım etmemiz lazım. Yine aynı tarihte Sadrazam’a çekilen telle, Mütareke şartlarının uygulanmasında yanlış yorum ve uygulamalara karşı tedbir alınması, İngilizlerin her dediklerine boyun eğilmemesi, yoksa isteklerin ve ihtirasların bitmeyeceği konusunda uyarılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, İskenderun’a asker çıkarmaya kalkışmaları durumunda İngilizlere silahla karşı koyacağını da yazmıştı. Ahmet İzzet Paşa da, İngilizlerin şehir ve limandan yararlanmalarında bir sakınca görülmediğini bildirmiş, 6-7 Kasım’daki telinde de; İngilizlere silahla karşılık verilmesinin ülke menfaatlerine zarar vereceğini, bu emrin düzeltilmesi gereğini bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa, ne kadar zayıf olunursa olunsun, kabul edilecek fedakârlıkların bir sınırı olduğuna inanıyordu ve bu inancını Sadrazam’a da bildirdi. Bu yazışmalardan sonra, 7 Kasım’da Yıldırım Orduları Grubu Karargâhı ile, 7. Ordu Karargâhının Padişah iradesiyle kaldırıldığı ve Mustafa Kemal Paşa’nın de Harbiye Nezareti emrine verildiği haberi gelmişti. Bu gelişmelerden sonra Mustafa Kemal Paşa 11 Kasım’da Adana’dan ayrılmış, 13 Kasım’da da İstanbul’a ulaşmıştı. Mustafa Kemal Paşanın Ortadoğu’daki üçüncü serüveni de böylece tamamlanmış oluyordu.

    Bütün bu yazışmalardan çıkan sonuç, İstanbul’dan verilen gayet net emirlere rağmen, Mustafa Kemal Paşa İskenderun’un işgaline engel olmak istemiş, buraya girecek işgalcilerin bir daha çıkmayacağını söylemişti. İkinci bir husus da, daha önce zikrettiği gibi, bizim için yeni bir mücadelenin kaçınılmaz olduğu gerçeğine uygun olarak, eldeki orduları, silah ve mühimmatı, bu mücadelenin alt yapısını oluşturacak şekilde sevk ve idare etmekti. Bu da kısmen yapılmış sayılırdı.

    Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti savaştan yenilerek çıkmıştı. Arap topraklarındaki ordularımız yenildiği gibi, İngiliz ve Fransızlarla birlik olan Araplar bizi adeta yaka paça kovdular.
     

Sayfayı Paylaş