1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Ayten Gökçer falan

Konusu 'Sadece Magazin Haberleri' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 11 Aralık 2012 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    Ayten Gökçer falan

    - Hepsinin havaları bin beş yüz…

    - Hepsi en Batılı eğitimden geçmiş.
    - Hepsi Türkiye’nin en modern yüzü…
    - Hepsi çağdaşlığın bayraktarı…
    - Hepsi sanatlarında bir numara…
    - Hepsi seyirci gözünde iyi bir imaja sahip…
    Kısacası…
    Hepsi nadide bir çiçek gibi…
    *
    Fakat bu nadide çiçeklerimiz, söz ne zaman Cumhuriyet’e, Atatürk’e, orduya, darbeye, başörtüsüne, demokrasiye falan gelse…
    Solmaktan beter hale geliyorlar.
    Behçet Necatigil’in şiirinde geçtiği gibi…
    “Solgun bir gül” oluyorlar bu mevzulara dokununca…
    *
    İsimlerinin altında en havalı harflerle “sanatçı” yazıyor.
    Fakat konuşmaya başladıklarında, yaldızları dökülüyor.
    - Başörtüsü konusunda orta halli bir İzmirli laik teyzeyi bile aratacak cinsten laflar ediyorlar.
    - Cumhuriyet konusundaki duyarlılıkları, “ay ben askerlerimizin öyle rap rap yürüyüşlerini görünce dayanamaz ağlarım” noktasında…
    - Atatürk konusunda “O olmasaydı, biz olmazdık”ın bir tık ötesine bile geçemiyorlar.
    - Demokrasiyi sadece kendi yaşam tarzlarının korunması olarak algılıyorlar.
    - Çağdaşlığı sadece görüntüde Batılı olmak gibi algılıyorlar.
    - “Dersim’de akıtılan kan”dan söz edildiğinde “Atatürk’ümüzü mü yargılayacaksınız, hadi sıkıysa yargılayın”ın dışında bir tek cümle bile kuramıyorlar.
    - “12 Eylül” dendiğinde “Herkes birbirini kırıyordu, Kenan Paşa geldi de rahat bir soluk aldık” diyen anneannemden farksızlar.
    - Darbeci generallerden asla rahatsız olmuyorlar. Ne rahatsız olması? Onlara resmen âşıklar.
    - Başörtüsü konusunda “Benim dedem de müftüydü” cümlesini bile aşabilmiş değiller.
    - Kürt sorunu konusunda “Eskiden biz bilmezdik Kürt Türk falan… Ayrılık gayrılık hep sonradan ortaya çıktı” diyorlar, başka da bir şey demiyorlar.
    *
    Muazzam eksikleri var ve daha kötüsü bu muazzam eksikleri nedeniyle en küçük bir huzursuzluk bile duymuyorlar.
    - Mesela hayatlarında
    bir kez olsun herhangi bir 12 Eylül mağduruyla iki dakika sohbet etmemişler.
    - Mesela 12 Eylül’de Diyarbakır zindanlarında tarihin görüp göreceği büyük işkencelerle ilgili en küçük bir fikirleri bile yok.
    - Mesela başörtülülerin sayısının artmasında kırsaldan kentlere göçün etkisinden bihaberler.
    - Mesela darbeciliğin zorbalık olduğunu bilmiyorlar, çağdaş bir insanın neden darbeye karşı olması gerektiği konusunda iki dakika düşünmemişler.
    - Mesela Cumhuriyet’in getirdiği “eşit yurttaş fikri” ile zerre kadar ilgilenmezlerken “Cumhuriyet balosu” nostaljisine aşırı abanır durumdalar.
    - Mesela “Huzur Sokağı” romanını okumamışlar, mesela “Minyeli Abdullah” romanından haberleri bile yok, bir dindarla hayatlarının hiçbir döneminde en küçük bir empati bile kurmamışlar.
    - Mesela dine ait bilgileri, bir bilgi objesi olarak bile bilmek istemezler. Bu konudaki cehaletleriyle gurur duyuyorlar.
    - Mesela Atatürk’ün putlaştırılması ile padişahlardan herhangi birinin kutsallaştırılması arasındaki farksızlığın farkında bile değiller.
    *
    Keşke sadece sanatlarıyla, tiyatrolarıyla, piyanolarıyla, müzikleriyle, sinemalarıyla, sahneleriyle, oyunlarıyla birer efsane olarak kalsalar…
    Keşke hiç girmeseler bu konulara…
    Çünkü: Solgun bir gül oluyorlar dokununca.
    Ya da şöyle söyleyeyim:
    30 yılda toparladıkları itibarı iki dakikada dağıtıyorlar dokununca…

    Başbakan’a tek soru

    DİYORSUNUZ ki:
    “Dokunulmazlık konusunda 1990’ları gündeme getirenler var. 1990’lar farklıydı… Şimdi 2012’deyiz. Şartlar tamamen değişmiştir”.
    *
    Sayın Başbakan…
    1990’lar ile 2000’lerdeki şartlar bile kıyas kabul etmeyecek derecede değişiyor, değişebiliyor ise…
    Neden her konuşmanızda sanki kıyaslanması pek mümkünmüş gibi…
    İnönü dönemi ile bugünü, Tek Parti devri ile bugünü, İkinci Dünya Savaşı koşulları ile bugünü kıyaslıyorsunuz?
    Neden ekmek karnelerini, 1920’leri, 1930’ları, Cumhuriyet Halk Fırkası’nı falan sanki daha dün yaşanmış gibi gündeme getirmelere bir türlü doyamıyorsunuz?

    32 fark

    KÖŞE yazarlığında “Başbakan’ın aleyhinde yazan gazetecilerin aleyhinde yazmak” diye yeni moda bir akım söz konusu…
    Bu akımın önemli temsilcilerinden biri de Akif Beki…
    *
    Ahmet Altan’a atarlanmış Akif Beki…
    Özetle şunu söylüyor Ahmet Altan’a:
    “Başbakan birilerini azarlıyorsa, sen de köşe yazılarında Başbakan’ı azarlıyorsun… Durum berabere bence”.
    *
    İletişim fakültesi öğrencilerine sesleniyorum.
    Lütfen “Başbakan’ın atarlanması” ile “gazetecinin atarlanması” arasındaki 32 farkı bir liste halinde çıkarın ve Akif Beki’ye bir biçimde postalayın.

    Neden AK Parti’de isyan çıktı sanılıyor

    “DOKUNULMAZLIK” konusunda AK Parti’den birkaç milletvekili “Başbakan’dan farklı düşünüyoruz, dokunulmazlıkların kaldırılmasının pek bir yararı olmaz” dedi ya…
    Bazı yorumcular, hemen büyük, hem de çok büyük sonuçlar çıkarmaya başladılar.
    “AK Parti’de isyan çıktı” falan diye yazdılar.
    Neden peki?
    Neden parti içi istişare toplantısında birkaç milletvekilinin, Başbakan’dan farklı düşündüğünü ifade etmesinden bu denli büyük sonuçlar çıkarılıyor?
    Nedenini açıklayayım:
    Koskoca bir siyasi partide…
    - Hep tek kişi konuşursa…
    - Farklı bir tane bile fikir ortaya konmazsa…
    - “Ben Başbakan’dan farklı düşünüyorum” cümlesi zinhar işitilmezse…
    - Koskoca bakanlar bile, farklı düşüncelerini gazetecilere “aman adımı yazmayın” diye bin bir rica ile söylerlerse…
    - Ancak Başbakan’ın söylediklerini tekrarlayanlar, kendilerini rahat ve özgür hissederlerse…
    Birkaç milletvekili, parti içi istişare toplantısında Başbakan’dan farklı fikir ortaya attığında…
    Bunun “bir isyan hareketi” olarak algılanması kaçınılmaz olur.

    Yerel ve küresel dokundurmalar

    - ABDÜLAZİZ BAYINDIR’A: Hocam… Halkın bidatlarıyla uğraşmaktan lütfen vazgeçin…
    - MUHAMMET MURSİ’YE: Tamam… “Tek adam olmak” neymiş hepimize gösterdiniz.
    Bence yeter.
    - VLADİMİR PUTİN’E: Bir Yeltsin vardı… Hafif kaçık falan… Ne oldu ona?
    - BEŞAR ESAD’A: Evlat olsan sevilmezsin.
    - KADİR ABİ’YE: Taksim’e çıkamaz olduk, Kızılkayalar’da ıslak hamburger yemeyi özledik, Saray’ın sütlacından bıktık abi…
    - ALİ AĞAOĞLU’NA: Nerelerdesin ağam? Bina dikecek alan, parçalanacak tekne kalmadı mı yoksa?
    - MELİH BAŞKAN’A: Ben Ankara’ya gelince seni arayayım, sen İstanbul’a gelince beni ara…
    Anlaştık mı?
    - İVANA SERT’E: Nişantaşı’na yeni açtığınız kafe çok rüküş… Üzgünüm, “Bizimle değilsin”.
    - GÜLBEN ERGEN’E: “Muhafazakâr duyarlılık” konusunda hiçbir şey bilmezsen işte böyle şaşar kalırsın “çam ağacı süsledim diye bu ne tepki arkadaş” diye… - ERTUĞRUL ÖZKÖK’E: Rica etsem bu pazar yazısında “Telefon mesajına anında cevap vermeyeyim, çok ilgili görünürüm” anlayışının kadın-erkek ilişkilerindeki yeri ve önemini anlatır mısın?

    Ahmet hakan
     

Sayfayı Paylaş