1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Bağdat ve Basra’yı Savunan Son Türkler

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 9 Mayıs 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Birinci Dünya Savaşı içinde Irak müdafaasının ilk günlerinde, Dicle ile Fırat nehirlerinin kavuşarak ‘Şattülarap’ adıyla akmaya başladığı Korna mevkii civarında Rota suyunun kenarındaki bataklık arazide ve Şuaybe müstahkem ordugâhı önlerinde cereyan eden muharebelerde birkaç misli faik İngiliz kuvvetlerini aylarca durduranlar; bir avuç çelik yürekli Anadolu çocuklarından, onların fedakâr subay ve komutanlarından mürekkepti.

    Adları bugün birçoklarımızca bilinmeyen, tanınmayan bu mütevazi yiğitlerin hayatını, cephelerde ve ateş altında yüksek feragat ve fedakârlıklarını, yakından takip edebilmek fırsatını bulmuş olanlardan başkaları güç ölçebilirler.

    Irak çöllerinde ölmez ve unutulmaz bir nam bırakan ‘Osmancık Taburu’nu İstanbul’da teşkilâtlandıran ve yetiştirenlerin başında Yüzbaşı Cemil, Yüzbaşı Hayri, Üsteğmen Nazillili Fuat, Doktor Yüzbaşı Sinoplu Sefer, Yüzbaşı Fatihli Lûtfi, Yüzbaşı Emirganlı Şevket, Yahya Kaptan ve Millî Mücadele kahraman ve şehitlerinden Yüzbaşı Halim’in adlarını zikretmek lâzım gelir.
    Bunlardan Yüzbaşı Cemil ve Doktor Sinoplu Sefer’i ben ilk defa harbin ilk haftalarında Nuriosmaniye’deki ‘Teşkilâtı Mahsusa’ binasında teşkilâtın şefi Süleyman Askerî Bey’in odasında görmüş ve tanımıştım.

    Balkan Savaşı’nın sonlarına doğru Garbî Trakya Türklerini Bulgar istilâsından kurtarmak gayesiyle teşekkül eden ‘Garbî Trakya Hükümeti Muvakkatesi’ davasında canla başla çalışmış olan Yüzbaşı Cemil, Trablusgarp ve Bingazi’de de yararlık göstermişti. Yüzbaşı Fatihli Lûtfi, Yüzbaşı Fehmi, İskeçeli Ârif, Kuşçubaşı Eşref, Sami, Şakir Kesebir ve arkadaşlarının da Garbî Trakya işlerinde cansiperane hizmetleri olmuştu.

    İsviçre’den İstanbul’a gelişimizden birkaç gün sonra İzmit mebusu Ziya Bey’in delâletiyle teşkilâttan bir Bulgar filintasiyle beraber nagant tabancasını aldığım günün sevincini hâlâ hatırlarım.

    Cepheye gitmek üzere Haydarpaşa’dan 28 Kasım 1914 günü hareket etmiştik. Sapanca’ya kadar uzanan göl ve orman ne güzeldi… Bilhassa Sapanca Gölü İsviçre göllerini, İsviçre’yi ve orada bıraktığım annemi ve kardeşlerimi, mektebimi bana hatırlattı. Her geçen dakika beni onlardan biraz daha ayırıyordu.

    Kim bilir onları bir daha ne zaman görecektim? Bir dost elin birdenbire, yavaşça, omzuma dokunmasıyla bu tatlı hayal serap gibi bir anda söndü ve yok oldu. Savaş adamı olduğu kadar ince bir fikir ve kalem adamı da olan yoldaşlarımızdan Yüzbaşı Halil Türkmen (eski Zonguldak milletvekili, merhum), birlikte çay içmek üzere beni kompartımanına davet ediyordu.

    Halil Bey’le karşı karşıya oturuyoruz. İstasyonlar sinema şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu… Böylece candan ve samimî arkadaşlarla seyahat ederek birkaç günde, o sıralarda Bağdat şimendiferlerinin son istasyonu olan Pozanti’ye vardık. Pozanti’den sonra yolun mühim bir kısmını yaya olarak ve gerisini yaylı arabalarla yaparak Adana’ya; oradan da, kısmen tren kısmen de kamyonla yolculuk ederek Halep’e vardık.

    Halep’ten itibaren, bidayette bizden birkaç gün evvel otomobille hareket eden Süleyman Askerî Bey’in faytonuyla, kara ve sonradan Osmancık Taburu’ndaki arkadaşlarla tekrar birleşerek, birlikte nehir yoluyla keleklerle yolumuza devam ettik. Burada Binbaşı Vedat Bey, Yüzbaşı Ziya Bey, Yüzbaşı Cemil, Doktor Sefer, Binbaşı Ali (Çetinkaya), Yüzbaşı Lûtfi, muharrir ve sporcu Mehmet Ali Fetgeri ve Üsteğmen Nazillili Fuat Beyleri daha yakından tanımak fırsatını elde etmiş ve daha sonraları da çöl hareketlerinde, kendilerine karşı daima artan bir hürmet ve bağlılık duymaya başlamıştım. Vatanı içten bir aşkla seven Süleyman Askerî Bey’in, bu genç idealist silah arkadaşları, granit kadar sağlam birer insan numunesi idiler. Maddi dünyayı hiçe sayan ve ateş hattında arslan kesilen Askerî Bey’in karargâh subayları, kendi haline bırakılmış uzak bir cephenin adeta ruhu ve her şeyi idiler.

    ‘Osmancık Taburu’, cephenin müdafaa tertibatını temin edecek yardımcı bir kuvvet halinde düşmanla uğraşmak için sol cenah emrine nevama müstakil bir fedai taburu halinde verilmişti. Efradının mühim kısmı bu taburun geceli gündüzlü, cüretkârâne taciz baskınlarından usanan düşman nihayet 20 Ocak 1915 sabahı, şafak sökerken, ‘Rota’daki ileri hatlarımıza ani bir surette taarruz etti. O tarihlerde, Irak’ta cereyan eden muharebeler 19. ve 20. asırların pek garip bir musaraası idi.

    Birkaç asır evvelki Elcezire ahalisinin zamanımıza aynen intikal etmiş nehir vasıtalarıyla cephane, teçhizat ve askerlerimizi nakletmek, 19. asrın artık müzelere devredilmiş eski toplarını kullanmak zorunda bulunan Basra Cephesi’ndeki fedakâr müfrezelerimiz, 20. asrın son sistem savaş silâh ve vasıtalariyle mücehhez bir milletin evlâdı olan, İngiliz askerleriyle arslanlar gibi savaşıyorlardı.
    Servet ve endüstrinin, bizden esirgediği modern eksikleri Mehmetçiklerimizin kuvvetli pazusu, metin göğsü ile telâfiye çalışıyor ve insan takatinin dışında bir gayretle bütün güçlükleri yenmeye uğraşarak ölümle pençeleşiyorduk. Bu gayri müsait şartlar ve ahvale rağmen mühim muvaffakiyetler de elde ediyorduk.

    İşte ‘Rota’ ve ‘Şuaybe’ muharebeleri, böyle, gayri müsavi şartlar içinde cereyan etmişti. Hasım kuvvet Rota kanalının şimalindeki eski mantelli toplarımızı son sistem seri ateşli bataryalarıyla susturarak, Rota’nın cenup sahilinde, kahraman piyadelerimizin anudane bir müdafaasiyle karşılaşmıştı. Karşımızdakiler de, cesurane ve fedakârane savaşıyorlardı. Bu arada erlerinin mühim kısmı, İngiliz çocukları ve hattâ bir kısmı halis Londralı olan ‘Oksfortşayer’ ve ‘Bukingamşayer’ hafif piyade taburları, bataklıkta dizlerine kadar suya batarak, ileri siperlerimize, büyük bir cüretle yaklaşmışlar ve kanalın 700 metre yakınına ilerlemişlerdi. Yan tarafımıza sarkarak, arkamızı çevirmek isteyen bu iki cüretkâr taburu durdurmak ve püskürtmek vazifesini üzerine alan Yüzbaşı Cemil Bey, Osmancık Taburu fedailerinin başında, savaş meydanını inleten:
    - Allah… Allah…. nidalarıyla şiddetli bir çıkış hareketi yaptı.
    Bu anda, muharebe, son derece kızışmış bulunuyordu. Karşımızdakiler biraz hâkim vaziyette idiler. Osmancık gönüllülerinin bağırarak, haykırarak el bombalarıyla hücuma geçişleriyle çöl adeta titriyordu. Bu arada en ilerideki Hintli kuvvetleri hatları arasında hafif bir kargaşalık sezildi; az sonra, karşımızdaki kuvvetlerden siperlerimize kadar ileriye atılmış olan iki taburun da gerilemekte olduğu görülmüştü.

    Öğleye kadar süren, çok çetin ve inatlı bir boğuşmadan sonra düşman, müdafaadan mukabil taarruza kalkan ve tamamen hücuma geçebilen erlerimizin azimkârane savlet ve takibi karşısında, karşı tarafın kısmı küllisi de geri çekilmek zorunda kalarak Mezria’daki müstahkem ordugâhına sığınmıştı. 20 Ocak 1915 günü Rota suyunun kenarındaki bataklık arazide, Türk süngüsü, saatlerce korku ve ölüm saçmış, sonunda da savaşı kazanmıştı.
     

Sayfayı Paylaş