1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Batıda Bilimin Gerçek Kimliği

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve e-PaCk tarafından 22 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

  1. e-PaCk

    e-PaCk Forum Gururu

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.481
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    1.880
    Banka:
    331 ÇTL
    Batıda Bilimin Gerçek Kimliği


    Fransız asıllı Müslüman ve ünlü düşünür Rene Guenon (Abdulvahid Yahya), "Doğu ve Batı" adlı kitabında "Batı'nın burnunu böylesine havalara kaldırtan "ilim" nedir gerçekten?" sorusunu soruyor ve bu soruya yine kendisi şöyle cevap veriyor: "Bir Hindu, Batı'nın ilmini tanımak fırsatını bulan bütün doğuluların bu konuda ne düşündüğünü özetlerken bu ilmi, şu son derece veciz ifadeyle vasıflandırmıştır: "Batı ilmi cahil bir bilgidir". Bu iki kelimenin kullanılması bir tenakuz değildir. Demek istediği açık: Bir bilgi belli küçük bir alan için bilgidir gene de, ama kesin surette özden mahrum, dar ve modern Batı medeniyetinin öz malı olan her şey için geçerli olduğu üzere ilkesi olmayan bir bilgi".(1)

    Rene Guenon'a göre, Batı bilimi bilim tarihinde ciddi bir sapmadır. Öyle bir sapma ki, dünyada yaşanan mevcut felaketlerin çoğunun dolaylı veya doğrudan müsebbibidir. Guenon, Batılının bilmediği her şeyi inkâr ettiğine de dikkat çekerek, bunun cehaleti gizlemenin en kolay yolu olduğuna işaret etmektedir. Bu konuda da şöyle bir açıklamada bulunuyor: "Kendi kuvvet sahasına girmeyen bir şeyin mevcut olabileceğini eğer açıkça inkâr edemezse, ne eder, bunun herhangi bir yolla bilinebileceğini inkâr yoluna girer ki, bu da aynı kapıya çıkar. Batı ilmi, mümkün olan her çeşit bilgiyi içerdiği iddiasındadır. Umumiyetle şuursuz bir taraf tutma sonucu olarak, ilimciler, tıpkı Auguste Comte gibi insanoğlunun tabiat olaylarının açıklanmasından başka bir bilgi gayesi gütmediğini sanırlar. Şuursuz bir taraf tutma diyoruz, zira bu kimseler daha ötelere gidilebileceğini anlamaktan gerçekten acizdirler. Kınadığımız yanları da bu değil zaten. Kınadığımız, bu kimselerin kendilerinde olmayan yeteneklere başkalarının sahip olmalarını ve bu yeteneklerini kullanabilmelerini kabul etmeyişleridir. Tıpkı ışığın mevcudiyetini değilse de, sırf kendileri mahrum oldukları için hiç değilse görme duyusunun mevcudiyetini inkâr eden körler gibidirler".(2)

    Batı bilimi sadece hissedilen aleme özel bir bilimdir. Bunun ötesine geçilebileceğini şimdilik düşünmemektedir. Bundan dolayı hissedilenin ötesinde de bir alemin olabileceği konusunun gündeme getirilmesini ve böyle bir alemle ilgilenilmesini alaya almaktadır.

    "Batı uygarlığı" adı verilen teknik ilerlemenin ve maddi gelişmenin evrenselliğini ve üstünlüğünü empoze ettiği için Batı bilimi aynı zamanda emperyalizmin de anasıdır. Başka bir ifade ile Batı, hissedilen alemle ilgili bilimsel gelişmeleri hep sömürgeci emellerini gerçekleştirmede ve dünya üzerinde güçlü bir hakimiyet kurmada kullanmıştır. Sömürgeci politikalar sayesinde elde ettiği finans kaynaklarını kullanarak gerçekleştirdiği buluşları ve teknik gelişmeleri de kendi üstünlüğünü bütün insanlığa kabul ettirmede değerlendirmiştir. Bu arada üçüncü dünyanın kanını sürekli emebilmek için yeni yöntemler geliştirmiş ve bu yöntemlerle yüz milyonları bulan insan yığınını açlığa, fakirliğe mahkum etmiştir.

    Batı bilimsel gelişmeleri insanlığın mutluluğu için değil sadece kendi hakimiyetini sağlamlaştırmak için kullanmıştır. Dünyanın bugün içinde bulunduğu durum da bu gerçeğin şahididir. İşte bütün insanlığın korkulu rüyası "kimyasal ve nükleer silahlar" Batı'nın bilimden ve bilimsel gelişmeden nasıl yararlandığının bir göstergesi.

    Batı ülkeleri nükleer ve kimyasal silahları geliştirmek için yıllardan beri çalışmakta, bunun için büyük laboratuvarlar kurmakta ve bu alana büyük fonlar ayırmaktadır. Bilindiği üzere bu silahlar atıldığı zaman çocuk, yaşlı, savaşa katılan, katılmayan ayırımı yapmadan bütün insanlara zarar vermektedir. Nükleer silahlar genellikle atıldıkları bölgedeki tüm canlıları yok etmekte, kimyasal silahlar ise bazı canlıları öldürürken diğer bazılarının vücutlarında kalıcı izler bırakmakta, tedavi edilmesi pek mümkün olmayan yaralar açmaktadırlar. Batı ülkelerinin bu silahları sadece bir tehdit unsuru olarak geliştirdiği iddiası da yersizdir. Çünkü Körfez savaşı başta olmak üzere son yıllarda ortaya çıkan bütün savaşlarda zorlayıcı bir sebep olmadığı halde özellikle kimyasal silahlar büyük oranda kullanılmıştır.

    Yerden ve havadan atılabilen kimyasal silahlar düştüğü bölgedeki insanların ciğerlerini, bütün sinir sistemiyle birlikte beynini hasara uğratan, komaya sokan, cildini kavuran, cilt üzerinde oyuk oyuk kalıcı yaralar açan zehirli, boğucu, yakıcı kimyasal maddelerdir. Bunlar cinslerine ve dozajlarına göre ya hemen anında ölüme veya felce ya da ilk on gün içinde ölümle sonuçlanan acı verici boğulma, yanık, felç ve organizma bozukluklarına yol açmaktadır. Kimyasal silahların etkisi 50 km mesafeye kadar ulaşmaktadır. Yakın mesafede bulunanlarda ölüme veya ömür boyu devam edecek ciddi tahribata yol açarken uzak mesafede bulunanların ciltlerinde de kalıcı yaralar açmaktadır. Bu silahlar doğal çevre üzerinde de kalıcı tahribata yol açmaktadır.

    Batı ülkeleri kimyasal silahları geliştirmek ve bunları daha çok zararlı hale getirebilmek için uzun süren araştırmalar yapmıştır ve bu yoldaki araştırmalarını hala sürdürmektedir. I. Dünya Savaşı'nda kimyasal silah olarak sadece klorin ve fosgen esaslı gazlar mevcuttu. Bugün ise yüze varan zehirli gaz terkibi tespit edilmiştir. Bu terkiplerin her birinin canlılar üzerinde farklı etkileri olmaktadır.

    Batı ülkeleri bu silahları geliştirirken bunlardan korunmanın metotlarını da geliştirmektedirler. Bu noktada kimyasal silahlar daha çok gelişmemiş ülkelerin insanları açısından tehlike arz etmektedir. Çünkü bu ülkelerin insanları genellikle korumasız olmaktadırlar. Ama mesela bir Amerikan askeri muhtemel bir tehlikeye karşı postalının üzerinde çok özel iki katlı elbise giymekte ve eldiven takmaktadır.(3)

    Batı'nın nükleer sanayiyi "caydırıcılık stratejisi" açısından geliştirdiği iddiası da doğru değildir. Çünkü bugün hala dolaylı yollarla sömürmekte olduğu ülkelerde nükleer sanayinin gelişmesine fırsat vermezken kendisi bu sanayiyi geliştirmek için bütün imkanlarını seferber etmektedir. Nükleer savaş sanayi Batı'nın düşmanı açısından değil bütün insanlığın geleceği açısından bir tehlikedir.

    Batılılar insanlığın geleceği açısından önemli bir tehlike niteliği taşıyan nükleer sanayiyi sürekli geliştirmekle kalmamakta bu alanı kendi tekellerinde tutabilmek için nükleer sanayi alanında uzmanlaşan ama kendi kontrolleri dışında hareket eden ilim adamlarını öldürmekten çekinmemektedirler. İngiltere'de çıkmakta olan el-Mecelle adlı dergi "nükleer enerji" alanında başarılı çalışmalar yapan Arap ilim adamlarının Batılılar tarafından öldürülmesi konusunu ele alan bir dosya yayınladı. Dergi nükleer enerji alanında çalışan çok sayıda Arap ilim adamlarının Batılılar tarafından öldürüldüğünü duyurdu. el-Mecelle'nin, Batılılar tarafından öldürüldüğünü yazdığı Arap nükleer enerji uzmanlarından bazılarının isimleri şöyle: Semire Musa, Yahya el-Muşidd, Sa'id Seyyid Bedir. Bunlardan Sa'id Seyyid el-Bedir, Mısır'ın İskenderiye şehrinde esrarengiz bir şekilde öldürüldü. 14 Temmuz 1989 tarihli Mısır gazeteleri küçük bir haber şeklinde el-Bedir'in intihar ettiğini yazdılar. Gazetelerin yazdığına göre Said Seyyid el-Bedir apartmanın üçüncü katında bulunan dairesinin balkonundan kendini atarak intihar etmişti. Ama hanımı onun intihar etmediğini, bilakis nükleer enerji alanındaki başarılı çalışmalarından dolayı Batı'daki ilim mafyasının adamları tarafından öldürüldüğünü söylüyordu. Yapılan araştırmalar sonunda da olayın bir intihardan ibaret olmadığı ortaya çıktı. Yapılan soruşturmalar sonunda elde edilen bilgilere göre, uzay araştırmalarında dünyaca ünlü Amerikan şirketi NASA, Said Seyyid el-Bedir'e kendi bünyesinde çalışma teklifinde bulunmuş ama el-Bedir olumlu cevap vermemişti. Hanımının verdiği ifadeye göre de NASA, Said el-Bedir'e kendi bünyesinde çalışabilmesi için Amerikan vatandaşlığına geçmesi şartını koşmuş ve el-Bedir teklifi bu yüzden kabul etmemişti. Said Seyyid el-Bedir ölümünden birkaç gün önce yazıp taahhütlü olarak Mısır Askeri Muhabere İdaresi'ne göndermiş olduğu mektubunda Ağustos 1987 başından Temmuz 1988 sonuna kadar elektronik ve nükleer enerji alanında tahsil görmek üzere Almanya'da bulunduğu sırada sürekli izlendiğini, gözetim altında tutulduğunu, kendisiyle ilişki içinde bulunanların tehdit edildiğini, kendisine sürekli şekilde psikolojik baskı uygulandığını ifade ediyordu. el-Bedir'in hanımı Cihan Ahmed İyd de, kocasının ölümüyle ilgili olarak sorulan sorulara verdiği cevaplarda kocasının sağlığında özellikle Almanya'da ihtisas yapmakta olduğu sırada sürekli tehdit edildiğini ve psikolojik baskıya maruz bırakıldığını, onun intihar etmeyip kendisini tehdit edenler tarafından öldürüldüğünü söyledi.

    Mısırlı ilim adamı Yahya el-Muşidd, 1980 yılında öldürüldüğünde İsrail radyosu onun öldürülmesi haberini şu şekilde vermişti: "Nükleer enerji alanında bilgi sahibi olan el-Muşidd öldürüldü. Onun ölümü Irak'ın nükleer yönden silahlanmasının gecikmesine sebep olacaktır. Bu konu İsrail'i son derece endişeye düşüren bir konuydu".

    el-Mecelle'nin yazdığına göre Arap ve Müslüman nükleer enerji uzmanlarının öldürülmesi olaylarının bazılarında İsrail Gizli Haberalma Örgütü MOSSAD'ın da parmağı vardı.

    Fransa'nın askeri alanda ve nükleer enerji alanında eğitim veren kurumlarına yabancı öğrenciler çok az sayıda ve belli şartlara bağlı olarak alınmaktadır. ABD'de ise Arap öğrencilerin nükleer enerji alanında eğitim görmelerine müsaade edilmiyor.

    Batı'da bilimsel hileler ve sahtekârlıklar da gayet yaygın durumda. Amerika'da düzenlenen "Bilim Hileleri, Sebepleri ve Alınacak Tedbirler" konulu bir panelde Amerika'da Mart 1989 ile Mart 1991 arasında 200 bilimsel sahtekârlık suçlamasının olduğu ve bunun 30'unun doğrulandığı dile getirildi. Konuyla ilgilenen bilim adamları ise bu rakamın gerçeği yansıtmadığını, Amerika'da söz konusu dönem içerisinde gerçekleştirilen bilimsel sahtekârlıkların gerçek sayısının bundan hayli fazla olduğunu ileri sürdüler.

    Batı'da bilimsel sahtekârlıklar genellikle bilimsel araştırmalara yansıyor. Çoğu bilim adamları başkalarından kopya ettikleri araştırmaları aynen veya ufak tefek değişikliklerle orijinal araştırma diye sunuyorlar. Bunun yanı sıra Batı ülkelerinde işlenen bilimsel hırsızlık olaylarının sayısı da hayli fazla. Bilimsel hırsızlık olaylarının kahramanları resmi olarak tescil edilmemiş bilimsel araştırmaların metinlerini veya malzemelerini çalarak ilgilenen kişi ya da kuruluşlara satıyorlar. Yanlış bilgilendirme, araştırma ile ilgisi bulunmayan kişileri araştırma grubu içinde gösterme, bitmemiş araştırmaları bitmiş gibi gösterme vs. olayları da bilimsel sahtekârlıkların diğer şekilleri.

    Sonuç olarak şunu ifade edelim ki, Batı'da bilim genellikle insanlığa değil sermayeye ve emperyalist emellere hizmet etmektedir.


    Dipnotlar:
    1.Rene Guenon, Doğu ve Batı, (Çev. Fahrettin Arslan), sh.43, Ağaç Yayınları, İstanbul, 1991
    2.Rene Guenon, aynı eser, sh.44
    3.Çağdaş Vahşet, İslam, Haziran 1984, sh.27-28
     

Sayfayı Paylaş