1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Behçet Necatigil’den “kilim”

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve Çağlayağmur tarafından 4 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Çağlayağmur
    Hoşgörülü

    Çağlayağmur ... Süper Moderatör

    Katılım:
    15 Aralık 2010
    Mesajlar:
    15.093
    Beğenileri:
    4.417
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Yer:
    Ankara
    Banka:
    811 ÇTL
    BİR ŞİİR TAHLİLİ

    Bir şiirin edebî değerini anlayabilmek için önce şairin hayatını, karakterini ve edebî kişiliğini; ayrıca o devrin siyasî ve sosyal olaylarını, edebiyata hâkim olan edebî akımları bilmek gerekir. Bu bilgilere sahip olunmadan yapılacak bir eleştiri yazısındaki yorumlar, övgüler ve tenkitler karanlıkta nişan almak gibi isabetsiz sonuçlar doğurur. İşte bu yüzden Behçet Necatigil’in “Kilim” başlıklı şiirini tahlil etmeden önce, şairin edebî kişiliğinden bahsetme ihtiyacı hissettim.
    Necatigil; Fuzulî, Yunus, Haşim, Dağlarca gibi birçok büyük şairin aksine hayal gücü son derece zayıf bir şairdir. Onda özgün imgelerle, coşkun hayallerle bezenmiş hülyalı ve düşsel şiir yazma yeteneği ve muhayyilesi yoktur. Argo tabirle “edebiyat parçalama” becerisine sahip değildir. Nitekim şair de bu konudaki yetersizliğini bilerek bir şiirinde şöyle diyor:
    Lâmbaları yaktım ki
    Sisli İstanbul, çıplak oda
    Yok içinde gördüklerimin biri
    Güldüm: Ben kim oluyorum da
    Yazıyorum hülyaların şiirini?
    Coşku dolu, hayal ürünü, rüyalı şiirler yazamayan bir şair ne anlatabilir şiirlerinde? Elbette ki yaşadığı hayatı ve sosyal çevreyi… Bu nedenle Necatigil ev ve aile hayatını, çevresini yani havasını teneffüs edip suyunu içtiği İstanbul’u kaleme almıştır. Onun birçok şiirinde eşikteki terlikten apartmanların bacasına kadar ev ve aile hayatıyla ilgili motifler görülür.
    “Aile Durumu, Evin Hâlleri, Kapı, Bir Kapı, Bir Ev ve Bir Çocuk, Bir Yatak ve Bir Pike, Çatı, Evler, Dışarda, Çocuklar, Eski Sokak, Başsağlığı…” gibi şiir başlıkları bu fikrimizin ispatı olan az sayıda örnektir.
    Bir şiirine “Yaşamak azaptır çoğu zaman” dizesiyle başlayan Necatigil, mutsuz ve karamsar bir kişidir. Şiirlerinin çoğuna karamsarlık hâkimdir. O, evin eşiğinde, odalarda, apartmanlarda ve İstanbul’un caddelerinde, hatta rengârenk vitrinlerde daima hüzün, çürüme, kasvet arar ve aradıklarını da mutlaka bulur. Dış dünyanın tüm nesneleri ve hayatın cilveleri karşısında kendini güçsüz hissederek ezilir ve bunalır.
    Dış âlem karşısında sürekli rahatsız olan şair bir şiirinde renkli ışıklarla donatılmış bir mağaza vitrinine bakarak şöyle der:
    Alay eder küçümser eziliriz girsek
    Hep paraya saygı camlar
    Camların ardı sırnaşık kirli
    Yapışkan çarpar
    Evimize gidelim
    Lüks mağazaların karşısında duraklayıp ezilen fakir ve orta hâlli vatandaşların yüzlerce defa hissettiği bu duyguları dile getiren şair, biricik sığınak olarak evini görmektedir. “Eve dönmek, mutluluğu evde aramak” Necatigil’in şiirlerindeki en belirgin temadır.
    Fakat anlattığı ev hayatı da şen şakrak insanların mutlulukla gülümsediği bir ortam değildir. Bir şiirinde şöyle diyor:
    “Kapalı kaynar tencerem,
    Bilinmez et mi pişer, dert mi?”
    Bu unutulmaz iki dizeyle aile hayatında sorunlar yaşadığını, mutluluğa ulaşamadığını vurgulamaktadır. Onun karamsarlığını ortaya koyan en güzel örnek sanıyorum ki aşağıdaki üç dizedir:
    “Biliyorum saadet
    Bana bu dünyada gelmez
    Ölümü bekliyorum.”
    Necatigil’e ait bir şiirden aldığım aşağıdaki bentler, onun mutsuzluğu ve karamsarlığı hakkında yazdıklarımı çürüten bir örnek değildir:
    Sağ çıkıp günlük savaştan
    Evin yolunu tutmuşum
    Yemek yedik, çocuklar uyudu
    İniyor üstüme yavaştan
    Allah’ın beyaz bulutu
    Kederleri unutmuşum
    Hayatta olduğuma
    Seviniyorum şimdi
    Kavuştum çoluk çocuğuma
    Koltuğuma uzandım, rahatım
    Kahve içime sindi
    Başladı gecelik sultanım.
    Bu bentlerde sorunsuz bir aile tablosu çizilerek evin rızkını kazanan bir babanın mutluluğu ifade ediliyor. Bu tablo Necatigil’in bir hayalidir; evlenmeden önceki hayali… Bekârlığında yazdığı bu şiir ile evlendikten sonraki şiirleri mukayese ettiğimizde aradığı mutluluğu ev hayatında da bulamadığını rahatlıkla görürüz.
    Yaşanılan hayattan rahatsız olma duygusu her insanda az veya çok mevcuttur. Necatigil’in yüzlerce defa vurguladığı “eve dönme, mutluluğu ev hayatında arama” temi belki de ana rahmine dönme arzusunun bir tezahürüdür.
    Edebî eserlerde kişisel hayat tecrübeleri anlatılırsa o eser sadece yazan kişi tarafından okunur ve iç dökmeden ileri gidemez. Çünkü yazdıklarının sosyal bir anlamı ve değeri yoktur. Necatigil’in şiirdeki başarısı işte bu noktadadır. O, kişisel olanda beşerî olanı yakalamış ve milyonlarca insanın duygularına tercüman olmayı bilmiştir.
    “Kapalı kaynar tencerem” dizesinde kendisinden bir parça bulmayan insan var mıdır şu dünyada? Veya orta hâlli vatandaşların hangisi “vitrinlerin saygısının hep paraya” olduğunu hissetmemiştir? Necatigil, kişisel tecrübelerinden yola çıkarak çağımızın çarpıklıklarını, insanların ezilmişliğini, mutsuzluğunu ve yalnızlığını çarpıcı ifadelerle vurgulamış bir şairdir.
    Bu girişten sonra tahlil etmek istediğimiz “Kilim” başlıklı şiiri okuyabiliriz.
    KİLİM
    Kilimde incir çekirdekleri –parlak, pahalı
    Elmaslar yerine çekirdek– süs, avunma.
    Hatta soluk, ucuz boncuklar olabilirdi,
    –Cam boncuk, incir çekirdekleri – süs, avunma.
    Gezdir parmaklarını: Pürtük! Çünkü üzüm çöpleri…
    Aptallığımızdan kalma üzüm çöpleri, armut sapları.
    Ama biz dokuduk bu kilimi, eh bir dereceye kadar!
    Değil ele güne çıkacak, değil asılacak duvarlarda.
    Çiğnenir –çok çiğ çağ– ayaklar altında yabansı.
    Sağlam olabilirdi, saplar aldattı bizi:
    Üzüm çöpleri, armut sapları, çekirdek, çok çiğ
    Önceden düşünemedik, çok çiğ çağ!
    Renkler, oldu bir kere, geçti, renkler…
    Düşünmek gerekli başlarken, sen buna
    Renk mi diyorsun? Ben serin–mavi
    Ismarlamıştım sana sıcak çaylar yanında.
    Çok çiğ çağ. Çaldılar. Çıplak. Mavi, ama bu
    Kan oturmuş tırnaklardaki mavi. Geçti.
    Geçti, sökülmez, dokundu, sırıtır boşluk, ben sana…
    Sakladığım baharlar nerde bu kilim için,
    Nerde yıllarca önce, ben sana…
    Ne yaptın baharları, baharsız çok çiğ, topraklarda…
    Çok çiğ çiçek –hiç yok– hani bu kilimde?
    Hani beyaz, beyaz, beyaz… Beyazları ne yaptın?
    Çok çiğ bu kızgın yaz, çiğ bu karakış!
    Bari biraz kışlarda… Çıplak, çok çiğ!
    Çok çiğ bu çığlık, bu en bol renk: Kara! Ben sana
    Hiç kara koyma demiştim, nerden düştü, çok çiğ
    Paslı borulardan katran, soba zifiri…
    Sonra eski patiska perdeler gibi solgun ve sıska
    Parmaklarda kirli tütün sarısı.
    Çok çiğ kesik öksürük, çiğ çatlak çağıltı…
    En güzel renk mi, çok az! Eğreti, kaçamak, belki!
    Belki kimi gecelerde ekleme
    Sevinçlerden gelme çağla yeşili –Yanlış
    Eğrelti otlarının yitik yeşili yani,
    İki başlı kartalların ölü gözlerinde–
    –ki belki– çok az!
    Sonra çok az pembe, işe giderken ayrılışlarda
    Kimi günler bir süre hani ayaküstü
    Çekingen bir gülüş, çekingen çok çiğ çevre
    Pörsük pembe, solgun güllerde, belki biraz!
    Heyy! Bu kilimdeki bu bir sürü merteğin
    İşi ne? Çok çiğ! Kendi gözümüzde
    Çöpler vardı, karartmış önümüzü.
    Çöpler, yeterdi kilimde, bol –çok, çiğ, çağ–
    Ama onlar mertek, doğru, çok çiğ!
    Gözlerinin dalışı bile çok çiğ, çünkü…
    Çünkü hançer nakışlarda bu çılgın çağrı,
    Bu çürük iplik, bu ensiz atkı,
    Bizim!
    Behçet Necatigil
    Şimdi bu sanat şaheserini biçim ve içerik yönünden tahlile çalışalım.
    Bir şiir tahlil edilirken tespitler ve yorumlar dıştan içe doğru olmalıdır. Yani önce şiirde kullanılan nazım şekli, kafiye, ölçü gibi biçimle ilgili niteliklerden; sonra da konu, tema, iletilmeye çalışılan mesajlar gibi içerik özelliklerinden söz edilmelidir. Bu yöntemi edebiyat tarihimizin on binlerce şiirinde uygulayabiliriz.
    Fakat “Kilim”i böyle bir sıra gözeterek tahlil etmek mümkün değildir. Çünkü bu şiirde öz ve kabuk etle tırnak gibi ayrılmaz bir bütün hâline gelmiş, tabiri caizse biçim ve içerik sarmaş dolaş olmuştur. Şahsen ben biçimin içeriğe, içeriğin biçime bu kadar güzel yakıştığı başka bir şiir okumadım. Bu nedenle “Kilim”i tahlil ederken her iki unsuru da paralel inceleyip yorumlayacağız.
    Şiirin konusu zevksizliğin, çirkinliğin, sahtekârlığın ve karışıklığın hâkim olduğu, içinde yaşadığımız makineleşme çağıdır. Tema, şiirde işlenip geliştirilen duygular olduğuna göre bu şiirin teması “Karmakarışık bir dünyada yaşamak zorunda kalan bir insanın karamsarlığı,mutsuzluğu, yılgınlığı, yalnızlığı ve bunalımıdır.” diyebiliriz.
    Yaşanılan çağ iç açıcı, güzel, rahat bir ortam sunmaz şaire. Tam tersine bu çağda karışıklık, düzensizlik, çatışma… vardır. Necatigil şiirini bu temaya uygun biçim özellikleriyle kaleme almış: Karışık ve düzensiz.
    Halk ve Divan edebiyatlarında kullanılan “koşma, gazel” gibi nazım şekillerinden birini seçmemiş; hiçbir kuralı olmayan serbest nazım şeklini tercih etmiş. Usta şairler bazı şiirlerini üçlük, dörtlük, beşlik… diyebileceğimiz dize kümelerinden oluşan bentler hâlinde yazar. “Kilim” şiirinde de bentler mevcut fakat belirli bir düzene uyulmamış. Meselâ son bent dört dizeden oluşurken, dördüncü bent tam on üç dize…
    Ayrıca “aruz, hece” gibi ölçüleri de kullanmayıp, yine hiçbir kuralı olmayan serbest ölçüye yönelmiş.
    Necatigil edebiyat kültürü derin, şiir bilgisi yüksek ve kafiyeye son derece hâkim bir şairdir. Fakat bu şiirde temaya uygun olarak kafiye de kullanmamıştır. Dize sonlarında göze çarpan “çöpleri, sapları; buna, yanında; sarısı, çağıltı; çağrı, atkı” gibi kelimelerdeki tek sesten ibaret ses benzerlikleri tamamen tesadüftür; kafiye olsun diye kullanılmamıştır. Necatigil, yarım kafiyenin genellikle tek ünsüzle yapıldığını, tek ünlüyle yapılan kafiyelerin acemi işi olduğunu çok iyi bilir.
    Görüldüğü gibi düzensizliğin ve zevksizliğin vurgulandığı bu şiir yine hiçbir disipline uyulmayan şiir biçimiyle yazılmıştır.
    Fakat bu tespitlerimden “Bu şiir; al eline kalemi, yaz aklına geleni.” ilkesiyle yazılmış anlamı çıkarılmamalıdır. “Kilim” şiiri ilham, düşünce ve emeğin ürünü olan, kendi içinde dengeli, planlı ve son derece çarpıcı bir sanat şaheseridir.
    Şair ölçü, kafiye, redif gibi ahenk unsurlarından faydalanmamıştır fakat aliterasyon dediğimiz iç kafiyeyi büyük bir ustalıkla kullanmıştır. İşin ilginç yanı, bir ahenk unsuru olan aliterasyonu ahenksizlik yaratmak için kullanmasıdır. Şöyle de diyebiliriz: Şair, ahenksizliği ahenk unsuru hâline getirmiştir.
    İfade etmek istediğimizi somut örneklerle açıklayalım: İyi bir şiir okuyucusu bu şiiri okuyunca –hele bir de sesli okursa– son derece rahatsız olur. Bu şiirde kulağımızı ve bizi rahatsız eden nedir? Hangi kelimeler göze batmaktadır? Elbette ki “çok çiğ çağ” kelimeleri… Şiirin tamamı boyunca “çiğ” kelimesi iki defa, “çok çiğ” sözleri on üç kez, “çok çiğ çağ” kelime grubu ise üç defa tekrarlanmıştır. Ayrıca şair “çılgın, çürük, çağrı, geçti, çekingen, hançer, çağla, çiçek, çekirdek” gibi içinde “ç” ünsüzünün bulunduğu yirmiye yakın kelime kullanmıştır.
    Şairin bu kelimeleri seçip defalarca kullanmasının sebebi nedir? Elbette ki okuyucuyu rahatsız etmektir amacı. Çağımızın zevksizliğini, büyük şehirlerin rahatsız edici gürültüsünü, fabrikalardaki makine ve çekiç seslerini duyurmak istiyor yazar. Adeta uyuyan birini dürtükleyerek uyandırmaya çalışıyor. Eğer gece yatmadan önce bu şiiri iki defa sesli okursanız sizi uyku tutmaz; çünkü birileri “çok çiğ çağ” diye diye kafanıza çekiçle vurur.
    Şair çağımızın gürültüsünü aksettirmeye çalışırken “ç” sesine yardımcı olmak üzere, başka sert ünsüzlerden de yararlanıyor. Bunların başında “k” ünsüzü gelir. Meselâ “çekirdek, parlak, boncuk, pürtük, dokuduk, çıkacak, kere, renk, kan, tırnak, ki belki, sıska, patiska, kesik, öksürük…” gibi birçok kelime gürültü kirliliği fikrini pekiştiren öğeler olarak kullanılmıştır.
    Şiirde bezgin, mutsuz ve umutsuz bir insan tipi çizilmiştir. Bu kişi zaman zaman umutlanır. Onun nadiren de olsa umutlanması veya çok kısa mutluluk dakikaları “beyaz” , “pembe” gibi sembollerle anlatılmış ve bu dizelerde sert ünsüzler çok az kullanılmamıştır. Meselâ aşağıdaki dizeler bir ümidin, kısa ve küçük mutlulukların ifadesidir:
    “Hani beyaz, beyaz, beyaz… Beyazları ne yaptın?”
    “Sonra çok az pembe, işe giderken, ayrılışlarda”
    “Nerde yıllarca önce, ben sana…”
    Fakat bu dizeler şiirde çok azdır ve hemen ardından rahatsız edici seslerle örülü kötümserliği ve çirkinliği yansıtan dizeler gelir:
    “Çok çiğ bu kızgın yaz, çiğ bu karakış!”
    “Çekingen bir gülüş, çekingen, çok çiğ çevre”
    “Çok çiğ çiçek –hiç yok– hani bu kilimde?”
    Rahatsız edici seslerin çokluğu ile insanın mutsuzluğu; tatlı seslerin azlığı ile insanın mutluluğu aynı ölçüdedir.
    Şiirde dikkat çeken önemli bir özellik de kurulan cümlelerin içeriğe uygun yapıda oluşudur.
    Televizyon ve gazete haberlerinde kaçırılan, tecavüze uğrayan, öldürülen veya sokaklarda sürünen çocukları görüp çocuk yapmakta tereddüde düşen ebeveynlerin psikolojisini düşünün. Veya edebiyat öğretmeni olmak hayaliyle üniversite sınavlarına hazırlanan bir gencin, elli bine yakın edebiyat öğretmeninin iş bulamadığı gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında uğrayacağı şoku tahayyül edin. Veya saksıya diktiği bir çiçeğin bir gecede kuruduğunu gören bir çocuğun üzüntüsünü hayal edin.
    Çağımız insanı günlük hayatta bunlara benzer küçük veya büyük nice hayaller kurar. Hayal kurarken içinde bin bir umut besler. Fakat bu umutları bir bir yıkılır; yerini umutsuzluğa ve karamsarlığa bırakır. “Olmayacak duaya âmin denmez.” misali birçok umudumuzun ardından vazgeçişler gelir. İşte Necatigil’in şiirindeki cümleler “hayallerden vazgeçişler” gibidir.
    Yorgun, yılgın, umutsuz, mücadele etme gücü olmayan insanların anlık umutlanıp ardından vazgeçmesi eksiltili cümlelerle vurgulanmıştır. Necatigil birçok cümleyi yarım bırakmış, yukarıda belirttiğimiz duyguları kesik cümlelerle sezdirmeye çalışmıştır. Aşağıya aldığım beş dize hayatımıza hâkim olan vazgeçişleri ifadeye yarayan eksiltili cümlelerdir.
    “Nerde yıllar önce, ben sana…”
    “Bari biraz kışlarda… Çıplak, çok çiğ!”
    “Gözlerinin bakışı bile çok çiğ, çünkü…”
    “Renkler, oldu bir kere, geçti, renkler…”
    “Geçti, sökülmez, dokundu, sırıtır boşluk, ben sana…”
    Çağımızın insanını karamsarlığa, umutsuzluğa, bunalıma sürükleyen birçok olay, varlık ve düzensizlik vardır. Gece yolda yürürken bir çukura düşüp yaralanabilir veya ölebilirsiniz. Özel otonuzla asfaltta giderken ön tekerlerden biri bir çukura girip kazaya maruz kalabilirsiniz. Evinize gündüz dahi hırsız girebilir, yolda yürürken başınıza kiremit düşebilir, çocuğunuz sokakta uyuşturucu bağımlısı olabilir, en ufacık ihmalden dolayı çok büyük maddi cezaya çarptırılabilirsiniz…
    Hiçbirimizin hayatında tam bir düzen ve istikrar yoktur. Hiçbirimiz gelecekten emin olma duygusuna sahip değiliz. Fakat şunu iyi biliriz: Başımıza her an, her türlü belâ gelebilir. Bu sebeple değil on beş – yirmi yıllık istikbalimizle ilgili hayaller kurmak, üç gün sonrası için bile plan yapmakta tereddüt ederiz ve mutlaka “kısmetse” deriz.
    Kısaca bizim hayatımız düz bir demiryolu veya düz bir çöl gibi değildir. Günlük yaşantımızın en belirgin yönü istikrarsızlıktır. Necatigil her türlü kötü sürprize açık, istikrarsız hayatımızı yine istikrarsız cümlelerle anlatmış.
    “Çaldılar. Çıplak. Geçti, sökülmez, dokundu. Yanlış! Kara!”gibi tek kelimeden ibaret cümlelerden tutun da, üç dizeye yayılan “Çünkü hançer nakışlarda bu çılgın çağrı, bu çürük iplik, bu ensiz atkı bizim.” cümlesine kadar her çeşit yapıdaki cümleden yararlanmıştır.
    Ayrıca basit, günlük hayatımızda karşımıza çıkan kötü sürprizler gibi bazı cümlelerinin ortasında ara sözler kullanıyor. Necatigil ara sözleri iki kısa çizgi arasına alıyor. Şiirde beş – altı yerde kullanılan ara sözlere iki örnek veriyorum.
    “Çok çiğ çiçek –hiç yok– hani bu kilimde?”
    “Çiğnenir –çok çiğ çağ– ayaklar altında yabansı”
    Necatigil gerçekçi bir şairdir. Hatta onu toplumsal gerçekçi şairler kategorisine dahil edebiliriz. Şair “Kilim”de de toplumsal bir konuyu işlemektedir fakat ele aldığı sorunu sembollerle anlatmıştır. Bu bakımdan “Kilim” şiiri için sembolist – realist bir çizgide kaleme alınmıştır diyebiliriz.
    Gayet açıktır ki bu şiirde “kilim”, yaşadığımızın hayatın sembolüdür. Bu hayat son derece renksiz, tatsız, karışık, gürültülü ve zevksizliğin hâkim olduğu bir süreçtir. Yaşadığımız hayat çirkin ve çürük ipliklerle dokunmuş ve yine çirkin ve basit desenlerle süslenmiş bir kilim gibidir. Ayrıca “kilim” sembolü bize uzak ve yakın çağrışımlarla ev hayatını, sokakları, yirminci asrın ikinci yarısındaki sorunlarla bunalan tüm insanları çağrıştırır.
    Necatigil, şiirin ilk bendinde bir kilimden söz ediyor. Bu kilimde parlak ve pahalı elmaslar yoktur; tam aksine çöpe atılması gereken incir çekirdekleri, üzüm çöpleri ve armut saplarıyla doludur. Ayrıca bu kilim kötü kalite iplikle dokunduğu için yumuşak ve düzgün değil, tersine pürüzlüdür. Dizelerde ifade edilen bu karşıtlıklar, Anadolu insanının ilmek ilmek dokuduğu el emeği göz nuru o güzelim kilimlerle çağımızda üretilen ucuz, zevksiz, çürük kilimleri hatırlatır. Ardından ister istemez renkleriyle, motifleriyle, kaliteli malzemesiyle dünyaca meşhur yer ve duvar halılarımızın kalitesini düşünürüz.
    Şiirde geçen “kan oturmuş tırnaklar, baharsız çok çiğ topraklar, çok çiğ bu kızgın yaz, çok çiğ bu çığlık, paslı borular, eski patiska perdeler, işe giderken,
    çekingen bir gülüş, karartmış önümüzü, parmaklarda kirli tütün sarısı, çok çiğ kesik öksürük…” gibi birçok kelime grubu hastalıklı ve sakat hayatımızı, çirkinleşen çevreyi ve doğayı, zevkten yoksun mimarimizi ve şehirlerimizi çağrıştırır. Bütün bu unsurlar bize karışık, çirkin, çiğ mekânları ve bu mekânlarda bunalan mutsuz insanları resmeder.
    Şair kilimden başka renkleri de sembol olarak kullanmıştır. “Ben serin – mavi ısmarlamıştım sana sıcak çaylar yanında” derken evinde sıcak çayını yudumlayıp hayallere dalarak umutlar yeşerten bir insan tipi çiziyor. Fakat onun umutlarını çalmışlardır. Kilimde ve hayatında maviye yer yoktur; olsa bile o mavi, kan oturmuş tırnaklardaki çirkin mavidir.
    Şairin en sevdiği renk temizliğin ve masumiyetin sembolü olan beyazdır. Fakat kilimde bu renge hiç yer verilmemiştir. Beyazı görmek umuduyla kışları hayal eder ama büyük şehirlerde kar’ın ancak apartman tepelerinde görüldüğünü, kış mevsiminde caddelerin su ve çamur deryası hâline dönüştüğünü de bilir.
    Kilime hâkim olan renk karadır ve şair bu rengi hiç sevmez. Çünkü kara, geri kalmışlığın, kötülüğün, karanlığın sembolüdür.
    Necatigil ayrıca canlılığı ve yeniden doğuşu temsil eden baharı ve yeşili sembol olarak kullanmıştır. Kilimde ve yaşadığı hayatta bahara ait unsurlar yoktur. İnsanlar artık baharsız çok çiğ topraklarda yaşamak zorundadır. Kış ve yaz mevsimleri de çekilmez çiğliktedir.
    Şaire göre en güzel renk yeşildir. Doğayı, canlılığı, yeniden doğuşu temsil eden bu renkten çok az kullanılmıştır kilimde. O da “eğreti ve kaçamak”tır. Sözü edilen yeşilin canlı ve parlak bir tonu da yoktur.
    Şairin arzuladığı diğer renkler ise pembe ve sarıdır. Evet, kilimde bu renklerden az da olsa vardır ama pembe pörsümüştür, sarı ise sigara tiryakilerinin parmaklarında görülen kirli tütün sarısıdır.
    Kilimde az ve sönük tonlarıyla görülen bu renkler günlük hayatımızdaki mutluluk anlarını sembolize eder. Fakat bu mutluluklar çok küçüktür ve kısa sürelidir. Çünkü çevremizdeki insanlar ve her türlü maddî varlık, küçük mutluluklarımızın devam etmesini engeller.
    Bütün bu özellikler “Kilim”i sanat şaheseri mertebesine yücelten niteliklerdir. Son olarak şunu söyleyebiliriz: İlham –bu şiirde olduğu gibi– bilgi, kurgu, plan ve emekle işlenirse gerçek şiire ulaşılabilir.
     

Sayfayı Paylaş