1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Bilim, Evrim ve Kur’an

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve Suskun tarafından 20 Mayıs 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Bilim, Evrim ve Kur’an
    Prof. Huseyin Atay​

    Peygamberlerin getirdiği dinler, peygamberlerin ölümlerinden sonra asıl
    mecrasından, amacından saptırıldılar ve din adamları kendi havalarına göre dini öğretileri
    yorumladılar ve aslını görünmez hale getirdiler. Yorumcuların sözleri Tanrı sözü olarak
    kabul edilerek uygulandıkları için insanları yordular, bıktırdılar. Ve sonuç olarak aklını
    kullananlar da o uygulamaları din kabul etmediler ve dinlerini bıraktılar. Diyorum ki;
    aklını kullanan bu dinleri reddeder, ancak akıllı olan Tanrı’yı reddetmez. Tanrı ile bu
    dinleri birbirinden ayırmak gerekir.

    Burada Alman profesörü Dr. Otfried Höffe’ye çok teşekkür ediyorum. “İslam’ı
    Yeniden Anlama” kitabımdan dogmatik olmadığımı anlamış ve bunu yazısında ifade
    etmiştir. Dogma herhangi bir sözü araştırmadan tartışmadan benimsemek, doğruluğunu
    kabullenmektir. Doğrusu, ben dogmatik olmayışımı Kur’an’a borçluyum. Çünkü Kur’an,
    insanın düşünmesine, tartışmasına, aklı kullanmasına çok önem veriyor.
    İnsanın doğasında iki temel güdü veya eğilim insan yapısına egemen olarak
    bulunmaktadır. Birincisi varlıksal yapısını güven altına almak, kendini güvene alacak,
    kendine yardımda bulunacak birini bulma güdüsüdür. Bu onu Tanrı’yı bulmaya götürür.
    Aslında bu güdü bütün canlılarda vardır. Bitkilerin yaşamlarını sürdürmek için suya ve
    güneşe gereksinim duydukları gibi hayvanlar ve insanlar da kendilerini güvende tutacak
    sığınaklara eğilim gösterirler. Canlılar varlıklarının sürekliliğini sağlamak için öz
    varlıklarının ardından yerlerine geçecek soylar ortaya koyarlar. Bunun için bitkiler tohum
    yapar, hayvanlar doğum yapar. Hayvanlarda zaman bilinci olmadığından soylarıyla
    varlıklarının sürmesiyle yetinirler. İnsanlar ise soylarının devam etmesiyle yetinmezler,
    kuşkusuz kendi öz varlıklarının geleceğini de düşünürler. Bunu, yarınlarını düşünüp
    önlem almalarını onlara sağlayacak olan bir Tanrı’ya inanmakta bulurlar.
    İnsanın ikinci temel güdüsü ve eğilimi öğrenme merakıdır. Bu bebekliğinde
    ortaya çıkar ve ölümüne kadar sürer. İnsanın hayvanlardan ayrılma özelliği ise akla, akıl
    gücüne sahip olmasıdır. Bu gücünü kullanarak insan hem cansız hem canlı varlıklara hem
    de kendi cinsi olan insanlara bile hakim olmaktadır.
    Aristo bunu daha iyi anlatabilmek için, aklın insanın yapısının öğelerinden biri
    olduğunu söylemeyi insan tanımında belirtmiştir. İnsan: “Canlı akıllı varlıktır” demiştir.
    İnsanın buna göre iki yapım öğesi vardır. Biri canlı olması, ikincisi de akıl sahibi
    olmasıdır. Kur’an aklını kullanmayanı, aklı olduğu halde onu çalıştırmayanı canlıların en
    şerlisi saymıştır.
    Aristo’ya göre insanın iki hüküm verme gücü var. Biri akıl, diğeri arzu ve imge
    gücü. Aristo diyor ki: “Akıl her zaman doğrudur. Ancak, arzu ve hayal gücü (imgelem)
    bazen doğru olur, bazen yanlış olur.” İnsanlar, insan zihninin her yaptığı şeyi, verdiği
    her hükmü aklın yaptığını ve verdiğini sanırlar. Oysa Aristo’nun da ifade ettiği gibi
    ne yaptığını çok basit bir örnekle anlatmak şöyle olur. Düşünelim, ağaç yıkılmış yolu
    kapamıştır. İnek geliyor bakıyor ki yol kesik, geçemeyeceğini anlıyor ve geri dönüyor.
    Bir insan da geliyor, yolun kesildiğini görüyor ve geri dönüyor. Buraya kadar aralarında
    fark yoktur. Ağacın yolu kestiği her ikisinin beyninde ayna gibi yansıyor ve her ikisi de
    resmi görüyor ve anlıyorlar. Her ikisi de durumu anlıyor ve geri dönüyor. Bundan sonra
    aralarında şu fark ortaya çıkıyor. İnek geri dönerken, ağaca doğru giden başka bir ineğe
    bir şey söyleyemiyor. Ancak insan geri dönerken karşıdan gelen bir insana yolun
    kesildiğini söyleyebiliyor. İnek ile insan arasındaki fark, ineğin yolu kesenin ağaç
    olduğunu bilmemesi insanın ise yolu kesene ağaç denildiğini bilmesidir.
    İnsan dış dünyadan beyne gelen resimlerin, kokuların, ses titreşimlerinin
    izlenimlerini bey duyu organı ile duyumlar, algılar. Beynin tabula rasasına yansıttıkları
    bu duyumlar ve duyumlamalar bilim ve bilme değildir. Onlar algılar ve algılanmış
    nesnelerdir. Onlardan hayvanlar bir şey anladığı gibi insanlar da anlar ve anladıklarına
    göre de hareket edebilirler. Bunlar gene de bilgi değildir. Akıl o izlenimlere, algılara ad
    verdiği zaman onlar bilgi alanına alınmış olurlar ve bundan sonra bilme ve bilim yapma
    başlar. Bilginin aklın duyumlarına ad vererek başlatılması bilgiyi ve bilimi aklın yapması
    demektir. Daha önce akılda veya zihinde öncelikli (apriory) kalıplara dökülmüş bilgi
    bulunmaz. Çünkü akıl zihindeki duyumlara ad verdiği andan itibaren, o duyumlar somut
    olmaktan çıkmış soyut alana geçmiştir. Bunun için bilimin kendisi metafi******. Metafizik
    soyutlamalar dünyası ve alanıdır. Diğer bir deyimle metafizik, fiziğin dışında olmayıp
    fizik ile beraber ve iç içedir. Bunu yapmakla akıl insanı hayvandan ayırır. Kuşkusuz
    soyut olanların yakın, uzak, alçak ve yüksek katmanları bulunur. Dilsiz bilim olmadığı
    gibi dili yapan da akıldır.
    Kur’an’la ilgili incelememe iki temel ilkeyi ortaya koyup açıklamakla
    başlayacağım. Birincisi, Kur’an’a göre bilim nedir? Kur’an’a göre bilgi kuramı yapmak.
    İkincisi ise Kur’an’da bilimin inançtan önce gelmesi ve inancın temelini, dayanağını
    oluşturmasıdır.
    Kur’an’ın bilgi kuramının iki kaynağı bulunmaktadır. Birincisi, insandaki beş
    duyu ve diğeri de bilimi yapan akıldır. Kur’an’da insanın bilgi birikimi sıfırdan başlatılır.
    İnsan doğduğunda hiçbir şey bilmezdi. Tanrı’nın ona işitme, görme ve düşünme niteliği
    verdiğini söylemekle insanın bilgisini işitme, görme ve düşünme ile kazanacağına vurgu
    yapıyor. İşitme, görme öncedir ve düşünme bu ikisi üzerinde olacaktır. Aşağıdaki ayet,
    insanın doğarken veya doğasında kendisinin hiçbir emeği ve katkısı olmadan zihninde
    kalıp halinde bir bilginin bulunduğuna karşı çıkmış oluyor.
    “Bilgin olmadığı şeyin ardına düşme; çünkü işitme, görme ve gönülden her biri
    bilmekten sorumludur.”

    Burada iki ilke ortaya konuyor. Biri, nesnel olarak hiçbir yana eğilim
    göstermeden gerçek bilimin yapılmasını vurgulamış olmasıdır. İkincisi ayetin sonunda
    böyle nesnel olarak varılan bilimin yansız ve tarafsız olarak uygulanmasını ifade eden
    sorumluluğun vurgulanmasıdır. Bunu şöyle anlatmak doğru olur. Bilimin ayrı, dinin de
    ayrı alanlar olup ancak ikisinin birbirine uyumlu olduklarını ve karşıt olmadıklarını
    söylemek Kur’an’a göre temelden yanlıştır. Çünkü bilimin kendisi dindir. Bilimin ulaştığı
    gerçek dinin de aradığı ve istediği gerçektir. Din, bilim ile ulaşılan gerçeği uygulamayı
    erdemlik sayar. Bilimin değerinin yansız olarak insanlar arasında işleme konması dindir;
    dinin önerisi tam doğru ve dürüst olmaktır. Burada bireysel olarak insanın kendi öz
    çabasıyla elde ettiği ve ulaştığı gerçek ve deneyliliği söz konusudur.
    Kur’an’ın başkasından elde edilen bilgiyi ölçme yöntemi herhangi bir sözü
    dikkatle, can kulağı ile dinlemektir. Burada, herhangi bir söz söyleyenin kendisi değil
    söylediği sözün ne olduğu önemlidir. Bu söz Tanrı’nın sözü, peygamberin sözü, bilim
    adamının sözü, filozofun sözü, herhangi bir adamın sözü olabilir. Bütün sözleri dinleyip
    onların içinden en iyisini, en güzelini, en yararlı olanı ve en doğru olanı seçmek için
    aralarında karşılaştırma yapmak suretiyle düşünerek karar verilmelidir. Burada dikkat
    edilmesi gereken yöntem ve işlem, insanın kendi aklı ile düşünerek bu seçimi yapmasıdır.
    Kur’an burada düşünmeyi, karar vermeyi insanın aklına bırakıyor ve sorumluluğu ona
    veriyor.
    Kur’an’da Tanrı kendi varlığını bile sorgulamaya açmaktadır. “Tanrı’dan şüphe
    mi ediyorsunuz? Gökleri ve yeri yaratmıştır”
    ve cevabını da veriyor. Bu da bir sözdür,
    akıllı olanlara yine düşünme ve karar verme görevi düşüyor.
    “Sözleri iyi dinleyip en güzeline uyanı müjdele! İşte onlar, Tanrı’nın gösterdiği
    yolda olanlar ve işte onlar öz akıllılardır.”

    Tanrı’dan gelen sözlü bilgiye (vahiy) sahip olmayanlar içinde akıllarıyla doğruyu
    bulacakların var olduğunu Kur’an bildiriyor. Tarih boyunca ve günümüzde nice insanlar
    vardır ki doğrudan Tanrı’nın sözlü bilgisi kendilerine ulaşmadığı halde doğruları
    bulmuşlardır. Tanrı’ya göre aklıyla hareket edenler beğenilen ve iyi karşılanan
    insanlardır.
    Kur’an imanı değil, ilmi (bilimi) güvenilir buluyor. Çünkü imanda yalan olur,
    bilimde yalan olmaz. İman ettiklerini söyleyenleri yalancı ilan etmiştir. Başka bir ayette
    inananların inancını “Eğer inanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey buyuruyor” diyerek
    yermiştir.
    Kur’an inancı güvenilir kabul etmiyor. Çünkü inanç öznel’dir, onda yalan da olur,
    doğruluk da olur. Öyle ise inandığını söyleyeni sınamak gerekir. Bilgi ise nesneldir,
    herkes onun doğruluğunu veya yanlışlığını anlar. Kur’an diyor ki:
    “İnsanlar ‘inandık’ deyince, sınanmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar?
    Kuşkusuz, Tanrı doğru olanı ortaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya
    koyacaktır.”

    İnandığını söyleyen zihninde olan inanç olayından haber veriyor. Bizim ilk anda
    ona karşı takınacağımız tavır susmaktır. Onun inanmadığını söyleme hakkımız olmadığı
    gibi, inandığını da kabul etme hakkımız yoktur. İnanmasını söylemesi bir haber olduğu
    için, herhangi bir haber gibi yalan veya doğru olabilir. Kur’an’ın insan konusundaki
    temel davası sağlam bilgi ve doğru davranmasıdır. Bunu şöyle deyimledim. Bilgide
    disiplin, düşüncede disiplin ve davranışta disiplin, Kur’an’ın insanda görmek istediği
    niteliklerdir.

    İnsanı iki aşama veya iki türlü oluşum olarak ele almak Kur’an ayetlerine
    uygundur: İlk insan ve şimdiki insan
    Kur’an ilk insanın oluşumuyla ilgili verdiği oldukça ayrıntılı bilgiyi diğer
    varlıkların ilk oluşumları konusunda vermiyor. Belki de insanın ilk oluşumuna
    benzetilerek anlaşılabileceğine bırakıyor.
    “Andolsun insanı, balçığın özünden yarattık. Sonra onu oğulcuk olarak sağlam
    bir yere yerleştirdik. Sonra oğulcuğu yapışkan olarak yarattık ve yapışkanı bir çiğnemlik
    et olarak yarattık ve bir çiğnemlik eti kemikler olarak yarattık peşinden de kemiklere et
    giydirdik ve sonra ona bambaşka bir yaratık donanımı verdik. Yaratanların en güzeli olan
    Tanrı ne yücedir.”

    Tanrı Kur’an’da insanı insanın kendisine anlatıyor, insan nedir, kimdir, ne
    yapabilir, ne yapmalıdır; dolayısıyla Tanrı kendini de insana anlatıyor. Kur’an’ın
    merkezinde insan vardır. Tanrı insana ruhun (spirit) dışında başka bir şey daha verdi. O
    nefistir.
    “7. Nefse ve onu düzenleyene andolsun.
    8. Sonra nefse uçarılık yetisi ve saygınlık yetisi verene andolsun.
    9. Nefsi arıtan kesin kurtulmuştur.
    10. Nefsi ayartan kesin kaybetmiştir.”

    Kur’an herhangi bir bilim kitabı değildir. Tarihten bahseder tarih değildir,
    doğadan bahseder doğa bilimleri kitabı değildir, fizikten bahseder fizik kitabı değildir.
    Her konudan bahseder, insanın dikkatini o konulara çevirmeyi, onlar üzerinde düşünmeyi
    ve durmayı amaçlar.
    Kur’an’da bir ayet diyor ki:
    “Yaratan bilmez mi? O, incelikleri bilir.”

    Yani bir işi yapan yaptığı işi bilmez mi? İnsanı yaratan Tanrı olduğuna göre
    insanı en iyi Tanrı bilir, onun için Kur’an, herhangi bir insanın hangi çevrede, hangi
    durumda, hangi şartlar altında ne yapacağını, nasıl yapacağını ve niçin yapması
    gerektiğini anlatmak için değişik yöntem, üslup ve anlatış biçimlerini kullanmaktadır.
    Kur’an çok küçük bir kitap olmasına karşın, insanın hayatı boyunca kendisine yön ve yol
    gösteren tümel ilkeler, kurallar ve hükümler içermektedir. Kur’an akla gitmeyi,
    düşünmeyi çok sıkça vurgulamaktadır.
    Bunun en kestirme deyimi Kur’an akla tabidir,
    akla ve ilme göre anlaşılacaktır, akıl Kur’an’a tabi değildir.
    Dinin görevi bilginin nasıl kullanılabileceği konusunda değerlendirme yapmaktır.
    Bilimde ikilik yoktur. Bilimin hükmü ayrı, dinin hükmü ayrı olmaz. Bilim dindir. İnsan
    akılla bir bilgiye ulaşmışsa din onu kabul eder. Din bilgi üretmez, aklın ürettiği bilgiyi
    kullanır. Akıl doğruyu söyler, herhangi bir bilgi deneye, gözleme dayanmayan bir sanı ve
    bir tahmin olabilir. Onların yanlışını, doğrusunu ayırma görevi aklındır.
    Bilgi bilgi için yapılır. Bilgi herhangi bir kimsenin adına yapılırsa, ona göre
    yapılmış olacağı için, o göreli bilgi olur, salt bilgi olmaz. Eğer bilgi sırf bilgi yapmak için
    olursa o gerçek bilgi olur. Gerçek bilgi olunca, o zaman Tanrı için olur. Çünkü Tanrı
    gerçektir.


    Ben evrimciler ile yaratışçılar arasındaki çekişmenin üç noktadan çıktığını
    düşünüyorum:
    1. Bilim kuramını iyi tespit etmek ve bilim neye denir veya denmez onu ortaya
    koymak.
    2. Bilime karşı rivayetçi din adamlarının, rivayeti harfi harfine kutsal sayarak iki
    bin, üç bin veya bin yıl önceki deyimleri bütün insanlara karşı egemenlik yetkisi ve aracı
    olarak kullanmaları.
    3. İnsanın kişiliğine ve özgür düşünmesine olan baskı ve kısıtlamalar.

    Kur’an insanın balçıktan yaratıldığını anlatmakla diğer varlıkların ilk varoluş
    olaylarını öğrenme güdüsüne örnek vermek istemiştir. İslam’ın ilk çağlarındaki bilim
    adamları bu örneğe uyarak, varlıkların ilk varoluşlarını öğrenme merakını inanç
    bakımından da desteklemiş oldular. Ben burada, günümüzün evrim teorisinin temellerinin
    Müslümanlarca ortaya atıldığını söyleme amacında değilim. İslam’dan önce de filozoflar
    evrenin varlık kaynağını tespit etme konusunda çaba içindeydiler. Böyle bir düşüncenin
    oluşumunun üzerinde çalışmaya başlandığını hatırlatıyorum. Böyle bir düşüncenin dinde
    engellenmiş ve yasaklanmış olmadığını, insanın böyle ilmi bir çalışma yapmakla din
    açısından yasak bir işi yapmış olmakla suçlanamayacağının bilinmesini istiyorum. Tam
    tersine böyle bir çalışma yapmaya Kur’an destek vermektedir.
    Bilgiler ilerledikçe, geliştikçe ilk bilgiler eskiyor, yararsız hale geliyor ve onları
    değiştirmek zorunluluğu doğruyor. Bu bilgilerde insanlar arasında çatışma meydana
    getiriyor. İnsanın akıl, zeka, hayal, arzu gibi güçleri değişik eğilimler ve anlayışlar ortaya
    çıkarıyor. Bu değişik eğilim ve anlayışlar arasında insanların kimi aklını daha az
    kullanıyor veya hiç kullanmıyor. Eski bilgileriyle Tanrı’yı bulanlar, o bilgileri yenileri ile
    değiştirecekleri zaman Tanrı’yı da bırakacaklarını ve böylece Tanrı güvencesinden
    yoksun kalacaklarını düşünerek yeni bilgilere karşı çıkıyorlar.
    Dincilerle bilimciler arasındaki çatışmanın başlaması dincilerin kabahatidir.
    Çünkü ilk önce onlar hasımlığa başladılar, sonra bilimciler de buna karşı yaptıkları
    bilimlerini Tanrısızlık olarak ortaya koymaya başladılar.
    İşte tam burada Howard Selsam’ın şu sözü sorunu kökünden çözeceğe benziyor.
    "Birçok felsefe, bilim ile dini uzlaştırmanın bir aracı olmuştur."
    Bundan anlaşılıyor ki
    dinci ve bilimciler yani din yobazları ve bilim yobazları kendi yandaşlarının etkisinde
    maddi veya manevi çıkarlarını korumak için çatışmayı kullanıyorlar. Bilim statiktir, bilim
    bir olayın veya bir nesnenin var olduğunun tespitidir. Bilim bilineni gözler; bilim bilgi
    yapma işlemidir; zihnin gözlemleyip tescil ettiği olgunun sözle, deyimidir. İnanç ise
    bilim işleminin sonuçlandırdığı olguyu yani bu bilgiyi onaylaması ve tasdik etmesidir.
    İnanç bilgi üretmez, üretilen bilgiyi kabul eder, onu benimser veya benimsemez. Bir
    nesneyi kabul etmeye veya etmemeye karar veren irade yani istençtir. İşte felsefe statik
    olan bu bilgiyi alır, evirir, çevirir ondan başka bilgiler üretir. Bunu felsefe yapar. Bunun
    için felsefe bilimlerin anasıdır. Felsefe düşün ve seçenekler üretir, onların yanlış ve
    doğrusunu kelam (teoloji) tartışır ve mantık bilgiler ve eylemler arasındaki bağlantıyı
    kurar. Bunu şöyle biçimlendirdim: F.K.M.: Felsefe-Kelam-Mantık. Felsefe bilinmeyeni
    bilme ve görünmeyeni görme bilimi ve sanatıdır. Bunu ancak akıl yapar. Akıl bilineni
    bilir, bilinenden bilinmeyeni de çıkarımlar yaparak bilir. Bilime bilgi diyen akıldır, gözün
    gördüğü bir nesnenin resmini bilgiye çeviren akıldır.

    Evrimciler kendilerini çok mu kısıtladılar ve dar maddenin duvarlarıyla
    çevrelediler?
    Maddeci bu dünyanın olaylarını yöneten bir tanrının bulunmadığını kanıtlaması
    gerekmediğini ve bilimsel açıdan olan bir şeyi doğa üstü bir güçle açıklamaya hakkı
    olmadığını belirtmektedir. Güneş sisteminin teorisini sistematik bir biçimde geliştiren
    Fransız matematikçi ve uzay bilimci Laplace bu durumun klasik bir örneğini vermişti.
    Çalışmasında Tanrı’dan söz etmemiş olduğu kendisine bildirilince "Böyle bir varsayıma
    gerek duymadım" demiştir.18 Çünkü felsefe yapmamış sadece gördüğünü tespit etmiştir.
    Bilim çıkarım yapmaz, görmeyi yapar ve gördüğünü rapor eder. Çıkarsama ise aklın
    işidir.
    Maddecinin bilim tanımı ile Laplace’in deyimi arasında bir terslik yok, bir
    uyumluluk vardır. Ben bilimi bu biçimde tanımlayan ve uygulayanları kendi bilim
    çalışmalarında objektif görüyorum. Benim şu görüşüme uygun düşüyorlar. Bunlar
    kendilerine verilmiş bir düzen içinde çalışıyorlar. Onlar için düzen kurulmuştur. Bir
    fabrikada çalışan işçiler gibidirler. O fabrikayı kimin kurduğunu aramak soruşturmak
    zorunda değillerdir. Onun için Tanrı’ya muhtaç olmazlar. Çünkü Tanrı düzen kurucudur.
    Düzen kurmak isteyen düzenin dışına çıkar ve düzen kurmaya çalışır. Şimdi ben diyorum
    ki; bir düzen kurmak isteyen Tanrı’ya muhtaçtır, ancak kurulu bir düzen içinde yaşamak
    isteyen Tanrı’ya muhtaç değildir.
    Yobaz ve militan dincilerin bunları Tanrısız sayıp saldırmaya ve kötülemeye
    Kur’an’a göre hakları yoktur.
    Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı kitabını altmış sene önce Arapçasından
    okudum. Okudukça hoşuma gidiyor ve yaratıkların kökenini, nasıl var olmaya
    başladıklarını öğrenmeye doğru yol alıyordum. Kitabı bitirdiğimde umduğumu
    bulamamıştım. Varlıkların başlangıcı değil var olanlar anlatılıyordu. Bu makaleyi
    yazarken Türkçesini İngilizcesiyle karşılaştırarak tekrar okudum. Eskiden bulamadığımı
    yine bulamadım, ancak çok şey öğrendim.
    İnsan düşüncesine egemen iki düşünce bulunur. Hangi olay olursa olsun, onun bir
    nedeni, bir de amacı vardır. Hiçbir kimse bu iki ilkeden yalınlanmış olmaz, çünkü neden
    ile amaç birbirinin çağrışımıdır. Dünyanın bütün kanunları bunların üzerine kurulmuştur
    ve bunlarsız yaşam da yürümez. Aslında amaç olmazsa neden de olmaz, çünkü nedeni
    harekete geçiren amaçtır. Her insan bunlara göre hareket eder ve başkasını gözetler.
    Yaratılışçıların bir amacı olduğu gibi karşıtları bilimcilerin de bir amacı vardır. O
    amaçlara göre hareket eder ve çalışırlar.
    Bu böyle iken Darwin Kuramının amaçları arasında canlılar dünyasında amaç ya
    da ereğe ilişkin hiçbir kanıt olmadığı söylenebilir. Çağrıştırılabilecek hiçbir tasarım
    amaç ya da hedefi bu doğal dünyanın hiçbir yerinde bulamayız, ne de bunlar için bir kanıt
    arayabiliriz. Oysa Darwin’in “Türlerin Kökeni” amaç ve nedenle doludur.

    Darwin’in bilim ahlakı bakımından iki açık özelliği var. Biri, bildiğini
    çekinmeden söylemesi, diğeri de bilim alçakgönüllülüğü ki, bilmediğini açıkça
    söylemesidir.
    Türlerin Kökeni kitabında birçok bilginden yararlanmıştır. Bitkilerin ve
    özellikle daha üst düzeyde hayvanların içgüdüleri ve nedenlere göre davranmaları ve
    amaçları, hayvanlar arasındaki savaşlar, rekabetler, bitkilerde ve hayvanlardaki eşeysel
    ilişkilerdeki amaçlarına bağlı kurallar, insanlarda bile olmayan titizlik ve amaçlar bence
    apaçık görülmektedir.

    Evrimciler bütün canlı varlıkları tek bir ata hücreden başlatma üzerinde söz birliği
    etmiş gibi kararlı olmalarının yanında tutunmayan her türün başlangıç hücresinin ayrı
    olduğunu söyleyenler de bulunuyor. Ancak, tek ata hücreden canlıların geldiğini kabul
    edenlerin, varlıkların tek hücreden yayılışlarını gösteren şekiller açık bir düzen içinde
    görülmüyor. Ağaç çizimi de bir şey ifade etmiyor. Daha mantıklı, tutarlı ve birbirine
    uyumlu olarak ben bir daire düşünüyorum. Dairenin merkezinde ata hücre veya ana hücre
    bulunur ve merkezden her yana varlık türleri dağılır. Bunların kaçıncı basamağında veya
    halkasında değişim ve evrim oluyor onlar da gösterilir.
    Ayrıca doğada sıçrama da olmaz, bu kuralın açıklanması gereği var. Mekanik bir
    oluşum mu olacak, arada hiçbir engel ve tümsek olmayacak demek mi? Yoksa bununla
    yaratmaya karşı mı çıkılıyor, çünkü yaratma sıçrama ve atlama veya patlama gibi yalın
    bir olaydır. Ancak bir alt tabakadan bir üst tabakaya geçen bir temel kategori, iki tabaka
    arasında bir kesintiye uğradığı için tabakalar boyu süren bir evrim çizgisinden söz
    edilemez. Sonra doğal seçilim, doğal değişim veya doğal evrim derken doğanın ne
    olduğunu bilmek gerekir.

    Doğa nedir?
    Onu çözümlemeden, bilmeden herhangi bilinmeyen bir şeye doğa demek ve ona bir takım görevler yüklemek, bir dogma olmazmı? Sorgusuz sualsiz bir şey dayatılıyor anlamını vermiyor mu? Bu doğa sözcüğü bazı
    filozofların ortaya attıkları “apriory” bilgi gibi bilinmez bir şeye benziyor.
    Benim burada üzerinde durabildiğim sözcükler, sözler ve kavramlar arasındaki
    karışıklıklar, dogmatik deyimler ve çelişkilerdir. Bilimciler evrim olayının tanımını, bilim
    olup olmadığını ve teori mi, hipotez mi olduğunu söyleme hakkına sahiptirler. Ben böyle
    bir çalışmanın Kur’an’a uygunluğundan çok bir tavsiyesi olduğunu söyleyebilirim.
    Alıntıladığım sözlerde evrimde hedef ve amaç olmadığı açıkça ortaya konduğu gibi
    evrimsel olaylarda hedefin ve amacın açıkça ifade edildiğinin görülmesi bir karşıtlık, bir
    çelişki ve karışıklık olmaz mı? Hayvanlar arasındaki savaşı kazanmak bir şey ifade
    etmiyorsa evrimcilerin de bunca çalışmalarında ve karşıtlarına üstün gelmekte
    çatışmalarında da amaçları yoksa bunca sıkıntının yararı nedir?
    Sonra canlıların ilk hücreden nasıl erkeklik ve dişilik olarak ayrıldığı
    düşünülmeli, hücreler kendi kendilerine mi vazife çıkardılar? Evrim bir olay mıdır yoksa
    bir özdek veya töz (substance) mü dür? Bence bunun da tartışılması gerekir.
    Richard Dawkins yazdığı “The God Delusion” adlı kitabının birinci bölümüne
    Albert Einstein’ın bir sözü olan “içten inanan bir inançsız” başlığıyla başlıyor.
    Yaratışçılar ile evrimcilerin karşı karşıya gelmelerinin sebebini her iki tarafın Tanrı’yı
    yanlış anlamalarında görüyorum. Ancak her iki tarafın da Tanrı anlayışları aynıdır.
    Yaratışçılar nasıl Tanrı’yı anlatıyorsa evrimciler de Tanrı’yı öyle anlıyor ve öyle biliyor.
    Yaratışçılar Tanrı’yı anladıkları gibi bir baskı aracı olarak kullanıyor: Evrimcilerinde
    böyle baskı aracı olarak kullanılan bir Tanrı’yı gerçek anlamıyla nasıl anlamak
    gerektiğini ortaya koyup karşı çıkma imkanlarının olmaması veya böyle bir imkan
    kullanmak istememeleri tartışmanın kaynağı oluyor.
    21 Ö. Naci Soykan, Türkiyeden Felsefe Manzaraları, s.50, 1993, Bostancı, N. Hartmann, Almanya’da yeni
    ontoloji cereyanı, çev. Takıyuddin Menguşoğlu, Felsefe Sözlüğü, c:1, s.2-3, İstanbul, 1966.
    22 The God Delusion Türkçeye “Tanrı Yanılgısı” olarak çevrildi. Oysa ben onu “Tanrı Yanılsaması” olarak
    çevirdim, yani “Tanrıyı Yanlış Anlama”.

    Evrimcilerin küçük veya büyük kaçamakları olduğunu gördüğüm ilk ana veya ata
    hücrenin nedeni ve amacı olmadığını söylemeleri ile Tanrı’nın da nedeni ve amacı
    olmadığına benzetmek var diye düşünüyorum. Buna doğa diyorlar. İşte bu doğa Tanrı
    oluyor. Sonra bu doğa canlılarda, bitki, hayvan ve insan, oluşmalarını gerçekleştiriyor.
    Bunlarda hem nedenler hem amaçlar hem de tasarımlar ortaya çıkıyor ve çalışıyor,
    çarpışıyorlar. Doğanın kendisinde olmayan bu nitelikler nasıl oluşuyor. Bu doğanın
    yaptığı tam da Tanrı’nın yaptığı işler. Doğa kendi isteği ve seçeneğiyle bunları yaptığına
    göre doğa Tanrı olmuş oluyor. Bu sanki panteistlerin tanrısı gibi bütün olayların içinde
    yer alıyor. Evrimciler doğaya açıkça tanrı demekten kaçınmaları ile dincilerin Tanrı
    anlayışıyla örtüşmesini istemiyorlar.
    Dincilerin akılcı teologları bu durumu iyi tespit ederek, evrimcilere şöyle
    diyebilirler. Sizin doğa dediğiniz bizim tanrının sözü (logosu) dür. Tanrı’nın yaratma
    işlemidir diyerek evrimcileri kendi evrensel Tanrı anlayışına alıp onları da kendilerinden
    saymaları ile çözmüş olurlar. Evrimciler sadece canlı varlıklardaki olayları doğaya
    yaptırıyorlar. Oysa evren yalnız canlılardan oluşmuyor. Aslında evrimciler Tanrı
    sözcüğünü kullanmayıp aynı işleri yapan doğa sözcüğünü kullanmakla tarihi bir
    düşünceyi de gündemleştiriyor ve kendilerine bir ayrıcalık veriyorlar. İnsanın bir
    ayrıcalık sahibi olması onun yaratılış felsefesinde ve özünde bulunmaktadır.
    Biz, burada din ve bilim arasındaki sorunu çözmeye çalışıyoruz. Aslında
    insandaki bu bilinci nasıl ussallaştırıp medenileştireceğimizi de biz bilmek zorundayız.
    Yoksa dini sorunları Xenophanes’in anlattığı at zihniyetinde olan dindarların elinde
    bırakırız ki, bu da bugüne kadar varolan çatışmaların devam etmesine sebep olur.
    Bağdat İlahiyat Fakültesinde (1951) tefsir hocamıza Kur’an’dan atalar dinini
    şiddetle reddeden bir ayeti okudum ve dedim ki, bu ayet ve benzerleri atalara uymayı
    lanetlediği halde24 bizim atalara uymamız çelişik değil mi? Kur’an’a ters değil mi? Bu
    ayetleri biliyoruz ama anlamıyoruz. Kur’an’da Yahudi hahamları ve Hıristiyan
    papazlarını da kınayan şu ayeti okudum:
    “Yahudiler ve Hıristiyanlar Tanrı’yı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve
    Meryemoğlu Mesihi Rabler olarak (Tanrılar) olarak edindiler; oysa tek Tanrıdan
    başkasına tapmamakla emrolunmuşlardı.” Hahamlar ve papazlar Hz. Muhammed’e
    itiraz ederek biz onları rab (Tanrı) edinmiyoruz, dediklerinde, Hz. Muhammed onlara,
    “onların haram dediğine siz de haram ve helal dediğine siz de helal demiyor musunuz?”
    Onlar “Evet”, deyince, “işte bu onları tanrı edinmektir” dedi.

    Bunları biliyoruz, ama anlamıyoruz. Anlamadığımız nedir? Bizim de onlar gibi
    yapmış olduğumuzu yani biz de din adamlarımızı tanrı kabul ettiğimizi anlamıyoruz.
    Dincilerin, ne bilgilerinin ne de dinlerinin gereği olarak insanın maymuna veya
    maymunun insana benzemesine karşı çıkmamaları gerekirdi. Karşı çıkmalarında
    gelenekten gelen bir peşin düşünün ve inancın etkisi olmalıdır.
    Üzerinde durmak istediğim konu Kur’an’ın dünya bilimine ve bilim adamlarına
    ne gibi katkıda bulunabileceğini özet olarak sunmaktır. Öncelikle şunu vurgulamak doğru
    olacaktır. İslam dininin adını Kur’an koymuştur. İslam kök sözcük olarak doğru olana
    içtenlikle sahip olmak ve sahip çıkmaktır. Kur’an Arapçadır diye İslam dini Arapların
    dini olmadığı gibi Hz. Muhammed aracılığıyla geldi diye de Muhammed’in dini değildir.

    Hz. Muhammed’in Kur’an’ın oluşumunda bir katkısı yoktur. Kur’an Tanrı’nın kitabı ve
    İslam da Tanrı’nın dinidir. Tanrı bütün insanların yaratıcısı olmasından dolayı da İslam
    bütün insanların dinidir. Her zaman ve her asırda bütün bilim adamları, objektif olarak
    akla ve bilime dayanarak Kur’an’ı anlama ve anladığını anlatma hakkına sahiptir. Bu hak
    Kur’an’ın sahibi tarafından verilmiştir. Hz. Muhammed’den sonra hiçbir kişiye ve aileye
    Kur’an’ı anlama özelliği verilmemiştir. Kur’an’ı anlamanın iki kaynağı vardır. Biri
    akıldır, ikincisi deneyim bilgisidir. Bu ikiyi birinciye indirgemek yani akla vermek
    mümkündür. Çünkü bilimi yapan akıldır.


    İster yaratılışçılar olsun, ister evrimciler olsun, bunların sorunu insanlık
    sorunudur. Her ikisi de insandır. Yaratılışçılara göre her şeyi Tanrı yarattığına göre
    evrimcileri de Tanrı yaratmıştır. Öyle ise onlardaki bir eksiklik ve bozukluk savını ortaya
    atmak, dolaylı veya doğrudan onları yaratanı suçlamak olur.
    Evrimcilere göre de insan
    evrimden meydana gelmiştir. Yaratılışçılar da insan olduklarına göre onlarda
    evrimleşerek var olmuşlardır. Onları suçlamak onları meydana getiren evrimi de
    suçlamak olur. Her iki taraf haklı ise, her iki kökende yaptığı işi tam yapamamıştır. Her
    iki taraf haksız ise demek ki her iki tarafta kökenlerini iyi tanıyamamıştır. Yaratılışçılar
    da Tanrı’yı yanlış anlamışlardır. Evrimciler de evrime verdikleri gücü çok aşırılığa
    ulaştırmışlar ve ona Tanrıcıların tanrılık görevini yüklemişlerdir. Öyle ise sorun ve
    çözüm nedir?
    Benim anlayışıma göre, evrenin şaşmaz, bozulmaz, durmaz, kesintiye uğramaz
    evrensel kanunları ve tasarımları vardır. Tanrı evrensel kanunları kesip arıza bir olaya yol
    vermez. Eğer bilinmeyen tuhaf olaylar meydana geliyorsa onlar başka bir kanuna göre
    oluyordur. O kanunu insanlar zamanlarında keşfedemedikleri için onlara mucize adını
    vermişlerdir.
    Değişimlerin kökeninin nasıl evrimleştiği sorusuna Darwin akıllıca bir
    bilinemezlik sözü ile cevap verdi. Değişimlerin niçin veya nasıl olduğuna cevap vermedi.
    David Hume şunu söylüyor:
    “Tanrı kötülüğü yok etmeyi istiyor da yapamıyor mu? O zaman Tanrı
    kudretsizdir. Yok etme gücü var fakat etmiyor mu? O zaman kötü niyetlidir. Tanrı hem
    kadir hem de iradesi varsa? O zaman neden şeytan? ”
    Öyle sanıyorum ki David Hume’un Tanrı’yı sorgulamaya yönelttiği soru aynı
    zamanda evrimcilere de yöneltilmiş sayılır.
     

Sayfayı Paylaş