1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Bir Fatih Masalı

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 24 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    [​IMG]
    Bir Fatih Masalı
    Eskiler küllî olanı itinayla terkip eden bir eseri takdim ve takdir bâbında, “efrâdını câmi” ağyârını mâni’” derlermiş. Sultan Fatih deyince bir “kitap gibi adam” tasavvuru canlanır zihnimde. Zürriyeti mıstarına tarihin alınyazısı dizilmiş altın tezhipli mutenâ bir kitap. Tarih, bu, Kitab’a uygun Kitap gibi hayatın, hayatı kitabına uyduranların dünyasını tam orta yerinden nişanlayıp darmadağın edişindeki muhteşem heybete ve cazibeye adsız ve adedsiz şehîdanıyla şehadet getirmiştir.

    Tarih, kökü mazide bir hâlin tercümanıdır. Sırf bunun için tarihî bir hadisenin her yönü tafsîlen izaha muhtaçtır. Ve bunun içindir ki bu yazı bir fetih masalı anlatmayacak; fetih sadece bir yönü ve neticesi olan nümune-i imtisâl bir hayatlar zincirinden bahsetmeye çalışacaktır.

    Tarih sayfasındaki her vak’a bir ilahi yazgıdır. İlahi bir senaryonun varlığını yok sayarak tarihi okumamız mümkün olmaz. İlahi kader, insanlık tarihini yazarken Ortadoğu üzerindeki esrarlı bir adayı, Anadolu’yu, savaşcı, güçlü bir İslâm kavmi ile takviye ederek ona hususi bir öykü takdir etmiştir. Sayıları az da olsa bazı Türk kabilelerinin Kuzey İran’da İslâmiyeti kabûl ettiklerini biliyoruz. M. Özeren Efendi’nin Fatih Türbedarı Ahmed Âmiş Efendi’den naklen sunduğu deruni hakikatler arasında şöyle deniyor: “Veraset-i Muhammedi Araplardan Acemlere, Acemlerden de Türklere geçmiştir”

    Tarihin en büyük ihaneti ve yüz karası olan Kerbelâ dramında bu ilk Müslüman Türklerin yardım izlerini görüyoruz. Abidlerin süsü Zeynelabidin Efendimizin maddi yaralarını saran bu kavim, Ehl-i Beyt’e has bir mânâ sırrıyla geleceklerindeki bütün manevi dertleri için bir merhemle şerefleniyordu. Yine aynı kaynakta, “Benî Kureyş’ten, evlâd-ı Rasûl’den biri zulüm ve i’tisafa maruz kalınca Kayı Aşireti’ne iltica etti. Mürûr-ı eyyâm ve zaman ile onlara baş oldu. Fakat kendileri de bilmez.” şeklinde bir kayda rastlıyoruz. Sonrasında Horasan ve çevresine nüfuz edecek bu sır ile beslenen binlerce veli, yıldız sistemlerindeki muhteşem ahengi andıran silsilevi bir dizilişle bütün İslâm dünyasına yayıldı. “Türk Devleti, ilâ yevmi’l- kıyâme baki kalır, payidar olur fakat şekl-i idaresi şekilden şekle tahavvül eder” cümlesi de Halvetiyyü’ş-şabaniyye’nin mürşid-i ekmeli Âmiş Efendi’nin fütûhatından.

    Resmi tarih, “Türkler İslâmiyeti Emeviler devrinde kabûl etti” dese de akl-ı selîm, Emevilerin hırçın saldırılarının Batı Türkistan halkına katiyen tesir etmeyeceğini açıkça sezebiliyor. İslâm’ın ilk iki asrında karşılaştığı Emevi ve şia Büveyhi tehlikesi karşısında Ebu Müslim Horasani ve Muhammed Tuğrul Bey’in müstesna mevkii anlaşılmadan Anadolu toprağına sinen İslâm mucizesi de kavranamaz. Horasan’dan fırlatılan veli füzelerinden biri olan ve sevgili müridine “Diyâr-ı Rûm’un kapılarını kapanmamak üzere İslâma açacaksın” diyen Ebu Cafer Muhammedsiz bir Sultan Alparslan destanı doğru okunamaz. Haçlı nefretiyle kaplı Hiristiyan yüreklerindeki buzları çözen Selçuklunun derin sabrının insan suretine girmiş şekli olan Mevlana Celaleddin hesaba katılmadan, Osmanlı mucizesine geçiş yapılamaz. Genç Osmanlı Devletinin Trakya’ya geçişindeki ve Haçlı saldırılarını Makedonya’da karşılayışındaki dahiyane devlet anlayışı ve peygamberî işareti okuyuşundaki isabet vuzuha kavuşturulmadan bir fetih efsanesinden de bahsedilemez. Kosova’ya silinmemek üzere şehid kanlarıyla Türk imzasını atan Sultan I. Murad-ı Hudavendigar, manevi yapısı Emir Buhari Hazretleriyle takviye edilen Yıldırım Bazeyid, Taptuk Emre’nin sevgili müridi Yunus Emre ile irşad ettirdiği Çelebi Mehmed ve tarih sahnesine altın satırlar yazan altıncı sultan II. Murad Han’ın manevi fütuhatındaki esrar çözülmeden bir Fâtih masalı da anlatılamaz.

    Yedinci Sultan es-Sultan ibnü’s-Sultan el-Gazi Ebu’l-Feth Mehemmed Han-ı Sâni… “Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir” diyor Amiş Efendi… Uzun uzun düşünülesi bir beyan-ı ayan-beyan…
    Bir ilahi senaryonun varlığını yok sayarak tarihi okuyamayız demiştik. İlahi senaryoda şöyle yazıyordu: ”Kostantiniyye fethedilecektir…” Bu perdedeki baş oyuncular, Ehl-i Beyt’ten Horasan’a yansıyan veli füzelerinden biri. Hamidüddin-i Aksarayî .. Halk ağzındaki söylenişi ile Somuncu Baba. Manâ anahtarını verdiği, otağını, geleceğin Türkiye Cumhuriyeti’nin tam orta yerine kuran Ankaralı müridi Hacı Bayram-ı Veli… Kosava Fatihi veli sultan Murad Han Gazi… bir “köse”, bir de “bebe”…

    “Köse” yani Akşemseddin Hazretleri Hacı Bayram dergâhına yüz sürmemiş ve henüz adı güzel şehzade Mehemmed, ana kucağından inmemiştir. Resmi tarihimiz, Kosava Fatihinin daha 40 sene idare edecek bir enerji ile yüklü iken 40 yaşında tahtını 12 yaşındaki Mehmed’e bırakmasını da izahta zorlanmaktadır. Bu aynı zamanda, ilahi kaderin Türklüğü Anadolu’ya yerleştirmesinin özündeki sırrın da kapalı kalması demektir. Tarihin nabız atışlarına göre şimdi bir Fâtih masalı yazılması zamanıdır. şimdi, fetih müjdesi kulağına daha ezân-ı Muhammedi ile beraber okunan insan üstü gayret şahikası fethin babası Sultan Mehemmed Han zamanıdır.

    Ezelde yazılmış bu mânâ telgrafını çözümleyen isimlere bir daha göz atalım: Es-Seyyid Emir Buhari. büyük mânâ mimarı. Ve İki sevgili müridi: Sebe Suresinin 15. ayetinde geçen “Beldetün-tayyibetün” şifresini 857/1453 olarak rakama döken Molla Güranî ve Somuncu Baba olarak meşhur şeyh Hamidüddin Hazretleri. Ve kutsal emaneti teslim alan Hacı Bayram-ı Veli. Bir başka Emir sultan dervişi Havlucu Baba. Ereğli’de sert kayaları çıkartıp deniz kıyısına yığmakla görevli. Resmi tarihimizin hayret dolu bakışları arasında 120 gün gibi akıl almaz bir sürede tamamlanan Rumeli surlarında kullanılacak tarihe şahit sarp kayaları.
    Emir Sultan Hazretlerinin, Sultan Murad’ın ve Sultan Mehmed’in nefesleri üzerindeki manevi himayesini anlamadan bir Fâtih masalı yazılamaz.
    Bir Molla Fenari, bir Molla Gürani, bir Molla Akşemseddin, bir Ulubatlı, bir Hıdır Paşa, bir Ubeydullah-ı Ahrari Hazretlerinin hatta bir şeyh Ebu’l-Vefâ’nın mânâ kanalından takviyeleri üzerinde tefekkür etmeden bir Fâtih masalı yazılamaz.

    “Vur pençe-i Alî’deki şemşîr aşkına
    Gülbangi asumânı tutan pîr aşkına
    Düşsün çelengi Rûm’un eğilsün ser-i Firenk
    Vur Türk’ü gönderen yed-i takdîr aşkına”
    mısralarındaki uhrevi tebşirat fehm edilmeden bir Fâtih masalı yazılamaz.

    Hele hele yaptırdığı hisara “Muhammed” lafz-ı cemîlinin ebced değeri olan 92 adet burç ve direk yerleştiren, mescid-i nebevisine taş taşıyan Efendisi hürmetine, hisarın inşasında bizzat çalışan ve 12 Ağustos 1452 Cuma gününe rastlayan Regaip kandilinde eserini tamam eden 20 yaşında bir deli yüreğin gönlündeki Muhammedî sevda üzerinde tedebbür etmeden bir Fâtih masalı asla yazılamaz
    Ve nihayet bir fâtih masalı anlatacak isek sırrını,

    “İmtisâl-i “câhidu fillâh” olupdur niyyetüm
    Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm
    Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benüm
    Lutf-ı Hudâdur hemân ümmîd-i feth u nusretüm”

    Diyen bir kalbin enbiya ve evliyaya karşı yüce bağlılık ve ihtiramıyla onların feyiz ve himmet sütüyle nasıl yoğrulduğunu mutlaka iyi tefekkür etmeliyiz.

    Her fâtihin bir fethi vardır ve din-i mübîn adına yapılan her fetih mübarektir amma her fethin, ilahi virtiözün kader levhine nakşettiği bir Sultan Mehemmed bestesi yoktur.

    Bugün manevi bir tarihin varlığını kabûl edemiyoruz. Çünkü cesur ve asil istisnaları dışında Türkiye’de, hayatını, kendinin ve milletinin ismini tekzibe adamış Reşid Paşa’dan bu yana hâlâ pozitivist ilim anlayışı hâkim. Tarih “esâtîrü’l-evvelîn” değildir. Düşünüp ibret almak için vardır. Ve bir Fâtih Masalı kalemin yazıp kuruduğu tarih levhasında mahzâ hakikattir.

    Amma hakikatin hurafe, hurafenin hakikat muamelesi gördüğü bir dünyada, bir yazıcının kalemiyle tekrar hafızalarımıza sunulan, evvel zaman içinde bir Fâtih Masalına kim inanır ki?...
     

Sayfayı Paylaş