1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Bir Kelebeğin İçinde Yaşarmıydınız?

Konusu 'Mimari ve İç Dekorasyon' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 1 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Kimi, doğanın yarattığı mucize çözümlerden strüktürel ilhamlar alıyor. Kimi, organik formları kişisel mimari dil olarak benimsiyor. Bazıları ise, dev hayvan heykellerini anımsatan yapılarla kentsel semboller yaratıyor. Fonksiyonel, estetik ya da analojik; hangi yönden olursa olsun bütün yollar mimarideki en güncel ve en 'tartışmalı' akıma, hayvan formlarına öykünen 'zoomorfoloji'ye çıkıyor.
    [​IMG]Ve ''zoomorf''lar geri döndü... Frank Gehry ve Santiago Calatrava gibi çağdaş mimarinin en önemli isimlerinin yapılarını ısrarla balık ya da kuş biçimindeki inanılmaz formlarla biçimlendiriyor olmaları bir tesadüf mü sizce? Peki ya, üstüste iki kez Stirling ödülüne layık görülen Wilkinson Eyre ya da ''London Eye''ın yaratıcısı Marks Barfield gibi en teknokratik İngiliz mimarların bile büyük metropolleri dev hayvan heykellerini andıran yapılarla dolduruyor olmaları? Norman Foster'ın Londra'daki 40 katlı ofis binası ''Swiss Re''den herkes ''erotik salatalık'' diye söz etse de, yapı sebzeden çok bir hayvanı çağrıştırmıyor mu? Foster, mimarlıkta ''zoomorfik bir hareket''in varlığından çok da emin olmadığını düşünüyor, ama ''Strüktürel formlar kimi zaman çok daha organik ya da akışkan olabilir'', demekten de kendini alamıyor.

    Kimi mimarlık otoriteleri bu yeni zoomorfik trendi ''kötü bir şaka'' olarak tanımlıyor. Ama doğal formlardan etkilenmek kültürler tarihinde oldukça eski bir gelenek. Bu trend mimaride dönem dönem yükseldiyse de, hiçbir zaman uzun soluklu olamamış. Belki de bu yüzden pek çok mimarlık eleştirmeni de diğer meslektaşlarının aksine, 21. yüzyılın başında yeniden nükseden bu eğilimin bu defa kesinlikle kalıcı olacağı görüşünde. Eero Saarinen'in projelendirdiği New York'taki ''TWA Terminal'' havalimanı ve Calatrava'nın Lyons, Satolas'taki tren istasyonu dev betonarme kanatlarıyla bu eğilimin en güncel örneklerinden bazıları.

    Mimarlık dünyasında hayvan formlarına analojiye yönelimin çok çeşitli nedenleri bulunuyor. Bunların başında da mimarlık ideolojilerinin eski kuramlarının artık çoktan geçerliliğini yitirmiş olması geliyor. Artık hiçbir mimar kendisini, ne modernizm ne de postmodernizm saflarından birine dahil olmak, düz çatılı ya da üçgen alınlıklı yapılar üretmek zorunda hissetmiyor. Tasarım yaparken hayalgüçlerini sınırsız ölçüde zorlayabiliyor, kendilerini teknoloji ve etik değerlerin belirleyiciliği dışında tamamen özgür bırakabiliyorlar. Kısaca teknolojik ve kültürel koşullar bir aradayken, zoomorfizmin geçici bir heves olmaktan çok daha ötelere gidebileceğinden emin olmak hiç de zor değil.

    Yapının inşa edilebilir olmak zorunda olması onun biçimini belirleyen en önemli faktörlerin başında geliyor: Çünkü yerçekimi düşey duvarları seviyor. Fakat artık dijital dünyanın olanaklarından biri olan sofistike tasarım programları, bilgisayar ekranında yaratılabilecek hemen her formu düşleyebilme imkanı tanıyor mimarlara. Teknolojinin bugün geldiği nokta mimarlara standart malzemelerin dışına çıkabilme, hatta o yapıya özgü yeni malzemeler tasarlayabilme imkanı sunuyor. Yapının kullanımıyla ilgili bazı pratik zorunluluklar da mimari tasarımın belirleyicileri arasında. Örneğin, eskiden mimarlar bir yapıyı tamamen şeffaf cepheli tasarlarken, camların temizlenmesi için özel bir çözüm üretmek ya da camlara ulaşılabilecek bir geçit yaratmak zorunda kalabiliyorlardı. Artık yapışmaz film yüzeyle giydirilmiş, kendi kendini temizleyebilen camların geliştirilmesiyle bu sorun tarihe karıştı.

    Mimarları doğal organizmalardan esin almaya yönlendiren sadece teknolojik gelişmeler değil; kültürel değişimler ve algı biçimleri de mimarinin biçimlenmesinde etkin bir rol oynuyor. İleri teknolojide üretim yapan sektörler artık ürünlerinin tanıtımını yaparken mühendislik söyleminden tamamen uzaklaşıyorlar. Sanat ve moda dünyası da -geçen yüzyılın- makine sevdasından çoktan uzaklaştı; artık, sağlıklı yaşam, insan bedeni ve doğaya dönüş gibi temalar daha çok tercih edilir oldu. Biyoloji, tüm terminolojisi ve imgeleriyle kültürel söylemi istila adeta etti. Bu dönüşümün en iyi örneklerini reklamcılık sektöründe izleyebilmek mümkün. Örneğin, bir otomobil firmasının reklamlarında, yeni model, DNA sarmalı imgesiyle tanıtılırken; bir diğerinde otomobil biçim değiştiriyor ve yolda ''yüzerken'' benzin almak üzere petrol istasyonuna uğrayan bir balığa dönüşüyor. Ya da bazı reklam sloganlarında o otomobilin ''genetik'' mühendisliğiyle yaratıldığı iddia edilebiliyor...

    Mimarinin doğaya öykündüğü en safkan akım olan Art Nouveau'nun da, egzotik flora ve faunayı Batı dünyasıyla tanıştıran botanik parkların ve hayvanat bahçelerinin neredeyse müthiş bir coşkunlukla yaygınlaştığı 19.yüzyılda ortaya çıkması hiç de tesadüf değildi. Yine de Art Nouveau'nun doğayı kutsayan tavrı mimarlık dünyası tarafından uzun süre izlenemedi. Hatta diğer akımlarla kıyasla bu stilde üretilen bina sayısı oldukça azdı. Çünkü istenen etkiyi uyandırmak için işlenmiş demire ya da cama elle şekil vermek hem üretim hızı hem de bütçesi nedeniyle pratik ve verimli değildi. Günümüzde ise mimarlar, üslupsal bir doktrini denemek için önlerinde hiçbir engel olmaksızın hareket edebiliyorlar. Adeta bir şantiye sahasına dönüşen bilgisayar ekralarında kompleks formların en ince ayrıntılarına kadar tasarlanabilmesi de böylece çok daha pratik ve ekonomik bir biçimde mümkün oluyor.

    Art Nouveau stili yapılarda, hayvan ve bitki motifleri sadece dekoratif bir öğe olarak kullanılıyordu. Oysa günümüzdeki zoomorfik formlar stilistik arayışlardan çok fonksiyonel bir nitelik taşıyor. Peki neden fonksiyonel bir yapının herhangi bir organik formu çağrıştırması gerekiyor? Gateshead Millenyum Köprüsü'nün tasarımını yapan Wilkinson Eyre mimarlık ofisinden Chris Wilkinson bu soruyu ''Bu sadece tesadüfi bir esinlenme değil; hayvanların organizması ile yapının strüktürü arasındaki paralellikleri araştırıyoruz'', diye yanıtlıyor. Yani zoomorfik mimarlar doğaya sadece biçimsel anlamda ilham almak için bakmıyorlar. Belki de sadece, doğanın çok önceden keşfettiği bazı gerçekleri onun izinden giderek bulmaya çalışıyorlar.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 15 Mayıs 2016

Sayfayı Paylaş