1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Bir Temmuz Günü

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve BeReNN tarafından 19 Ağustos 2011 başlatılmıştır.

  1. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Yıl 1974. Aylardan temmuz. Güneş altın bir tepsi gibi Beydağları'nın üstünde parlıyor. Kuşlar bile sıcak havanın tesiriyle ağaçların yapraklarının altına sığınmış uyukluyorlar. Camlar sımsıkı kapalı yalnızca soğutucunun fısıltısı duyuluyor. Camdan dışarı bakıyorum. Uçuş pisti sanki sudan yapılmış gibi. Aşırı sıcaktan hareketlenen havanın etkisi ile pistin öbür yanındaki uçaklar etrafında koşuşturan teknisyenler bir serap dünyasının hayaletleri gibi görünüyor.
    Bir Temmuz Günü

    Uzaklarda bir yerden bir ses duyulmaya başlıyor hafif hafif. “Estergon Kal'ası su başı durak kemirir gönlümü bir sinsi firak.”

    Günlerdir uykusuzuz. Harekâtın heyecanı öyle bir sarmış ki benliğimiziuyumak mümkün değil. Canımız yemek bile istemiyor.Mis gibi Rize çayı yetiyor. Düşünüyorum “Be hey Hasan Mutlucan Estergon Kıbrıs nere Japon Denizi nere Viyana nere?” Koskoca Müslüman Türk milletinin son yurdu güzel Anadolum ve onun parçası Kıbrıs. Ecdadımızın yadigârı Kıbrıs. Rumların yıllardır vazgeçmediği hayallerinin mihenk taşı Kıbrıs. Estergon önündeki gaziler ve şehitler ne hissediyorlarsa ben de aynı duygularla yanıyorum.

    Kapının çalınması ile irkiliyorum. Komutan yorgunluktan mahmurlaşmış bakışmışlarını bana çeviriyor. Konuşmadan işaret ediyor kaşlarıyla; “Bakıver” diye.

    Kapı açılıyor Mehmetçiğin topuk sesi ile çınlıyor oda:

    “Komutanım yaşlı bir amca sizi görmek istiyor” Komutan yine işaret ediyor. Odadan çıkıp upuzun koridorda yürüyoruz. Ayak seslerimiz kalkışa geçen jetlerin gümbürtüsüne karışıyor. “Allahım muvaffak eyle” diyorum. Nizamiyeye yaklaşıyoruz. Başının üstünde rengi solmuş bir kasket. Sağ kaşının üstüne yıkılmış solmuş. Kısa bir sakal düzgünce taranmış ışıl ışıl parlıyor. Kırışıklarla dolu yorgun bir çehre. Yılların yorgunluğunu gösteren bu çehrede pırıl pırıl bir çift göz. Sanki şimşekler çakan bir çift göz. Hani derler ya bir ipliğini çekeresen kırk yaması düşecek diye işte öylesine yıpranmış bir ceket. Altında solmuş bir gömlek. Potura benzer bir pantolon ve ayağında lastikler. Rengi artık beyaza dönmüş gibi görünen elle dikildiği aşikâr yırtıklarla dolu lastikler. Aklıma ilk orucumu tuttuğum gün babamın bana aldığı mest lastikler geliyor. Gülümsüyorum. “Hoş geldin bey amca buyur” diyorum. İki elini birden uzatıyor. Sımsıkı tutuyor ellerimi kendine çekiyor ve yanaklarımdan öpüyor. fark ediyorum gözleri yaşlı. Öyle bir kucaklıyor ki benişaşırıyorum ne diyeceğimi bilemiyorum.“Evladı şehit olmuş bir baba mıacaba” diye düşünüyorum.

    Ne istediğini soruyorum. “Oğul benim işimi sen çözemezsin beni kumandanına götür” diyor. Ürküyorum; savaş zamanı kimin ne olduğunu bilmek mümkün değil. Tereddütler sarıyor her yanımı. Tekrar bakıyorum gözlerine ve “Peki” diyorum. Upuzun koridordan geri dönüyoruz. Kapıyı hafifçe çalıyorum. Ses yok. Tekrar çalıyorum yine aynı. Yavaşça kapıyı açıyorum. Komutanın başı önüne düşmüş uyuyor. Camın karşısındaki koltuklarda oturan diğer iki arkadaş da aynı durumda. Daha bir iki saat önce yedi saatlik uzun ve yorucu bir savaş uçuşunda beraberdik. Tam kapıyı kapamak isterken uyanıyorlar. “Komutanım bir misafirimiz var” diyorum. Hafifçe yana eğilip arkama bakıyorlar. İçeri giriyoruz. Yaşlı adam bir anda esas duruşa geçip künyesini okuyor: “17. Seyyare Taburu çavuşlarından Elmalılı Hasan oğlu Ali.” Herkes ayağa kalkıyor ellerini uzatıyorlar gözyaşları sessizce sakalına karışıyor. Bu sırada eskiliğine rağmen tertemiz olan ceketinin sağ yakasının arkasındakırmızı şeridi ile istiklâl madalyasının ucunu görüyorum. Dayanamayıp soruyorum: “Amca niye madalyanı yakanın arkasına sakladın?”“Utanıyorum oğul” diyor “Utanıyorum. Bugün cihad günüdür. Herkes orada çarpışıyor. Ben Çanakkale'de savaşmış bir askerimgaziyim. Sen bu madalya ile neden cephede değilsin?” diye bir soran olursa ne cevap veririm diye utandım da onun için madalyamı yakamın arkasına aldım. Ne olur beni de Kıbrıs'a cepheye götürün diye çalmadığım kapı kalmadı. Kimse beni dinlemiyor Duydum ki siz cihada uçarak gidermişsiniz; ne olur beni de götürün Kıbrıs'a... Allah rızası için ne olur!”

    Gözlerinden akan yaşlar lastiklerinin uçlarını pırıl pırıl parlatmıştı. Herkeste bir suskunluk boğazlarımızda koskoca bir yumruk.

    “Ali Amca buyur” diyor arkadaşım. Çaylar gelmiş. Yudum yudum içiyoruz. “Ali Amca sen sıranı savmışsın görevini yerine getirmişsin. Bırak biz de bu şerefe nail olalım; sıra bizim. Kaldı ki uçağımızda seni alacak yer de yok” diyorum.

    Başını kaldırıp teker teker gözlerimizin içine bakıyor. “Komutan komutan; anladım ki siz de beni götürmeyeceksiniz yeriniz yokmuş. Peki o attığınız bombaları nereye bağlıyorsanız birinin yerine beni bağlayın yarın düşmanın üstüne sallayın aşağıya birinin tepesine düşüp halletsem razıyım.” Aman Allahım! Ne cevap verirsin bu vatan iman aşığına ne söylersin diyorum kendi kendime. Komutanın gözleri buğulu cama dönüyor. Sessizlik sarmış her yanımızı. Sessizliği yine o bozuyor ama sözünü kesip “Ne olur Allah aşkına Ali Amca?” diyorum “Sen her iki cihan için davanı halletmişsin ne olur sıramızı alma.”

    Başını önüne eğiyor; “Peki ben yakından hiç uçak görmedim bana gösterir misiniz?” Komutan arkasını dönmeden “evet” diye kafasını sallıyor. Dışarı çıkıyoruz. Koridorlarda postallarımın takırtısına lastiklerinin fısıltıları karışıyor. Kapıları nöbetçileri geçiyoruz. Dış kapıyla birlikte Antalya'nın cehennemi sıcaklığı çarpıyor yüzüme. Ama içimde garip bir serinlik var. Durmadan yutkunuyorum. Asker ağlamaz ya.

    Uçağın yanına geliyoruz. Anlatmak için tam ağzımı açıyorum “Sen dur komutan ben şöyle bir bakayım” diyor. Önce burnuna yaklaşıp ellerini yapıştırıyor üzerine. Aman Allahım o güneş ve sıcakta o satıhlar öyle kızmış ki anında yumurta pişirecek gibi. Ama o hiç duymuyor kızgın saç satıhların sıcaklığını. Okşuyor uçağı. Ellerini hiç kaldırmadan yavaş dolaşıyor uçağı öpüyor okşuyor bir şeyler mırıldanıyor. Gözyaşlarının anında buharlaştığını görüyorum. Sanki yıllar önce kaybettiği evladını almış da kucağına öylesine seviyor uçağı. Sağ kanadın gölgesinde onu devamlı görebileceğim bir yere oturuyorum. Boğazımdaki yumruk patlıyor sessizce ağlıyorum.

    Yanıma geliyor oturuyor ellerimi tutuyor birlikte ağlıyoruz. Hiç konuşmadan sessiz sessiz. Bir kaç dakika geçiyor öylece.

    “Haydi oğul gidelim” diyor. Kalkıyoruz. Elini omuzuma atıyor. Filoya dönüyoruz. Yüzümüzü yıkıyoruz. Tekrar çaylar geliyor bir neşe doluyor Ali Amca'nın gözlerine.. Oda kalabalıklaşıyor. Herkese bir şeyler söylüyor. Kahkahasız gülüşler doluyor gönüllere yemek zamanı. Günlerdir ilk defa iştahla yemek yiyoruz. Kulaklarımızda Çanakkale'de toplarımızın gümbürtüleri çınlıyor sanki.

    Hava kararıyor. “Gitmek zamanı” diyor “gitmek zamanı hadi Allah'a emanet olun. “ Hepimiz nizamiyedeyiz. Elini öpüyoruz. Sarılıyoruz. Ama sanki ayakları gitmiyor da zorla götürüyor Ali Amca onları. Karanlıkta kaybolup gidiyor.

    Yatakhaneye gidiyorum. Yatıyorum. Yüzümü yastığa gömüp ağlıyorum. Artık biliyorum asker de ağlar ama ağlanacak şeye ağlar. Vatan için din için ağlar. Bu tatlı hatıranın üzerinden yıllar geçti ve ben üç yıl önce emekli oldum ama ne zaman vatan için savaşma bahsi gündeme gelse Ali Amca o günkü haliyle gözümün önünde canlanır ve “Ali Amcalar varken” derim “bu ülkeye düşman giremez.”
     

Sayfayı Paylaş