1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Birbirinin acısını anlamak!

Konusu 'Makaleler, Araştırma Yazıları' forumundadır ve Mavi Gül tarafından 17 Temmuz 2009 başlatılmıştır.

  1. Mavi Gül
    Avare

    Mavi Gül ѕση_¢ıqℓıк Özel üye

    Katılım:
    3 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    4.647
    Beğenileri:
    375
    Ödül Puanları:
    3.730
    Yer:
    Misafir Sevmez
    Banka:
    677 ÇTL
    Cinayet bu ayın başında, 1 Temmuz günü, Almanya’nın Dresden kentinde işlenir.
    Türbanlı genç bir Mısırlı eczacı, mahkemeye verdiği bir Alman tarafından duruşma sırasında on sekiz bıçak darbesiyle öldürülür.
    Üstelik üç yaşındaki çocuğuyla kocasının gözleri önünde....
    Bu arada, karısının üstüne kapanan koca da polis tarafından yanlışlıkla vurulur ve bacağından yaralanır...
    Bu ayın başında işlenen Dresden cinayeti ve cinayetle ilgili bazı gelişmeleri Nilüfer Göle’den dinlerken nedense Sivas’taki o sabahı, Madımak’ı anımsadım.
    Madımak Katliamı da 16 yıl önce yine sıcak bir temmuz günü ayın başında yaşanmıştı.
    1993 yılıydı.
    Katliamın ertesi günü sabaha karşı Ankara’dan Sivas’a arabayla gelmiştim, ortalık aydınlanırken. Yangın yerinde tüten dumanlar hâlâ genzimi yakıyordu.
    Dehşet içindeydim.
    Aralarında yazarların, ozanların bulunduğu 37 kişi daha saatler önce burada yanarak ölmüştü.
    Katliamın hedefi Alevi’lerdi.
    Hatırlıyorum, Sivas’ta o sabah vakti hüküm süren tuhaf sessizliği... Aleviler kendi mahallelerine çekilmiş, evlerine kapanmışlardı. Katliam konusunda kimsecikler konuşmak istemiyordu.
    Etrafa korku ve acı çökmüştü.
    İnsanların yüreği yanıyordu.
    Sokaklarında in cin top oynayan Alevi mahallesinde dolaşırken, belleğimin derinliklerinden Kahramanmaraş, Çorum katliamları çıkıyor, yakılan Alevi mahallelerinden yükselen dumanların tüyler ürpertici fotoğrafları gözümün önüne geliyordu.
    Türkiye 12 Eylül’e, darbe ortamına böylesine kanlı tuzaklarla çekilmiş ve darbeyle birlikte her şey bıçak gibi kesilmişti.
    Bizim memleketin sanki kaderiydi bu acılar.
    1950’lerden itibaren sağcı-solcu diyerek, ülkücü-devrimci diyerek, Sünni-Alevi diyerek, Türk-Kürt diyerek, Türk-Rum, Ermeni, Yahudi diyerek bu ülkenin istikrarıyla, barışıyla her fırsatta oynanmış, darbeler yapılmıştı.
    İnsanların aynı çatı altında birbirleriyle çatışmadan, birbirlerine tahammül ederek, tolerans göstererek huzur içinde yaşamalarının her şeyden önce insanlığın bir gereği olduğu bizim ülkenin insanına hep unutturulmak istenmiştir.
    Farklı inançların, farklı renklerin, farklı kimliklerin, farklı düşüncelerin insanlara insanlığını unutturamayacağı gerçeği sürekli ıskalanmıştı.
    Madımak katliamı da bunun korkunç bir örneği idi. Dresden Cinayeti’ne de bu pencereden bakılabilirdi.
    Birinde 37 kişinin, ötekinde 1 kişinin öldürülmesi gerçeği değiştirmiyordu. Birinde Alevilerin yakılarak, ötekinde türbanlı bir Mısırlının bıçaklanarak öldürülmesi gerçeği değiştirmiyordu.
    İkisinin geri planında da farklı inançlara duyulan nefret yatıyordu. İkisinde de esas mesele, ‘öteki’ne yönelik düşmanca duyguları besleyen zihniyet dünyasından kurtulmaktı.
    O kadar acılar yaşadık, bunu başarabildik mi? Karşılıklı tahammül, tolerans olmadan huzur ve barış olamayacağını ne kadar öğrenebildik? Bunun yolunun da demokrasiden, özgürlükler düzeninden geçtiğini kavrayabildik mi?
    Sanmıyorum.
    Madımak’tan 16 yıl sonra, Zaman gazetesinde katliamın yıldönümü dolayısıyla, temmuz ayı başında çıkan kısa haberdeki şu satırlar beni bu açıdan birkez daha karamsarlığa itti...
    “2 Temmuz 1993’te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nde yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.”
    Bu kadarcık mı?...
    Bu kadarcık duyarlık, bu kadarcık empati mi?...
    Ne yazık!
    16 yıl önce, 3 Temmuz günü sabaha karşı benim Madımak’ta, Sivas’ta gördüklerim, konuştuklarım, hissettiklerim bu kadarcık değildi.
    Madımak’a adını koyamamak, gereken duyarlığı bunca yıl sonra bile göstermekten kaçınmak...
    Neden, niçin?
    Örneğin, Madımak’la aynı tarihlere rastlayan bir başka cinayet de, Erzurum’un Başbağlar Köyü Katliamı da elbet lanetlecektir, lanetlenmelidir.
    Acılar mukayese edilemez.
    Acılar paylaşılır.
    O acılara yol açan insanlık dışı olaylar herhangi bir ayrım yapılmaksızın kınanır.
    Evet öyle.
    Türkiye’de herkesin birbirlerinin acılarına saygı göstermeyi öğrenmesi şart.
    Türkiye’de herkesin birbirlerinin dertlerine, sorunlarına eğilmesi, ilgi göstermesi şart.
    Sünnisi, Alevisi, Kürdü, Türkü, Ermenisi, Yahudisi hepsinin karşılıklı olarak birbirlerinin sorunlarıyla uğraşmaları şart.
    Yoksa herkes kendine dönük yaşarsa, yoksa herkes hak ve özgürlükleri sadece kendisi için isterse bu topraklarda daha çok acılar yaşar, daha çok kanlı tuzaklara düşeriz.
    Ve daha çok bekleriz demokrasi ve hukuk düzeninin bir hayat tarzı olarak bu topraklara yerleşmesini...
    Şunu da bir yana yazın:
    Bu açılardan Sünnilerin de, Alevilerin de, Kürtlerin de, kendi tutumlarını gözden geçirmeye ihtiyaçları vardır.
    Peki ya Dresden Cinayeti?
    Bu da, Avrupa’daki İslamofobi konusu da yarına.

    Hasan CEMAL ( Milliyet yazarı)
     

Sayfayı Paylaş