1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Boğaz Sahilhaneleri

Konusu 'Turizm Rehberi' forumundadır ve Suskun tarafından 22 Nisan 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    [​IMG]



    İstanbul boğazı
    Bugüne değin İstanbul Boğazı’nın oluşumuna ilişkin çok sayıda görüş ortaya atılmıştır. XVIII. yy başında gezgin Tournefort, Boğaz oluğunun, taşan Karadeniz sularının aşındırmaları sonucunda oluştuğunu ileri sürerken, Pallas, Boğaz ın, yakın bir dönemde akarsuların aşındırmalarıyla ya da burada oluşan tektonik kırılmalar sonucu açılmış olabileceğini söylemiştir. Dureau de Maile ise oluğun bu çevrede oluşan volkan patlamaları sonucu açıldığını ve bölgenin kuzeyinde rastlanan lavların da bu sırada ortaya çıkmış olabileceğini düşünmüştür. P.’de Tchihatcheff’in de katıldığı bu tez Boğaz çevresindeki volkanik bölgenin yaşının II. Zaman sonu olarak saptanması üzerine çürümüştür.

    XIX. yy başında A. Von Hoff İstanbul Boğazı’nın oluşumunu, çok beslenen Karadeniz’in su düzeyinin yükselmesi ve Karadeniz sularının bir eşikle ayrıldığı Marmara Denizi “ne akarken, şimdiki Boğaz’ın yer aldığı eşiği aşındırmasına bağlamıştır. XIX. yy sonunda ise, Boğaz’ın deniz tarafından doldurulan eski bir vadi olduğu bütün bilim adamlarınca kabul edilmiştir. Ancak bu görüşün sahipleri arasında da bu kez İstanbul ve Çanakkale boğazlarının aynı vadiye ait parçalar olup olmadığı ve söz konusu vadiler içinde geçmiş bulunan ırmak sularının akış doğrultusu konusunda düşünce farklılıkları ortaya çıkmıştır. A. Philippsoıı, F. Toula, N. Andrussow, J.Cvijiç İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’ den Marmara’ya doğru akan bir akarsu vadisi olduğunu ileri sürerlerken, T. English ile R. Hoernes bu vadide akışın güney-kuzey doğrultusunda olduğunu savunmuşlardır.

    Boğaz’da birbirinden farklı akıntılar söz konusudur. Karadeniz’den Marmara Denizi’ne doğru bir üst akıntı ve Marmara Denizi’nden Karadeniz’e doğru bir alt akıntı vardır. Üst akıntının nedeni hemen hemen bir iç deniz niteliğinde olan, bol yağışlar ve güçlü akarsularla beslenen Karadeniz’de su düzeyinin Marmara Deni¬zi’ne oranla daha yüksek oluşudur. Bu üst akıntının şiddeti üzerinde rüzgârların da etkisi görülmektedir. Kuzey rüzgârları eserken İstanbul Boğazı’ndaki akıntı artmakta, buna karşılık lodos fırtınaları akıntının azalmasına neden olmaktadır. Lodos kimi zaman da “orkoz” denilen ters akınım yaratmaktadır. Boğaz’daki akıntıların hızı, Boğaz oluğunun darlaştığı kesimlerde çoğalmaktadır. Akıntı özellikle Boğaz’ın en dar yerleri olan Anadoluhisarı-Rumelihisarı ve Akıntı Burnu-Vaniköy arasında en yüksek noktasına ulaşmaktadır. Hisarlar arasındaki akıntıya “şeytan”, Arnavut-köy-Vaniköy arasındakine ise “maskara” adları verilmektedir. Hızları kimi zaman saatte 9-10 km.yi bulan bu akıntılar sırasında Boğaz, suları güneye doğru akan bir büyük ırmaktan farksızdır.

    İstanbul Boğazı’nın girintili-çıkıntılı yapısı, kuzeyden güneye doğru hareket eden bu üst akıntı yanında, bir takım sapmalara ve koylarda küçük ters akıntıların (anafor) oluşmasına da olanak hazırlamıştır.

    Boğaz’ın derinliklerinde ise kanal denilen ve Marmara Denizi’nin daha tuzlu olan sularını Karadeniz’e taşıyan güçlü bir alt akıntı vardır. İstanbul Boğazı’nın güney girişinde, üst akıntı ile alt akıntı arasındaki ilinti yüzeyi 18 m derinlikte iken, bu değer kuzeye doğru artmakta ve Anadolu ile Rumeli fenerleri arasında 50 m.yi bulmaktadır.

    Boğaz oluğunun kaynak bakımından Marmara Denizi ile ilgisi olmadığını ileri süren Penck, bunun yukarı yatağı, Kâğıthane Deresi’nce oluşturulmuş bir vadinin (Haliç) uzantısı olabileceği fikrini savunmuştur.

    Besim Darkot ise Boğaz’ın güney girişindeki eşiğin, Penck’in ileri sürdüğü gibi, Haliç’in Boğaz Vadisi’ni Marmara Denizi’ nden ayıran bir set olmayıp, Karadeniz’ den gelen büyük su kütlelerinin taşıdığı katı maddelerin, Boğaz oluğunun ağzında birikmesiyle oluştuğunu ileri sürmüştür. Günümüzde Boğaz’ın oluşumuna ilişkin en çok ilgi gören yaklaşım, İstanbul Boğazı Vadisi’nin III. Zaman sonlarından başlaya rak bugünküne oranla en az 100 m alçaktaki bir deniz yüzeyine göre kazıldığı ve IV. Zaman ortalarına doğru bu vadinin deniz tarafından doldurulduğudur.

    İstanbul Boğazı genellikle kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunu izler. Her iki kıyısından vadilerle yarılmış durumdaki Boğaz, güney girişinde bir süre kuzey-güney doğrultusunda sürer. Salacak önle-rinde hafifçe kuzeybatıya dönerek kuzey-güney doğrultusunu alır. Boğaz oluğu, Paşabahçe-Yeniköy hattından sonra kuzeybatıya yönelişini sürdürerek belirgin bir dirsekle kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunu alır. Bu noktadan sonra Büyükdere önlerinde, ilk dirseğe neredeyse tümüyle dik ikinci bir dirsek yaparak yine kuzey-doğu-güneybatı doğrultusunu alan İstanbul Boğazı Yun kıyıları, kuzeyde, Karadeniz girişinde birbirine koşutluğunu yitirir.
    İstanbul Boğazı’nın Kız Kulesi’nden Anadolu Feneri’ne dek uzunluğu 35 km, Saray Burnu’ndan Rumeli Feneri’ne olan uzunluğu ise 55 km. Boğaz’ın en dar yeri 760 m ile Rumelihisarı- Anadoluhisarı arası, en geniş yeri ise 3.500 m ile Büyükdere (Çayır başı)-Umur yeri arasıdır.

    İstanbul Boğazı’nın tabanı birçok çukur ve tümsekle doludur. Güney-kuzey doğrultusunda 0,001 değerinde eğim gösteren tabanda, derinliği 50 m’yi bulan ve Boğaz’ı baştanbaşa geçen bir oluk yer almaktadır, Bu oluk sürekli olarak Boğaz’ın ortasından gitmemekte, kimi zaman karşı¬lıklı kıyılara doğru yaklaşmaktadır. Boğaz oluğu güneyde Beşiktaş ile Üsküdar ve Kuzguncuk arasında kendi ekseni boyunca uzanan bir sırt ile iki yan oluğa ayrılır. Buradan kuzeye doğru gidildikçe ortadaki sırtın yitip tek bir oluk oluşturduğu görülür. . Daha kuzeyde derinlik 70-75 m.ye varmakta. Boğaz, kuzey girişinde 50 m.ye varmayan bir eşikle sona ermektedir. Aynı biçimde derinliği 50 m’yi bulan bir başka eşik de Boğaz’ın güney girişinde, Saray burnu ile Selimiye arasındadır.

    Türk Boğazları Bölgesi; İstanbul Boğazı -17 deniz mili, Marmara Denizi -110 deniz mili ve 37 deniz mili uzunluğunda Çanakkale Boğazı’ndan oluşan toplam 164 deniz mili uzunluğunda, gemilerin geçiş yaptığı suyoludur. Bu suyolunun alternatifi yoktur ve tüm ülkeler, özellikle Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin ekonomileri için çok önemlidir.


    İstanbul Boğazı’nın uzunluğu; 17 deniz milidir. Kıyılardaki uzunluk, Anadolu tarafında 19 deniz mili, Trakya tarafında ise daha kıvrımlı yapısından dolayı 30 deniz mili kadardır. Boğazın genişliği en dar yeri olan Aşiyan-Kandilli arasında 698 metre, en geniş yeri olan Büyükdere’de ise yaklaşık 3500 metredir.


    Dünyada deniz trafiğine açık 264 boğaz arasında, tarihi kültürü ve güzellikleri barındırması açısından dünyada bir eşi ve benzeri olmayan özelliklere sahip olan İstanbul Boğazı aynı zamanda dünyadaki en dar ve gemiler için çok riskli bir su yoludur ve yaklaşık 27-28 adedi tehlikeli yük taşıyan olmak üzere her gün yaklaşık 150 gemi geçiş yapmaktadır. Her 9,5 dakikada 1 gemi geçişi demektir.

    İstanbul Boğazı Panama Kanalı’nın dört katı, Süveyş Kanalı’nın üç katı yoğunluğunda deniz trafiğine sahiptir.


    İstanbul Boğazı’nın en dar yeri 700 metre, en geniş yeri 1500 metredir ve 12 keskin dönüşe sahiptir. Boğazın dört noktasında 45 derecelik, Yeniköy’de ise 80 derecelik rota değişikliği yapılması gerekmektedir. İstanbul Boğazı’nda ortalama derinlik 30-60 metre olup en derin yeri Kandilli açığında 110 m.dir.

    Türk Boğazları’nın bugünkü hukuki statüsünü ve gemilerin geçişlerini ve seyirlerini düzenleyen Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Temmuz 1936 tarihinde imzalanmış ve o zamanlar 4500 gemi geçmekte iken günümüzde yılda ortalama 55000 gemi geçiş yapmaktadır.

    Boğaz’da adalar:


    1-Üsküdar Salacak Mevkiinin 250 metre kadar açığında bir ada olan Kızkulesi vardır.
    2- Kuruçeşme Mevkiinin açığında, Kuruçeşme Bankları ve bunların üzerinde Kuruçeşme Adası bulunur.
    3- Bebek Koyu’nun merkezinde bulunan ve üzerinde Bebek Feneri’nin bulunduğu adadır.
    4- Rumeli kavağı açığında, Diki likaya Bankları’nın üzerinde Diki likaya adası bulunur.

    Bunlardan başka, üzerlerinde ada veya adacık şeklinde yapıların bulunması sebebiyle “adalar” başlığı altında yer verilen ve özellikle büyük gemiler için tehlike oluşturan başka banklar da bulunmaktadır.

    İstanbul Boğazı’nda fırtınalar daha çok Ocak ayında görülmektedir. Eylül başından itibaren fırtınaların sayısında da artış başlar. Fırtınaların Boğazdaki su hareketi, akıntılar ve seyre büyük etkisi vardır. Sis, en çok Mart ve Nisan aylarında görülür.

    İstanbul boğazında görülen akıntıları aşağıdaki 4 madde şeklinde sıralayabiliriz


    1-Yüzey (Üst) Akıntısı: Karadeniz, su seviyesi olarak Marmara’dan 40 santimetre daha yüksektir. Karadeniz’den Marmara’ya doğru olan yüzey akıntısının ana sebebi de bu yükseklik farklılığıdır. Daha yüksek seviyede olan Karadeniz’in suları, seviyesi daha alçak olan Marmara’ya doğru “akmaktadır”

    2- Dip (Alt) Akıntısı: Yüzey akıntısına ters yönde yani Marmara Denizi’nden Karadeniz’e doğru akan bu akıntının nedeni ise tuzluluk oranının farkındandır. Karadeniz’in tuzluluk oranı, sürekli tatlı su ile beslenmesi ve tuzlu suyun da kısmen yüzey akıntısı ile taşınması nedeniyle, düşüktür. Marmara Denizi, Karadeniz’den yaklaşık olarak iki kat daha tuzludur. Bu aynı zamanda Karadeniz sularının özgül ağırlığının Marmara sularından daha az olduğu anla mina gelmektedir. İki denizin suları arasındaki tuzluluk durumundan dolayı olan bu yoğunluk farkı, 15 metre derinlikten itibaren başlayan ve derinliğin elverdiği ölçüde 45 m. kadar etkili olabilen dip akıntısının da nedenidir


    3-Anafor (Ters) Akıntılar: Boğaz’da bir de ana akıntıya karşı duran koyların veya burunların kıvrımlarına giren suların sahilin kıvrımlarını takip ederek ters yönde kıyıdan ilerlemesi ile “anaforlar” ve bu anaforların tekrar ana akıntıya karıştığı yerlerde halk diliyle ‘’aynalar’’ (girdaplar) oluşur

    4-Orkoz Akıntısı: Güney rüzgârları ve özellikle Lodos, zaman zaman İstanbul’da şehir hatları gemilerinin bile seferlerinin iptal edilmesine neden olacak kadar etkili olur. Bu rüzgârlar, Marmara’nın sularını kuzeye doğru yığar ve su seviyesini İstanbul Boğazı’nın güney girişinde yarım metre kadar yükseltebilirler. Bu durumda Boğaz’ın akıntı rejimi de değişir; yüzeyde “orkoz” adı verilen ters akıntı oluşur.
     
    Son düzenleyen: Moderatör: 22 Temmuz 2015
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    GALATA


    Antik zamanlardan beri, Haliç’in girişinde yerleşim birimleri olmuştur. Bölge dokuzuncu yüzyılda Sykai (İncir Bahçeleri) olarak biliniyordu. Günümüzdeki ismi eskiden Anadolu’da yaşamış olan Galliler’den gelmiş olabilir. Ya da İtalyanca, denize giden yol anlamına gelen calata’dan gelmiş olabilir. Galata, 1261 yılında Bizanslılar kentlerini yeniden aldıklarında Cenevizliler’e yarı bağımsız bir koloni olarak verilmişti. Bölgelerini korumak için bina ettikleri duvarlar Osmanlılar tarafından yıkılmıştı ve bölge yavaş yavaş çoğunlukla Avrupalılar’ın yaşadığı bir bölge olmuştu.
    Günümüzde genelevleri, bit pazarları ve nalburiyeleriyle ünlü Karaköy kentin pek tanımlanamaz bir semtidir.

    61 metre uzunluğunda ve 12 katlıdır. Galata Kulesi ya da Mesih’in Kulesi, 1348′de Cenevizliler tarafında inşa edilen bir kalenin bir parçasıydı. 1960′larda restore edilmeden önce bir depo ve yangın kulesi olarak kullanılmıştı. En üst katta halka açık bir güzel manzaralı balkonu ve restoranı vardır.

    Çifte Saraylar 1855 yılında Garabed Balyan tarafından Sultan Abdülmecid’in kızları Cemile ve Münire için yapılmıştır. Çırağan Sarayı 1910 yılında yandığında, binaları Osmanlı Parlamentosu binaları kullanmıştır. 1952 yılında, Atatürk Kız Lisesi haline geldi ve 1972 yılında da Mimar Sinan Üniversitesinin Güzel Sanatlar ve Mimari bölümü burayı kullanmaya başladı.

    Günümüz Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yerde bir zamanlar küçük bir liman vardı. 1600′lü yılların başlarında taşlarla doldurulmuş ve daha sonra kraliyet ailesinin sevdiği bir yazlık haline gelmişti.

    Dolmabahçe Sarayı, Garabed ve Nikogos Balyan tarafından Sultan Abdülmecit için yaptırılmış ve 1853 yılında, ülke savaşta ve büyük bir borç içindeyken tamamlanmıştır. Bazıları, bu sarayın yapımının İmparatorluğun tamamen iflas etmesine neden olduğunu söylerler. Saray deniz kenarında 284 metre uzunluğundadır ve 600 metrelik bir rıhtımı vardır. İçinde 285 oda, 6 ana merdiven, 43 büyük salon ve 6 banyo bulunmaktadır. Kristalden bir merdiven, fildişinden bir banyo, 4.445 metre karelik paha biçilmez ipek Hereke halıları ve dünyanın en büyük avizesi olan dört buçuk tonluk Bohemya kristalinden şahane bir avize dahil, süslü iç dekorasyonun yapımını Fransız tasarımcı Sechan yönetmiştir. Çağdaş Türkiye’nin kurucusu olan Atatürk, İstanbul’dayken Dolmabahçe Sarayı’nı ikamet olarak kullanıyordu ve 10 Kasım 1938 yılında burada öldü.

    Nikogos Balyan’ın bir başka eseri olan Dolmabahçe Saat Kulesi, 1854 yılında tamamlanmıştı. Dört katlı, 27 metrelik kule kesilmiş taşlardan yapılmıştır ve hâlâ saati doğru olarak gösteren dört tane Fransız yapımı saati vardır.

    Jak Delon’dan


    Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu koyun eski adı Arap Liman’ıydı. Burada demirleyen gemilerden indirilen yükler, şehrin ticaret merkezi olan Galata’ya gönderilirdi. 1. Ahmet’in (17. yüzyıl) buyruğuyla Arap Limanı önlerindeki deniz doldurulmaya başlanmış, Nasuh Paşa’yla Halil Paşa’nın yoğun uğraşları 2. Osman devrinde ürün vermiştir. Dolmabahçe adı verilen bu hasbahçe kısa sürede ağaçlandırılmış ve çevrede cirit alanları açılmıştır. 4. Mehmet’in (17. yüzyıl) sahilde inşa ettirdiği Çinili Köşk’ün ön cephesi denizin dibine çakılmış sütunlar üzerine oturtulmuş, 1. Mahmut (18. yüzyıl) ve 2. Selim (18. yüzyıl) bu arazi üzerinde köşkler ve kasırlar yaptırmıştır. 3. Ahmet döneminde, Sadrazam Damat Nevşehirli İbrahim Paşa Dolmabahçe’yle Beşiktaş arasında Ferahâbâd Sarayı’nı inşa ettirmiş, Mimar Melling’in tasarımladığı 3. Selim Köşkü (18. yüzyıl), 2. Mahmut tarafından restore ettirilmiştir (19. yüzyıl).

    Dolmabahçe’deki tüm yapıları yıktıran Abdülmecid, aynı yerde Dolmabahçe Sarayı’nın inşa edilmesini buyurmuştur. Mimarları Garabed ve Nigoğos Balyan olan sarayın yapımına 1843 yılında başlanmış, mavi Marmara mermeri ve beyaz Sarıyer taşı kullanılarak inşa edilen Dolmabahçe Sarayı, kapılarını 1854′te açmıştır. Beş milyon Osmanlı altınına (35 ton altın) mal olan sarayda, Abdülmecid, 2. Abdülhamid, 5. Murat, 5. Mehmet (Reşat) ve 6. Mehmet (Vahiddedin)’in ardından Halife Abdülmecid Efendi kalmıştır.
    Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Atatürk, 1 Temmuz 1927-10 Kasım 1938 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda kalmış, yaşamı Harem-i Hümayun’un 71 numaralı odasında noktalanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı’na bağlı olan Dolmabahçe Sarayı, günümüzde müzedir.

    Sarayın kara tarafındaki altı kapı Hazine Kapısı, Salta¬nat Kapısı, Bendegân Kapısı, Kuşluk Kapısı, Valide Kapı¬sı, Harem Kapısı’dır. Deniz tarafında beş kapı vardır; en büyükleri Saltanat Deniz Kapısı adıyla anılır. Mabeyn-i Hümayun girişine yakın olan deniz kapısı, Vezir İskelesi Kapısı’dır. Bahçeler üçe ayrılmıştır: Hasbahçe, Kuşluk Bahçesi ve Harem Bahçesi.

    14 sütunlu Medhal Salonu’yla ulaşılan Mabeyn-i Hümayun’un girişinde Sadrazam Odası, Şeyh-ül İslâm Odası ve Seryâver Odası bulunmaktadır. Alt kattaki salonlardan ve odalardan üst kata Kristal Merdiven’le ulaşılır; 16 sütunlu Kristal Merdiven Salonu, altı sütunlu Süfera Salo¬nu, Zülvecheyn Salonu, Somaki Oda ve Mecid Efendi Kütüphanesi bu kattadır.

    Mabeyn-i Hümayun’la Harem-i Hümayun’un arasında bulunan Muayede Salonu, Dolmabahçe Sarayı’nın en gör¬kemli bölümüdür. 1800 metrekarelik bir alanı kaplayan Muayede Salonu’nun 36 metre yüksekteki dev kubbesini 56 sütun taşır. Kubbenin ortasındaki dev avize 4,5 ton ağır-lığındadır ve üzerinde 750 kristal mum vardır. 1853 yılında Londra’da yapılan avize, Kraliçe Victoria’nın armağanıdır.

    Valide Sultan’ın, kadın efendilerin ve gözdelerin yaşa¬dığı Harem-i Hümayun’un katları, Halife Merdiveni’yle birbirine bağlanır. Şehzadeler Okuma Odası’nın, Sedefli Oda’nın, Mavi Salon’un ve Pembe Salon’un yanı sıra, sul¬tanların yatak odaları da bu bölümdedir.
    Dolmabahçe Sarayı’nı donatan paha biçilmez eserler arasında Aivazovsky, Zonaro, Şeker Ahmet Paşa ve Halife Abdülmecid Efendi’nin tabloları, Hereke ve Isparta halı¬ları, Sevres, Baccarat ve Yıldız porselenleri, Venedik aynaları, kristal avizeler, gümüş şamdanlar, çinili sobalar ve şö¬mineler sayılabilir.

    Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan antika saatlerin yapım¬cıları şöyle sıralanabilir: Ahmet Eflâkî Dede (19. yüzyıl), Mehmet Şükrü (19. yüzyıl), Mehmet Muhsin (19. yüzyıl), Tallibart (19. yüzyıl), Chevalier (19. yüzyıl), Chavin (19. yüzyıl), Lenz Kirsch (20. yüzyıl), Le Fevre Fils (19. yüzyıl), Osman Nuri (20. yüzyıl), Klinkosch (19. yüzyıl), Süley¬man Leziz (19. yüzyıl), Saury Constantin (19. yüzyıl), Le Roy (19. yüzyıl), Markwick-Markham (19. yüzyıl). Dol¬mabahçe Sarayı’nda, Saray-ı Hümayun Sersaatçisi Parfer Gamires yapımı olan bir saat de bulunmaktadır.
    Dolmabahçe Sarayı’yla Bezm-i Alem Valide Sultan Ca¬mii arasında bulunan saat kulesi, Mimar Sarkis Balyan’ın eseridir (1890). Mimarı Garabed Balyan olan caminin (1853) karşısındaki çeşme Ve sebil, Sipahi Mehmet Emin Ağa tarafından yaptırılmıştır (18. yüzyıl).

    Müze Rehberinden:

    Özel mimari yapısı nedeniyle günde yaklaşık 4000 kişi ziyaret edebiliyor.
    Bina dışarıdan taş(bilhassa cephe süslemeleri),içi ahşap. Bina 3 kat olarak yapılmış. Zemin yarım yer üstünde ve hizmetkârlar için tasarlanmış.1.kat bürokratlar ve 2.kat saltanat kullanımı için L harfi şeklinde tasarlanmış.
    1952 de haftada bir gün ziyaret edilebiliyordu,1964’ten beri pazartesi Perşembe hariç ziyarete açık.
    DS dünyada içinde orijinal eşya barındıran en büyük müze. Dolmabahçe Sarayı’ndaki 1952 tarihli ilk sayımda 10 bin 281 ‘tarihi’, 62 bin 380 ‘demirbaş’ olmak üzere, toplam 72 bin 661 eşya kaydedildi. Şu anda 3 bin 161 parça tarihi, 8 bin 180 parça demirbaş olmak üzere, toplam 11 bin 342 parça eşya,
    13.06.1843 de temeli atılmış. Projesini yapanın kimliği bilinmiyor.07.06.1856 da açılışı Kırım savaşı nedeniyle gecikmeli yapılmış. Abdülmecit yaptırıyor.

    Saraya 1910 da elektrik gelmiş,1912 de de kalorifer tesisatı döşenmiş.
    DS da 285 oda,82 koridor,64 hol, 43 salon 68 tuvalet ve 6 Türk hamamı,9 özel tuvalet,5 kiler ve 3 mutfak mevcut.
    Saltanat katında ilk bölüm dış ilişkiler(selam),ikinci kısım iç mabeyin(saltanat içi görüşmeler, padişahın çalışma odaları, hünkâr dairesi.
    Saraya giriş yönü olarak ilk bina güvenlik, daha sonra mefruşat geliyor.

    Ana binaya girildiği bahçenin karaya bakan kapısı protokol kapısı resmi günlerde kullanılıyor.
    Sarayın tüm yüzölçümü 110 000 m2.Ana bina 3 kat olarak toplam 17 000m2. Bahçeden sonra ilk ana girişte protokol kapısına baktığımızda defne dalı olan Abdülmecit tuğrasını görürüz.

    1. Salon: G
    iriş köşelerinde dinlenme odaları var. Kristaller bakara. Bu salonda ilk resmi kabul,1858 de Rus çarı Konstantin. Padişah evini ilk defa evini paşa ve bürokratlara açmış oluyor, yoksa padişahlar hep yalnız yerlerdi.
    Salonu geçip ilk koridora varıyoruz. Solda büyük bir haç kafilesi tablosu var(24 m2 ve en büyük) var. Bu koridorda bürokratların kahve içip, sohbet ettikleri odalar var.
    Sarayda 622 tablo var. Sarayda 192 adet imzasız tablo bulunuyor Bunların 32 tanesi Ayvozovski. Ayrıca 1214 halı,193 saat mevcut.
    Koridorun sonundaki oda içinde halıdan o zamanki Türkiye haritası var.
    2. Salon günlük girişler için kullanılıyor. Şömineler daha çok elleri ısıtmak için kullanılıyor.
    3. Kristal merdivenler. Cam kubbenin orijinali kırmızı. Çünkü merdivenler 2 hilal şeklinde tavana yansıyorlar.
    Yukarıdaki şamdanlar hicaz valisi hediyesi ve ederi 5 milyon mecidiye altını.1901 de hediye edilmiş. Fil dişleri orijinal. Mum ve yağdanlık. Vazo Japon.
    4. Elçi kabul salonu(ayı postları olan salon)En fazla altın bu salonda kullanılmış. Prestij amacıyla. Tavan alçı ve üzerine altın işlemeli. Ana aydınlatma da 88 lamba var. Tabanda 88 m2 İran motifli Hereke halısı var. Köşe şömineleri kristal prizma ve aydınlatma amaçlı. Gök kuşağı oluşuyor. Bilhassa elçiler bu yansımaların olduğu saatlerde getiriliyorlar. Köşe odaları elçi dinlenme odaları. Saat İngiliz yapımı ve mısır valisi hediyesi. Üzerinde ay takvimi, termometre ve namaz saatlerinde ezan var.
    5. Elçi kabul salonu. Padişah elçilerin ayağa kalkması için sonradan geliyor. Perdeler kırmızı, çünkü güç ve bağımsızlık sembolü. Halı Hereke, perdeler altın iplikle dokunmuş.
    6. Kristal merdivenlere geri dönüş.2 saat ve bunlar saat başı marşlar çalıyorlar. Saat pırlanta kaplı ve deniz kaplumbağa zırhı kaplı. Buradan üst kata çıkılır ama tüm bürokratlar bile ana merdivenleri kullanmaz, köşeden çıkarlar.
    7. Kütüphane: Abdülmecid’in kendi resmi kabul salonu, içerde özel çalışma odası.
    8. Hamam: ala bastır yekpare. Gece kırmızılaşıyor. Yerden ısıtmalı.
    Sarayı 3 padişah kullanmış. Abdülmecit 39 yaşında 19 yıllık saltanattan sonra ölür. Kendisi şair ve ressamdır. Kardeşi Abdülaziz 1864 de ilk fotoğraf çektiren padişah.
    9. Mavi salon. Yine çok altınlı. Haremin tören salonu. Yabancı kraliçeler karşılanır. Bu salon ayrıca Atatürk tarafından da kullanılmıştır. Ayrıca bu salona Atatürk için asansör yaptırılıyor.
    10. Atatürk ölüm odası. Duvarda 4 mevsim tablosu var.
    11. Pembe salon: Normal da Atatürk bu salonda yatıyordu. Bu salonda gizli wc ve banyo var.
    12. Muayede Salonu: Bir saraydaki en büyük salon.(1800 m2)Aydınlatma 750 ampul ve 4,5 ton.1852 de 840 000 kuruşa İngiltere’den alınıyor. Sütun altı mazgallar içeri sıcak hava üflüyor. Kubbe çapı 26,5 yükseklik 36 metre.
    İlk parlamento 110 milletvekiliyle burada toplanıyor
    .
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    [​IMG]

    BEŞİKTAŞ:

    Antik çağdaki adı Kune Petra’ydı Beşiktaş’ın; söylentiye göre, Hazreti İsa’nın bebekken yıkandığı taş beşik, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Kudüs’den buraya getirilmişti. Daha önce bu kıyılara (Argonot’ların kaptanı Jason’dan yola çıkarak) İassonion denildiği söylenir. Osmanlı’dan gü¬nümüze gelen bir söylenti de Barbaros Hayreddin Paşa’nın bu kıyılara beş adet taş sütun diktiği, semtin adının (gemi¬lerin bağlandığı bu sütunlardan yola çıkarak) Beştaş oldu¬ğu, bu adın zamanla Beşiktaş’a dönüştüğüdür.

    Çırağan Sarayı, 1874 yılında Sultan Abdülaziz için Balyan kardeşler tarafından yapılmıştı. Eski bir derviş ibadethanesinin yerine bina edildiği için sarayın lanetli olduğundan korkan Sultan, yeniden Dolmabahçe’ye dönmüştü. Tahttan indirildikten sonra zorla oraya götürülmüş ve birkaç gün sonra bahçede bilekleri kesilmiş olarak bulunmuştu. Kuzeni V. Murat, yönetimi ele almak için zihinsel bakımdan yeterli olmadığından 4 Haziran 1905′de gerçekleşen ölümüne dek sarayda hapis tutulmuştu. Saray, 1910 yılında yangından tamamen kül olmadan önce, 1908 yılından sonra kısa bir süre için Türk Parlamentosu tarafından kullanılmıştı. Kempinski oteller zinciri sarayı 1988 yılında restore etti ve tam yanındaki eski İmparatorluk Bahçesi’nin yerine büyük bir lüks otel inşa etti.

    ÇIRAĞAN’DAKİ PARTİLER

    Boğaz’ın altın günleri on sekizinci yüzyılın başları, Lale Devri denilen dönemdi. Sadrazam ve Sultan III. Ahmet’in (1713-1730) damadı olan Nevşehirli İbrahim Paşa, Boğaz’daki birçok saray ve köşkün yeniden yapılmasından sorumludur. Karısı Fatma için, günümüzde Çırağan Sarayı’nın bulunduğu yerde lüks bir ahşap saray yaptırmış ve onu çevreleyen bahçelerde birçok çok pahalı partiye evsahipliği yapmıştır.
    Çırağan, “aydınlanma” ya da “ışık dolu” anlamına gelen Farsça çerağan sözcüğünden gelir. Sultan’ın doğum günü ve başka özel günlerde, sarayın dış cephesi ve bahçeleri meşaleler, fenerler, gaz lambaları ve kristal aynalarla aydınlatılırdı. Ramazan’da, direkler arasına gerilen iplerin üzerine fenerler asılır ve bu fenerlerle Sultan’ın ismini yazılır ve cami ve minarelere ışıklar asılırdı. Bazı kaynaklar, bahçede dolaşmaları üzere salınan yavaş yürüyen kaplumbağaların üzerlerine mumlar konulduğunu ve bunların da kutlamalara ek bir neşeli hava kattığını bildirirler.
    Saray bahçeleri, halka açılırdı. Çiçeklerin arasına tatlılar konulur ve haremdeki kadınlar tatlıları almak için aralarında yarışırlardı. Müzisyenler ve dansözler misafirleri sabahın erken saatlerine kadar eğlendirirdi.

    1 730 yılındaki Yeniçeri İsyanı’yla birlikte partiler de son buldu. İbrahim Paşa öldürüldü, ll. Ahmet tahttan indirildi ve Boğaz’daki köşklerle saraylar yeniden bakımsızlığa mahkûm edildi.

    Jak delon’dan:
    16. yüzyıldan başlayarak Osmanlı hanedanının hasbahçeleri arasında yerini alır Çırağan sahili. Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa Sahilhanesi 4. Murat tarafından alınarak kızı Kaya Sultan’a ve damadı Sadrazam Melek Ahmet Paşa’ya verilir (17. yüzyıl). 18. yüzyılda, 3. Ahmet sahilhaneyle çevresini Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya ihsan eder; İbrahim Paşa’yla eşi Fatma Sultan sahilhaneye ve semte adını veren fener alaylarını (Çırağan, Farsça “çerağan”, ışık dolu) burada düzenlerler.

    Lâle Devri’nin simgesi olan ve “Vakt-i Çırağan” olarak adlandırılan bu gece şölenlerinin odak noktası, hünkâr topuzu iriliğinde güllerle bir soğanı bin altın eden siyah damarlı, ateş renkli lâleler arasında gezinen sırtları mumlu kaplumbağalardı. Eğlence gün doğarken helva sohbetlerine dönüşürdü.
    Lâle Devri bir isyanla noktalandıktan sonra Çırağan Sahilhanesi terk edilmeye yüz tutar. 1. Mahmut döneminde (18. yüzyıl) onarılarak yabancı diplomatların kullanımına sunulur. Çırağan Sahilhanesi’ni aynı yüzyılın sonlarında satın alan Sadrazam Yusuf Ziya Paşa, binayı tümüyle yıktırır ve yerine mermer bir saray inşa ettirir. Mimar Kirkor Balyan tasarımı olan bu sarayın tavanları altın yaldızla bezelidir. Yusuf Ziya Paşa tarafından 3. Selim’e armağan edilen Çırağan Sarayı’nın alanı, Rodoslu Yalısı’nın dahil edilmesiyle genişler.

    2. Mahmut döneminde tümüyle onarılan saray, Mimar Garabed Balyan’ın ana bölüme 40 mermer sütun eklemesiyle büyür. Önceleri yalnızca bir yazlık saray olarak düşü¬nülen Çırağan, 19. yüzyılın ortalarında yılın her mevsi¬minde yaşanılabilecek bir yapı haline dönüştürülür. Kısa süre sonra Abdülmecid tarafından yıktırılan Çırağan Sarayı’nın yerine yenisi yaptırılamaz; Hazine’de para yoktur, Mimar Nigoğos Balyan’ın attığı temeller öylece kalır.

    Son Çırağan Sarayı, Abdülaziz dönemi binasıdır. Gara¬bed Balyan’ın oğlu Sarkis Balyan, Osmanlı mimarisinin özellikleriyle klasik Avrupa stillerini sentezleştirir. Mer¬mer sarayın her kapısının değeri bin altının üzerindedir; tüm saray beş milyon altına mal olur. 1872 yılında ta¬mamlanan Çırağan Sarayı’nın külliyesinde bir Mevlevihane de bulunmaktaydı. Billur Köşk adı verilen limonluğun içinde renkli kanatlı ve “billur ötüşlü” yüzlerce kuşun uçuştuğu yazılır.

    Abdülaziz’in Dolmabahçe Sarayı’na geçişinin ardından bir süre boş kalan Çırağan Sarayı, kapılarını 2. Abdülhamid tarafından tahttan indirilen 5. Murat için açar; yaşa¬mının son 30 yılını bu “altın kafes”te geçirir 5. Murat.

    6 Ocak 1910 tarihinde yanar Çırağan Sarayı; yangının elektrik ya da ısıtma donanımındaki sorunlardan çıktığı söylenir. Boş bir kabuk gibi terk edilen sarayın geniş ala¬nına İstanbul Belediyesi 1940′larda bir futbol stadyumu ve halka açık yüzme havuzu yaptırır. Tüm külliyeyi 1980′lerin sonlarında satın alan Kempinski Grubu, Çıra¬ğan Sarayı’nı özgün tasarımına göre yeniden inşa ettirir ve has bahçeye modern bir bina yaptırır. Bu yapılar, günü¬müzde Çırağan Palace Hotel-Kempinski İstanbul olarak varlıklarını sürdürmektedir…

    Barok stilde inşa edilen Ortaköy Camii ya da Büyük Mecidiye Camii, 1 854 yılında Nikogos Balyan tarafından Sultan Abdülmecit için inşa edilmişti. Ana giriş kapısının üzerinde Abdülmecit’in tuğrası görülebilir. Halk arasında Ortaköy Camii, İstanbul Boğaziçi’nde Beşiktaş ilçesinin, Ortaköy semtinde sahilde bulunan Neo Barok tarzında bir camiidir.


    Oldukça zarif bir yapı olan cami Barok üslubundadır. Boğaziçi’nde eşsiz bir konuma yerleştirilmiştir. Bütün selatin camilerinde olduğu gibi harim ve hünkar bölümü olmak üzere iki kısımdan oluşur. Geniş ve yüksek pencereler Boğaz’ın değişken ışıklarını caminin içine taşıyacak biçimde düzenlenmiştir.

    Merdivenle çıkılan yapının tek şerefeli iki minaresi vardır. Duvarları beyaz kesme taştan yapılmıştır. Tek kubbenin duvarları pembe mozaiktendir. Mihrap mozaik ve mermerden, mimber ise somaki kaplı mermerden yapılmıştır ve ince bir işçiliğin ürünüdür.
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Ortaköy
    Ortaköy’ün eski ismi Ayios (Aziz) Fokas’tı. Buradaki Aziz Fokas Rum Ortodoks Kilisesi 1872 yılında inşa edilmişti ama cemaati Bizans zamanlarından beri vardır. Birbirlerine yakın olan bir sinagog ve birkaç cami, bu bölgede azınlıklar otururken, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk zamanlarındaki dinsel hoşgörüye sessizce tanıklık ederler. Pazar günleri el sanatları pazarı, küçücük giysi ve el işi butikleri, Avrupai açık hava cafeler, kumpir ve Amerikan fast-food lokantaları bu bölgeyi turistler için özellikle popüler yapmaktadır. Burası ayrıca, üniversite öğrencileri, caz müzisyenleri ve sanatçıların takılmayı sevdiği bir yerdir.

    Esma Sultan Sarayı’nın kalıntılar, Küçük Esma (1778-1849), on yaşındayken bu saray kendisine hediye edilmişti. 25 yaşında dul kalan Esma bir daha hiç evlenmedi. Kraliyetteki etkisini ve kadınsı cilvelerini kullanarak sayısız talihsiz damat adayını baştan çıkartıp sonra onları zalimce bıraktı. Saray daha sonra, 1975 yılında yangında harap olana dek tütün ve alkol deposu ve marangozhane olarak kullanıldı.

    Jak Delon’dan:
    Antik çağdaki adı Arkheion olan Ortaköy’ün Bizans devrindeki başlıca mahallesi, aynı adı taşıyan bir manastıra sahip olan Damianou’ydu. Manastır, 9. yüzyılda yaşayan Bizanslı devlet adamı Damianos tarafından yaptırılmıştı. Semtin büyük bölümünüyse Aghios Phocas Manastırı kaplıyordu. Başlangıçta Osmanlı tarafından ihmal edilen Ortaköy, 16. yüzyıldan başlayarak tüm dinleri barındıran önemli bir yerleşim merkezi oldu. Semtin başlıca anıt-yapıları: Büyük Mecidiye Camii (19. yüzyıl), Aghios Fokas Rum Ortodoks Kilisesi (19. yüzyıl), Etz Ahayim Sinagogu (17. yüzyıl) ve Ortaköy Hamamı (16. yüzyıl).

    16. yüzyılda Veziriazam Kara Ahmet Paşa’nın kâhyası Hüsrev Kethüda tarafından yaptırılan Ortaköy Hamamı, Mimar Sinan’ın eseridir. Çift kubbeli, ayna tonozlu, geniş kemerli ve kirpi saçaklı olan hamam, işlevini günümüzde de sürdürmektedir.
    Bizans devrindeki adı Kleidion (Boğaz’ın Anahtarı) olan Defterdar Burnu üzerine inşa edilen Büyük Mecidiye Camii’nin yerinde önceleri Mahmut Ağa’nın 1721 yılında yaptırdığı mescit vardı; yapı, aynı yüzyılın ortaların¬da Mahmut Ağa’nın damadı Kethüda Mehmet Ağa tarafından onarılmış ve genişletilmiş, tarihe Mehmet Kethüda Cami-i Şerifi olarak geçmiştir. Abdülmecid, Büyük Mecidiye Camii’ni aynı yerde inşa ettirmiştir (1853). Mimarı Nigoğos Balyan olan caminin giriş kapısı üzerindeki kitabede Abdülmecid’in tuğrası vardır. Caminin karşısındaki Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Çeşmesi, 1723 yılında yaptırılmıştır. Mermer çeşmenin kitabesi Enderun’da Tülbent Ağası, Darphane Emini, Sadaret Kaymakamı, Anadolu Valisi Trabzonlu Şakir Ahmet Paşa’nındır.

    Adı “Yaşam Ağacı” anla mina gelen Etz Ahayim Sinagogu, 17. yüzyılda yapılmıştır. 1618 tarihindeki Büyük Bedestan yangınının ardından Ortaköy’e yerleşen Museviler tarafından yaptırılan sinagogun cemaati, Museviler’in 1660 ve 1718 yangınlarından sonra Ortaköy’e akın etmesiyle çoğalır. 1703 ve 1813 tarihlerinde yanan sinagog, 1825 yılında baştan sona onarılır. 1941′deki yangında kül olan Etz Ahayim Sinagogu’nun yalnızca bir bölümü günümüze kalmıştır. Yapının çift sütunlu, alınlıklı ve kemerli giriş kapısı 1915 tarihini taşır…

    Yalılar

    Yalı olarak bilinen deniz kenarındaki saraylar, Boğaz’a özgü bir mimari eserdir. Dalgaların yükselmesinin su basmasına neden olacağı korkusu olmadan yalılar, harikulade deniz manzarası ve serin yaz meltemlerinin tadını çıkartabilecek bir biçimde inşa edilmişlerdir. Yalı sözcüğü, Yunanca’daki, “deniz kenarı” ya da ”açık alan” anla mina gelen yialos sözcüğünden gelir. Yalılar en çok, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemede olduğu ve önemli olan herkesin Boğaz’da bir yalısının olduğu, on dokuzuncu yüzyılın ortaları ve sonlarında popülerdiler.

    Klasik yalı, ahşaptır, iki üç katlıdır, cumbalıdır ve ailenin kayıkları için bir kayıkhanesi vardır. Binanın mutlaka çiçek bahçeleri bulunurdu. Bu bahçelerde kayalara oyulmuş teraslar ve güzel köşklere uzanan merdivenler vardı. Yalıların geleneksel rengi, Osmanlı gülü diye bilinen koyu bir kırmızıydı. Müslüman olmayanların evlerini daha koyu, daha kasvetli renklere boyamaları gerekiyordu. On dokuzuncu yüzyılda Avrupai zevklerden etkilenerek pastel renkler daha popüler oldular.

    Geleneksel yalılar, haç şeklinde bir platforma kurulmuşlardı. Ortada büyük bir salon ve bu salondan köşelerdeki yatak odalarına açılan kapılar vardı. Az mobilya kullanılırdı ama tavanlar ve duvarlar çiçekler ve geometrik şekiller ve bahçeler ve deniz manzaralarının minyatür tablolarıyla görkemli bir şekilde süslenirdi. Bütün yalılarda haremlik ve selamlık bölümleri bulunurdu. Günlük hayatın sıradan etkinliklerinde bile cinsler arasındaki ayrıma katı bir şekilde uyulurdu.

    Oturulan semtler, yalı sahiplerinin sosyal sınıfı ve etnik kimliğini yansıtan bir biçimde dikkatle seçilirdi. Sultanlar istedikleri yerde yalı yaptırabilirlerdi ama Beşiktaş, Ortaköy ve Kuruçeşme’nin merkeziliğini yeğler gibiydiler. Sadrazamlar ve Divan üyeleri Bebek’te, aydın sınıf Rumelihisarı’nda, Hıristiyanlar ve Yahudiler Arnavut köy ve Kuzguncuk’ta yaptırırlardı. Zengin Rumlar, Ermeniler ve Avrupalı diplomatlar, Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere’yi seçerlerdi. Müslüman olmayanların, Müslüman kutsal adamlar için ayrılmış olan ‘Beylerbeyinde bina yaptırmaları yasaktı. Eğer Sultan bilmek isterse diye kimin nerede oturduğu konusunda bunları bilmek zorunluluğunda olan bostancı başı (baş muhafız) kesin kayıtlar tutardı.

    On dokuzuncu yüzyıldaki Avrupa etkisi, deniz kenarındaki malikânelerin mimari stiline yansımıştır. Neo sanat, neo-barok, klasik ve süslü, çeşitli stiller geleneksel yalıyla rekabete girdiler. Bu binalar ve içerdikleri hazinelerin birçoğu yangın ve ihmale kurban gitmiştir; bazıları ayakta kalmıştır ve gelecek nesiller için korunmaktadır.
    [​IMG]
    MUHSİNZADE YALISI (Les Ottomans Oteli)

    19′uncu yüzyılda inşa edilen, Osmanlı şaşaasını tam anlamıyla yaşamış olan Muhsinizade Yalısı, şu anda Türkiye’nin en gösterişli büyük otellerinden biri, hatta belki de birincisi: Les Ottomans. Kuruçeşme’deki 9 yalıdan biri olan Muhsinzade Yalısı’nda 1920′li yıllara kadar Sadrazam Muhsinzade Mehmet Paşa’nın çocukları, torunları yaşadı. 4527 metrekarelik arazi, uzun yıllar sonra Unsal Aysal’ın sahibi olduğu Unit Investment tarafından alındı ve Les Ottomans Oteli, Ünal Aysal’ın eşi Ahu Aysal tarafından Muhsinzade Paşa Yalısı’nın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edildi. İnşaat yedi sene sürdü ve tam 55 milyon dolara mal oldu. 2006 yılında hizmete giren Les Ottomans, en küçüğü 80 metrekarelik 12 süit odadan oluşuyor ve beş yıldız standartlarının çok üzerinde özelliklere sahip.
     

Sayfayı Paylaş