1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Bu Millet Sizi Unutmaz

Konusu 'Kurtuluş Savaşımız ve Kahramanları' forumundadır ve wien06 tarafından 10 Ocak 2009 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    SİLİFKELİ MEHMET ÇAVUŞ

    Seddülbahir Bölgesi'nde 5 Mayıs akşam üstü 7. Tümen cephesinde savaş durakladı. Yaralılar geriye gidiyordu. Ağır yaralı olanlar sedyelerde taşınıyordu. Bunlar sağlıklarına yeniden kavuşacak mıydılar? Siperlerde şehit düşenler, görevlerini yerine getirmiş olmanın sevinciyle, gülerek can vermişlerdi. Bu gidenlerin de birleşik dileği iyi olmak, gelmek, savaşmak ve sonunda şehit olmaktı. Dünya ve ahirette rütbelerin en yükseğine kavuşmaktı. 7. Tümen topçusundan 1. Batarya Komutanı Üsteğmen Sırrı, bataryasını
    gözden geçirdikten sonra, geriye uzanan yaralı kafilesini seyretmeye başladı. Her yaralı ona, ayrı bir yürek acısı veriyordu. Hele biri... Bu, 4 kişinin taşıdığı sedyedeki ağır bir yaralı idi. Onu uzaklardan taşıyan kollar, biraz dinlenmek için yanı başlarına, yere koydular. Yaralı şimdi daha iyi görülebiliyordu. Başı ve vücudu sarılıydı. Çehresinde bir gözü görülebiliyordu. Yüzünde onur ve hoşnutsuzluk birden okunuyordu. İnliyordu. Bu inilti, günün bütün olaylarını anlatıyordu, sanki. Kendinden gecik yaralının susuşundan bile herşey okunuyordu: Silah, vatan ve insanlık ... sevgisi. "Silifkeli Mehmet Çavuş", dediler. Subay sedyeye doğru eğildi, sordu:
    "- Bir isteğin var mı arkadaş?" Zavallının görünen tek kaşı hafifçe, alnına doğru kalktı. Hayır, istemiyordu. Subay tekrar sordu:
    "- Bir isteğin var mı? Sana hizmet edeceğim. Söyle!" dedi. Yaralının gözü birkaç kez açılıp kapandı. Bir canlanma anlatan bu bakışlarla subay sevindi. Bütün dikkatini topladı. O bulutlu gözlerin nemli bebeklerinde bir ara Mehmet Çavuş'un özlemini çektiği bir gelinle bir çocuğun imgelerini görür gibi oldu. Konuşmuyordu. Konuşamıyordu. Subay, yaralının isteğini anlayamadı. Ama, onu fazla tutmak istemiyordu. Gideceği hastane çadırına bir an önce varsın diye..
    "- Oğlum seni artık Sargıyerine götürelim, rahat edersin." Mehmet Çavuş'un kımıldayan dudakları hızla aralandı:
    "- Yoook, gitmeeem... Beni sipere... düşman siperine..." diyebildi.Üsteğmen Sırrı donakalmıştı. Bu ne yüksek bir inanç ve ne kuvvetli bir vatan sevgisi... Subay şunları söyleyebildi:
    "- Yaraların iyi olsun, yine dönersin!"
    Sedye kalkmış, harekete geçilmişti. İçindekinin sarsılmaz dileği, bir daha dile
    geldi:
    "- Ben Allah'ıma, düşman siperlerinde kavuşmak isterim..."
    Hülasa, Çanakkale Savaşları'na katılan Mehmetçiklerin taarruzdan önce abdest alıp temiz çamaşır giymeleri ve birbirleri ile helalleşmeleri ve süngüsüyle menkıbeler yazmalarının altında hep bu duygu vardır. "Allah'ına kavuşmak" Mustafa Kemal: "Ellerinde Kur'an-ı Kerim, Cennet gitmeye hazırlanıyorlardı" Hep aynı duygu: Kanlan ile Rablerine Kavuşabilmek...

    KALBİ ÜZERİNE KOYDUĞU ELİNDE NE SAKLIYORDU?

    18 Haziran günü 7. Tümen cephesinden 83 rakımlı tepe üzerindeki savaşlar yedi saat sürdü. Taarruz dört defa tekrarlandı ve sonuncu taarruzla tepe sahibini buldu. İki tarafın kaybı da ağır olmuştu. Yaralıların feryatları yürek parçalıyordu. Toprağın üzeri kırmızılaşmış ve yassılaşmıştı.
    Görevliler ise "Bu topraklar uğrunda toprağa girmeye" hazırlananlara son hizmetlerini yapıyorlardı. Ay da onları selamlıyordu, ölümü gülerek karşılamışlardı. Erlerden biri, şehidin yanına çöktü, yüzünü barut yakmış, şarapnel misketleri delik deşik etmişti.
    "- Bir piyade eri" dedi. Künye levhası, göğsüyle birlikte uçmuş, sağ elini kalbi üzerine sıkmış, öyle duruyordu. Elini gevşettiler. Avucunun içindeki tüfeğinin mekanizması idi.
    Demek ki kahramanın en son saklamak istediği tüfeğinin mekanizmasıydı. Onu kalbinin üstünde tutarak, cennete gitmek istiyordu ve Huzura onunla varmak arzusundaydı. Böylece o isimsiz kahraman da Çanakkale Şehitleri kervanına katılmıştı. En son düşmana saldırdığı ve namusum dediği tüfeğinin bir parçası ile... Mehmet Çavuş da öyle yapmıştı.


    EMİR SUBAYI TEĞMEN İSMAİL

    126. Piyade Alayının 2. Tabur Emir Subayı Selânikli İsmail, yiğit bir subaydı. "Nerede bir taarruz veya baskın, İsmail orada bulunurdu. Tam bir savaşçıydı. Eski savaşlardaki serdengeçtiler gibi. Babasını da bilmiyordu. Anasından onun 93 Harbinde şehit olduğunu öğrenmişti.
    l Mayısta gece taarruzu yapan Tabur onu önünde gördü. 17 Mayıs taarruzunda da İsmail'in büyük kahramanlıkları olmuştu. 10 Temmuz Zığındere Savaşlarında askerin önünde bir bayrak gibi dalgalanan gene İsmail idi.
    Ama İsmail, 15 Ağustosta bir kurşunla allara boyandı. Yarası ağırdı. Sanki aradığını bulmuş gibi yüzü melekvari olmuştu. Sedyeye koymuşlardı. O etrafına gülücük dağıtıyor ve arkadaşlara selam götüreyim mi der gibi bir hali vardı. "Bir yudum su" diye fısıldadı, şahadet kelimesini getiriken. Ali Çavuş'un matarasındaki ılık su dudaklarına sanki abı zemzem gelmişti.
    Güney Cephesi şehitler zincirine Teğmen İsmail de katılmıştı. Yiğit İsmail şunu unutma: "Bıraktığın emanete, düşman ayağı bastırmayız." "Rabbim yüzümü kara çıkarma...''


    ALAYIN II. BÖLÜK ERLERİNDEN İSMAİL ONBAŞI

    10 Ağustosta 8. Tümenin Conkbayırı'ndaki süngü hücumunda yüzlerce, binlerce kahramanlık arasında Bedel İsmail'in menkıbesi dillere destan olmuştu. O, 24. Alayın 11. Bölüğünde onbaşıydı. Uşak'ın Kamer Mahallesinden Ömer oğlu İsmail.
    10 Ağustos 1915'te, o unutulmayacak zafer gününde, dünyanın en büyük ordularının dize geldiği o günde 8. Tümen düşmana saldırırken, İsmail de mangasıyla katıldı. Bu saldırışta erleri onunla, o da erleriyle yarışıyordu. Hain
    bir kurşun İsmail'i buldu ve bacağını yaraladı. Aldırmadı. Şöylece bir sarıp, yarasından habersizmiş gibi savaşa koyuldu. Kanı kesilmemişti. Bunun için yere yuvarlandı. Dişini sıktıysa da kalkamadı.
    Arkadaşları nihayet haber vermek zorunda kaldılar. Komutanı onu geriye gönderdi. Yolda fikrini değiştirdi. Ayağını, yine kendisi sardı. Doktorun da yapacağı bu değil miydi? Rastladığı birkaç eri de önüne kattı. Tekrar bölüğüne gelip savaşa katıldı. Ancak akşam savaş duraklayınca, onu geriye gönderdiler. Bu kez sedyedeydi. Ne var ki sedyenin üzerinde doğrularak, arkadaşlarına ilerisini gösteriyordu. "Düşman bu tepelerde bir daha görülmemeli". Hakkınızı helal ediniz. Helal olsun, İsmail.


    NASUH ONBAŞI
    Seddülbahir bölgesinde, 2. Kirte Savaşlarından sonraydı. Kerevizdere'de 12. Tümen Cephesinde savaşıyorlardı. 20-25 m. ötede çıkıntı bir yerde Fransızların bir siperi çok zararlı oluyordu. Bu bakımdan burasını tahrip etmek lâzımdı. Bu işe de 7. Bölükten Nasuh Onbaşı seçildi.
    Eskişehir'in Ilıca Köyünden Ömer oğlu Nasuh, mangasından 3 arkadaş daha ayırdı. Kendi köyünden Abdurrahman, Kalecik Dalbasan Köyünden İbrahim oğlu Hüseyin, İnegöl Metrah Köyü Mehmet oğlu Mustafa. Nasuh, gündüzden keşfini de tamamladı. Bölük arkadaşları ile helalleştiler. Bölük komutanı, kahramanların arkalarını sıvazladı. "Allah, yardımcınız olsun" dedi. Arkadaşları ise gözyaşlarını tutamayarak "Nasuh, inşallah başarır ve bize geri dönersiniz" diyorlardı. "Şüpheniz olmasın".
    Nasuh, "haydi arkadaşlar" deyip siperden süzüldü. Yıllar gibi uzun gelen çeyrek saat geçti. Arka arkaya üç patlama oldu. Bunu yüzlerce ve binlerce makineli tüfek mermileri takip etti. işte bu ateş arasından çıkıp gelen Nasuh Onbaşı, haberini verdi. Düşmanın ateş yuvası havaya uçurulmuştu. Ama Nasuh yalnız gelmişti. Kimsenin de dili varmıyordu, arkadaşlarını sorsun. Neticede Nasuh; "Arkadaşlar düşman siperlerinde kaldı" diyebildi. Nasuh'un yüzünde başarısının sevinci görülemiyordu. O, arkadaşlarını kaybetmiş olmanın acısına dayanamadı. Birden Abdurrahman'm annesinin arkalarından akıttığı yaşlı gözleri ile karşı karşıya geldi. "Düşmandan intikamlarını almalıyım" dedi. Dört gün sonra da giriştiği taarruzda arkadaşlarına kavuşmuş ve cenneti âlâya uçup gitmişti.
    Bu yüce bir duygudur. Tarifi yapılmaz. İzah ve felsefesi için sözler yetmez. Onu yaşayanlar bilir. O zevki onlar tadabilir.
    Koca Nasuh ruhun şad olsun ve ebedî hatıranın önünde minnet ve şükranla eğiliriz. Siz bu aziz milletin kalbindesiniz. Sizler orada ölmeseydiniz, kanlatınız akmasaydı ve kemikleriniz Çanakkale'de kalmasaydı; bugün biz olur muyduk? Bunu bize unutturmaya çalışsalar da başarılı olamazlar, olamadılar ve olamayacaklar. "Çanakkale Geçilmez, Geçemezler, Geçemeyecekler..."


    ŞUMNULU YÜZBAŞI EMİN EFENDİ
    Düşman, Arıburnu bölgesindeki Süngüsırtı'na süngü hücumuna hazırlanmıştı. Bunu 28 Haziranda yaptı ve 17. Alay Cephemize rastlamıştı.
    Taarruz için iyi hazırlanılmış ve her şeyin keşfini yapmışlardı, hem karadan hem de havadan. Savaşacakları Türk tarafı, yedekleri vs. Her şeyi öğrenmişlerdi yalnız bir şeyi öğrenememişlerdi. O da Süngüsırtının, doğuştan iman cevheri ile yazılmış göğüslere emanet edildiğini...
    Süngüsırtındaki insanlar, tek süngüydüler. Herbiri içinden and içmişti. Düşman buradan ileri geçemez.
    28 Haziran günü, sayısız silah desteğinde taarruz başladı. Düşman 8. Bölüğün yan ve gerisine ateşten bir duvar oturtmuştu. Artık o taraftan bir yardım gelemezdi. Taaruz dalgaları kırılıyor ve siperlerin içinde savaş vahşice devam ediyordu. Bu arada Tabur Komutanı sordu: "Emin Bey kuvvet ister misiniz?" Buna karşılık vermek ve "Evet" demek arkadaşlarının ölümü demekti. Çünkü gelinecek yol, düşman ateş çemberinin içindeydi. Oradan yürümek intihar olurdu. Arkadaşlarını göz göre göre kırdıramazdı. Yüzbaşı Emin:
    "- Hayır. İstemem" Tabur Komutanı yine sordu: "Savunabilecek misin?" Tek ve kesin cevap: "Evet Efendim". Neticede taarruzu durdurdu. Düşman 8. Bölük kahramanlarını aşamamıştı. Oğlander'in tabiri ile "28 Haziranda 8. Bölük tam bir destan yazmış"tı. Arkadaşları arasında da dillere destan olmuşlardı.


    TEĞMEN ALİ KÂZIM
    Anafartalar Bölgesi'nin kuzey ucunda, Kireçtepe'ye ilerleyen düşman karşısında, Gelibolu Jandarma Taburu büyük bir kahramanlık gösterdi. Tabur erimiş, komutanı da şehit olmuştu. Düşman, ancak taburun ölüleri üzerinden geçebildi. Arslantepe'ye sonra Kanhtepe'ye vardı. Bölgedeki 3 tabur karşı taarruzla Arslantepe'yi geceleyin aldıysa da düşman savaşa 12 tabur sokarak yine yüklendi ve Kanhtepe'ye kadar ilerledi.
    Grup Komutanı Mustafa Kemal öğleye doğru 127. Alayın 1. Taburunu yetiştirdi. "Kanlıtepe ile Arslantepe geri alınacak". Bombalar dağıtıldı, saflar dizildi. "Allah, Allah!" sesleriyle asker, kanlıtepe'ye çıktı. Tabur bu tepedeki düşmanı ezdi. Kalanını da önüne katarak Arslantepe'ye yöneldi.
    Bölükler birer ok gibi gidiyordu. Teğmen Ali Kâzım, düşman cesetlerini çiğneyerek ilerleyen bölüğün başında, Arslantepe'nin önüne gelmişti. Ama şimdi, sıkı duran bir düşman ateşiyle, çakılıp kalmıştı. Erlerinden vurulanlar oluyordu. Burada kalmak, ölmek demekti. Geriye de dönemezlerdi. Teğmen çareyi, hep birden düşmana atılmakta buldu. Durup ölmektense, tepeye varıp can vereceklerdi. Tam atılıma kalkılacağı anda bir kurşun sağ gözünü yaraladı. Ama gözüyle uğraşıp hücumu durdurmadı. Mendili gözüne tutarak atıldı. Bölüğü ile birlikteydi. Kısa bir boğuşma sonunda Arslantepe ele geçti. Ali Kâzım ise ikinci bir kurşunla, bir yara da omzundan almıştı.
    Hastaneye kaldırılırken sevinç içindeydi. "Bir göz insana yeter. Vatanımız var ya! Omzumdaki yara da herhalde zararsız gibi geliyor bana".
    Ali Çavuş: "Komutanım şu yaralı kolumu kesiver. Arkadaşlar taarruzda, onlara yetişemiyorum". Yahya Çavuş ise kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile boynuna asıp, tek bacak ile düşmana saldırıyordu. Bursalı Hüseyin ise "sakat, savaşamaz" evraklarını yakarak, tek bacak ile askerlik şubesinin kapısına dayanıp "cepheye gideceğim ve arkadaşlarımın intikamını alacağım" diye şube başkanına yalvarıyordu.


    KIZLI ALAY
    Elinde silâh, şehitlerin üzerinden uçarcasına sıçrayarak siperden sipere koşan 12 yaşında bir kız çocuğu... Mevzilere dalıyor ve düşmana kurşun yağdırıyordu. Tıpkı Doğu cephesinde savaşan 7 yaşındaki Kerim gibi.
    Bu kızımız 12 yaşında 70. Alayın Onbaşılarından biridir. İsmi Nezahat. Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılar bu Alaya Kızlı Alay adını vermişlerdi. Önceki ismi "Bardanyol Alayı". Yani Balkanlarda Bardanyol mevkiinde kendinden üç misli fazla düşmanı tepelemişti. Onun için bu isimle anılırdı. Çanakkale'de de büyük kahramanlıklar göstermiş ve daha sonra İzmit'e gönderilmişti. Alayın Tabur Komutanlarından Hafız Halit Bey Alayı Kuvayı Milliye bölgesine kaçıp, Mustafa Kemal'in emrine iltihak etmiştir.
    İşte çok iyi silah kullanan ve at üzerinde uçarcasına dağlar, tepeler aşan 12 yaşındaki Nezahat Hanım: Bu kahraman Alayın, kahraman Kumandanı Hafız Halit Bey'in kızından başkası değildi.
    "Küçük ve Kahraman Nezahat, Çanakkale Muharebeleri sırasında 8 yaşındadır ve annesini kaybetmiştir. Halit Bey'in hemen hemen bütün yakınları savaşlarda
    tükendiği için kızını emanet edecek bir yakınını bulamayınca Çanakkale Cephesi'ne birlikte gelirler. İşte bu küçük mücahide, Çanakkale Savaşları'nın barut, şarapnel, kan ve ölüm cehenneminde yetişmiştir. Alay, İzmit'e geldiği zaman Nezahat 12 yaşındadır. Demek 4 yılı savaş meydanlarında geçmiştir. Bütün savaş ve talimlere babası ile birlikte katıldı. Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi biliyordu. Yani öyle yetişmişti. Hocası da babası Hafız Halit Bey'di. Savaş meydanlarında babasına söyledikleri ise "Babacığım müteessir olma, ben sana yardımcı olurum. Gerçi annem öldü ve seni de vururlarsa, ben yine yetim kalmam, millet bana bakar" diye babasını teselli etmeye çalışırdı. 30 Ocak 1921 Pazar günü Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde. Bursa Millet Vekili Operatör Emin Bey'in bir önergesi okunuyor:
    "Büyük Millet Meclisi Riyasetine: Muhtelif cephelerde, bilhassa son Gördes ve İnönü Meydan Muharebelerinde bilfiil çarpışmalara katılan ve her an askerlere ve zabitlere moral veren 70. Alay Kumandanı Hafız Halit BeyVin kerimesi 12 yaşındaki Nezahat Hanım'a ilk İstiklâl Madalyası'nın verilmesini teklif ve bu teklifi Heyet-i Umumiye'nin tasdikine arz edilmesini rica ederim,"
    Zabıt Cerideleri:
    Bu önergeden sonra Meclis Başkanı, Emin Bey'in izahat vermesini istiyor. Emin Bey de şu tamamlayıcı bilgileri arz ediyor. "Efendim bu "Nezahat Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım 8 yaşında öksüz kalmış, başka kimsesi olmadığı için babasının kucağına düşmüş ve Harb-i Umumi'de, muhtelif cephelerde harp içinde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen zat da, gayet kahraman bir kumandammızdır. O kahramana lâyık bir çocuktur. O çocuk, kendi eliyle 100'den fazla düşman öldürmüştür. Ne zaman bir neferin, bir zabitin sarsıldığım görse, hemen yanına koşar: "haydi beraber çarpışalım" der, onunla birlikte vuruşurdu. Bu itibarla ilk İstiklâl Madalyasını bu çocuğa verirsek, büyük bir kadirşinaslık gösteririz.
    Hülâsa ikinci bir önergeyle yaşının küçük olması sebebiyle madalyanın ertelenmesi ve büyüdüğü zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çeyizini temin edecek bir hediye verilmesi teklifi ile birinci önerge ertelenmiştir. Fakat sonradan büsbütün unutularak hiçbir şekilde ödüllendirilmemiştir. Kendisi de hiçbir hatırlatmada bulunmamıştır.


    VATAN ŞEHİTLERİNE

    Ey, bu topraklar için can vermiş yiğitler
    Kıraç, bozkır demeden kan vermiş leventler,
    Mezarı meçhul kefensiz yatan şehitler,
    Vatan sizin, şan sizin, tüm yarınlar sizin

    Kim bu vatan için vermişse can, şehittir,
    Şehitlerin yattığı yer vatan demektir.
    Şehit olmak her Türk için yüce şereftir,
    Dağ sizin, taş sizin, güzel Türkiyem sizin.

    Yarab. Nedir bu yükselen nida, ses, seda.
    Semayı sarmış bir bulut, tatlı bir eda,
    Topraktan fışkıracak su gibi şüheda,
    Köy sizin, kent sizin, bahçemdeki gül sizin.

    Koca Asya-Avrupa'y ı çiğnedik, şendik,
    Çanakkale-Sakarya'da düşmanı ezdik,
    Özgürlük için yüz binlerce şehit verdik,
    Rengini kanından almış, bayrağım senin.
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    KONYALI VELİ ÇAVUŞ

    Hiç boş durmazdım. Geceleri sürüne sürüne düşmanın içine girer, cephane çalar gelirdim. Çalıp geldiğim barutlar bizim pambık gibiydi. Çok mermi, silah, elbise ve yiyecek çalıp getirdim. Alacak bir şey bulamazsam, yorgunluktan uyuyan nöbetçi gâvur askerinin ayağından, postalları çıkarır da getirirdim. Bir gün, gündüz düşmanın arasına sızıp, cephaneliklerini ateşe verecektim. Beni fark ettiler; kaçmaya başladım. Öyle bir yere geldim ki, etraf bizim şehit ve onların leşleriyle doluydu.
    Yere yattığım gibi, ölülerden birini bacaklarımın üstüne, bir diğerini de göğsümün üzerine çekip, ölü numarası yaptım. Göğsümün üzerindeki yiğir yiğir kokuyordu. Kokuya dayanamlyordum; ama başka ne yapabilirdim ki? Çünkü beni gören düşman, yanıma yaklaşmış beni arıyordu!... Epey bir aradılar.
    Kendi aralarında yüksek sesle, gavurca konuşuyorlardı. Belki /şimdi buradaydı!/ mı diyorlardı, ne bileyim. Gözlerimi zaman zaman
    kapatıp, onları takip ediyordum. Beni bir türlü bulamıyorlardı. Sonra çekip gittiler; yavaş yavaş sürüne sürüne bizim bölüğe yaklaştığım zamanda, bizimkiler bana ateş etmeye başladılar. Ben: /-Ben Veli Çavuşum!.../ diye bağırıyordum ama duymuyorlardı ki, sonra sine sine yaklaştığım zaman, beni görüp anladılar.
    Ekmek yok, yemek yok... Hey gidi yokluk günleri hey!... Atın pisliğinin içinden midesinin eritemediği arpaları çıkarır, yıkayıp kuruttuktan sonra, gavırga gibi yerdik.
    Bir keresinde, şarapnel top beygirini öldürmüştü. Baldırını kesip pişirdikten sonra yedim. Gavurların her şeyi vardı; biz ekmek bulamazken, onlar halva, çikolata, şeker gibi bir şeyler yiyorlardı. Zaman zaman bizim mevzilerden yana da attıkları olurdu; biz de alır yerdik."
    Dedeme, bir gün:
    "- Dede, Atatürk'ü hiç gördün mü?" diye sormuştum. Şunları anlatmıştı:
    "- Hiç görmez olur muyum oğlum! Çanakkale'de beraberdik. O beni, çok severdi. Çok gezdim yanında. Hatta, elimle su bile verirdim; içerdi. Daha sonra,
    Afyon'da, Dumlupınar'da da beraberdik. Hey büyük adam hey... Sağlığımızı ona borçluyuz, oğlum" dedi.
    Veli Çavuş dedemi, evinin balkonunda namaz kılarken de görürdüm. O iri gözleriyle, daima etrafı kontrol eder, dururdu. Bu hali benim çok dikkatimi çekerdi; herhalde savaşın hatıraları olsa gerekti. Çünkü bu psikolojik hali kendimde de görüp, müşahede ediyorum.
    1984 yılının 3 Eylül günü, en büyük ağabeyisi Ahmet'in Fatma'dan doğma olan oğlu "ÜTÜK HÜSEYİN" namıyla maruf yeğeni amcam Hüseyin Kaplan /D: 1328-0: / şunları anlatmıştı:
    "- Babam ile Veli emmim Seferberlik'te beraber askerlik yapıyorlarmış; fakat babam Veli emmimi tanıyamazmış. Hatta, bazen babam Veli emmime at eti götürüp de;
    "- Al ye! Dermiş de, babam bir türlü emmimi tanıyamazmış. Bir gün babam mevzide dinlenirken, düşman tarafından atılan bir top mermisi gelip, mevzinin içine düşmüş; babanı da oracıkta şehit olmuş" demişti.
    Çocukluk heyecanı ve duygularıyla Veli dedeme; "- Dede, hiç gavur öldürdün mü?" dediğimde:
    "- Öldürmez olur muyum hiç oğlum!... Bir keresinde, oturduğum yerden dürbünle aşağılardaki düşmanı gözlüyordum. Gavur gelmiş tepeme dikilmiş; gözümden dürbünü çektiğim zaman, tepemde zebella gibi bir gavurun durup, elindeki süngüyü tepeme indirmek üzere olduğunu gördüm. Nasıl gerisin geriye bir comballak attığım gibi belimdeki Garadağlıyı çekip, ateş ettim. Gavuru alnının tam ortasından vurmuştum. Az daha geç kalsam, canımdan oluyordum!" demiş, vücudundaki misket ve mermi çekirdeklerini göstermişti. Gerçekten dedemin vücudunda iki tane mermi çekirdeği mevcuttu. Bunlar vücudunun her tarafında gezinir dururdu. Bana ölmeden önce son gösterdiğinde, bir tanesi sol bileğinin üzerinde idi. Hatta o minnacık elimi alıp, bileğinin üzerine koyarak;
    "- Bak işte şurada, buldun mu? Gördüm mü?" demişti. Diğerinin de o sene vücudunun içinde kaybolup, neresinde olduğunu bilemediğini söylemişti. Düşman kuvvetlerinin sayısız gemi ve askerleriyle, uçaklarının da çok olduğunu, buna mukabil bizim bir tane "TEKKANAT" adı verdikleri tayyaremizin olduğunu söylemişti. Bana daima:
    "- Oğlum, on sene askerlik yaptım!" der, cepheden cepheye koştuğunu anlatırdı. Küçücük yaşıma rağmen Bulgar düşmanlığını, ermeni, Rus, İngiliz, Fransız ve Yunan düşmanlığını kendisinden öğrenmiştim. Ne zaman "Karadağlı"yı alıp evden dışarı çıkmış isem, bana o küçücük yaşıma rağmen, savaştığı bu
    milletlerden bahsederdi. Merhum bunların içinde en kalleşlerinin Bulgar ve Ermeniler olduğunu söylemişti. Yunanlılar ile Ruslara da /kancık kâfir/ derdi. İngilizleri de "ezelî ve ebedî düşman" olarak görürdü.


    ANKARALI ALİ ÇAVUŞ

    Ali Çavuş, Anafartalar Bölgesinde savaşan 12. Tümen Alaylarından birine bağlı 2. Tabur çavuşlanndan-dır. Duygulu, çalışkan bir Anadolu yiğidi Ali Çavuş.
    Ağustos ayının 21. günü sıcak kaynıyor. En lüks şey su. Özellikle İngilizleri canından bezdiriyor. Çünkü susuzluktan çatlayıp ölenler var. Bizim taburda da suya ihtiyaç vardır ve Tabur Komutanı:
    "- Ali. Bu işi sen yapabilirsin. Biraz tehlikelidir, şu tepenin düzleştiği yerde pınar var. Bir sürprizle karşılaşabilirsin. Başında İngiliz askerleri olabilir. Neyse al şu mataraları doldur getir. Dikkatli ol. Düşman yerimizi bellemesin."
    Bu konuşmadan sonra hazırlanıp yola koyulan Ali Çavuş, bayırı tırmanır ve tepenin düzleştiği noktaya ulaşır. Pınar da karşıdadır ve görür. Fakat komutanın dediği gibi başında İngiliz askerleri vardır. Hem 9 kişi ve silahlı. Ali Çavuş tek ve silahsız. Geri dönse vurulacak ve kaçması da imkânsız. Bu defa o da çaresizlik içinde; Ya Bismillah deyip su matarasını çektiği gibi "Teslim olun" narası karşısında İngilizleri teslim alır. Kaç kişi, nasıl ve ne gördülerse ama teslim olmuşlardır.
    Ta Hazreti Peygamberimizden beri savaşlarda Mehmetçiklere yardım edenlerin olduğunu okumaktayız:
    "Aslında Çanakkale Savaşları'nda Seyit Onbaşı'nın o mermiyi kaldırması ve gemiyi en canalıcı noktasından vurması ve vurulan gemilerden biri olan Buve'nin iki dakika içinde batması, Yahya Çavuş'un 25 Nisan günü 80 kahraman ile 29. İngiliz Tümenini dize getirmesi, 25 nisan günü Mustafa Kemal'in Anzakları 2.5 km. ilerleyebildikleri noktada yakalaması ve 8.5 ayda bu mesafeyi 3 km'ye çıkaramamaları ve İngilizlerin 25 Nisan günü Sarıbayır altına çıkardıkları bir tugay askerin hiç ilerlemeden karşılarında hiçbir Türk askeri olmamasına rağmen mevzi kazıp savunmaya geçmeleri ve 8 Ağustos 1915 günü Anafartalar çıkarmasında 30.000 İngiliz askerinin 2.500 Türk askerini aşamamaları ve 25 Nisan Anzaklarm Kabatepe yerine Arıburnu yarlarına dayanmaları, akıl almaz derecede Türklerin desteklenmesi şeklinde yorumlanmaktadır. Özellikle İngilizlerin Çanakkale Savaşları'ndaki yanlışları için kitaplar yazılır ve yazılmıştır. Bu yanlışları yapmasalar biz de zor durumda kalırdık. İnsanlar zulmeder fakat kader adalet eder."
    Ali Çavuş, bir manga İngiliz askerini önüne aldı ve silahlarım da boyunlarına astırıp tabur karargâhına döndü. Ancak içlerinden biri yaralıdır. Yürümesi ağır olmaktadır. Ali Çavuş'a göre yarası hafiftir. Yalnız geriden yardım gelmesini beklemekte ve bilerek ağır yürümektedir. Buna canı sıkılan ve evhamlanan Ali Çavuş, yaralı İngiliz'e bir tüfek darbesi vurur. Kendi ifadesine göre vurması da o kadar ağır değildir. Ama İngiliz ölür. Ali Çavuş, kendi kendine yaralı İngiliz'e vurmamalı idim. Hem teslim de olmuştu. Dinimize göre bu hareketim yasaktı. Biz Çanakkale'ye gelir iken, Hoca Efendi bizi bu konuda bilgilendirmiş ve nasihatte bulunmuştu. Şimdi günaha girdim mi? Yoksa katil mi oldum vesvesesi içinde Tabur Karargâhına geldi. Tabii ki taltif edildi. Ödüllendirildi. Olayı Anafartalar Bölgesi'nde duymadık kalmadı.
    Ali Çavuş'un öğretmen torunu Hasan Efendi'nin bize nakline göre: "Dedem bize Çanakkale'yi naklederdi. O İngiliz'i hep anar ve üzülürdü. "Ne diye o yaralıya vurdum ve ölümüne sebep oldum. Allah huzuru mahşerde bundan bana sual eder mi? Vatan savunması diye kendini teselli etmeye çalışırdık. Ama o, ölünceye kadar bu olayı unutmadı ve bize hikâye edip durdu. Yani dinimiz açısından bizden yardım ve destek istediği her halinden belli olurdu. Bir defasında bize yetinmeyip, Müftü Efendiden onay istemişti. O da gerekeni söylemiş ve biraz olsun huzura ermişti.
    Hülâsa bizim için Ali Çavuş'un çarpıcı olan yönü de budur. Allah isterse bir kişi 10 değil 1.000 kişiyi de teslim alabilir. Ama savaş anında ve üstelik vatanın haksız yere saldırıya uğramış, tam bir ana can baba can günü yaşanıyor. Düşman, yakaladığı vatanın sahiplerini öldürmek değil, yakıyor bile . Sen vatanına ve namusuna göz dikmiş bir düşmanı esir alıyor ve kaza ile öldürünce müteessir oluyor ve üzülüyorsun. İşte bizi biz yapan cevherimiz budur. İstisnalar dışında hiçbir millette böyle bir özellik gösteremezsiniz. İşte Çanakkale'yi kazandıran bu ruh özelliğimizdir. İngiliz ve müttefiklerinin bilemedikleri ve hesap edemedikleri unsur da gene bu özelliğimizdir.


    HARPUTLU ÖMER ÇAVUŞ


    Çanakkale Muharebeleri, baştan aşağıya Türk milletinin birer şehamet abidesidir. Bu muharebelerin hangi parçası ele alansa kıymetli bir yiğitlik destanı olur. Burada ne kahramanlar türemiş, ne dilâverler belirmiştir. İşte onlardan birisi de Ömer Çavuş'tur.
    Ömer Çavuş, 13. Tümene mensup 66. Alayın l. Tabur çavuşlarındandır.

    Harputludur. 33 yaşındadır. Alayı, l Taburu ile Kirte bölgesindeki siperleri işgal etmiş ve 2., 3. Taburlarını da ihtiyatta bırakmış bulunuyordu ve bunlar 1. Hat siperlerinin pekiştirilmesi için gönderildi. Fakat kapalı yollar, yaralı ve şehit cesetleriyle dolduğundan taburlar çok ağır ilerleyebiliyordu. 2. Tabur Komutam, ilerden daha evvel malûmat almak ve vaziyeti biran evvel anlamak ihtiyacını duyarak emir subayını öne sürdü ve siperlere kadar gitmesini emreyledi. Bu subay siperlere yaklaşınca, karşısında birinci taburdan Ömer Çavuşu gördü.
    "- Ne var ne yok Ömer Çavuş?" demesi üzerine, Ömer Çavuş şu yolda tekmil haberi verdi:
    "- Komutanım, bizim tabur subaylarından kimse kalmadı. Erattan da canlı pek az kaldı. Fakat siperlerimize giren İngilizlerden de hiç birini sağlam bırakmadık.
    "- Siperler hep elinizde mi?"
    "- Yalnız B. Yusuf siperlerinden üç mangahk bir kısımda düşman vardır. Çünkü orada sağ kalmış erimiz yoktu."
    "- O kısmı bana gösterebilir misin?" Deyince, bu kahraman çavuş, subayın önüne düşerek ilerlemeye başladılar. Türk ve İngiliz cesetleriyle dolu siperlerden geçerken kâh bir kafaya, bir bacağa basıyorlar ve kâh atlayıp geçerken cesetlerin üzerine düşüyorlar ve bu tarzda güçlükle gidebiliyorlardı. Düşman yerleşebildiği parçadan bunları görünce makineli tüfek ateşi açtığından durdular ve yerden düşmanın tutunabildiği kısmı Ömer Çavuş parmağı ile gösterip anlatabildi.
    "- Başka yerde düşman yok değil mi Ömer Çavuş?" "- Hayır yoktur..."
    "- Peki iyi, şimdi senin tertibatın nedir?"
    "- Sağ kalabilen erlerimi şu gezdiğimiz siperlere birer ikişer nöbetçi diktim. İngilizlerin daha ileriye gelmemesi için toplayıp arttırabildiğim 25 eri de şurada yığılı tutuyorum."
    "- Artık burası emindir değil mi?" "- Allah utandırmasın." Subay, Ömer Çavuşla beraber dolaşırken rasgeldikleri erlere: "Gazanız mübarek olsun, geçmiş olsun" dedikçe, bunlar tozlu kirpiklerinin sakladığı kanlı gözleriyle subayı süzerek, susuzluktan köpüren yapışkan dudaklarını zorla açmaya çalışarak teşekkür ediyorlardı. İçlerinden havadis ve malûmat verenler de oluyordu. Bir er:
    "- Komutanım, biz taburun her dört bölüğünden işte bu kadarcık kaldık. Fakat şehit düşen arkadaşlarımızın, kıymetli subaylarımızın intikamını da çok şükür aldık." Diğer biri atıldı:
    "- Komutanım, ben şimdiki hayatımı Ömer Çavuş'a borçluyum... Ben şuracıkta kuvvetli bir gavurla karşılaştım. Ona gücüm yetmedi. Beni yatırdı, sustalı bıçakla boğazlamaya çabalıyordu. Ömer Çavuş yetişti, bir kurşunla beynini parçaladı ve beni kolumdan tutup kaldırdı..." Subay:
    "- Yaşa Ömer Çavuş" Deyince, Ömer Çavuş kızardı ve teessürle anlatmaya başladı:
    "- İngilizlerin ilk çıkışlarını gören ve ilk ateşe başlayan ben olmuştum. Siperlerimize girinceye kadar beşini kendim vurup düşürdüm. Siperde de ikisini süngümle ve birisini de kurşunla tepeledim." Subay, Ömer Çavuş'u takdir ederek komutanına malûmat yetiştirmek üzere dönerken onunla beraber giden Ömer Çavuş, rasgelen cesetleri göstererek gene anlatıyordu.
    "- İşte Yüzbaşı Feyzullah... İşte Yüzbaşı Kazım... İşte Binbaşı Recep... İşte Teğmen Hamdi... Velhasıl bütün tabur subaylarımız hep şehittir. İçlerinden yalnız 3. Bölük Yüzbaşısı Atıf ağır yaralı olarak kurtulabilmiştir." Ömer Çavuş'un bu kahramanlığı ve subaysız kalan taburunun iyi düzen ile siperleri elde tutmağa muvaffak oluşu emir subayı tarafından tabur komutanına ve oradan alaya bildirilmiş ve Ömer Çavuş'un namı artık her yerde takdir ve saygı ile ve yüksek muhabbetle anılmaya başlanmıştı, göğsü de harp madalyaları ile dolmuştu.


    ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

    Nasıl dalgalanırsa bayrak rüzgâr bulunca,
    Öyle coşarım, zafer sevinciyle dolunca.
    Hele sevince sebep Çanakkale olunca,
    Türk kahramanlığının sembolü, mihenk taşı
    Dillere destan olan Çanakkale Savaşı...

    Haritada küçücük, gönüllerde kocaman,
    Bu yarımada doldu, birden barut, ateş, kan;
    Gördü dünya, yurduna gözler dikildiği gün
    Nasıl arslan kesilip kükrediğini Türkün.

    O benzersiz savaştan hâlâ hâtıra saklar,
    Her zerresiyle gazi, bu mübarek topraklar;
    Kireçtepe, Conkbayır ve Anafartalar var,
    Yaklaşanı durduran yalçın kaleler gibi,
    Diyorlar; Türktür ancak Boğazların sahibi.

    "Allah, Allah" sesleri çınlarken tepelerde,
    Mustafa Kemal vardı en başta, en ilerde,
    Dünya en büyük dersi aldı b.u kutsal yerde;
    Suyunda, toprağında tılsımlı bir kuvvet var,
    Geçilmez yurdumun kilididir, Boğazlar.

    Selâm burada yatan, mübarek şehitlere.
    Dün Çanakkale idi cenk yeri, bugün Kore,
    İşte haykırıyorum göğsümü gere gere...
    Bir şanlı sahifedir tarihimde kim bilmez?
    Geçilmez Çanakkale, Çanakkaleın geçilmez.

    Sadiye AKAY
     
  3. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    MÜSTECİP ONBAŞI


    Çanakkale'den Marmara'ya giderken Boğaz'ı bir burun kapar. Adına "Nâra Burnu" denir. Karşısında bir bataryamız vardı. Çanakkale Boğazı'nda en geride olan bataryalanmızdandı. İç Savunma Bölgesinin sonunda olduğu için, O'na düşman gemileriyle çarpışmak fırsatı pek çıkmamıştı. Buradaki toplarımız, her gün silinir, kız gibi bakılırdı. Asker de her gün eğitim yapar, nişan alırdı. Arasıra denizaltıya karşı silahbaşı edilirdi. Allah bilir ya, canları da sıkılırdı, erlerin. Bazı havada düşman uçakları gözükürdü. Durmadan da uzaktan savaş sesleri gelirdi. Gönlünde arslan yatan yiğide, bu yeter miydi?
    Bir ara Takım Komutanı bağırdı:
    -N'oluyor?
    -Denizaltısı! Diye cevap verdi, Müstecip Onbaşı.
    Top Komutam
    -Yunus balığının benzeridir, dedi.
    Müstecip nişan alıyor ve "denizaltısı" diyordu. Dürbünler namlunun çevrildiği yöne döndü. Deniezaltısı olduğu anlaşıldı. Namlu da hedefe dönmüştü. "Ateş".. Bir daha...
    Fransız Tvuquoise denizaltısı Marmara Denizi'nde deniz araçlarımıza taarruz etmiş, geriye dönerken havasım yenilemek için su üstüne çıkmıştı. Bu dönemeç yerde su altından gitmek tehlikeli idiydi de. Biraz sonra tekrar dalıp, suyun sır perdesi altına girecekti. İşte Müstecip'in keskin gözü onu, bu sırada görmüş, ustalığı da mermiyi kulesine yapıştırmıştı. Turquoise yaralanmıştı. Bir daha deniz altına dalamazdı. Teslim oldu. Adı da Müstecip Onbaşı oldu. Harbi kaybedince, Turquoise'ı da kaybettik. Neleri kaybetmedik ki? En kötüsü de 1925 lerden sonra Türk Milletini ileriye taşıyacak aydınlarımızın Çanakkale siperlerinde kalması olmuştur. Bu noksanlığın yeri halâ doldurulamamıştır.



    SEYİDİN HEMŞEHRİSİ AYŞE NİNE

    1915 yılının Mart ayı başlarında 11. Tümen Balıkesir'den Çanakkale'ye kaydırılıyordu. Tümenin yolu, Havran-Edremit-Ezine'den geçiyordu. Yürüyüş esnasında 33. Alay Havran'da konaklayacaktı. Alay ve Tabur emir subaylarıyla birkaç eri kapsayan ön heyet, alaydan birkaç saat önce Havran'a vardı. Burası, insanıyla her şeyiyle şirin kentti.
    Subaylar, kasabanın ileri gelenleriyle karşılaştılar. Nihayet Alay emir subayı, konaklama fikrini ortaya attı.
    Ne kadar acelecisiniz, diyen Muhtar sordu: -Mevcudunuz ne kadardır? Emir subayı: -Üç bine yakın. Muhtar tekrar sordu:
    -Âlâ. Kaç hayvanınız var? -l 50 kadar.
    -Subayınız ne kadar?
    -50 tutar. Gönül rahatlığına kavuşan Muhtar söze koyuldu:
    -Ne merak ediyorsunuz? Biz de öyle hesaplamıştık. 40 koyun kesildi, kızaracak. Pilav, 5 kazanda pişiyor. 4 ahır boşaltıldı, temizlendi. Erlerle subayların yerleri de hazır. Köyde ne bulaşıcı hastalık var, ne de hayvan hastalığı. Başka isteğiniz var mı?
    Birlik geldi. Yerleştirildi. Erler ağırlandı. Subaylara da topluca akşam yemeği verildi. Yemek sonunda Birinci Tabur Emir Subayı Teğmen Şükrü izin aldı. Taburun yerleşme durumunu, son kez görmek için dolaşmaya çıktı. Açıkta kalan oldu mu diye.
    Köy meydanına geldiğinde yaşlı, yalnız yaşlı değil iki büklüm olmuş bir ninenin, bur elinde dayandığı değnek, ötekinde feneriyle sendeleyerek yürümekte olduğunu gördü. Belki bir yardımım olabilir diye sordu:
    -Nine ne dolaşıyorsun? Geç vakit ne arıyorsun?
    İhtiyar durdu. Emir subayının yüzüne doğru fenerini yaklaştırdı. Karşılık verdi:
    -Evlatlarımı arıyorum. Teğmen tekrar sordu:
    -Hangi evlatlarını?
    Nine, umuda düşmüştü, karşısında bir asker vardı. Titrek bir sesle anlattı.
    -Hangi evlâtlarım olacak? Bana da 9 er gelecekti. Bekledim. Hâlâ gelmediler. Kaygıya düştüm. Açıkta mı kaldılar, diye. Onları arıyorum. Oğul, bari sen bul. Teğmen ihtiyarın, ince konukseverlik duygusu karşısında e/ildi; kimsenin dışarıda, açıkta kalmadığını anlattı. Ama kadına hüzün çökmüştü. Teğmen bir çare buldu. Tabur karargâhında daha uyumamış birkaç er kaldırdı ve asker de olan torunları yerine ninenin, burcu burcu yurt kokan evinde barındırıldı.
    Dedesi ve ninesi böyle düşünen bir milleti, esir edemezsiniz. Yabancılara çarpıcı gelen de Ayşe ninenin içindeki cevher idi.


    BURDURLU İSMAİL SANCAR


    Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve İstiklal Savaşı kahramanlarının meşhur ve aynı zamanda meçhul gazilerinden biri de Burdur-Tefenni şimdi Çavdır'a bağlı Anbarcık Köyü doğumlu İsmail Sancar'dır.
    1910 da köyünden savaşa gidiyorum diye çıkmış 12 yıl sonra 1922 de bir gözünü kaybetmiş olarak savaştan geliyorum diye dönmüş.
    Tam 12 yılı cephelerde vuruşarak geçmiş... Gidenin gelmediği ve cephesinde esir alınanlardan 60.000'inin hala mezarının bile bilinmediği Yemen'den sağ çıkmış, Galiçya da Ruslara geçit vermemiş, Çanakkale de ise düşmanın hayallerini boğazın mavi sularına gömmüş ve nihayet bu gurur verici görevini tamamlayıp terhis olarak köyüne ve ailesine dönebilmiştir.
    Hepiniz bilirsiniz köylerimizde biri köyün ismi ile anılan konuk odalarımız bulunurdu. Bir de ağaların özel misafir odaları vardı. İsmailler de köyün ağalarıdır ve özel misafir odaları vardır. O da köye girişinde ilk olarak evlerine değilde bir misafir gibi konuk odalarına iner. Çocuklar etrafına toplanır. Misafir gelmiş diye. İsmail ise ses çıkarmaz ve kendini belli etmemeye özen gösterir. Derken hane sahibinden bir hanım misafire yemek getirir. İsmail bakarki gelen kendi hanımıdır. İsmailin bir gözü kör olmuş ve fiziki olarakda yıpranmış bir görünüm arzetmektedir. Yani, hemen bakılınca İsmail tanınacak bir halde değildir.
    Aralarında konuşma başlar. Nerelisin? Nerden gelirsin ve nereye gidersin? Çanakkaleden, Yemenden, Galiçyadan nihayet Yunanı İzmirde denize döktük demesi ile, Hanım Hatun heyecandan kızaran yanakları üzerine süzülen gözyaşlarını silerek yoksa siz asker misiniz? Diyebildi. İsmail hanımının yüzüne bakamadan hafifçe başını önüne doğru eğerek hı hıı demekle yetindi. Hanım Hatun ise göz yaşları içinde, "bizimkide arkerdi, gideli 12 yıl oldu. Son 7 yıldır hiç haber alamadık." Bu defa İsmail de ona "Kocanız belki benim arkadaşımdır. İsmi, boyu, poşu nasıldı? En son nereden haber aldınız?'' bunun üzerine Hanım Hatun da kocasının bütün özelliklerini saymaya başladı. Ama Allah var ya misafirden şüphelenmeye başlamıştı. En azından ses tonu tsmaile benziyordu. Sordu, sizin adınız ne? Bu soru üzerine İsmail başını kaldırıp hanımının yüzüne bakarak Anbarlıyım demesi ile Ayşe hanım bayılmıştı. Neticede bütün komşular toplandı. Artık köyde tam bir bayram havası vardır. Hülasa vatan için düşmana canını ve bedenini siper etmiş kahraman İsmailin hikayesini 05.10.2002 tarih ve saat akşam 21:00 de 40 yaşındaki torunu Arif Sancar'ın Çaldır daki evinde dinledim. Birinci Cihan Savaşı içinde özellikle Çanakkale gazisi İsmailin menkıbesi içinde Anadolu insanının kültür zenginliği: yolcu ve misafirlerin nasıl ağırlandığım öğrenririş oluyoruz. Böyle zengin bir kültüre sahip olan milletlerin önünde durulamaz ve esir edilemez. Yiğit İsmail kabrinde rahat uyu. Bütün bir vatan size minnettardır.

    YOZGATLI KINALI MURAT

    Seddülbahir cephesi 3.Tabur erlerinden biride Yozgat'ın Sorgun ilçesinin Karayakup köyünden Murat'tır. Bu yiğidi annesi Çanakkale'ye gönderirken başını kınalamış ve öyle selametlemişti. Murat, 3.Taburda göreve başladığında: Kınası komutanın dikkatini çeker ve sebebini sorunca da Murat alınır ve sıkılır. Sonra da bölükteki tıbbiyeli öğrenci Şükrü'ye annesine mektup yazdırır. "Anne kardeşlerimi askere gönderirken saçlarını kınalama, zira komutan bana soru sordu, cevap veremedim ve mahcup oldum. Kardeşlerimde zor durumda kalmasın.
    Murat'ın mektubu üzerine birkaç zaman sonra cevap gelir amma kınalı saçlı Murat, mektubun Murat Allahına ulaşmıştı. Annesi ise mektubunda Murat oğlum, komutana selam söyle diyor ve devam ediyordu:
    "Oğlum, gözümün nuru Murat'ım Zabit efendiye selam söyle... Biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında benim İsmailimsin, sen kurbansın, sen orada şehit olacaksın, kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa bende onun için senin saçını kınalayıp Çanakkale'ye gönderdim." Murat'ın annesi belki okur yazar değil ama azımsanmayacak bir kültüre sahip olduğu Anadolu kadınının simgesidir.


    Koca Kahramanlar. Bu millet sizi unutmaz.
     

Sayfayı Paylaş