1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Can Acısı...

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 14 Nisan 2013 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Can Acısı

    "Sen bu çocuğa çizmeyi öğret... Resmetmeyi öğret. Öğret ki neşeyi resmetsin, mutluluğu boyasın, hüznü karalasın... "
    Böyle miydi? Can acısıydı en çok korktuğu... Yara bereden, ölümden bile daha çok korktuğu. En çok ne acıtırdı ki canını? Ne acıtırdı en çok? Belki bildiğinden değildi can acısını, belki henüz bildiğinden değildi, bilmediği bu sorunun cevabı...

    Sonra büyürken...
    Bir resim görmüştü, denizi, güneşi, kuşları. Hepsi aynıydı gerçeğiyle. Ama o resimde bahar da görse bakan... Canı acımıştı birden...

    Yanzlığa saklanıyordu, yapayalnızlığa... Yalnızlıkla kalınca başbaşa yalnızlık olmuyordu, konuşuyordu içindeki isyan... İsyan, yangın yeri, toz, duman... Canı acıdığında, hali böyleydi canının.

    Hani karalayacaktı hüzhü ve boyayacaktı sevinci... Boyuyordu hüznü, durmadan karadan maviye... İşte o zaman sevinç oluyordu...
    Tek bir dileği vardı o da imkansızdı. Ve masallarda vardı sadece bir sihirli değnek...

    Sonra büyürken...

    "Ah çocuk ah!

    Eski bir sokakta alırdı soluğu
    geçmiş bir zamanda...
    Ne zaman dayanamasa
    yalana
    haksızlığa
    can acısına...

    Bir serçe konardı saçlarına,
    saçları karmakarışık
    çırpınırdı serçe, tutup azad ederdi
    serçe yine saçlarında...

    Eski evler gibiydi
    iki odalı, taş duvar, toprak avlu...
    Eski evler gibi sinmişti içine her anı...

    Kim baksa görürdü, bir odada doğum sevinci
    bir odada sabah güneşi.
    Biraz gece, biraz hiçlik, ve varlık ve yoksunluk
    ve belki biraz karmaşık, biraz çamaşır ipinde yeni yıkanmış çamaşır kokusu...
    Ya da eski bir sandıkta çeyiz. Ya da taş plakta bir şarkı...
    Anason kokusu yaz bahçesinde, biraz sarhoş, biraz hayal...
    Kim baksa görürdü, bir odada ölüm acısı
    bahçede kara kazan, usul usul kaynayan suyun sessizliği...

    Ve ginler hep içinde, gelenlere açık kapılar gibiydi...

    Yağmurda ıslak
    karda beyazdı.

    Elleri güneş kadar sıcak
    gözleri bahardı...

    tek dileği, hiç acımasındı canı...
     

Sayfayı Paylaş