1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Çanakkale Savaslarinda İlahi Yardimlar

Konusu 'Kurtuluş Savaşımız ve Kahramanları' forumundadır ve wien06 tarafından 4 Ekim 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA İLAHİ YARDIMLAR

    1-) BİNBAŞI LÜTFİ BEY:
    2.Alay 1.Tabur Komutanı Binbaşı Lütfi bey'in olayını aynı taburda görevli Yüzbaşı Dr.Hikmet Arda bey naklediyor. Savaşın çok şiddetlendiği bir esnada, stratejik mevkilerimizi teker teker kaybettiğimiz bir durumda, Binbaşı Lütfi Bey “Yetiş ya Muhammed, Yetiş Ya Muhammed, kitabın gidiyor!” feryatları ile düşman saflarına hücum etti. Onun bu feryadı, yüreği Peygamber sevgisi ve Kur’an hürmeti ile dolu Mehmetçiğimize çok tesir etti. Onlar da aşk ve heyacan içinde, ölümüne düşman siperlerine hücum ettiler. Neticede kaybettiğimiz yerleri geri aldığımız gibi birkaç siper de fazladan kazandık. Peki, Peygamber Efendimiz’in bu veya buna benzer yalvarışlara cevap verdiğini nereden biliyoruz?

    Yıl 1928 Cemal Öğüt Hoca hacca gider. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin türbedarının kendisine gösterdiği aşırı hürmete şaşırır ve sebebini sorar. Türbedar, “Türkleri sevmem için bir tek hatıram bile yeter” der ve anlatmaya başlar:

    “1915 yılıydı. Hindistan’dan gelen ulema bir zât Efendimizin kabri başında hıçkırıklarla ağlıyordu. Hıçkırıklar boğazına düğümleniyordu. Sebebini sordum. Bana Ravza’ya her gelişinde Peygamberimizle mânâ âleminde görüştüğünü fakat bu sefer Efendimizi hissedemediğini söyledi. ‘Ya benim kalp gözüm kapandı, ya da Efendimiz şu an kabr-i şerifinde değil; bunun sebebini bilemediğimden ağlıyorum’ dedi. Bir şey diyemedim. Fakat onun sözleri kalbimde ve zihnimde yer etti.O gece Resulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Sabahki hadise aklıma geldi. Ben sormadan Efendimiz izah etti: ‘Hissedilen doğrudur. Ben şu an Medine’mde değilim. Çanakkale’deyim. Zor durumda olan asker evlatlarıma yardım ediyorum.’ İşte sizler Çanakkale’de Efendimizin yardımına mazhar olmuş bir milletsiniz. Size olan sevgimin sebebi budur.”


    2-)YARBAY HASAN BEY:
    17.Alay Komutanı Yarbay Hasan Bey’in olayı. Kalbi engin şefkat ve merhametle dolu olan Yarbay Hasan Bey, Kilitbahir köyünden geçerken yaralı bir köpeğin su içmek için köy çeşmesine yaklaşmaya çalıştığını fakat çeşme başında çamaşır yıkayan kadınların ve oynayan çocukların yarasından kan ve cerahat akan bu köpeği çeşmeye yaklaştırmadığını gördü. Köpek boynunu büküp çaresiz bir şekilde bakarken,olayı takip eden Yarbay Hasan Bey atından atladı. Akan kan ve cerahat'a aldırmadan köpeği kucaklayıp çeşmeye getirdi. Önce bir güzel susuzluğunu giderdi, sonra yaralarını sardırıp karnını doyurdu. Köpek âdeta hayata yeniden dönmüştü. Velinimeti olan Hasan Bey’in peşini bırakmıyordu. Yarbay Hasan Bey de köpeği sevmişti. Ona Canberk ismini koydu.

    Canberk Türk siperlerinde gündüz savaşlara katılıyor akşam nöbet tutuyordu. Yaraları da artık iyileşmiş, tüyleri yeniden çıkmıştı. Bir gün Seddülbahir'de Fransızlarla yapılan süngü harbinde Mehmetçik başarılı olmuş, düşman siperlerini ele geçirmişti. Yarbay Hasan Bey siperler arasında dolaşıp yaralı olan askerleri cephe gerisinde kurulan hastaneye sevkediyordu. Bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma görünce yaralı zannedip yanına yaklaştı. Zira merhamet âbidesi olan Hasan Bey’in engin yüreğinde sadece yaralı bir köpeğe değil, göğüs göğse çarpıştığı düşman askerine bile fazlasıyla yer vardı. Fakat yerdeki Fransız askerinin Canberk kadar bile insan olduğu halde vefası yoktu. Yarbay Hasan Bey şefkatle eğilip yarası var mı diye bakarken ani bir hareketle hançerini çıkarıp Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Artık Hasan Bey son anlarını yaşıyordu. Askerleri büyük üzüntü içindeydi. Canberk de koşa koşa gelmiş Hasan Bey’in ellerini yalıyor, üzgün bir şekilde gözlerine bakıyordu. Tabur imamı da geldi, başında Kur’an okuyordu. Yarbay Hasan Bey yanındaki askerlere birden “Beni ayağa kaldırınız” diye seslendi. İki asker kollarına girip Hasan Bey’i ayağa kaldırdılar ve Hasan Bey son sözlerini söyledi:
    “NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RASÛLULLAH?”
    Canberk de dâhil bütün herkes ağlıyordu. Fakat yapacak bir şey yoktu. Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve şehit düştüğü yeri kazmaya başladılar. Canberk de bayrağın altından girip Hasan Bey’in ayaklarına kapanmıştı. Kabri kazdıktan sonra defnetmek için bayrağı kaldırdılar. Hasan Bey’in sadık dostu Canberk’i ayırmak için dokunduklarında askerlerin şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çünkü Canberk sadakatin zirvesine ulaşmış, o da velinimeti Hasan Bey’in ayak ucunda ruhunu teslim etmişti. Önce Peygamberimizin kucağını açtığı o mübarek komutanı defnettiler, sonra da onun ayak ucuna sadık dostu köpeği Canberk'i.


    3-)İNGİLİZ KRALİYET NORFOLK ALAYI:
    İngiliz 163.Tümen 4.Norfolk Alayı 5.Norfolk Taburu Sandringham Bölüğü'nün başına gelenler,Üç Yeni Zelanda askeri Felix Reichardt,Robert Nevner ve Joseph Newman yemin ederek ve Anzak Sahra Birliğindeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşmanı yutan bulut” hadisesi şu şekilde olmuştur. İngilizler harpte bir türlü istedikleri neticeyi alamayınca İngiltere’den mütemadiyen takviye güç istemektedirler.İngiliz Akdeniz Kuvvetleri Komutanı General İan Hamilton’un isteği üzerine hususî eğitim almış olan daha önce gönderilmiş 80 Alay'ın dışında 4. Norfolk Kraliyet alayı Çanakkale’ye sevk edilir.Bu alaya bağlı 5.Norfolk Taburu Sandringham Bölüğüne bağlı 267 kişilik birlik fazla bir mukavemetle de karşılaşmayınca stratejik konuma sahip olan Suvla Koyu, 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgara rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 m uzunluğunda 60’ar metre eninde ve yüksekliğinde olan bir bulut 60. tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafında doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile ne ölüler arasında ne de esirler arasında rastlanamamıştır. Askerlerin aileleri ve İngiliz hükümeti çok aramasına rağmen tek bir ferdi bile bulamamıştır.


    4-) LADİKLİ AHMET AĞA İSİMLİ ASKER:
    Çanakkale’de Allah’ın izniyle Payamberimiz'den(s.a.v) başka meleklerin ve evliyaullahın da yardımları görülmüştür. Savaşa katılmış olan Ladikli Ahmed Ağa isimli asker, isminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen nur yüzlü bir zâtın cehennemî bir çatışma ortasında, herkesin susuzluk çektiği bir anda askerlerimize su dağıttığını, bu sudan kendisinin de içtiğini söylemiştir. Kaşıkçı Dede, sudan matarasına da koyup “Eğer yaralanırsan bu suyu yarana sür” demiş ve bir iki defa yaralanan Ladikli Ahmed Ağa suyu yarasına sürünce çok kısa sürede iyileşmiştir. Kaşıkçı Dede, savaştan yıllar önce vefat eden ve Kilitbahir’de defnedilmiş bulunan bir Allah dostudur.Bu zatın kabri Çanakkale ili Eceabat ilçesi Kilitbahir köyünün girişinin sağındadır.


    5 -)RÜZGARLA GELEN İLAHİ YARDIMLAR
    1: Çanakkale’de ilahî yardımlar bulutlardan başka rüzgârla da tecelli etmiştir. 25 Nisan 1915 tarihinde hava aydınlanmadan karaya ilk çıkartmalarını yapacak olan Anzakların, önceden yerleştirdikleri işaret dubalarının yeri şimdi Kabatepe'yi geçtikten sonra düz bir alan olan ve şimdi adı Kumkamp diye anılan yerin açığına yerleştirilmişti,rüzgârın tesiriyle bu dubalar Arıburnu ve Anzak Koyu civarına gelmiş ve çıkartma alanı değişmiş ve Anzaklar çıkartma için çok elverişsiz olan bir alana çıkartma yapmış ve ilk etapta büyük kayıplar vermişlerdir.İşte savaşın Türkler tarafından kazanılmasının ana nedenlerinden biride budur.

    2: Savaşın uzaması ve İngilizlerin bir türlü netice alamaması üzerine Türk düşmanı İngiliz Deniz Bakanı Winston Churchill, Lordlar kamerasında, kimyasal gaz kullanılmasını teklif etmiş,ancak lordlar kamarası üyeleri bunun insanlık suçu olduğu, savaş ahlakına sığmadığı hatırlatılınca ise “Türkler insan değildir, hayvandır” diyerek meclistekileri ikna etmiştir. İngiltere’den varillerle kimyasal gaz Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Mevsimin yaz olması sebebiyle rüzgâr denizden karaya doğru esmektedir. İngilizlerin hesaplarına göre denize atılacak varillerin kapağı açılacak ve karada savunma harbi yapan askerlerimiz zehirlenecektir. Fakat onların bu hilesini ilâhî takdir bozmuş, rüzgâr yön değiştirmiş ve savaş bitene kadar da karadan denize doğru esmeye devam etmiştir. İngilizlerin kötü emellerine, Allah’ın ecdadımıza yardımı sebebiyle ulaşamamışlardır.


    6-)SEYYİT ONBAŞI MUCİZESİ:
    18 Mart 1915 deniz savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye tabyası'nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Topçu Er Muhammed oğluSeyyit büyük bir güçle 215 okkalık(276 Kg.) mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile İngiliz donanması savaş gemisi H.M.S. Ocean'u bacasından vurmuştur.Bacasından vurulan Ocean zırhlısı geri dönmek üzere manevra yaparken, daha evvelinden Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birisine çarpar ve boğazın dibini boylar. Batan gemide 400 ingiliz askeri boğulur, 300 tanesi ise kurtulur. Ocean zırhlısı Topçu Er Seyyit tarafından vurulmasaydı, İstanbula kadar önünde ciddi bir engel kalmayacaktı. Halbuki Seyyit'in tabyası Osmanlının Çanakkale Boğazındaki son tabyalarından birisi idi, İngiliz donanması karşılarında çok daha büyük ve güçlü tabyalar var zannedip denizde ilerlemeyi durdurmuşlar ve kara çıkarmasına ağırlık vermişlerdi.Bir rivayete göre savaştan sonra Seyyit Onbaşı 'dan fotoğraf çekmek için aynı mermiyi tekrar kaldırması istenmiş. ancak Seyit mermiyi yerinden bile oynatamamıştır, bunun üzerine aynı merminin tahtadan bir kopyası ile herkesin tarih kitaplarında gördüğü Seyyit Onbaşı'nın mermi kaldırdığı enstantane oluşmuştur.Bir başka rivayete göre ; "Aynı gün geç saatlerde Çanakkale Boğazı müstahkem mevkii kumandanı Cevat Paşa,ödül olarak Seyyit'e onbaşılık rütbesini verdi ve merminin bir defa daha kendi huzurunda kaldırılmasını istedi,bunun üzerine Seyyit Onbaşı,Cevat Paşa'ya şu cevabı verdi; Ben bu mermileri kaldırıken gönlüm Allah'ın feyziyle doldu,ancak bu kuvvetin sırrı o anda bana Yüce Allah'ın ihsan ettiği bir ikram idi,bu ağırlığı kaldırabilecek bir makama varabilmişsem bu duam ve rıza ile olmuştu.Ancak şimdi bu mermiyi kaldırmam mümkün değildir kumandanım.


    7-)YARBAY CEVAD BEY'İN RÜYASI:
    Müstahkem Mevki Komutanı Yarbay Cevat Bey bir gece çok ulvi bir rüya görür. Rüyasında kulağında yankılanan ses şöyle demektedir: “Deniz üzerine bak! Denize doğru nazar eden Cevat Bey dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş pırıl pırıl “Kef” ve “Vav” harflerini görür. Heyecanla uyanan Cevat Bey, rüyaya bir anlam veremez.O sırada Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale, Orhaniye istihkam ve bataryaları düşmanın çok üstün sayıda ve taretler içinde korunmuş çabuk ateşli ve büyük çaplı gemilerin acımasız saldırısı karşısında çoktan susmuş, moloz ve toprak yığını haline geldiğinden savaş dışı kalmıştır.Tenger, Soğanlıdere ve Baykuş bataryalarını takviye ettirmek için teftişe çıkan Cevat Bey, Kilitbahir’den istimbota binerken yedi yıl önce veremden ölen kızı Bedile Hanım’ı hatırlar. Kabri büyük veli Ahmed Cahidi Sultan’ın türbesini haziresindedir.

    Az sonra onun mezarı başına geldiğinde sesi burada da duyar; şöyle demektedir ruhani aleme ait ses.“Cevat, depolardaki 26 mayını denize döşe”. Cevat Bey, korku ve şaşkınlık içinde bocalarken karşısında yüzüne bakılmayacak kadar güzel, nurânî bir siluet belirir. Adam, Cevat Bey’in kolundan tutup sorar; Bir derdin mi var?Cevat Bey, gördüğü rüyayı ve az önce duyduğu sesi bir solukta anlatır. Nur yüzlü adam (Ahmed Cahidi Sultan) cevap verir; Nur, zafer işaretidir. Ebced hesabında “Kef” harfi 20, “Vav” da 6 rakamını bildirir ve 26 yapar.Bunları söyledikten sonra aniden kaybolur. Cevat Bey, hemen Mayın Grubu Kumandanı Nazmi Bey’i çağırıp sorar;Depolarımızda kaç mayınımız var? Nazmi Bey’in cevabı çok şaşırtıcıdır;Elimizde bir Türk usta tarafından yapılan 26 mayın var. Alman teknisyenler bunları döşememizi istemediler. Şu anda Boğaz’daki mayın sayısı 377’dir ve hepsi Alman yapımıdır.Cevat Bey, daha sonra Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey ile Yüzbaşı Hafız Nazmi Bey’i mak¤¤¤¤¤ çağırır ve mayınları nereye dökecekleri konusunda plan yaparlar. Ve plan gereği bu sırlı 26 mayın Kumbağı Burnu ile Soğanlıdere arasına iki sıra halinde Boğaz’a paralel olarak tekbir ve dualarla dökülür.Ertesi gün 18 Mart 1915 sabahı İngilizlerin en büyük zırhlılarından Irresistible ve Ocean zırhlıları, Nusret’in sabaha karşı döktükleri mayınlara çarparak herkesin şaşkın bakışları arasında Boğaz’ın dibini boylarlar.Cevat Bey
    18.Mart.1915 Kahramanı ünvanını alır.Zaferin ertesi günü Albay olan Cevad Bey artık Paşa olmuştur.


    8-)ÇANAKKALE VADİLERİN'DEKİ YEŞİL KUŞLAR:
    Gazeteci Yazar Ruşen Eşref ÜNAYDIN'ın Çanakkale Gazisi bir askerimizle yapmış olduğu konuşmada yeşil sarıklıları görüp görmedikleri ile ilgili sorduğu soruya ilginç bir cevap almıştır. Bir parmağını savaşta kaybeden gazimiz Ruşen bey'e şu cevabı vermişti:'Hayır efendim,biz görmedik.Yalnız kuşlar vardı Yeşil, yeşil.İki ateş arasında uçarlardı.Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı.Başka birşey görmedik.İşte o zeytin ağaçlarını kurşun,gülle kırmış,yıkmış,dalını budağını karıştırmış.O yeşil kuşlar oraya konarlardı.Kurşun murşun onlara dokunmuyordu.' Der.


    9-)EZİNE'Lİ YAHYA ÇAVUŞ VE ARKADAŞLARI:
    25.Nisan.1915 sabahı düşman savaş gemileri Seddülbahir Ertuğrul koyu'na tonlarca bomba yağdırdı.26.Alayın 3.Taburu bu bölgeyi korumakla görevliydi.Tabur Komutanı Mahmut Bey ile asteğmen Hüseyin Bey 'in şahadeti üzerine komuta Ezine'li Yahya Çavuş'un eline geçti.Yahya Çavuş Galiçya ve Balkan savaşlarına katılmış 28 yaşında cesaretli bir askerdi,sağ kalan 67 arkadaşı ile siperlerde mevzilenmiş olup,İngiliz Albion eski bir savaş gemisi ve River Clyde adlı kömür gemisi ile şafaklan beraber karaya çıkan 3000 düşman askerini Ertuğrul Koyun'da sulara gömmüş ve bu koy kanla kızıla boyanmıştır.48 saat boyunca düşmanın binlerce top mermisi ve askerine karşı kıyı ve siperleri korumuşlardır.Düşman, bir Tümen bildiği Türk birliğini,siperlerde 62 kahraman şehidin cesedi ile karşılaşınca hayretler içnde kalmışlardır.Yahya Çavuş kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile bağlayarak diğer 5 arkadaşı ile birlikte,Alçı Tepesi eteklerinde 27.Nisan.1915 tarihinde şehadet mertebesine erişmiştir.

    ***BİR KAHRAMAN TAKIM VE DE YAHYA ÇAVUŞ'TULAR.
    ***TAM ÜÇ ALAYLA,BURADA GÖNÜLDEN VURUŞTULAR.
    ***DÜŞMAN,TÜMEN SANIRDI BU ŞAHESER ERLERİ,
    ***ALLAH'I ARZU ETTİLER,AKŞAMA KAVUŞTULAR.


    10-)BULUTLARLA GELEN İLAHİ YARDIM:
    1915 yılının Temmuz ayı ile Ağustos ayları arası Ramazan’dır ve Mehmetçik oruçlarını aksatmadan tutmuş, mücadelesine devam etmiştir. Bayram yaklaşırken akıllara şu soru gelir: “Acaba bayram namazı nasıl kılınacak? Toplu halde kılınan bir namaz savaş durumunda uygun olacak mı? Acaba kılamayacak mıyız?” Bütün bu endişeleri yaşayan bir hafız imam gazimiz olayı şöyle anlatıyor:
    “Gelibolu’da oturmakta idim. Çanakkale’de 9. Tümen teşekkül edince gönüllü olarak kıtaya kaydoldum. Savaş ilerledikçe din görevlilerinin yerleri de belirsiz olmuştu. Bizim gibi gençler,o zaman 28 yaşındaydım,savaşın içinde görevlerini yaparken, yaşlılar Sargıyeri ve hastanelerde görev ifa ediyorlardı. Ben, Seddülbahir Cephesi’nden savaş bitinceye kadar hiç ayrılmadım. Miladî 1915 yılında Ramazan, 13 Temmuz Salı günü başlamış. 11 Ağustos Çarşamba günü bitiyordu. Arefe günü idi cephe kumandanı Vehip Paşa beni çağırdı.

    “Hafız, askerin bir talebi var. Yarın Ramazan Bayramı, sabahleyin hep beraber bayram namazı kılmak istiyorlar. Eratın toplu bir halde bulunmaları tehlikeli ve düşman için bulunmaz bir fırsattır. Tekliflerini kabul etmedim. Sen de, münasip bir lisan ile anlatırsın!” dedi.

    Paşanın yanından ayrılmıştım ki, zamanın ulularından gözü gönlü Hak adına bağlanmış arif, zarif bir zat çıktı karşıma. Bilgide kimse onunla yarışamazdı. Develer yükü okumuştu. Sohbette onu dinleyenler yangın içinde olsalar sohbetini bırakıp ateşten kaçamazlardı. Bu zat o gün orada idi.

    Bana dedi ki: “Sakın ola ki erata bir şey söyleme, gün ola, hayır ola! Allah ne derse o, olur!”

    12 Ağustos 1915 Perşembe günü Ramazan Bayramı’nın sabahı erken kalktım. Müslüman Türk askerleri, bayram namazını mutlaka eda edeceklerdi… Aynı göle dökülen sular gibi; Allah sevgisinde birleşen yüzlerce asker de ayakta idi. Hak katında birlikte secdeye varacaklardı. Hep beraber başımızı göğe kaldırdık; küme küme beyaz bulutlar göründü. Biraz sonra da bu bulutlar yere çöktü. Herkes “Allahü Ekber!” deyip yüzlerini toprağa sürdü. Hepimizin içinde ince bir huzur çiçeklenmiş ve Yüce Allah bizi bulutlar arasında görünmez hale getirmişti. Bu ulu kişi askerin karşısında baş kesti; sonra o derin, o tatlı ve yanık sesiyle, Hazreti Kur’ân’dan “Fetih Sûresi’nin 1’den 9 ncu ayetine kadar okudu. Sonra iki rekat bayram namazı eda edildi. Namaz bitiminde, yüzlerce asker hep birden, “La ilahe İllallah Muhammedün Resûlullah” sözlerini devamlı tekrarlıyorlardı. Askerin betleri benizleri kül gibi olmuş, kimsenin yüreğinde dur durak kalmamıştı. Bu duruma taş olsa dayanamazdı. Görenler mi, söyleyenler mi dayanacak? “Allah! Allah!” diyen kendinden geçiyor, sanki birlikte göklerde uçmak istiyorlardı. Allah ile bir bütün olmanın ilahi ahengi içinde varlıklarından, benliklerinden soyunmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi.

    Zığındere’nin susuz yatağında, bir alçalıp bir yükselen ‘’La ilahe İllallah” sesleri, insanın kalbini kah varlığın sonsuz ufuklarında koşturuyor, kah yokluğun takat getirilmez güzelliğinde dinlendiriyordu. Hak’tan başka Hak yoktu. Tekrarlanan hep buydu. Sonra, kısa bir sessizlik oldu ve arkasından düşman siperlerinden yükselen, “Allahü Ekber, Allahü Ekber!” sesleri bir uğultu şeklinde bize kadar perde perde geldi..

    Daha sonraki günlerde öğrendik ki, İngiliz sömürgesinin Müslüman askerleri; Müslüman Türk askeri karşısında savaştıklarını duyunca isyan etmişler ve bir kısmı öldürülmüş,diğerleri ise derhal geriye alınıp, cepheden uzaklaştırılmışlardı.

    12 Ağustos 1915 tarihinden sonra, Seddülbahir cephesinde durum oldukça sakinleşirken, Anafartalar cephesinde ise; kan gövdeyi götürmekteydi. Evladım, bu bulutları yere indirip sis halinde bize gösterilmesi ancak Hazreti Allah’ın emriyle, dört büyük melekten biri olan Mikail Aleyhisselâm tarafından yerine getirilmiştir. Bu olay, Ulu Allah’ın (cc) büyük bir mucizesidir.”


    [​IMG]
     

Sayfayı Paylaş