1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Çanakkale'nin Kahraman Topçuları

Konusu 'Kurtuluş Savaşımız ve Kahramanları' forumundadır ve wien06 tarafından 11 Ocak 2009 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    149
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    293 ÇTL
    Yaşayanların dilinden: Çanakkale'nin Kahraman Topçuları

    "...Düşmanın gür sesli büyük topları
    Delik deşik etti toprağı yarı
    Korkak Frenklerin yokmuş hiç ârı

    Bugün bizden vatan razı olacak
    Nefer şehit ordu gazi olacak."


    Bugün, yanmış bir harabeden başka bir şey olmayan Çanakkale şehrinin hemen yanı başında; büyük çaplı toplarını, Seddülbahir- Kumkale kapısına yüklenmeye niyetli haydutlara ateş püskürecek şekilde sıralayan Hamidiye Tabyası, 05 Mart Gazası’nın (miladi 18 Mart) en şerefli kahramanıdır.

    Tabyanın güney tarafındaki kapısından, geniş avlusuna girdiğim zaman yüreğim hoplamaya başladı. Birkaç sene evvel Çanakkale’ye gelmiş, tabyayı dışından görmüştüm. O vakitler; şehrin batısındaki kıyıda, toprak siperlerini denizin dalgalarına yaslayan Hamidiye Tabyası, oldukça mütevazı duruyordu. Üzerine yağacak bir ateş cehennemi altında eriyip gidecek zannını veriyordu. Hâlbuki Boğazın en büyük ve en dehşetli deniz savaşını burası idare etmiş; harp tarihine, altın harflerle yazılan yiğitlik sayfalarından birisini de bu tabya eklemişti.

    Girişte bekleyen gencecik subaylar, bizi hemen topların yanına götürdüler. Büyük bir sükunetle, benliğimizin derinliklerinden yükselen o saygıyla gezdik, gördük; anlattıklarını hayretlerle dinledik. Yanımıza, savaşın dehşetini yaşayan üç asker aldık ve genç subaylarla birlikte, çimenli siperlerden birinin üzerine çıkıp oturduk. Enginlerin parlak maviliklerine dalan gözlerimiz birden; lacivert bir göl gibi uykuda duran ve göğsümüzü kabartan Karanlık Liman’ı gördü. Bu nazlı sulara, kim bilir kaç yüzlerce düşman cesedi gömülmüştü?

    Sonrasında, biraz daha berideki Dardanos Bataryası’na uğradı bakışlarımız. Dardanos denilen yer, tam Boğazın girişine karşıdır. Burada; siperlerin ardındaki çelik kalkanlı kocaman toplar, Boğazın kapısını gözetlerdi. Bunu bilen düşman zırhlıları; daha Boğazın dışarısında dolaşırken, bu tabyayı insan büyüklüğünde gülleleriyle ara sıra döverler; atışlarıyla, karşısındakini yoklayan pehlivana benzerlerdi.

    Gelibolu sahilinin tam karşımıza düşen noktasında ise; Koca Seyit’in destanına ev sahipliği yapan Rumeli Mecidiyesi, vak’arlı bir heybetle nöbetini bekliyordu. Boğazın en dar noktasında, Hamidiye’nin omuz başında durmuş; gelecek düşmanı kolluyordu.

    *********************************

    Bin üç yüz otuz bir Martının beşinci günü(18 Mart 1915) sabah erkenden keşfe giden bir tayyaremiz, Bozcaada civarında; 15 İngiliz, 4 Fransız zırhlısıyla 3 kruvazör ve pek çok torpido, nakliye ve mayın tahrip gemisinin Boğaz’a doğru hareket hazırlığında olduğunu haber verdi. Bu haber, muhtelif gözetleme postalarının raporlarıyla ciddiyetini arttırdı. Zabit ve erler, uykusuz geçen gecelerin yorgunluğunu unutarak; büyük bir sevinç ve itimatla, her şeyi hazır olan sevgili toplarının başına geçmişler; şu pek mukaddes vazife ve fedakârlık saatlerinin yaklaşmasını bekliyorlardı. İstihkâmlarda ruhani bir faaliyet başlamıştı. İş başındaki nöbetçilerden, cemaatle kılınan sabah namazına yetişemeyenler teker teker koşuyor; çam ağaçlarının koyu yeşil gölgeleri altında, kalplerinden taşan ibadet coşkusuyla; her şeyin Hâlik ve Hâkimi olan Allah’a ve onun irade-i lemyezelîsine muti yakarışlarını yükseltiyorlardı.

    İlerleyen vakitte, düşmanın deniz üzerindeki çelik kaleleri; sağlarından, sollarından ve önlerinden ateşler saçarak Boğaz’ın karşısında sıralandılar. Onların bilmem kaç saatlik yola kadar uçup giden koca gülleleri, tabyalarımızın üzerine bir çelik yağmuru gibi yağıyordu. İşte bu ateş tufanıyla Türk bataryalarını zebun bıraktıklarına kani olup Boğazdan içeri girdiler. Herkesin kabul edeceği gibi tarafların kuvvetleri arasında zalim bir nispetsizlik ve düşmanda önemli derecede üstünlük vardı. Zırhlıları son sistem bir kale; ağır çaplı ve yeni modeldeki çok sayıdaki topları, adeta birer cehennem makinesi; araç ve diğer teçhizat ise “İngiliz istila emeli”ne eşit azamette idi.


    İşte bu güçlü Donanma; henüz Boğaz önündeki gösterişli manevralarıyla, harp hazırlıklarının derecesini denerken, Londra ve Paris’te de İstanbul’a seyahat programları hazırlanmış; Boğaziçi’nin mavi ve ışıltılı dalgaları karşısında geçirilecek günlerin hayali ve düşüncesiyle, vapur acenteleri tarafından seyahat biletleri bile basılmıştı. Onların düşüncesine göre; zırhlılar bir defa Boğaz’dan içeri girdikten sonra bu büyük harbe bitmiş nazarıyla da bakılabilirdi. Çünkü Osmanlı başkentinin düşmesi, Osmanlı’nın felç olması demekti. Sonra Karadeniz’e çıkan bu filo, Rusya ile birleşecek ve Karadeniz’deki hâkimiyet, Balkan devletlerini de işgalcilerin yanına çekecekti. İşte her şey, “bir İngiliz bankasının hesap hareketleri” gibi gayet kolayca ve pek basitçe(?) hesaplandı. Fakat kazanç hanesinin yalancı rakamları arasında görülemeyen ve hesaba katılmayan bir şey vardı: Mehmed’in iman gücü!..

    Salvo atışlar aralıksız sürüyordu. Bizimkiler; yumruğunu, düşmanın sezmez yerine indirmek istiyormuşçasına hiç kımıldamıyordu. Sanki, bu arkası kesilmeyen çelik sağanağı altında sersemleşmiş, kıpırdanacak hali kalmamış izlenimi veriliyordu. Korkunç zırhlılar buna aldandılar mı? Bilmiyoruz. Zırhlılar, ilerlemeye devam ederek karayı daha yakından kasıp kavurmak, küçücük de olsa bir hayat izi bırakmamak; sonra da kollarını sallaya sallaya Boğaz’dan geçmek istiyorlardı. Bu rahatlığın etkisiyle biraz daha sokuldular. Şimdi, bu hesabın bu kadar kolay halledilemeyeceğini anlatmak sırası topçularımıza gelmişti.


    O vakit birdenbire; Dardanos’tan, Hamidiye’den, Rumeli Mecidiyesi’nden, Dardanos’un arkadaşı Baykuş Tabyası’ndan, biraz daha içerilerdeki gizli bataryalardan bir gümbürtüdür koptu. En dehşetli gök gürültülerine bile rahmet okutan bu demir fırtınası içinde; kısa ve metanetli seslerle verilen emirler, yanık bir dua sıcaklığıyla yüreklerden koparak göklere doğru yükselen tekbirler de ayrı bir yankıyla savruluyordu siperlerde. O küçücük Dardanos, karşısındaki cehennem zebanilerine, bir arslanın vakarıyla saldırıyor; on beşlik güllelerini, mutlak isabet kastıyla ve hesaplayarak savuruyordu.


    Tam bu sırada, Dardanos’un hizasına düşen Irresistible zırhlısının yana yattığı, yavaş yavaş Karanlık Liman’ın kaynayan dalgaları arasına kaybolmaya başladığı görülmez mi? Ta Erenköy sırtlarından başlayıp Boğaz kıyılarındaki küçücük bataryalara kadar yayılan bir tekbir yankısı ve bir alkış tufanıdır koptu. Bu manzara, aynı zamanda Mehmed’in arslan yürekliliğini ve âlicenaplığını da gösterdi. Zırhlı batarken bataryaların ateşi birden kesildi. Hatta; Anadolu sahilindeki Mehmedlerin, zırhlıdan denize dökülen düşman askerlerini kurtarmak için suya atıldıkları görüldü. Bu insanlık tablosu karşısında düşman da şaşaladı; birkaç dakika ateşini kesti. Düşman zırhlısının battığı yere koşuşan işgal donanmasının torpidobotları, deniz üzerinde çırpınan askerlerini kurtarmaya çalışırken bizimkiler yine ses çıkarmadılar. Elinden silahı düşmüş mağluplara saldırmak, Türkün ezeli kahramanlığına yakışmazdı.

    Bu durgunluk çok sürmedi. İleriye atılan Ocean ve İnfleksible; batırılan bir diğer zırhlı Bouvet ile beter olan İrresistible’nin öcünü almak ve kendilerine yol açmak için daha bir şiddetle gülle yağdırmaya başladılar. Dardanos’un genç kumandanı Üsteğmen Hasan Bey; yardımcısı Teğmen Mevsuf Efendi ile beraber bir saniye bile durmadan, oturmadan, toptan topa seğirtiyor; kendilerini toplarının başından, gözlerini düşman zırhlılarından ayıramıyorlardı. Bataryaların hemen önüne düşen top mermilerinin tarrakası kulak zarlarını yırtıyor; her patlamanın ardından, cehennemi bir duman kütlesi ve toprak yığını gökyüzüne savruluyordu. Barut kokusunun da eklendiği bu kütle, doğruca siperlerimizin üzerine yığılıyordu. Mehmedlerin barut isine ve toprağa bulanmış yüzlerinde göze çarpan tek şey; imanla parıldayan ve korkudan eser taşımayan gözleriydi.


    Akşam yaklaştığı halde düşman hâlâ yerinde sayıyor, bir adım daha ilerlemeye muvaffak olamıyordu. Bizim tam isabetli güllelerimiz, öne geçen bu iki zırhlıyı, belki geriye dönemeyecek derecede zedelemiş; en arkada, kızgın yanardağlar gibi ateşler kusan Quinn Elizabeth zırhlısını bile epey sersemletmişti. Onun yanındaki Gaulois da dumanlar ve alevler içinde kalarak sendeleye sendeleye gerilemişti. Zırhlılar, akşamın alacakaranlığı içinde geldikleri gibi çekilip gidiyorlardı. Bu kahredici dönüş anında Ocean ile İnfleksible’ın ne oldukları anlaşılamamış; savaş kızgınlığında kaybolan iki zırhlı, Boğaz’ın mavi suları arasında yitip gitmişti. O kadar umulmayan, beklenmeyen bir şeydi ki bu; mağlubiyetin ağırlığı altındaki gözler göremez, zihinler düşünemez olmuştu. Bu korkunç seyyar kaleler, Karanlık Liman’da mıhlanıp kalmış; siperlerimize o kadar cehennem kustuktan sonra, pısırık horozlar gibi kös kös geri gitmişlerdi. Tabyalarımız yine yerlerinde, toplarımız yine kundakları üzerinde duruyordu. Ortada; toprak sarsıntısından, beş on şehitten ve yaralıdan başka bir zarar görülmüyordu.

    Akşamın narin sisleri yavaş yavaş inerek gecenin siyah örtüsü her tarafı sararken Dardanos Tabyası; hem muzafferiyeti hem de iki şerefli kumandanının matemini bir arada yaşıyordu. Zırhlıların biri, Dardanos’a son bir gülle savurmuştu. Bu kör tane, melun bir tesadüfle, Dardanos’un sargı yerine düşmüş; orada, şefkatli sözlerle bataryasının yaralılarını teselli eden batarya kumandanı Üsteğmen Hasan ve arkadaşı Teğmen Mevsuf’u koca bir toprak yığını altına almış, ikisini de şehit etmişti.


    Biri, akşamın hüznüyle suskun Kale-i Sultaniye(Çanakkale)’nin, ötekisi ise Trablusgarp’ın, vatana hasret giden yavrularıydı. Onlar bir yürekle, bir imanla, birlikte çarpışmış; en sonunda birlikte ölmüşlerdi. Hâşâ, ölmemişler, kahramanlıklarına layık olan gerçek ve ebedî bir hayat kazanmışlardı. Geriye; Dardanos’un eski zamanlardan gelen o şöhretini tamamıyla silen, tamamıyla unutturan yeni bir isim bırakmışlardı: “Hasan Mevsuf Bataryası !”

    Hasan-Mevsuf Bataryası’nı, yaşlı gözlerle selamladık. Süzülen göz yaşlarımızda yüreklerimizin en heyecanlı şükranları titriyordu. O soylu Türk subayı Hasan ki dünyaya yeni gelen kızını görmesi ve adını koyması için savaştan birkaç gün önce, kendisine izin verildiğinde kaşları çatılıyor; böyle bir zamanda topunun başından ayrılmayı ihanet sayıyor, “Nasipse savaşın neticesi alındıktan sonra görürüz” deyip susuyor; bir süre bekledikten sonra da, şahadetin cennetten yükselen kokusunu almışçasına ekliyordu:
    —Kızımın adını Didar koysunlar!

    *****************************************

    Şimdi, karşımızda diz çöken şu yağız yüzlü ve utangaç Hamidiye kahramanlarını süzüyorduk. Bu yavrular; vakur, hiçbir iddia beslemeyen, yaptığı işin yüksek kıymetinden hiçbir gurur duymayan, vatan gazilerine yakışacak kadar azametli idiler. O anda, onlar kadar yüksek ruhlu olmadığımıza pek acındık. Zannettim ki bu acınmamız kıskançlık olsun. Belki bu büyük ruhlu Mehmedlerin karşısında kendimizi; birer hazıra konmuş mirasyedi kadar suçlu buluyorduk.

    Artık sorularımıza başladık. İmtihan veriyormuş gibi sıkılarak, kızararak anlattılar. Mütevazı cümlelerine bakılırsa; büyük kahramanlıklar, şehit olanlarla şimdi yanımızda bulunmayan arkadaşlarına ait idi. Kendileri sanki hiçbir şey yapmamışlardı. Düşman zırhlılarının yağdırdığı mermi yağmuru altında top başından ayrılmamak, sakin sakin nişan almak, ateş etmek, topu silmek, mermi taşımak zor bir iş miydi? Kim olsa vazifesini yapmayacak mıydı? … Hay gidi kuzu gözlü aslanlar!
    Biri diyordu:

    “Zırhlılar ateş menziline girinceye kadar kıpırdamayın denilmişti. En önden, torpil tarayıcı gemilerle irili ufaklı torpidobotlar geliyordu. Arkalarından zırhlılar; sağ ve sol kıyılara, üzerimize ateş kusarak ilerliyorlardı. Fransızın Bouvet zırhlısı tam karşımıza geldi, durdu.Üzerimize yağan mermilerden, kulaklarımızı yırtan gürültülerden çekiniyorduk; ama kulaklarımız, verilen emirlerde, gözümüz ya karşımızdaki düşmanda ya elimizdeki işlerdeydi. Kendimizi kaybetmiştik. Birden yanık yanık okunan bir ezan sesi işittik. Bölüğümüzün imamı yüksekçe bir yerden “Allah-ü Ekber! Allah-ü Ekber!” diye haykırırken hain bir mermi geldi ve zavallıyı şehit etti.

    İçimizde bir yerler kanıyor, göğsümüzden taşıyordu. Derken, bir mermi de cephaneliklerden birine düştü. Yalnız mülazımımız Bursalı Adil Efendi’nin elini yaktı. Alev, duman ve top gürültüsü arasında; uzaktan, bir göçüğün olduğu yerde çınlayan bir alkış sesi duyduk.Her tarafta tekbirler yankılanıyordu. Ne oluyor diye etrafımıza bakındık. Sonra karşımızdaki “Bouvet”nin ateşler, alevler içinde bir tarafına yatarak batmakta olduğunu görünce o kadar sevindik ki…

    Birkaç dakika ateşe bir durgunluk geldi, toplar patlamadan kaldı. Fakat biraz sonra düşman daha ziyade kudurdu, ateşini tekrar şiddetlendirdi. Biz de karşılığını vermekte gecikmedik. Şimdi, karşımızda daha büyük bir hiddetle kabaran iki zırhlıyı da “Bouvet”nin yanına göndermeye çalışıyorduk. Kumandanlarımız:
    — Haydin yiğitler, Rumeli Mecidiyemiz vurulmuş! Gün gayret günüdür! Şehitlerimizin hesabını soralım! Şu gavura geçit vermeyelim! diye haykırmaya başladılar.

    Tam o sırada, Arkadaşlardan Ahmet Onbaşı’nın bacağı koptu; sıhhiye neferleri kendisini sargı mahalline götürdüler. O, bacağının ağrısını unutmuş; top başından ayrılmak istemiyordu. ‘Beni topumun başına götürün, daha vazifem bitmedi !’ diye yalvara yalvara şehit oldu.

    O toz ve duman cehenneminin içinde bir de ne görelim! Bir düşman zırhlısı karşı sahile paralel vaziyette Marmara’ya akmıyor mu! Hemen, herkes yeni bir hevesle işine sarıldı. İşte o vakit; karşıdan, Rumeli Mecidiyesinden, bir gürleme oldu. Hepimiz, bir saat evvel susturulan bataryamızdan kopup gelen barut dumanının süzülüşüne kapılmış öylece bakıyorduk. Zabitlerimiz şaşkın, yerle bir olan Rumeli Mecidiyesinden yükselen gürlemeleri dinliyordu. Rumeli Mecidiyesi, yaralı bir kurt gibi çarpışıyordu. İkinci gülle miydi üçüncü mü bilmem; Düşman zırhlısının üstünden, göğe doğru büyük bir patlamanın dumanı minareleniverdi.

    Sonradan anlattılardı da biz de işittik. Hakikatte, Rumeli Mecidiyesi Bataryası yerle bir olmuş; Ama orada bir Koca Seyit varmış ki Allah’ıma emanet! Bakmış ki bütün arkadaşları şahadete uçmuş; üstelik, o koca mermileri kaldıran vinç de yıkıkmış ama durur mu Seyit! 215 okkalık o koca gülleleri kavrayıp Allah’ın izniyle sürermiş namluya, verirmiş ateşi. Vurduğu gemi de Ocean mı neymiş adı. Ertesi gün Cevat Paşamız gitmiş, gözlerinden öpmüş: “Aferin oğlum, Din-ü İslam’ın ve dahi vatanın selametindeki gayretin makbul olsun İnşallah! Sen bu mermiyi nasıl kaldırdın bir göster hele!” deyince Koca Seyit bir hamle etmiş mermiye; velakin kaldıramamış. Cevat Paşa: “O zaman nasıl kaldırmıştın oğlum?” diye sorunca, Koca Seyit: “Anamın öğrettiği duaları okudum ilkin; hem o mermiyi kaldırırken gönlüm Allah’ın feyziyle doldu kumandanım. Kendimde bir başkalık hissettim. Şehit arkadaşlarım da yanımdan yöremden tutuverdiler. Düşmanı görürsem gene kaldırırım.”demiş.

    O gün akşam olup sular kararmaya başlayınca, karşımızdaki zırhlılar ve daha arkadakiler, şeytan gibi encikleriyle beraber geri geri gitmeye başladılar. Arkadaşlarımızdan birkaçı şehit olmuştu; ama Allah’ımıza çok şükür düşmanı kaçırdık, vazifemizi yerine getirdik.”

    Sustular; bu basitçe anlatılıveren hikâye bizi, bin türlü düşünceye sevk etmişti. Bu mütevazı gazileri mübarekledik ve onlardan ayrıldık. Tabyanın güney tarafında, birkaç yüz metre kadar uzakta, beyaz badanalı duvarları ile gözümüzü alan şehitliği gezmek istedik. Burada; ön tarafa Almanların, onların solunda Avusturyalıların ölüleriyle; geride Türklerden, Hamidiye Tabyasında 05(18) Mart’ta şehit olanlar gömülmüş; mermerden yaldızlı mezar taşları dikilmişti. Mezarların üzeri bir çiçek bahçesi haline dönmüştü. Şehitliğin orta yerine, mermer bilezikli bir de kuyu kazılmıştı.

    Yaslandığımız şehitliğin duvarında kulak kesilmiş, yanımıza gelenlerden bir genç subayımızı dinliyoruz. Şahit olduğu manzaranın ikliminde kaşları çatılıyor, avurtları kabarıyor; sanki bir başka âlemin bahçesini seyrediyormuş gibi anlatıyordu:

    “O gün, subay ve erlerin gözlerindeki şevk, galibiyet neşvesi görülecek şeylerdendi. Hissediyor ve biliyorduk ki düşman, payitahtımızın şevket kapısını zorlayıp kırmak istiyor.Biz; o mazlumların sığınağını asla yıktırmayacağız! İstihkâmlarımızdan daha metin olan göğüslerimizi, daima düşmanlarımıza karşı tutacağız.

    Her asker için topunun, her subay için bölüğünün başı bir şahadet makamı olmadıkça; düşman, karşısında daima kahredici bir kuvvet görecektir. Biliyoruz ki bu milletin padişahları, şehzadeleri, uleması, hükeması ve dahi fukarası gerekirse kılıcı beline takar; tüfeği boynuna asar; gazaya, cihada gider. Askerlik şerefli, a’lâ ve imtiyazlı bir meslektir. Ya biz, fertleri böyle fedakârlık ve kahramanlıkla meşhur olan o ecdadın varisi olmayalım mı?

    Harbin en müthiş ve en ateşli gününü yaşıyorduk. Düşman bombardımanı, bize pek tabii geliyordu. Üzerimizden geçen mermileri el ile tutacak gibiydik... Bu defa düşman, ölüm fırtınaları koparan o kadar çok top ve havan mermisi atmıştı ki nasıl olup da siperlerimizin alt üst olmadığına onlardan çok biz hayret ediyorduk. Akşamın karanlığı iyice çökmüştü.Biraz sonra, Çavuşlarımdan biri bana yaklaşarak:

    —Efendim, dedi. Bizim bataryadan Kadir oğlu Sadık (Ankara’nın Koçhisar Kazası Kaman Köyü’nden Oruç Oğullarından), şimdi siperden fırladı. Düşmanın gündüz attığı top ve havan mermilerinin patlamayanlarını kucaklayıp düşman siperlerinin önüne götürüp bırakıyor. Kendisine o kadar söyledik. Etme be Sadık! Gel... Tehlikelidir; dedik, ama dinlemedi... Ve eliyle göstererek;
    —İşte... bakın! dedi.

    Gerçekten kahraman Sadık karanlıktan istifade ederek, top ve havan mermilerini düşman siperlerinin önüne taşıyor, yerleştiriyordu. Dönüşünde Sadık’ı çağırdım.
    —Sadık, ne yaptın! Yarın yine bize atsın diye, düşmana top ve havan mermisi mi taşıyorsun?
    —Hayır; efendim. Onları kendi kazdıkları kuyuya düşüreceğim.
    —Nasıl! Onlara cephane, mermi, top ve havan mermisi taşıyarak mı?
    —Kusura bakmayın kumandanım... Bana yarın sabaha kadar müsaade edin... O zaman düşman siperlerindeki kuyuları görürsünüz.

    Maksadını anlamıştım. Bu fedakâr vatanperveri, bakışlarımla ve bütün ruhumla takdir ve teşvik ederek “Peki, Sadık! Göreyim seni” dedim.
    Şafak atar atmaz, düşmanın karşımızdaki iki siperinin kulakları tırmalayan infilâklarla alt üst olduğu ve pek çok zayiat verdiği görülüyordu.

    Kahraman Sadık, gece yerleştirdiği top ve havan mermilerini, tam isabetli atışlarıyla infilâk ettirmede muvaffak olmuştu. Hemen yanına gittim.
    —Kumandanım bak, akşam dediğim kuyuları görüyor musun? Diyor ve gülüyordu.

    Akşama kadar, Sadık’ın hep bir aslan gibi saldırdığını gördüm. Ne çare ki akşamüzeri hain bir kurşun, yeni bir kahramanlığı sırasında onu toprağa serdi. Sadık, yaralanan bir düşman askerini siperimize getirmek üzere iken, yan tarafından gelen bir kurşun, Ona pek arzuladığı şehitlik rütbesini kazandırıvermişti.Görüyorsunuz ya; askerliğin dünyadaki asil rütbesi gazilik, ahiretteki yüksek makamı ise şahadettir. Bu yüksek mertebeye kavuşmak için yegâne çare düşman karşısında sebat ve metanettir.”

    Hepimiz, tarifi imkansız bir duygu seline kapılmış sürükleniyorduk adeta. Bir taraftan gencecik fidanların kahramanlıkları diğer tarafta şahadetin tüllenen kokusu. Biz böylesi bir esintinin etkisinde savrulup giderken bir başka subayımız anlatmaya başladı:

    “O gün, bir ara gözlerim sahilde; namluları parçalanmış, kırık dökük karma karışık Kumkale İstihkâm topları arasında bir noktada durdu. Bir Türk ve bir Fransız askeri, her ikisi de süngülerini birbirine saplamışlar, birbirini öldürmüşler; sanki yeni dikilmiş bir çift heykel gibi öylece ayakta duruyorlardı… Etrafımızda şarapnel misketleri vızıldıyordu! İki askerimiz, bu misketlerden ağır yaralandı. Sıhhiye erleri, kulübede bu askerlerin yaralarını sarıyordu. Tam o sırada bu yaralı askerlerden biri bana:

    —Bi şey değil gumandanım, emme .. Düşmanı göremeden .. Ona bi mermi olsun atamadan .. Çok acındım bu yarama! diyordu. Öbürüne baktım, hiçbir şey söylemiyor; yattığı yerde, kolunu deniz tarafına doğru uzatmış ve yumruğunu sıkmış, zırhlılara bakıyordu. Gözleri; alınamamış bir intikamın hırsını yaşatır gibi kısılıyor, yaşarıyordu.”

    Gün sonludur, vakit tamam oldu mu güneş devrilir. İşte, akşamın kızıllığı da Boğazın girişinden bize doğru akmaya başlamıştı. Şehitlerimizi ziyaret etmiş, ruhlarına fatihalar göndermiştik… Sonra, hala dimdik ayakta duran ve alınlarında imanla kazanılan zaferin ışığı parlayan gazilerin arasından; göğüslerimiz kabarık, gözlerimiz yaşlı olarak geçip Mevki-i Müstahkem Karargâhı’nın yolunu tuttuk. (1334)

    "...Boyabat’lı Ömer oğlu Mustafa
    Yazdı bu destanı girerken sofa
    Muradı gitmektir arşı tovafa

    Bugün bizden vatan razı olacak
    Nefer şehit ordu gazi olacak."



    KAYNAKLAR:

    - Çanakkale’de İntepe Topçuları, Yeni Nesle Harp Hatıraları, İstanbul-1932
    - Donanma Cemiyetinin Haftalık Gazetesi, -13 Mart 1334 (1918)
    - Kumkale Muharebeleri, Resimli Su Basımevi, İstanbul-1932
    - Yeni Mecmua “fevkalade nüshası”, - Mayıs 1334 (1918)
    - Çanakkale Destanı, Çanakkale Valiliği Yayınları, Mart 2005


    Murad MUHSiN - Sızıntı Dergisi Ağustos 2008 sayısında yayınlanmıştır.

    [ALINTI: duryolcu.com
     
  2. chonga2009

    chonga2009 Üyecik

    Katılım:
    16 Şubat 2009
    Mesajlar:
    4
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    Banka:
    0 ÇTL
    PAylasim ve bilgilrinizden dolay tesekkür ederim
     

Sayfayı Paylaş