1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Canakkale’nin Matematiği Yoktur! Ruhu Vardır!

Konusu 'Ne Mutlu Türküm Diyene' forumundadır ve wien06 tarafından 17 Mart 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    ÇANAKKALE’NİN MATEMATİĞİ YOKTUR! RUHU VARDIR!

    Çanakkale…

    Her şeye rağmen bir mukavemet, bir savunma ve bir direniş meydanı…

    Hatta dünyanın en çetin "en zor" meydanı…

    Düşman tek bir ülke ve devletten değil, yedi düvelden…

    Üstelik güçlerini o dönem ki Osmanlı ile kıyaslamak bile saçma, silahları ve teçhizatları Osmanlı’ya göre çok iyi…

    Devasa gözlem balonları, uçakları, zırhlı gemileri ve ateş güçleri…

    Toplam 250.000 kişinin üzerinde asker sayısı ile ufacık bir karayı mahşere çeviriyorlar.

    Mücadele verilen tek unsur düşman da değil, yazın yakıcı sıcaklar, kışın müthiş soğuklar…

    Siperde tek korkulan düşmanın el bombaları da değil, akrepler ve bitler…

    Düşmanın sadakat bozmak için yaptırdığı bin bir çeşit propaganda ve her şeye rağmen direnen Mehmetçik…

    Burası Çanakkale ve buranın matematiği yok!

    İnsanın akıl köprülerini şak diye ortadan ayırıveren bir ruhu var…

    Biz bugün buna, göğsümüzü gere gere Çanakkale Ruhu diyoruz…

    Ve Akif…

    Aşkın, inancın, davanın ve çilenin tutkunu…

    Fikir tezgâhında gergef gergef umut dokuyan istiklal şairi…

    Kalbinin zümrüt tepelerinde yoğurduğu ulvi duygular ile kaleme aldığı istiklal marşı, bundan tam 89 yıl önce, bu necip milletin milli marşı olarak 12 Mart 1921 de kabul edilmişti. Onun aziz hatırasını ve bugün göğsümüze gererekten okuduğumuz İstiklal Marşımızın kabul edilişini, 89.defa kutlamaya hazırlandığımız şu günlerde O’na ve O’nun Çanakkale sevdasına dair hatıraları hatırlatmayı bir borç bildim…

    İşte O ve O’nun eşsiz Çanakkale Sevdası…

    BU OTELİN LÜKSÜ BENİ RAHATSIZ EDER!

    Birinci Dünya Savaşı yıllarında Hintli, Mısırlı ve diğer Asyalı Müslümanlar İngiliz ve Fransızlar tarafından propaganda bombardımanına tutulmuştu.

    Alenen İngilizler tarafından kandırılıyorlardı…

    İngiliz propagandası bu Müslümanlara, Almanların Halife’yi esir aldığını, İttihat ve Terakki Partisinin buna göz yumduğunu, Padişah olan Halifenin zor durumda olduğunu ve kurtarılması gerektiğini söylemekteydiler…

    Bu propaganda biçimini Çanakkale’nin sair cephelerinde bile sürdürmüşlerdi…

    İşte Mehmet Akif devlet görevlisi olarak bu propagandaları çökertmek için karşı propaganda faaliyetleri için Almanya da esir edilen Müslüman üsera ile görüşmek ve İngiliz propagandalarının yanlışlığını anlatmak için Almanya’daydı…

    Halife’nin selamı ile söze başlayan Mehmet Akif, Vunsdof’da ki esir kampında Müslüman esirlerle bir dizi konuşma yapmıştı. Onun bir su gibi akan konuşmalarını dinleyen ahali, İngiliz ve Fransızların oyununa geldikleri için oldukça üzülmüştü. Akif’in konuşmaları o kadar etkili olmuştu ki bu konuşmaları plaklara dolduran Alman yetkililer, ülkenin diğer esir kamplarında yaşayan Müslüman esirlere de bu konuşmaları dinletmişlerdi…

    Merhumun, Almanya da iken, aklı fikri Çanakkale’deydi…

    Almanlar, onu özel ve önemli bir misafir olarak ağırlamak adına bütün Avrupa’nın en lüks otellerinden biri olan Adlon Oteli’ni uygun görmüşlerdi fakat Akif, Adlon’un şatafatından ve lükslüğünden rahatsız olmuştu, Alman yetkililere, daha mütevazı bir yerde kalmak istediğini söylemişti…

    Alman yetkililer Akif’in bu ricası karşısında şok olmuşlardı, neden burada kalmak istemediğini sorduklarında ise:

    "…Benim burada temsil ettiğim milletin evladı olan Mehmetçikler, şimdi Çanakkale de kan ve can pazarında iken bu otelin şatafatı beni rahatsız eder, burada ki lüks bana batar…" cevabını almışlardı…

    NE OLACAK BU ÇANAKKALE?

    Akif’in Çanakkale aşkına dair önemli bir ayrıntıyı da o dönemde kendisi de Almanya da bulunup Akif’e kader arkadaşlığı yapan askeri ateşimiz Ömer Lütfi Bey şu şekilde aktarmaktadır:

    "Berlin de merhumun en büyük endişesi Çanakkale idi… Gece gündüz Çanakkale’yi düşünürdü, her sabah tekrar ederdi;

    " Ömer Bey! Bu Çanakkale ne olacak? "

    " Allah bilir ama vaziyet tehlikelidir. Askeri açıdan düşününce pek umut yoktur, ancak madde dışında insanüstü bir olay olmalı ki Çanakkale dayansın" derdim… Ben böyle dedikçe:

    " Eyvah! Eyvah! Son sığınağımızda yıkılırsa ne olur? Ne olur?" Diyerek çocuklar gibi gözlerinden yaşlar dökülürdü. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu, ben savaşın şartlarından söz ettikçe canı sıkılırdı… Onun böyle askeri yorumlara tahammülü yoktu,O daima kesin bir kelime isterdi…

    Bütün dünya toplanıp Çanakkale’ye hücum etse Çanakkale yine de düşmez…’’

    " O’nun büyük imanı başka bir ihtimale müsait değildi, onun için tehlikeden bahsettikçe içi yanardı, o zaman bende savaşın şartlarını bir kenara bırakıp, O’nu teselli ederdim, benim O’nda gördüğüm vatan sevgisi o kadar yüksekti ki tarifi mümkün değildir…"


    BİR EDEBİYAT ŞAHESERİ: ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

    " Çanakkale Şehitlerine " diye başlayan o muazzam destan, Türk Edebiyat Tarihinin en anlamlı şiirlerinden biridir. Tamamen his ve duygu doludur. O şiiri okuduğunuz da adeta Çanakkale’ye, 1915’lere gidersiniz ama o şiiri yazan mütevazı efsane hiç Çanakkale’ye gitmemiştir.

    Akif, Çanakkale Savaşının sahnelerini madde gözü ile hiç görmemiştir ancak Mehmetçik ve vatan sevdası ile o kadar birleşmiştir ki sanki tüm olaylar onun hemen gözünün önünde cereyan etmiş gibidir…

    Yani Akif, Çanakkale’yi gözyaşı ve ruh ekseninde yazmıştır…

    Çünkü Akif, Çanakkale’ye hiç gelmeden hem yaşamış hem de yazmıştır…

    Çünkü O, bu millete kara sevda ile bağlıdır, Çünkü Akif inancın zaferinin; aşk artı iman formülünde yattığını çok iyi bilmektedir…

    Akif, hiç görmediği ama ona hep yakin olduğu Çanakkale’sinin destanını Gelibolu topraklarına binlerce kilometre uzakta, Arabistan da ki El-Muazzama adlı küçük bir tren istasyonun arkasında hurmalıklarda yazmıştı…

    O yine mühim bir görev için bu defa Arabistan’daydı… Hedef yine İngiliz propagandalarına karşı "karşı propaganda" yapmaktı, İngilizler bu topraklara ihanet tohumları ekiyorlardı, sadece Hintli ve Mısırlı Müslümanları kandırmakla yetinmeyen İngilizler, bu topraklarda ki Arapları da Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamıştı, Lawrence, G.Bell gibi dünyaca ünlü İngiliz ajanları iş başındaydı…

    Mehmet Akif, engin görüşleri ve akıcı hitabı ile bu defa da Arapları, İngilizlerin oyununa gelmemeleri için uyarıyordu, el-Muazzama tren istasyonu da Akif’in yaptığı bu yoğun çalışmaların menzili olmuştu…

    Bir gün bu küçük istasyona akşamdan sonra düşen bir telgraf, binlerce güneşin, hilalin ayakta kalması için verdiği mücadelenin kazanıldığını müjdeliyordu, evet, Çanakkale Savaşı on dört aylık bir mücadeleden sonra Çanakkale Zaferi olmuştu…

    Artık Mehmetçik Bedrin Aslanları kadar şanlı idi, artık onların başı, başlarına taç diye Kâbe’nin konması bekliyordu, artık onların başını hiçbir kuvvet aşağı eğdiremezdi, artık onlar ecdatlarının gökyüzünden aşağı inip, pak alınlarından öpmesini bekliyorlardı ve artık onlar ağıt ve makber değil, Çanakkale Ruhu’nun babası "Güzeller Güzeli" Efendimizin (sav) cemaline taliptiler…

    Bu ne mukaddes bir müjde idi…

    Akif’in göz pınarları dolmuştu, gönlünde, yıllarca sevgilisini bir bekleyen aşığın heyecanı dolanıyordu, kalemi kâğıdı kaptığı gibi kendisini istasyonun arkasında ki hurma bahçesine atmıştı…

    Buraya geldiğinde sırtını hurma ağacına yaslayarak, ellerini semaya kaldırdı;

    " Allah’ım!" dedi… Devam etti…

    "…Bana, bu aciz kuluna, bu destan yazma imkanını bahşet, bu yüce vazifeyi bana nasip et sonra canımı al.Ya Rabbi!Bana bu lütfü çok görme,in’am ve ikramının hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını barigah-ı uluhiyetinde kabul eyle…"


    Ve Akif yazmaya başlamıştı…

    Gözyaşlarıyla ıslattığı sayfalarda dolaşan feyz yüklü kalemi dünyanın en inanılmaz destanını, iman mürekkebi ile nakış nakış işlemeye başlamıştı…

    Vakit sabah namazına doğru yaklaştığında ise son noktayı koymak üzereydi;

    Sen ki son ehl-i salibin kırarak savletini
    Şarkın en sevgili sultanı Salahattin’i
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran…
    Sen ki İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi, göğsünde kırıp parçaladın,
    Sen ki ruhunla beraber gezer ecramı adın
    Sen ki a’sara gömülmezsen taşacaksın… Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat…
    Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber…

    Osmanlı Devleti, henüz savaş devam ederken, Çanakkale'de yaşananların halka ulaştırılması, halka mal olması ve unutulmaması için, şairleri, yazarları, ressamları Çanakkale’ye getirir ve onlardan Çanakkale’yi tasvir eden eserler beklerler ama berhava, Çanakkale’yi görenler orayı hiç görmeyen Akif’in gölgesinde kalırlar…

    O Çanakkale’den Sakarya’ya değin mazlum bir milletin haklı haykırışının, en gür sesi olmuştu…

    Çanakkale direnişin, Akif de dirilişin sesi olmuştu…

    O bir bülbüldü vatan da gül…


    OZAN ARİF BODUR
     

Sayfayı Paylaş