1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Cehenneme Giden Adam

Konusu 'Çocuk Masalları' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 28 Nisan 2008 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.183
    Beğenileri:
    4.778
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    375 ÇTL
    CEHENNEME GİDEN ADAM

    Bilmem ki ne kadar önce, ama herhalde uzun süre önce Zacatecas’ın Escobedo Dağı ilindeki Laguna Grande kentinde doğmuş bir adam vardı. Bu adam varlıksız bir ailedendi, yine aynı Laguna Grande kentinden bir bayanla evlenmişti.

    Evlendikten hemen sonra bir kızları oldu. Fakir adam yuvasını sürdürmekte sıkıntıya düştü. Salonlarda harp çalarak sağlıyordu geçimini. Toplantıların yapılmadığı zamanlarda da işçilik ya da çobanlık yapıyordu.

    Bu böyle süre giderken, ülkeye görülmemiş bir kuraklık geldi. O yıl neredeyse hiç yağmur yağmadı, barajlarda su tükenmeye yüz tuttu, çayırlar kurudu, sürüler açlıktan ölmeye başladı. İnsanlar yiyecek bulamıyordu. Falancayı soyguncular öldürmüş, filancanın şunca ineği telef olmuş, feşmekanın evine saldırmışlar gibisinden haberler dolaşıyordu ortalıkta. Korkunç bir düzen bozukluğu sarmıştı her yanı.

    Zavallı harpçımız umutsuz durumdaydı. Adam öldürmek ya da hırsızlık yapmak ona göre değildi. Kötülük etmek istemiyordu, ama bir gün eşine şöyle dedi, “Bak hanım, şimdi şeytan gelse, bana para için cehenneme gider misin deze inan giderim.”

    “Böyle saçma düşünceleri at kafandan” dedi eşi, “Gel de ne bulursan onu yemene bak, açlıktan usunu yitireceksin neredeyse.”

    “Peki, olur, sen yemeği ısıtadur, ben de gidip bakkaldan biraz gaz yağı alayım.”

    O günlerde elektrik bilinmiyordu, daha evler gaz lambasıyla aydınlanırdı.

    Hava kararmaya başlamıştı, evlerin tümü karanlıktaydı, adamcağız ta uzaktan kendine doğru gelmekte olan karalar giyinmiş bir atlı gördü, bindiği atın rengi de karaydı. Atlı yaklaşıyor, yaklaşıyordu. Aralarında bir adımlık yer kalınca ikisi de bir şey söylemeden uzun süre bakıştı.

    Sonra atlı sordu, “Bu köyde harp çalan var mı, bilir misin? Bu gece eğlenti veriyorum da, bir çalgıcı bulmam gerek.”

    Adam sevinerek, “Ben harp çalarım” dedi, “Dilerseniz çalgıcılık yaparım size.”

    “İyi, bu gece saat tam on ikide seni almaya gelirim. Hazır ol, beni kapıda bekle.”

    Sonra yanıt beklemeden kara atlı uzaklaştı.

    Harpçı sevinçle evine gitti, eşinden yemek istedi, ütülü giysilerini istedi. Ahh, tabii, ondan harpını çıkarıp tozunu almasını da istedi. Bir yandan da kara atlıyla konuştuklarını anlatıyordu.

    Saat on ikiyi vurduğunda adamcağız sözleştiği müşteriyi beklemek üzere kapıya çıkmıştı. Atlı hemen geldi, hiç durmadan adamı terkisine bindirdi, sıkı tutunmasını tembihledi. Adam atın üstüne atlar atlamaz mahmuz vurup bir çırpıda yerden yükselerek gökyüzünü bir soluk gibi aştı geçti. Birkaç saniye içinde görkemli bir koca çelik kapının önündeydiler. İki hizmetli koşup kapıyı açtı. Her yer ışıl ışıldı, nereden geldiği belli olmayan bir ışık ortalığı aydınlatıyordu.

    Atlı ile harpçı pek kibar görünümlü insanlarla dolu bir salona geçtiler. Partiye başlamak için atlının gelmesini bekledikleri belli oluyordu.

    Harpçı harpını yerleştirip çalmaya koyuldu. Böylece eğlence başlamıştı. İnsanlar dansedip oynamaktan yorulmuyordu. Ama bizim harpçı çalmaktan yorulmuştu bile. Küçük bir dinlenme arası verince, yaşlıca bir bayan yanına yaklaştı. Tanıdık bir yüzü vardı. Ne var ki, bu bayan bizim harpçıya göre çoktan ölmüş biriydi. Yaşadığında kötü kadın olarak tanınırdı. Adamcağızın bütün vücudunu bir titreme kapladı, ama yiğitliğe leke sürmeyerek elinden geldiğince gizlemeye çalıştı korkusunu.

    Yaşlı kadın korkmamasını söyledi, onu uyarmaya gelmişti yalnızca. “Sana bir kötülük gelmez” diyordu, “sakın korkma. Sana şarap verirlerse alma, çünkü ateştir. Sigara tutarlarsa içme, çünkü tütün değil yılan zehiri vardır içinde. Şurda, masanın arkasında babanla babalığını görebiliyor musun? Çoktan beri burada bizimle birlikteler… Ama bak. Senden rica ediyorum, dünyaya geri döndüğünde bizimkilere vaktiyle sürdürdüğüm yaşamdan çok pişman olduğumu söyle. Beni lütfen bağışlasınlar.”

    Sonra sırtındaki elbiseden bir parça kesip vererek, ona inanmaları için ailesine göstermesini rica etti.

    Eğlenti sona erince, atlı gelip adama bir çuval para verdi, harpın içini de altınla doldurdu. Sonra aynı kara atlı bir soluk gibi uçarak onu götürüp evinin kapısına bıraktı. Gün doğarken, adamcağız uykusuzluktan ona harpını gösterdi yalnızca eliyle. Kandı harpı kaldırınca Panchita denen şık kötü kadını giydirip gömdükleri giysinin bir parçasıyla karşılaşmasın mı! Para almak için elini uzattığındaysa yılanlar, kertenkeleler, örümcekler, akrepler dışarı dökülmeye başladı. En sonunda bir gecelik ücret kadar para buldu ancak çalgının dibinde.

    Zamanlar geçti, yağmurlar döndü, ekinler yeşerdi, iyi ürün alındı. Ama bizim harpçının ateş sarmıştı içini. Yemekten içmekten kesilmişti. Unutamıyordu bir türlü cehennemde geçirdiği o geceyi. Ancak öldüğünde kavuşabildi dinginliğe.
     

Sayfayı Paylaş