1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Cennet Bahçesi

Konusu 'Çocuk Masalları' forumundadır ve Çağlayağmur tarafından 6 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Çağlayağmur
    Hoşgörülü

    Çağlayağmur ... Süper Moderatör

    Katılım:
    15 Aralık 2010
    Mesajlar:
    15.094
    Beğenileri:
    4.420
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Yer:
    Ankara
    Banka:
    814 ÇTL



    Bir zamanlar bir prens vardı. Bu prensin hiç kimsenin sahip olmadığı kadar çok, bir sürü güzel kitabı vardı. Kitaplarından, bu dünyada olup biten her şeyi okuyup öğrenir ve güzel resimlerine bakardı. Kitaplarından dünyadaki bütün halklar ve ülkeler hakkında bilgi edinebiliyordu. Ancak öğrenemediği tek şey cennet bahçesinin nerede olduğuydu.Kitapların hiçbirinde bu konuda yazılmış tek kelime bile yoktu. Oysa bu, prensin kafasını en çok meşgul eden konuydu.
    Küçükken, okula yeni başlayacağı zaman büyükannesi ona, cennet bahçesindeki her çiçeğin lezzetli bir pasta olduğunu ve çiçeklerin ortasından en kaliteli şarapların aktığını anlatmıştı. Büyükannenin söylediğine göre, bir çiçekte tarih, bir başkasında coğrafya, ötekinde çarpım cetveli yazılıydı. İnsan bir pasta yediği zaman, aslında ders çalışmış olurdu; yani ne kadar çok pasta yersen, o kadar çok tarih, coğrafya ve matematik öğrenirdin.
    O zamanlar bu söylenenlere inanırdı prens; ama büyüdükçe, daha çok şey öğrenip akıllandıkça, cennet bahçesinin güzelliklerinin bundan daha başka bir şey olması gerektiğini kavradı.
    Kendi kendine, “Havva niye bilgi ağacının meyvesini koparmış! Adem neden yasak meyveyi yemiş! Ben onun yerinde olsaydım böyle bir şeye asla kalkışmazdım. Günahlar dünyasına girmezdim!” diyordu.
    Çocukken böyle derdi, ama şimdi on yedi yaşındaydı ve hâlâ aynı şekilde düşünüyordu Üstelik aklı fikri hâlâ cennet bahçesindeydi.
    Günlerden bir gün tek başına ormana gitti, çünkü bu onun en büyük zevkiydi.
    Akşam çöktü, bulutlar çoğaldı ve bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Ortalık zifiri karanlıktı. Prens kâh ıslak otların üzerinde kayıyor, kâh kayalık zemindeki sert taşlara takılıp düşüyordu. Her yeri sırılsıklam oldu ve sonunda zavallı prensin üzerinde bir tek kuru iplik bile kalmadı. Üzerindeki kalın yosunlardan sular sızan kayalara tırmandı. Tam bayılacaktı ki, o anda tuhaf bir fısıltı duydu ve içinden ışık yansıyan kocaman bir mağaranın önünde olduğunu fark etti. Mağaranın tam ortasında, kocaman bir ateş yanıyordu. Görkemli boynuzlarıyla koca bir geyik bir şişe geçirilmiş, köknar ağacından kesilmiş iki kütüğün arasında ağır ağır çevrilerek bu ateşte kızarıyordu. Erkek kıyafetleri içinde, güçlü kuvvetli yaşlıca bir kadın, ateşin başına oturmuş, alevlerin arasına arada sırada odun atıyordu.
    “Yaklaş!” dedin kadın prense. “Ateşin başına gel de, elbiselerini kurut!”
    “Burası çok esiyor!” dedi prens otururken.
    “Oğullarım eve dönünce daha da çok esecek!” diye cevap verdi kadın. “Rüzgârların mağarasındasın, benim oğullarım dünyanın dört rüzgârıdır. Anladın mı?”
    “Peki oğulların neredeler şimdi?” diye sordu prens.
    “On bilge kişi bir araya gelse cevap verilemeyecek soruları, ancak bir kaçık sorar!” diye homurdandı kadın. “Oğullarım akıllarına eseni yaparlar; şimdi yukarda kraliyet salonunda bulutlarla top oynuyorlar,” diye ekledi parmağıyla yukarıyı işaret ederken.
    “Demek öyle ha!” dedi prens. “Ama şunu söylemeliyim ki, çok kaba konuşuyorsun ve benim tanıdığım kadınlar gibi kibar biri değilsin!”
    “Herhalde o kadınların kibarlıktan başka işi gücü yok! Ama ben, oğullarıma terbiye vereceksem sert ve kaba olmak zorundayım. Çok inatçı olmalarına rağmen, onlarla başa çıkabilmemi buna borçluyum! Şurada, duvarda asılı dört çuvalı görüyor musun? Senin bir zamanlar sopadan korktuğun gibi, onlar da bu çuvallardan korkarlar. Onları zapt etmek istediğimde, o çuvalların içine sokarım; işi fazla uzatmayız! Ben çıkabileceklerini söylemeden de, hiçbir yere kıpırdayamazlar. Bak, işte biri geldi bile!”
    Gelen buz gibi bir soğukla birlikte içeri giren, Kuzey Rüzgârı’ydı; Kuzey Rüzgârı gelir gelmez, kocaman dolu taneleri yağmaya başladı ve etrafına karlar birikti. Üzerinde ayı postundan bir pantolon ve ceket vardı. Yine ayı postundan yapılma kasketini kulaklarının üzerine kadar çekmişti. Sakalından buzlar sarkıyor, ceketinin yakasından dolu taneleri dökülüyordu.
    “Ateşe hemen yaklaşmayın!” dedi prens. “Soğuktan geldiğiniz için elleriniz ve yüzünüz şişebilir.”
    “Benim mi!” dedi Kuzey Rüzgârı kahkahalarla gülerek. “Bu benim en büyük zevkimdir! Ayrıca sen de kim oluyorsun! Rüzgârların mağarasına nasıl geldin?”
    “O benim konuğum!” dedi yaşlı kadın. “Bu açıklama yetmediyse, hemen çuvalına girebilirsin. O kadar!”
    Bu söz yeterli oldu. Kuzey Rüzgârı, nereden geldiğini, son bir ayı nerede geçirdiğini anlatmaya koyuldu.
    “Kuzey Buz Denizi’nden* geliyorum,” dedi, “Rus mors* avcılarıyla birlikte Behring Adası’ndaydım.* Onlar Kuzey Burnu’na* doğru yol alırken, dümende oturmuş uyukluyordum. Ara sıra uyandıkça, fırtına kuşlarının ayaklarımın etrafında uçuştuğunu görüyordum. Acayip bir kuştu bu, kanatlarını süratle bir kere çırpıyor, ondan sonra havada süzülüyor ve kanat çırpmasa bile çok hızlı ilerleyebiliyordu!”
    “Bu kadar ayrıntılı anlatmana gerek yok! Uzatma!” dedi Rüzgâr Ana. “Behring Adası’na gel sen!”
    “Müthiş güzellikte bir yerdi. Yosunların üzerindeki yarı erimiş karlarıyla, tepsi gibi dümdüz, dans pisti gibi bir yer! Mors ve kutup ayısı kemikleri ile keskin taşlar, üzerini yeşil küf kaplamış dev kollarına benziyordu. Sanki üzerlerine hiç güneş vurmamıştı. Aradıkları baraka görülebilsin diye, biraz üfleyerek sisi dağıttım. Bu gemi enkazı parçalarından yapılmış ve mors derisiyle kaplanmış bir kulübeydi. Derinin iç yüzü dışarı verilmişti, kırmızı-yeşil bir rengi vardı. Kulübenin çatısına canlı bir kutup ayısı oturmuş, homurdanıyordu. Sahile gidip kuş yuvalarını izledim ve daha tüyleri çıkmamış yavrulara baktım. Açlıktan bağırmaya başlarlarsa, gagalarını kapamayı öğrensinler diye, boğazlarına üfleyiverdim. Sahilin en alt kesiminde ise morslar, domuz kafalı, koca dişli dev kurtçuklar gibi oynaşıyorlardı!”
    “Güzel anlatıyorsun oğulcuğum!” dedi annesi. “Dinlediklerim ağzımı sulandırdı!”
    “Derken av başladı! Zıpkınlar morsların göğsüne saplanıyor, kanlar buzdan çıkan sıcak su kaynağı gibi buharlar saçarak fışkırıyordu. Sıra benim rolüme gelmişti. Esme sanatındaki hünerimi gösterip kendi gemilerimle, yani dev gibi buzdağlarıyla diğer gemileri kıstırdım. Nasıl bağırıyorlardı bir görseydiniz! Ama benim sesim daha güçlüydü. Ölü morsları, sandıkları ve av takımlarını, her şeyi, ama her şeyi buzun üstüne saçmak zorunda kaldılar. Üzerlerine lapa lapa kar yağdırdım ve onları, tuzlu suyun tadına baksınlar diye, ganimet dolu gemileriyle birlikte güneye sürükledim. Behring Adası’na bir daha gelemezler!”
    “Demek ki hep kötülük yaptın!” dedi Rüzgâr Ana.
    “İyiliklerimi başkaları anlatsın!” dedi Kuzey Rüzgârı. “Bakın Batı Rüzgârı kardeşim de geldi; ben en çok onu severim, deniz kokar ve kendisiyle birlikte hoş bir serinlik getirir!”
    “O Küçük meltem mi?” diye sordu prens.
    “Evet, ta kendisi!” diye cevap verdi yaşlı kadın. “Artık o kadar da küçük değil. Bir zamanlar sevimli bir delikanlıydı, ama o günler geçmişte kaldı!”
    Batı Rüzgârı vahşi bir orman adamına benziyordu, ama gene de başına, bir kötülük gelmesin diye koruyucu bir şapka giymişti. Elinde, Amerika’daki ormanlardan kesilmiş, maun* ağacından yapılma bir topuz* taşıyordu. Daha kalitesiz bir şeyle yetinemezdi.
    “Nereden geliyorsun?” diye sordu annesi.
    “Vahşi ormanlardan!” dedi Batı Rüzgârı. “Dikenli sarmaşıkların, ağaçların arasını balta girmemiş ormanlar gibi sardığı, su yılanlarının ıslak otların üzerine uzanıp yattığı ve insanların gereksiz olduğu yerlerden!”
    “Neler yaptın orada?”
    “Derin ırmağı gözledim, ırmağın kayalardan aşağı nasıl çağladığına baktım, gökkuşağını taşımak için gökyüzüne uçtum. Yabani mandanın ırmakta yüzüşünü gördüm, ama fırtına onu bir yabani ördek sürüsüyle birlikte şelaleye sürükledi. Ördekler havalanıp uçtular, ama manda aşağı yuvarlandı. Çok keyifliydi doğrusu… Sonra ben de öyle bir fırtına çıkardım ki, asırlık ağaçlar köklerinden sökülüp paramparça oldular!”
    “Başka bir şey yapmadın mı?” diye sordu yaşlı kadın.
    “Savanlarda* taklalar attım, vahşi atları okşadım ve hindistancevizlerini silkeledim. Anlatacak çok şey var, ama her şeyi anlatmak da gerekmez ki! Bunu sen iyi bilirsin anneciğim!” dedi Batı Rüzgârı ve annesini öyle bir öptü ki, kadıncağız neredeyse sırt üstü yere yuvarlanıyordu. Batı Rüzgârı gerçekten de vahşi bir delikanlıydı.
    O sırada, başında bir türban ve uçuşan harmanisiyle* Güney Rüzgârı çıkageldi.
    “Burası felaket soğuk!” deyip ateşe odun attı. “İlk gelenin Kuzey Rüzgârı olduğu hemen anlaşılıyor!”
    “Bir kutup ayısını kızartmaya yetecek kadar sıcak burası!” diye cevap verdi Kuzey Rüzgârı.
    “Senden iyi kutup ayısı mı olur!” dedi Güney Rüzgârı.
    “Sizin canınız çuvala girmek istiyor galiba!” dedi yaşlı kadın. “Sen şu taşın üstüne otur da, başından geçenleri anlat bakalım!”
    “Afrika’daydım anneciğim,” dedi Güney Rüzgârı. “İnançsızların ülkesinde, Hotantolarla* birlikte aslan avladım! Afrika’nın ovalarında, zeytin yeşili güzel çayırlar vardı. Orada antiloplar oynaşıyor, devekuşları benimle yarışıyordu, ama benim ayaklarım daha hızlıydı tabii ki. Sapsarı kumları olan, tıpkı denizlerin dibine benzeyen çöllere gittim. Bir kervana rastladım; içme suyu sağlamak için, kalan son develerini kestiler, ama fazla bir şey çıkmadı. Tepeden güneş kavuruyor, yerden kumlar yakıyordu. O sırada ben incecik kumu kazıp havalandırdım ve bir hortum çıkardım. Kumlar âdeta dans ediyordu Hecin develerinin* nasıl da umutsuzca durduklarını, tacirlerin kaftanlarıyla başlarını örtüşlerini bir görecektin! Sanki ben tanrılarıymışım gibi, kendilerini önüme atıyorlardı. Şimdi üstlerinde bir kum tepesiyle, orada gömülü yatıyorlar. Ben üzerlerinde esmeyi sürdürdükçe, güneş kemiklerini beyazlatıp parlatacak, böylece gezginler, orada daha önce de insanların bulunduğunu anlayacaklar, aksi halde çölde insan olduğuna inanmak mümkün değildir.”
    “Demek sadece kötülük yaptın!” diye cevap verdi annesi. “Gir bakalım çuvala!” Ve Güney Rüzgârı neye uğradığını bile anlayamadan onu tuttuğu gibi çuvalın içine tıktı. Güney Rüzgârı yerde debelenip duruyordu, ama annesi üzerine oturunca, sakinleşmek zorunda kaldı.
    “Gerçekten de çok yaramaz oğulların var!” dedi prens ona.
    “Evet,” dedi yaşlı kadın, “ama ben onları zapt etmesini bilirim. İşte dördüncü de geldi!”
    Çinlilerin geleneksel giysilerini giymiş olan Doğu Rüzgârı’ydı bu.
    “Ne o, Çin’den mi geliyorsun?” dedi annesi. “Ben senin Cennet Bahçesi’nde olduğunu sanıyordum!”
    “Oraya yarın uçacağım!” diye cevap verdi Doğu Rüzgârı. “Yarın oraya son gidişimin yüzüncü yılı doluyor. Şimdi Çin’den geliyorum, bütün çıngıraklarını çaldırana kadar, çinili kulenin etrafında dans ettim. Sokaktaki bütün mandarinler* dayak yedi, bambu* sopaları sırtlarında kırıldı; üstelik mandarinlerin arasında, birinci dereceden dokuzuncu dereceye kadar her kademeden memur vardı. ‘Çok teşekkürler bizim iyi kalpli babamız!’ diye bağrışıp duruyorlardı! Bunu söylerken içten değillerdi tabii, ama söylemek zorundaydılar. Sonra çanları çaldırmaya ve “Çing, çang, çung!” diye şarkı söylemeye devam ettim.”
    “Gittiğin yere bela götürüyorsun!” dedi yaşlı kadın. “İyi ki yarın cennet bahçesine gidiyorsun; bunun eğitimine iyi bir etkisi oluyor. Bilgelik pınarından bol bol su iç, küçük bir şişe de bana getir.”
    “Tamam!” dedi Doğu Rüzgârı. “Ama benim güneyli kardeşimi niye çuvala tıktın sen! Çıkar onu oradan! Bana Anka Kuşu’nu* anlatması lazım. Her yüzyılda bir gittiğimde, cennet bahçesindeki prenses o kuş hakkında bir şeyler dinlemek ister. Hadi aç çuvalı, benim tatlı, sevgili anneciğim, hem bak sana yeşil ve taptaze iki paket çay getirdim, onu vereceğim!”
    “Pekâlâ, çayın da hatırına, ama asıl sen benim en sevgili oğlum olduğun için, senin hatırına açacağım.”
    Yaşlı kadın çuvalı açtı ve Güney Rüzgârı sürünerek dışarı çıktı, ama bir yabancının, yani prensin yanında küçük düştüğü için kızgındı.
    “İşte sana prenses için bir palmiye yaprağı,” dedi Güney Rüzgârı. “Bu yaprağı bana dünyada başka bir eşi bulunmayan yaşlı Anka Kuşu verdi. Bütün yaşamöyküsünü, yüz yıllık yaşamını, gagasıyla yaprağın üzerine kazıdı. Prenses kendisi de okuyabilir. Anka kuşunun kendi yuvasını ateşe verişini, yuvanın içinde oturup bir Hindu’nun dul karısı gibi yanışını kendi gözlerimle gördüm. Kuru dallar yanarken nasıl da çatırdıyordu bir bilsen! Korkunç bir duman ve koku vardı! Sonunda her şey alev aldı ve yaşlı Anka kuşu yanıp kül oldu. Ama yumurtası ateşin içinde bir kor gibi parlıyordu, sonunda büyük bir çatırtıyla kırıldı ve yavru kuş uçarak yuvadan çıktı. Şimdi o bütün kuşların yöneticisidir ve dünyadaki tek Anka kuşu odur. Prensese selam olsun diye, sana verdiğim palmiye yaprağına da, gagasıyla bir delik açtı!”
    “Haydi artık, bir şeyler yiyelim!” dedi rüzgârların annesi ve hepsi birlikte oturup kızarmış geyiği yediler. Prens, Doğu Rüzgârı’nın yanına oturmuştu, çünkü ikisi hemen çok iyi arkadaş olmuşlardı.
    “Söylesene,” dedi prens, “şu sözünü ettiğiniz prenses neyin nesidir ve cennet bahçesi nerededir?”
    Güldü Doğu Rüzgârı, “Orayı görmek istiyorsan, yarın benimle birlikte gel o zaman!” dedi. “Ama Havva ile Adem’den beri oraya hiçbir insanın ayak basmadığını söylemeliyim. Ama sen bunları İncil’de anlatılan hikâyelerden biliyorsundur herhalde?”
    “Evet, tabii!” dedi prens.
    “Onlar cennetten kovulduğu zaman, cennet bahçesi de yerin dibine batmış; ama sıcak günışığını, yumuşacık havasını ve bütün o güzelliklerini korumuş. Periler kraliçesi orada oturur; ölümün hiçbir zaman giremediği mutluluk adası da oradadır! Yarın sırtıma bin de, seni oraya götüreyim. Bunu yapabilirim. Ama bugünlük bu kadar konuşma yeter, uykum geldi!”
    Böylece hepsi yatıp uyudular.
    Prens sabahleyin uyanıp da, kendisini bulutların üzerinde bulunca hiç şaşırmadı. Kendisini özenle taşıyan Doğu Rüzgârı’nın sırtında oturuyordu. O kadar yükseklerde uçuyorlardı ki, ormanlar ve tarlalar, ırmaklar ve göller, altlarında harita gibi görünüyordu.
    “Günaydın,” dedi Doğu Rüzgârı, “biraz daha uyuyabilirsin istersen, altımızdaki düz arazide, kiliseleri saymazsak, görülecek pek bir şey yok. Onlar da yeşil tahtadaki tebeşir noktaları gibi görünüyorlar!” Yeşil tahta dediği, altlarındaki tarlalar ve çayırlardı.
    “Annene ve kardeşlerine veda etmemem ayıp oldu!” dedi prens.
    “Uykuda olan birinin mazereti vardır!” dedi Doğu Rüzgârı ve daha da hızlı uçmaya başladı. Aşağıdan ağaçların sesi duyulabiliyordu; çünkü onlar üzerlerinden uçarken, bütün dallar ve yapraklar hışırdıyordu; denizlerin ve göllerin üzerinden uçtuklarını da anlayabiliyorlardı, çünkü onlar geçerken dalgalar yükseliyor ve gemiler yüzen kuğular gibi sulara batıp çıkıyordu.
    Akşama doğru hava kararırken, kentler daha da güzel görünmeye başladı. Kâh orada kâh burada bir sürü ışık göz kırpıyordu. Çocukların okuldan dönerken yaptıkları gibi, bir kâğıt parçasını yakıp da, çıkan kıvılcımları seyrediyorlardı sanki. Prens ellerini çırptı, ama Doğu Rüzgârı böyle yapmamasını, sıkıca tutunmasını, yoksa aşağı düşüp kendini bir kilise kulesine asılı bulmasının işten bile olmadığını söyledi ona.
    Kara ormanlardaki kartal da çok hızlı uçardı, ama Doğu Rüzgârı ondan daha hızlıydı. Küçük atının üzerindeki Kazak,* ovalarda dörtnala koşturuyordu ama Doğu Rüzgârı onu da geçiyordu.
    “Şimdi Himalayalar’ı görüyorsun!” dedi Doğu Rüzgârı. “Asya’daki en yüksek dağlardır bunlar, yakında cennet bahçesine varacağız!” Yönlerini biraz daha güneye çevirdiler; her yerden çiçek kokuları yükseliyordu; her tarafta incir ve nar ağaçları vardı; yabani asmalardan kırmızı ve yeşil üzümler sarkıyordu. Burada yere indiler ve sanki rüzgâra, “Evine hoş geldin!” dercesine başlarını sallayan çiçeklerin açtığı çayırlara uzandılar.
    “Cennet bahçesine mi geldik?” diye sordu prens.
    “Hayır, daha değil!” diye cevap verdi Doğu Rüzgârı. “Ama çok yaklaştık. Şuradaki kaya duvarı ve üzüm salkımlarının büyük yeşil bir perde gibi önünü kapattığı koca mağarayı görüyor musun? Oradan geçeceğiz. Pelerinine sarın, güneş burada yakıcı ama, birkaç adım sonra buz gibi soğuk olacak ortalık. Mağaranın öbür tarafına geçen bir kuşun dışarıdaki kanadı sıcak yaz güneşinde, öteki kanadı buz gibi soğukta kalır.
    “Demek ki cennet bahçesine giden yol bu, öyle mi!” dedi prens.
    Sonra mağaraya girdile: Uff, nasıl da dondurucu bir soğuk vardı içerde! Neyse ki bu uzun sürmedi, çünkü Doğu Rüzgârı alev alev yanan geniş kanatlarını açmıştı. Ama bu nasıl bir mağaraydı! Üzerlerinden sular damlayan acayip yaratıklara benzeyen koca koca kayalar vardı tavanında. Yol bazen, ancak emekleyerek geçebilecek kadar daralıyor, bazen ise sanki açık havada oldukları hissini verecek kadar ferah oluyordu.
    “Cennet bahçesine giden ölülerin geçtiği yoldayız galiba?” dedi prens, ama Doğu Rüzgârı cevap vermedi, sadece ilerdeki, güzel mavi bir ışığın parladığı bir yeri gösterdi eliyle. Üzerlerindeki taş bloklar gittikçe puslu bir görünüm alıyordu, sonunda, ay ışığında parlayan beyaz bir bulut gibi saydamlaştılar. Artık, havası dağların tepesindeki gibi tertemiz ve mis gibi gül kokan bir yerde bulunuyorlardı.
    Orada hava kadar temiz bir de ırmak akıyordu. Irmaktaki balıklar altın ve gümüşten yapılmış gibi parlıyorlar; her hareket edişlerinde mavi kıvılcımlar saçan mor yılanbalıkları oynaşıyordu. Nilüferlerin geniş yaprakları gökkuşağı renklerindeydi, çiçekleri ise, kandili besleyen gazyağı gibi, suyun beslediği kızıl bir aleve benziyordu. Dantel gibi özenle işlenmiş sağlam bir mermer köprü, yolu, cennet bahçesinin yükseldiği mutluluk adasına bağlıyordu.
    Doğu Rüzgârı, prensi kucağına alıp köprüden geçirdi. Karşıdaki çiçekler ve yapraklar, prensin çocukluğunun şarkılarını, hiçbir insanda rastlanmayacak kadar güzel bir sesle söylüyorlardı.
    Yetişen ağaçlar palmiye ağacı mıydı, yoksa dev su bitkileri mi, anlayamamıştı prens. Bu kadar büyük ve sağlıklı ağaçları hayatında görmemişti. Şahane sarmaşıklar her yeri taç gibi sarmıştı, böylesine ancak eski kitapların altın yaldızlı, rengârenk kenar süslemelerinde rastlanabilirdi. Kuşlar, çiçekler ve sarmaşık bitkiler bir arada, olağanüstü güzellikte bir görünüm oluşturuyordu. Çayırların üzerinde parlak kuyruklarını yelpaze gibi açmış bir tavus kuşu sürüsü duruyordu. Ama o da ne! Tavus kuşu sürüsüne benziyorlardı, ama prens elleyince bunların aslında bitki olduğunu anladı. Tavus kuyruğu gibi parlayan, kocaman, muhteşem bir bitkiydi bu. Zeytin ağacı çiçeği gibi kokan yemyeşil çitlerin arasında bir aslan ve bir kaplan, kediler gibi oynaşıyordu. İnci gibi parlak tüyleriyle yaban güvercini kanatlarıyla aslanın yelesini okşuyor, aslında çok utangaç olan antilop, onlarla birlikte oynamak ister gibi başını sallıyordu.
    Sonunda cennetin perisi çıkageldi; giysileri güneş gibi parlıyordu, çocuğuyla mutlu olan bir annenin yüzü gibi şefkatliydi bakışları. Çok genç ve güzeldi. Saçlarında birer yıldız parlayan bir sürü güzel genç kız da onu izliyordu.
    Doğu Rüzgârı, Anka kuşunun verdiği yaprağı ona uzatınca, gözleri sevinçle parladı. Prensin elinden tutup, onu güneş altında parlayan güzelim lalelerin renklerinde duvarları olan sarayına götürdü. Sarayın tavanı büyük, parlak bir çiçekten oluşuyordu ve insan ne kadar uzun süre bakarsa, o kadar derin görünüyordu. Prens pencereye gidip dışarı bakınca, üzerine yılan sarılmış bilgi ağacı ile Adem ve Havva’yı gördü. “Ama onlar cennetten kovulmamış mıydı?” diye sordu; peri güldü ve zamanın, her pencerenin camına bir resim kazıdığını anlattı. Ama bu resimler bildiğimiz resimlerden değildi, canlıydılar, ağaçların yaprakları sallanır, insanlar aynadaki yansımalar gibi hareket ederdi. Dünyada olan biten her şey bu camlarda yaşıyor, hareket ediyordu. Böyle ustaca resimleri, sadece zaman yapabilirdi.
    Peri gülümseyerek prensi büyük ve yüksek tavanlı başka bir salona götürdü. Bu salonun duvarlarına gülümseyen yüz resimleri yapılmıştı; bunlar, mükemmel bir melodide birleşerek akıp giden şarkılar söylüyorlardı. En yukarıdakiler, en küçük gül goncasından daha küçük, kâğıt üstüne kondurulmuş bir nokta kadar görünüyorlardı. Salonun tam ortasında, yerlere kadar sarkan gümrah* dallarıyla, kocaman bir ağaç vardı. Ağacın yeşil yapraklarının arasından, irili ufaklı altın elmalar sarkıyordu. Adem ile Havva’nın meyvesini yedikleri bilgi ağacıydı bu. Her bir yaprağından, parlak kırmızı çiyler damlıyordu. Sanki ağaç, kanlı gözyaşları dökerek ağlıyor gibiydi.
    “Şimdi kayığa binelim!” dedi peri. “Dalgalanan sularda serinleriz. Kayık sallanır ama yerinden kımıldamaz, dünyanın bütün ülkeleri gözümüzün önünden geçer sadece.” Bütün kıyının hareket ettiğini görmek çok tuhaf bir şeydi. Koyu yeşil çamları ve karla kaplı tepeleriyle yüce Alpler geçiyordu işte; av borularının hüzünlü sesleri yankılanıyor, vadideki çoban neşeyle dağlı şarkıları söylüyordu. Sonra muz ağaçları, uzun dallarını kayığın üzerine sarkıttılar, kömür karası siyah kuğular yüzüyordu suda; kumsalda, uzak diyarların hayvanları ve çiçekleri görünüyordu: Dünyanın beşinci kıtası olan Avustralya, mor dağlarıyla, gözlerinin önünden geçiyordu şimdi. Büyücülerin şarkılarını duydular, tamtamlar ve kemikten yapılma boru sesleri eşliğinde dans eden yerlileri gördüler. Bulutlara kadar yükselen Mısır piramitleri, devrilmiş sütunlar ve yarıya yarıya kumlara gömülmüş Sfenks,* hızla geçip gitti önlerinden. Kuzeyin buzulları üzerinde kutup ışıkları parladı. Manzara, benzerini kimsenin yapamayacağı bir havai fişek gösterisi gibiydi. Prens çok mutluydu, çünkü bizim burada anlattıklarımızın belki yüz kat fazlasını görmüştü.
    “Hep burada kalabilir miyim?” diye sordu.
    “Bu sana bağlı!” diye cevap verdi peri. “Adem gibi davranmaz da, yasak olandan uzak durursan, kalabilirsin!”
    “Bilgi ağacının elmalarına asla dokunmayacağım!” dedi prens. “Onlar kadar güzel binlerce başka meyve var burada!”
    “Kendini iyice tart ve yeterince güçlü değilsen, seni buraya getiren Doğu Rüzgârı’yla birlikte geri dön. Doğu Rüzgârı biraz sonra gidecek ve yüz yıl geçmeden de geri dönmeyecek. Burada yüz yıl, yüz saat gibi geçer, ama bu bile, baştan çıkma ve günah için yeterli bir zamandır. Ben her akşam senden ayrılırken, seni çağırıp, ‘Benimle gel!’ demek zorundayım, ama sen gelme! Çünkü eğer gelirsen, her adımda içindeki istek daha da artacak; sonunda bilgi ağacının yetiştiği salona varacaksın; ben o ağacın mis kokulu dallarının altında uyurum; sen üzerime eğileceksin ve ben gülümsemek zorunda kalacağım. Ama sen beni dudaklarımdan öpersen, o zaman cennet yerin dibine batacak ve sen bir daha asla cenneti göremeyeceksin! Çevrende dondurucu rüzgârlar esecek, saçlarından buz gibi yağmurlar damlayacak. Acı ve keder sana kalan tek şey olacak!”
    “Kalıyorum!” dedi prens. Bunun üzerine, Doğu Rüzgârı onu alnından öpüp, “Güçlü ol,” dedi, “yüz yıl sonra tekrar buluşacağız! Hoşça kal! Hoşça kal!” Sonra kocaman kanatlarını açtı; kanatları hasat zamanındaki gelincikler gibi ya da soğuk kış günlerindeki kuzey ışıkları gibi parlıyordu. “Güle güle! Güle güle!” diye bağrıştı çiçekler ve ağaçlar. Leylekler ve pelikanlar, dalgalanan kurdeleler gibi uçarak Doğu Rüzgârı’na eşlik edip, onu cennet bahçesinin kapısına kadar geçirdiler.
    “Şimdi dansımıza başlıyoruz!” dedi peri. “Dansın sonunda güneşin batışını görecek ve sana, ‘Beni izle!’ diye seslendiğimi duyacaksın. Sakın peşimden gelme. Bunu yüz yıl boyunca, her akşam tekrarlamak zorundayım. Kendine karşı kazandığın her zaferle biraz daha güçleneceksin, sonunda beni izlemek aklına bile gelmeyecek. Bu gece ilk. Seni uyardım, ona göre!”
    Peri onu beyaz saydam leylaklar salonuna götürdü; leylakların ortasındaki sarı iplikçikler, telli çalgıların ve flütlerin sesini yayan, altından küçük arplar oluşturuyordu. Dünya güzeli kızlar, buluttan elbiseleriyle havada süzülerek dans ediyor, hayatın ne kadar güzel olduğunu, asla ölmeyeceklerini ve cennet bahçesinin sonsuza kadar varolacağını anlatan şarkılar söylüyorlardu.
    Güneş battı… Şimdi bütün gökyüzü altından bir deniz gibi görünüyor ve zambakları en muhteşem güllerin parlak rengine boyuyordu. Prens, kızların sunduğu köpüklü şarabı içti, içer içmez de şimdiye kadar hiç tatmadığı bir mutluluk hissetti içinde. Sonra salonun zemininin açıldığını fark etti. Bilgi ağacı, prensin gözlerini kamaştıracak kadar parlak bir ışık saçıyordu. Etrafa yayılan müzik sesi öyle yumuşak, öyle tatlıydı ki, “Yavrum, benim sevgili çocuğum!” diyen annesinin senine benziyordu sanki.
    Derken peri ona işaret etti ve çok tatlı bir sesle, “Beni izle! Beni izle!” diye seslendi. Sesi öyle tatlıydı ki, prens verdiği sözü daha ilk geceden unutarak onun peşinden koştu. Peri onu çağırmaya ve gülümsemeye devam ediyordu. Etrafa yayılan tatlı koku gittikçe güçleniyor, arplar gittikçe daha güzel melodiler çalıyordu. Ağacın yetiştiği salondaki milyonlarca gülümseyen yüz, sanki başlarını sallayarak prensi teşvik ediyor ve “İnsan her şeyi bilmelidir, insan yeryüzünün efendisidir!” diye şarkı söylüyorlardı. Artık, ağacın yapraklarından kanlı gözyaşları süzülmüyordu. O çiyler kırmızı parlak yıldızlar gibi görünüyordu şimdi. “Beni izle! Beni izle!” diye yankılanıyordu ses ve her adımda prensin yanakları alev alev yanıyor, kanı damarlarında daha hızlı akıyordu. “Yapmalıyım!” dedi prens. “Bu günah değil, olamaz! Niye güzelliğin ve mutluluğun peşinden gitmeyeyim ki! İstediğim tek şey, onu uyurken görmek. Heyecana kapılıp da onu öpmezsem bir şey olmaz ve öpmeyeceğim de! Ben güçlü bir insanım ve sağlam bir iradem var!”
    Peri parlak giysisini çıkarıp attı, eğilip dalların arasına girdi ve gözden kayboldu.
    “Henüz günaha girmedim,” dedi prens, “ve girmeyeceğim de.” Sonra dalları araladı. Peri çoktan uyumuştu, sadece cennet bahçesindeki bir perinin olabileceği kadar çekici görünüyordu. Uykusunda gülümsüyordu… Prens perinin üzerine eğildiğinde, kirpiklerinde gözyaşlarının titreştiğini gördü.
    “Benim için mi ağlıyorsun?” diye fısıldadı prens. “Ağlama güzel kadın. Cennet mutluluğunun ne demek olduğunu şimdi anlıyorum, bu mutluluk kanıma işliyor, düşüncelerime işliyor. Ölümlü bedenimde meleklerin gücünü ve sonsuz yaşamını hissediyorum. İsterse sonsuz karanlık örtsün beni, böyle bir anı yaşamak her şeye değer!” Sonra perinin gözyaşlarını öptü ve dudakları onun dudaklarına değdi.
    O anda bir gök gürlemesi patladı, derinden gelen, korkunç bir gürleme! Ve yer-gök birbirine girdi... O güzel peri ve çiçekler içindeki cennet bahçesi yerin dibine battı. Prens, uzaklarda parlayan küçük bir yıldız gibi, gecenin karanlığında batıp kaybolduğunu gördü cennetin. Bütün bedenini ölümcül bir soğukluk sardı, gözlerini kapadı ve uzun bir süre öylece, ölü gibi yattı orada.
    Yüzünü buz gibi bir yağmur kırbaçlıyordu, etrafında öyle sert bir rüzgâr esti ki, soğuğun etkisiyle kendine geldi. “Ne yaptım ben?” diye iç çekti. “Günah işledim, tıpkı Adem gibi günaha girdim ve cennet benim yüzümden batıp kayboldu!” Gözlerini açtı… Uzaklardaki o yıldızı, batıp giden cennet gibi parlayan o yıldızı görebiliyordu hâlâ. Gökyüzündeki sabah yıldızıydı bu!
    Doğrulup kalktı ve kendini o büyük ormanda, rüzgârların mağarasının tam yanında buldu. Rüzgârların annesi yanında oturuyordu. Yaşlı kadın öfkeyle ona baktı ve kollarını havaya kaldırdı: “Daha ilk akşamdan!” dedi. “Böyle olacağını biliyordum ben! Benim oğlum olsaydın, çuvalı boylamıştın!”
    “Yakında boylayacak zaten!” dedi ölüm. Büyük kara kanatları ve elinde bir tırpan olan, yaşlı ama güçlü kuvvetli bir adamdı. “O da tabuta girecek, ama daha değil! Bütün bunlar, dünyada geçirdiği süre içinde günahlarını bağışlatıp, daha iyi bir insan olması için bir işaretti sadece. Her an gelebilirim. Hiç beklemediği bir anda gelip onu kara bir tabuta koyacağım ve başımın üzerine alıp yıldızların yanına uçuracağım. Orada da bir cennet bahçesi var. Eğer prens iyi ve dindar biri olarak yaşamışsa cennet bahçesine girebilir. Ama eğer düşünceleri kötülükle ve kalbi günahla doluysa hâlâ, tabutunun içinde, cennetten daha da derinlere batacak. Sonra daha derinlere mi gömülecek, yoksa parlayan yıldızlara doğru mu yükselecek, buna bin yıl sonra karar vereceğim.”
     

Sayfayı Paylaş