1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Çerkes Ethem

Konusu 'Kurtuluş Savaşımız ve Kahramanları' forumundadır ve Girayhan tarafından 16 Şubat 2007 başlatılmıştır.

  1. Girayhan

    Girayhan Uzman

    Katılım:
    12 Şubat 2007
    Mesajlar:
    936
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    630
    Banka:
    21 ÇTL
    [​IMG]
    Bugün Türk tarihçisi, yakın tarihe ilişkin konularda duygusal bir açmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu yüzden tarafsız ve analizler yapılamıyor…
    Hemen her teşebbüs soruşturmayla sonuçlanıyor.
    Bu açmaz yüzünden, ister istemez, yakın tarihe ilişkin tüm olaylar ve yakın tarihi yapan tüm isimler bir “Alaca Karanlık Kuşağı” içinde kalıyor.
    Alaca karanlık kuşağında kalan olaylardan biri de Çerkez Edhem ve “Çerkez Edhem Olayı”dır. (29 Aralık itibariyle 84. yıldönümüydü, araya bayram girdiğinden yorumumuz bugüne kaldı)
    Olaya dalmadan önce şunu belirteyim ki, Kurtuluş Savaşı'nın en zor dönemleri aşılır aşılmaz, ‘Ankara ekibi’ olarak isimlendirebileceğimiz ekip, zaferden sonra kendilerine alternatif olabilecek, ya da kafalarındaki Türkiye’yi engelleyebilecek dirayette gördükleri (Kuva-yı Milliye’ye katılmak için Anadolu’ya geçmek isteyen bazı şehzadelerle meşhur Enver Paşa dahil) Laz İpsiz Recep, Demirci Mehmed Efe, (zaman içinde de) Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Fethi Okyar, Ali Şükrü, Topal Osman gibi) isimleri tasfiyeye çalışmıştır.
    Soru şu: Resmi tarihi yapanların ve yazanların müştereken “vatana ihanet”le suçladıkları Çerkez Edhem de acaba bunlardan biri midir?
    Böyle durumlarda önce “aile”ye bakılır. Bu ailede hiç “hain” yok. Yani Ethem’in ailesi Kafkas kökenli sapa sağlam, tertemiz bir aile. Bağrından kahramanlar, şehitler çıkarmış. Edhem’in iki ağabeyi İlyas ve Nuri Beyler, Rum eşkıyalarıyla çarpışırken şehit olmuşlar.
    Diğer ağabeyleri Reşit ve Tevfik Beyler ise 1901-1902 yıllarında Harbiye'yi bitirerek subay çıkmışlar. Reşit Bey çeşitli cephelerde çarpışmış, canıyla, malıyla Türkiye’ye hizmet etmiş.
    Hizmetleri dikkate alındığı için 1919'da Meclisi Mebusan'a Saruhan Milletvekili olarak girmiş. Meclisi Mebusan İngiliz işgalcilerinin baskısı sonucu kapatılınca da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne geçmiş.
    Yani Edhem’in ailesinin geçmişinde “hıyanet” yok, yan gelip keyfe keder yaşamak da yok; tam tersine, vaktiyle Bandırma'nın Emre Köyü’ne yerleşmiş Şapsığ Çerkez Boyu’na mensup bu aile, tüm varlığıyla “vatana hizmet” için yanan yüreklere sahip bir aile…
    Zaten Ethem de “düşmanla savaşma” geleneğinin etkisiyle evinden kaçarak Bakırköy’deki “Süvari Küçük Zabit Mektebi”ne girdi. Çünkü, “vatan için” iki oğlunu şehit, diğer ikisini “kurban” veren babası Ali Bey, en küçük oğlu Edhem’i asker yapmak istemiyordu.
    Okulu bitiren Edhem önce Balkan Savaşı'na katıldı. Bulgar cephesinde savaşırken yaralandı. Madalya aldı. I. Dünya Savaşı'nda Eşref Kuşçubaşı'nın yönettiği Teşkilat-ı Mahsusa (Bir nevi gizli istihbarat teşkilâtı) ile birlikte İran, Afganistan ve Irak'a yapılan akınlara katıldı. Defalarca yaralandı. Fakat Çerkez Edhem’i “Çerkez Edhem” yapan süreç Kurtuluş Savaşı döneminde başladı. Bu süreçteki mücadelesiyle efsanevi bir kişilik halini aldı.
    1919-1920 arasında Anadolu'da tek vurucu güç olan Kuva-yı Seyyare'yi (Seyyar kuvvetler) kurdu ve yönetti. O tarihte ülkenin her köşesinde mevzii direnişler vardı. Efeler, hatta eşkıyalar güçlerini “vatana hizmet” için bütünlemişti. Ankara ekibi bunların arasındaki koordinasyonu ve iletişimi sağlıyor, dolayısıyla da öne çıkıyordu.
    Edhem büyük hizmetler yaptı. Bizzat Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılıp ağırlandı. Sanırım o sırada bir de “niyet imtihanı”na tabi tutuldu. Ve sanırım “tasfiye edilecekler” listesine yazıldı.
    Biga civarında kuvvetlerimizi bozmayı başaran Anzavur Ahmed kuvvetleriyle ölümüne çarpışıp bozguna uğrattı. Oradan Düzce’deki isyanın üzerine gönderildi. Onu da başarıyla bastırdı.
    Edhem’in yıldızı bu başarılardan sonra büsbütün parlamıştı. Ama Ankara’nın kafasındaki “acaba”lar da artmıştı. İyice güçlenen, adeta efsaneleşen Edhem Bey acaba Ankara’ya kayıtsız şartsız boyun eğecek miydi, yoksa iktidardan pay mı isteyecekti?
    Edhem tartışmasız iyi bir komutan ve kahraman bir askerdi, ne var ki diplomasiyi Ankara’dakiler kadar bilmiyor, zaman zaman Ankara’ya kafa tutuyordu…
    Üstelik İsmet Paşa’ya güvenmiyor, ilişkilerini Mustafa Kemal Paşa ile sınırlı tutmak istiyordu. Defalarca Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istedi, ancak bu arzusu sürekli geri çevrildi. Bu durumda ya tam anlamıyla “itaat” edecekti, ya da “isyan”; isyan etti. Nedense itaat etmesi halinde bir şekilde öldürüleceğine inanmıştı.
    Git gide sıkıştırıldı. Kuva-yı Milliye ile savaşmak istemiyordu. Çekilebildiği kadar çekildi. Çıkar yol kalmayınca, milli kuvvetlere katılmalarını tavsiye ederek emrindeki kuvvetleri serbest bıraktı. Silahını, orduya ait malzeme ve parayı bıraktı. Yunan kuvvetlerinden geçiş izni istedi. Bu izni alınca da, tam 86 yıl önce, (6-7 Ocak 1921) Yunan işgali altındaki bölgeye geçti.
    “Yunan tarafına geçeceğine öldürülmeyi bekleseydi” de diyebilirsiniz, “Normal olarak canını kurtarmaya çalıştı” da diyebilirsiniz…Ben ise “keşke” diyorum, “keşke başka bir yolu olsaydı.”

    Yavuz BAHADIROĞLU
     
  2. Girayhan

    Girayhan Uzman

    Katılım:
    12 Şubat 2007
    Mesajlar:
    936
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    630
    Banka:
    21 ÇTL
    [​IMG]
    MUSTAFA KEMAL VE MUHALİFLERİ (YAZI DİZİSİ)

    Tarihimizin her açıdan karanlıkta kalmış bir döneminin belki de en karanlık figürlerinden biridir 'Çerkes' Ethem Bey. Mustafa Kemal'e, Yunus Nadi'ye ve Nâzım Hikmet'e göre 'vatan haini'dir. Cemal Kutay'a göre 'büyük Turancı', 'milli kahraman'; Doğan Avcıoğlu'na göre 'başıbozuk', 'çeteci'; Bolşeviklere göre "Kemalistlerin solun içine yerleştirdiği provokatör"; İngilizlere göre 'Alman ajanı', Almanlara göre 'Antant ajanı'dır. Kendisi ise "Belki çok hatalarım oldu; fakat asla vatan haini olmadım" demişti. Üstelik bu tanımlardan hangisinin doğru olduğuna bugün de karar verilemedi. Peki, Milli Mücadele'ye katıldığı 1919 yılından Yunanlılara sığındığı 1921 yılına kadarki dönemde ne olmuştu ki, Ethem Bey böylesine tartışmalı bir figür haline geldi?

    Kafkasya'dan göç eden Çerkes boylarından Adigelerin, Şapsığ Oymağı'nın Dipşov Ailesi'nden gelen Ethem Bey, 1886'da bugün Balıkesir'e bağlı olan Emreköy'de doğdu. Ziraat ve değirmencilikle geçinen ailenin beş oğlunun en küçüğüydü. İki ağabeyi Rum çetecilerle savaşırken ölmüş, Reşit ve Tevfik beylerse Askeri Okul'dan mezun olmuştu. 19 yaşında evden kaçıp İstanbul'a gelen Ethem, Bakırköy Süvari Küçük Zabit Mektebi'nden mezun olduktan sonra Bulgar cephesinde savaştı. 1. Dünya Savaşı sırasında, daha önce babasının da üye olduğu İTF'ye ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya katıldı. Kardeşi Reşit'le kendisini Milli Mücadele'ye davet eden kişinin yine Çerkes asıllı Rauf (Orbay) Bey'e bağlı görev yapan Bekir Sami Bey olduğu sanılır.

    'Düzenli' güç yokluğu


    Ankara'ya karşı isyanların bastırılmasında önemli rol oynayan Çerkes Ethem (Atatürk'ün solunda) hizmetleri için Mustafa Kemal'den bir tebrik telgrafı da almıştı.

    Ethem Bey, hapishanelerden salıverdiği suçluların ağırlığını oluşturduğu 3-4 bin kişilik birliğiyle Salihli Cephesi'ni kurduğunda, ortada Ege'yi işgal eden Yunan kuvvetleriyle savaşacak düzenli ordu diye bir şey yoktu. Dahası yıllardır süren savaşların verdiği büyük bıkkınlık yüzünden sayıları 300 bine ulaşan asker kaçakları ciddi bir sorun haline gelmişti. Nitekim Meclis tarafından, 'Kuvva-i Seyyare ve Kuvva-yı Tedibiye Umum Kumandanı' ilan edilen Ethem Bey'in birlikleri Bolu, Adapazarı, Düzce ve Anzavur Ahmet ayaklanmalarını bastırdıktan sonra Mustafa Kemal, 2 Mayıs 1920'de Ali Fuad Paşa aracılığı ile çektiği telgrafta, "Başarıları ve hizmetleri kurtuluş tarihimizde en parlak satırları işgal edecektir" diyerek ondan övgüyle bahsetti, Meclis'teki bazı mebuslar kendisine 'Ümid-i Halas' (Kurtuluş Ümidi), 'Münci-i Millet' (Milletin Kurtarıcısı), 'Kahraman-ı Millet' diye övgüler düzdü.

    Ankara hesabına yazılacak tek bir başarının olmadığı o karanlık günlerde, Ethem Bey Yozgat'ta patlak veren Çapanoğlu İsyanı'nı bastırması için davet yapıldığında Meclis'e hitap ederek, "...Orta Anadolu'da ve bir köşede hiçbir ecnebi ve İstanbul Hükümeti ile irtibatı kalmayan Yozgat İsyanı'nı söndürmekten acizsiniz. Anladığım şudur ki, bidayetten beri hâlâ vaziyeti kavrayamadınız ve yahut da şahsi ve daha ehemmiyetsiz şeylerle meşgul oluyorsunuz. Ve belki de (.) tamimler, tebliğler, konferanslarla her şey olup bitiverecek sandınız ve aldandınız, af buyurunuz. Bu serzenişten muradım, bu gafletler tekerrür etmesin temenniyatına mebnidir. Ben bu kalan isyan meselesini emriniz üzerine uhdeme alıyorum. Ve sizleri bu gaileden kurdaracağımı ümit ediyorum" diye böbürlenmekten kendini alamadı.

    Mustafa Kemal'in kutlaması

    Meclis'in 'Ethemci' olduğunu bilen Mustafa Kemal bu sözleri sineye çekmiş, hatta Ethem Bey isyanı bastırıp Ankara'yı büyük bir beladan kurtardıktan sonra, kendisine, "Bütün kalbimle zatıalilerinizi ve kahraman savaş arkadaşlarınızı kutlarım" şeklinde bir telgraf yollamıştı, ama artık Milli Mücadele'nin liderliğini Ethem Bey'e kaptırdığının farkındaydı. Bu yüzden, Ethem Bey, isyanda kusurlu gördüğü Ankara Valisi Yahya Bey ve Refet (Bele) Bey'in, cezalandırılmak üzere Yozgat'a gönderilmesini istediğinde, bu talebe 'hayır' dedi. Bu tavra sinirlenip, "Ankara'ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanı'nı Meclis önünde asacağım" dediği rivayet olunan Ethem Bey'in, Yozgat dönüşü, Sovyet Rusya'nın gözüne girmek için Mustafa Kemal tarafından eski İttihatçılara kurdurulan 'İslamcı-bolşevik' Yeşil Ordu Cemiyeti ile temasa geçmesi ise alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Mustafa Kemal ilk iş olarak Yeşil Ordu Cemiyeti'nin kapatılmasını emretti.

    Nasihat heyeti

    Sıra askeri başarıların sorgulanmasına gelmişti. 24 Ekim 1920'de, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuad (Cebesoy) Paşa'nın emrindeki iki piyade tümeni ve Ethem Bey'in Kuva-yı Seyyâresi, Ankara'nın itirazlarına rağmen, Gediz'de konuşlanmış olan Yunan tümenine bir baskın yaptı. Baskın, Ethem Bey'e göre 'başarılı', Ankara'ya göre 'başarısız' idi. Daha sonradan, o sırada Ertuğrul Grubu Kumandanı olan Kazım (Özalp) Bey, her iki tarafın da aynı zamanda geri çekildiğini, yani ortada ne yenilgi ne de yengi olduğunu söyledi. Ne var ki Ankara'nın yorumu belirleyici olduğundan Ali Fuad Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi, yerine Ethem Bey'in hiç sevmediği Albay İsmet Bey getirildi. Sonunun yaklaştığını hisseden Ethem Bey, önce İsmet Paşa'nın karargahına silahlı baskın düzenledi. Ardından, Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Yusuf İzzet Paşa'yla buluşma bahanesiyle kendisini Bilecik'te öldürtmeye teşebbüs ettiğini ileri sürerek Kütahya'ya geçti.

    Bundan sonrası çok açık değildir. Ethem Bey, 9 Aralık 1920'de, Mustafa Kemal'e, "Paşam, hayatınız ve mevkiiniz bendenizce son dereceye kadar mukaddesattan sayılır.(.) İnsan hatasız olmak, ikaz etsinler. Ben, memleketin selameti için amir kabul ettiğimin değil, en aciz mensupların bile mütalaasına müracaat ediyorum" demiş, fakat kendisiyle görüşmek üzere Meclis tarafından gönderilen Nasihat Heyeti'nin iyimser raporlarına rağmen, Mustafa Kemal, 27 Aralık 1920'de, meselenin 'kuvvet yoluyla hallolması' için Batı ve Güney Cephesi komutanlarına birer telgraf çekmiştir.

    Meclis zabıtlarına bakılırsa, Ethem Bey, bu telgraftan iki gün sonra, yani 29 Aralık'ta Meclis'e ağır bir telgraf çekti.

    'Hain' ilanı

    Mustafa Kemal Meclis'te öfkeyle telgrafı okuduktan sonra milletvekilleri arasında ateşli bir tartışma başladı ve iki gün sonra iki oy farkla Ethem Bey 'hain' ilan edildi. Burada ilginç olan nokta, Meclis zabıtlarında sadece 'telgraf okundu' ibaresinin olması, buna karşın metnin olmamasıdır. Bu konu önemlidir çünkü, Ethem'in hangi ifadelerinin 'vatan haini' ilan edilmesine neden olduğu bilinmemektedir. Zabıtta yer almayan bu metin, ilk kez 1955 yılında Yunus Nadi tarafından bastırılan "Çerkes Ethem Kuvvetlerinin İhaneti" adlı broşürde boy gösterir. Buna göre telgraftaki en ağır itham "Ankara'da toplanan Meclis'in ne şekilde toplandığını tabii hepimiz biliyoruz. İlk icraatı da bu fakir milletin sırtından kendilerine senede üçyüz bin küsur lira tahsisat yapmaları olmuştur ki, senede içlerinde yüz lirayı bir arada gören pek azdır. Şimdi bol bol dalkavuklukla meşguldürler" ifadesidir.

    Bu tarihten sonra taraflar arasında başka telgraflar gidip gelir. Bunlardan 2 Ocak 1921 tarihinde İsmet Paşa'ya yazılan ve "Baki ilk selam" diye biten telgrafta Ethem Bey, "köprüyü geçinceye kadar öyle olsun diyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki köprünün binde birine ulaşmamışsınızdır. Ah içleri fesat dolu yurtseverler, zavallı Millet Meclisi, sizin askeri sahte ünlerinizi anlamış değil.(.) Tarih bana az, size çok lanet edecektir" demektedir.

    Yunanlılara gitmeden önceki tereddüt


    Kardeşleri Yunanlılara sığındıktan sonra Ethem Bey bir süre bekledi, 1. İnönü Muharabesi'nden sonra 64 adamıyla Yunanlılara sığındı

    İsmet Paşa, Ethem Bey'in hoşlanmadığı komutanlardandı. Ethem Bey'in Yunanlılara sığınmasının arkasında, ikili arasındaki gerginliğin payı büyüktü.

    İsmet Bey'in "son selam" diye biten olumsuz mektubu üzerine, adeta isyan etmek zorunda kalan Ethem Bey, 3 Ocak'ta Yunanlılarla temasa geçer. Ethem Bey'in emrinde o sırada emrinde 2000 kadar milis vardır. Kendisini teslim almak için gönderilen 11. Tümen'in iki alayı ile 61. Tümen'in toplam mevcudu ise yaklaşık 13 bin kişidir.

    Bu güç dengesizliğine rağmen, daha önce gözü kara davranışları ile tanınan Ethem Bey'in savaşmayı göze alamamasını yorgun ve hasta olmasına bağlamak mümkün. Adamlarına düzenli orduya teslim olmak; dağa çıkmak ve Yunanlılara sığınmak şeklinde üç seçenek sunan Ethem Bey'in kardeşleri Yunanlılara sığındıktan sonra, kararından vazgeçerek, 300 kişilik birliği ile süre Manyas, Sındırgı, Susurluk civarında dolaşması, durumu içine sindiremediğini gösterir. Ancak, İsmet Bey'e soyadını kazandıran I. İnönü Muharebesi'nin kazanılmasından sonra Ankara'nın elinin güçlendiğini görünce, 27 Ocak'ta, 64 adamı ile Yunanlılara teslim olmak zorunda kalır.

    Hikâyenin anlamı

    Bu hikâye ne anlama gelmektedir? Düşmana teslim olmak gibi aşağılayıcı bir eylemde bulunduğu için kendisini 'hain' olarak görenlerle, adeta isyana zorlandığını düşünerek 'çaresiz bir kahraman' muamelesi yapanları anlamak mümkündür. Ancak bu tür öznel değerlendirmeleri bir yana bırakırsak, hem Ethem Bey ve benzeri çetecilerin Milli Mücadele'nin mali gücünü sağlayan servet sahibi yerel eşraf ve tüccarlardan zorla haraç alması gibi eylemlerin, henüz yeni palazlanan 'milli burjuvaziyi' korkutmuş olduğunu, hem de 21 Şubat-12 Mart 1921'de Londra'da toplanan konferans masasında yer almak isteyen Ankara'nın, Batılı güçlerin güvenini sağlamak için, Milli Mücadele'nin 'Bolşevik olduğu' yolundaki kuşkuları gidermek ihtiyacında olduğunu düşünebiliriz. Nitekim, Ethem Bey'in tasfiyesi ile birlikte Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve Mustafa Kemal tarafından kurdurulan 'resmi' Komünist Partisi gibi sol oluşumlar kendini feshederken, bu talimatı dinlemeyen Yeşil Ordu Cemiyeti mensupları İstiklal Mahkemesi tarafından çeşitli cezalara çarptırıldı. Sonuç olarak, düzenli ordunun desteği ile merkezi elinde tutan kesimler, çetecilikle merkezi ele geçirmeye çalışan ve bir bölümü düpedüz 'İttihatçı', bir bölümü ise 'İslamcı-solcu' nitelikteki çevresel güçleri tasfiye etti. Bu çatışmanın ikinci katmanını Balkan kökenli İttihatçılar'la Çerkes kökenli İttihatçılar'ın mücadelesinin oluşturduğunu ileri sürenler, ayrıca İnönü'nün kişesel olarak belirleyici olduğunu düşünenler de vardır.

    Çerkes Ethem'in sürgün yılları

    27 Ocak 1921'de Yunanlılara teslim olduktan sonra İzmir'de hastaneye yatırılan Ethem Bey, oradan 19 ay kalacağı Atina'ya, ardından da Berlin'e götürüldü. Frankfurt yakınlarındaki Könisgstein kasabasındaki sanatoryumda bir süre kaldıktan sonra bilinmeyen bir tarihte Bağdat'a geçti. Cumhuriyet'in 10. yılında kendisinin de arasında olduğu 150'likler için çıkarılan genel aftan kardeşleri yararlandı, ama kendisi dönmedi. Ürdün'ün başkenti Amman'da, tek odalı kerpiç bir evde, hasta, yalnız ve yoksul biri olarak, sürekli ölüm korkusu içinde yaşadı. 21 Eylül 1948'de öldü ve Amman'daki Kabartay Mezarlığı'na gömüldü.

    Sürgün yıllarında, Yunanlıların uçaklarla Türk ordusuna dağıttığı bildirilerden birine imzasını attığı iddiası dışında aktif bir Yunan destekçiliğinden söz edilmedi. Yabancı arşiv belgelerine göre, sürgün yıllarında Yunan veya İngiliz makamları tarafından itibar görmediği ve maaşa bağlanmadığı gibi, her zaman kuşkulanılan biriydi.

    Nutuk'ta bile kendisinden 'Çerkes' diye söz edilmediği halde resmi tarihte 'Çerkes' diye anılmasını 'hayatında maruz kaldığı en büyük haksızlıklardan biri' olarak nitelediği söylenir. Gerçekten de, her ne kadar birliklerinde çok sayıda Çerkes kökenli milis varsa da, mücadelesinde hiçbir zaman etnik kökenini öne çıkarmamıştır. Hatta, Çerkes asıllı olan Anzavur Ahmet'in isyanını o kadar kanlı biçimde bastırmıştır ki, bu olayın Çerkes toplumu üzerindeki yıkıcı etkisi hâlâ sürer. 1947'de yazdığı "Gerçeklere Doğru Uyarı İçin Şiddetli Bir Haykırış" adlı risalede, olayları kendi açısından anlatırken, Mustafa Kemal için 'Neron', 'Mustafa Deccal' gibi ağır ifadeler kullanır ve Anzavur meselesinde kendisini yanıltanın kardeşi Reşit Bey olduğunu iddia eder.

    Hazırlayan: AYŞE HÜR

    RADİKAL
     

Sayfayı Paylaş