1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Charles Bukowski

Konusu 'Yazar / Şair' forumundadır ve e-PaCk tarafından 24 Kasım 2008 başlatılmıştır.

  1. e-PaCk

    e-PaCk Forum Gururu

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.481
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    1.880
    Banka:
    331 ÇTL
    [​IMG]

    “Bir hafta kalıp içtim, kiranın bitmesini bekleyerek, sonra da Village’in dışında bir oda tuttum. Derli toplu büyükçe bir odaydı ve çok ucuzdu, nedenini anlayamamıştım. Köşede bir bar buldum, bütün gün oturup bira içtim. Param hızla tükeniyordu, ama her zamanki gibi nefret ediyordum iş aramaktan. Sarhoş ve aç geçirdiğim her dakikanın benim için özel bir anlamı vardı. O gece iki şişe porto şarabı alıp odama çıktım. Soyundum, bir bardak bulup ilk şarabı koydum ve karanlıkta yatağa uzandım. İşte o zaman anladım odanın neden bu kadar ucuz olduğunu. “L” treni pencerenin önünden geçiyordu. Durak pencerenin önündeydi. Tam önümde. Odanın tamamı trenin ışığı ile aydınlanıyordu. Ve bir tren dolusu yüz geçiyordu önümden. Korkunç yüzler: fahişeler, orangutanlar, deyyuslar, kaçıklar, katiller, efendilerim. Sonra tren yavaşça hareket ediyordu ve oda bir kez daha karanlığa gömülüyordu bir sonraki tren dolusu yüzlere kadar ki her seferinde beklediğimden çabuk geliyordu. İki şişe şarap almakla ne iyi etmiştim.”



    Dünyanın en samimi adamı “CHARLES BUKOWSKI”

    Charles Bukowski, 1920 yılında Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. İki yaşındayken Los Angeles’a taşındılar ve hayatının büyük bir kısmı Los Angeles’ta geçti. Pek parlak bir çocukluk geçirmeyen Bukowski babasından çok çekti. O’nun belki de edebiyata bu kadar sağlam tutunmasının en önemli nedeni babasıydı. Birçok eserinde özellikle de “Ekmek Arası” nda babasının O’na yaptıklarından sıkça bahsetmiştir.

    Babam
    yanında bir parça karbon kâğıdı, bir çakı ve bir kırbaç taşırdı ve geceleri kafasını korumak için battaniyeyle örterdi. Ta ki bir sabah Los Angeles’ta kar yağana kadar; yağdığını gördüm, ve babamın hiçbir şeyi kontrol edemediğini anladım, ve sonra biraz daha büyüyüp ilk yük vagonuyla kaçtığımda, orada kirecin içinde oturdum, hiçbir şeye sahip olmamanın sönmüş kirecinde, çöle gidiyordum ilk defa şarkı söyledim.

    Los Angeles Lisesi’ni bitirdikten sonra Los Angeles Şehir Üniversitesi’nde gazetecilik, sanat ve edebiyatla ilgili dersler okudu. Asıl adı Heinrich Karl Bukowski’dir. Eserlerinde genellikle “Henry Chinaski” ismini kullanmıştır. Kimi zaman da “Hank” i tercih etmiştir.
    “Aftermath of a Lenghty Rejection Slip” isimli ilk öyküsü yirmi dört yaşındayken yayınlanmış olan Bukowski otuzlu yaşlarının ortalarından sonra şiir yazmaya başlamıştır. İlk öyküsünün yayımlanmasından iki sene sonra yine başka bir kısa öyküsü “20 Tanks From Kasseldown” yayımlandı. Yazdıkları kabul görmeyince uzun süre yazmadı ve değişik işlerde çalışarak, çoğunlukla da bolca içerek, at yarışı oynayarak ve aylaklık yaparak zamanını geçirdi. Ucuz otel odalarında geçirdiği zamanları kitaplarında sıkça dile getirmiştir.

    “Amerika’nın her bir yanındaki sabahın üçü sarhoşları nihayet pes etmiş olarak duvarları seyrediyorlardı. Acı çekmek için ayyaş olmak, bir kadın tarafından sıfırlanmak gerekmiyordu, ama acı çekip ayyaş olunabilirdi. Bir süre, gençlikte özellikle, talihin senden yana olduğunu sanabilirdin, bazen senden yanadır da gerçekten. Ama senin farkında bile olmadığın ve senin aleyhine işleyen birtakım ortalama hesaplar ve kanunlar vardır, her şeyin yolunda gittiğini sandığın zamanlarda bile.
    Bir gece, sıcak bir salı gecesi o ayyaş sen oluverirsin, sensin o ucuz pansiyon odasında olan ve daha önce o odalarda olmuş olmanın da bir yararı olmaz, daha da kötüdür hatta. Çünkü bir daha bu duruma düşmemeye karar vermişliğin vardır. Bir sigara daha yakmaktan, bir içki daha içmekten, o sıvası dökük duvarlarda bir çift göz, bir çift dudak aramaktan başka bir şey de gelmez elden.”

    diye bahseder “Sıcak Su Müziği” isimli kitabında.

    1950′lerde A.B.D. Posta İdaresi’nde çalıştı. Burada yaşadıklarını daha sonra “Postane” isimli kitabında anlattı.

    “Çocukların kimileri Afrika güneş kaskları ve gözlükleri giyiyorlardı; ama ben, hep aynıydım, yağmur ya da güneş, yırtık pırtık giysiler, çivileri ayaklarıma batan eski ayakkabılar. Mukavva parçaları koyuyordum ayakkabılarımın tabanlarına. Bir süre için iş görüyorlardı, ama çok geçmeden çiviler topuklarıma batmaya başlıyorlardı yine. Viski ve bira, terliyordum koltuk altlarımdan ve sırtımda bir torbayla dolanıyordum çarmıh misali; torbadan dergiler çıkarıyor, binlerce mektup dağıtıyordum güneşin altında kavrulup sendeleyerek.”

    1955′te ölümden döndü, alkol yüzünden hastanelik oldu. Bu durum O’nda adeta bir şok etkisi yarattı ve hastaneden çıktıktan sonra kendine bir daktilo satın alarak kaldığı yerden yazmaya devam etti.

    Gençlik yıllarında “Jane” isimli bir kadına aşık oldu. Jane kendisinden yaşça büyüktü; alkolikti ve bir hayat kadınıydı. Jane’le olan beraberliği maalesef Jane’in ölümüyle sona erdi. Bukowski uzunca bir süre kendine gelemedi. Daha sonra hayatına giren kadınların hiçbirini Jane kadar çok sevmediğini dile getirdi eserlerinde. “Günler, Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali” -Bukowski’yi keşfetmeme vesile olan kitaptır aynı zamanda- “Jane İçin” isimli şiirinde Jane’i şöyle anlatmıştır:

    Jane için...
    çimen altında geçen 225 günden sonra benden daha çok şey biliyor olmalısın.
    kanını emip bitireli epey oldu, artık bir sepette kuru bir çubuksun. bu işler böyle mi oluyor? bu odada aşk saatlerinin hala gölgeleri var. bırakıp gittiğinde aşağı yukarı her şeyi alıp gittin. geceleri beni ben olmaya koymayan kaplanların önünde diz çöküyorum. senin sen olman asla bir daha olmayacak. kaplanlar beni buldular ama artık umurumda bile değil.

    1957 senesinde Barbara Fry isimli bir kadınla evlendi ve evlendikten sonra O’nun yanına taşındı fakat 2 sene sonra boşandılar. 1965 senesinde başka bir kadından “Marina” isimli bir kızı oldu.
    1969’da hayatı boyunca beklediği fırsatı yakaladı. Ölene dek yanında olan, Bukowski’yi çok seven Black Sparrow’un sahibi John Martin’le tanıştı. John Martin, hayatı boyunca Bukowski’ye 100 dolarlık maaş teklifi yaptı. Charles Bukowski teklifi kabul etti ve yazmaya devam etti. John Martin’e olan minnetini birçok kez dile getirmiştir.
    John Martin’le çalışmaya başladıktan sonra ünü daha da arttı. Şiirleri ünlü edebiyat dergilerinde basılmaya, kitapları yok satmaya başladı. İnsanlar O’nu 45 yaşından sonra keşfettiler sanki. O ise bunu hep reddetti ve mütevazi hayatına devam etti. Bu konuyla ilgili olarak “Güneş İşte Buradayım” isimli kitabında şöyle der:

    “Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım. Bu iki haftada yaptığım üçüncü söyleşi, ama ben buna modadan ziyade matematiksel bir tuhaflık olarak bakıyorum. Umarım hiçbir zaman moda olmam. Moda olmak lanetlenmek demektir. Bende ya da yaptığım işte bir tuhaflık var demektir. Sanıyorum 46 yaşında, 11 yıl boyunca sessizce çalıştıktan sonra böyle bir şeyden endişe etmeme gerek yok. Tanrılar benimledir umarım. Benimle olduklarını düşünüyorum.”

    Birçok insan Bukowski’nin eserleri hakkında atıp tutar, kitaplarının birbirine benzediğini, kahramanlarının toplumdan çok uzak olduğunu; kadınlar, alkol, melankoli ve at yarışlarından başka bir şey yazamadığını söyler. Durum elbette bu kadar yüzeysel değildir.

    Bukowski, dünya üzerindeki en samimi adamlardan biridir. Bukowski neyse O’dur. Bukowski derindir. Bir şeyleri anlatabilmek için süslü cümlelere ihtiyaç duymaz. Çünkü O hiç kimsenin olamayacağı kadar sade bir adamdır. Bukowski “Loser” dır, Bukowski “Winner” dır. Yazılarında neşeyle hüznü aynı anda barındırır. Size hayatın karanlık yüzünü gösterirken yüzünüze sağlam bir gülümseme yapıştırmayı da ihmal etmez.
    Bukowski sizi kandırmaz, oyun oynamaz, birilerine yaranmak için kimsenin kıçını öpmez. Gerçeğin ta kendisidir. Cümleleri keskindir aynen ölüm gibi. Her okuduğum kitaptan sonra suratımda aptal iğreti bir gülümseme ile “bir tek ben değilmişim” derim.
    “Ölüler Böyle Sever” de kendini şöyle anlatmıştır:

    “Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”

    Uzun süre birçok kadınla beraber olduktan sonra 1976 senesinde Linda Lee ile tanıştı ve 1985′te de evlendiler.
    Son romanı “Pulp” ı bitirdikten sonra 9 Mart 1994′te öldü.
    Eserlerinin çoğu yabancı dillere çevrilmiş olan Bukowski’nin kitapları hâlâ dünyanın her köşesinde yayımlanmaktadır.


    Türkçe’ye Çevrilen Eserleri:
    Kendimizde Açtığımız Yaralar
    Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
    Kadınlar
    Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi
    Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
    Güneşe Uzan
    Ekmek Arası
    Pis Moruğun Notları
    Postane
    Bana Aşkını Getir
    Sevimli Bir Aşk Hikâyesi
    Hollywood
    Sıcak Su Müziği
    Sıradan Delilik Öyküleri
    Kasabanın En Güzel Kızı
    Pansiyon Manzumeleri
    Ölüler Böyle Sever
    Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
    Factotum
    Büyük Zen Düğünü
    Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı
    Suda Yan Ateşte Boğul
    Pulp
    Güneş, İşte Buradayım
    En Kısa Andır Mucize
    Günler Vahşi Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali
    Sarhoş Çal Piyanoyu Vurmalı Çalgı Gibi Parmakları…
    Bir Tek Ben Miyim Böyle Yaşayan?
    Ateşin İçinden Ne Denli İyi Yürüdüğündür Mesele
     
  2. ÇağanCan

    ÇağanCan Aktif

    Katılım:
    2 Kasım 2012
    Mesajlar:
    334
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    830
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    Turizm
    Yer:
    Ankara-Antalya
    Banka:
    33 ÇTL
    [​IMG]

    Charles Bukowski 16 ağustos 1920'de Andernach,Almanya'da doğdu.Asıl adı Heinrich karl Bukowskidir.Babası Henry charles bukowski bir amerikan askeriydi ve annesi katharina fett ise kadın terzisiydi.Birinci dünya savaşı sırasında Almanya'nın Andernach kentinde tanıştılar.1923 yılında Bukowski 3 yaşındayken Amerikaya gittiler ve Los Angeles'a yerleştiler.Bukowski'nin kötü bir çocukluk geçirmesi onun kendine "has üslubunun" oluşmasını sağlamıştır. Çocukluk döneminde babasından yediği dayaklar ve annesinin bu işkencelere göz yumması onun ailesine ve insanlara olan nefretine yol açmıştır.1941 yılında babasının öykülerini sokağa atmasıyla 18 yaşında evden ayrıldı ve çeşitli işlerde çalışmaya başladı fakat tamamen parasız kalınca evine tekrar döndü.Los Angeles Şehir Koleji'nde bir yıl gazetecilik ve edebiyat eğitimi aldı fakat yılın sonunda buradan ayrıldı.

    İkinci dünya savaşı sırasında Amerika'nın çeşitli şehirlerini dolaşmaya başladı ve bu arada bir dolu işe girip çıktı. Bukowski'nin ilk öyküsü 24 yaşındayken basıldı ve şiir yazmaya 35 yaşından sonra başladı.Charles Bukowski 1952 yılında postanede çalışmaya başladı ancak 3 yıl sürdü ve küçük bir şiir dergisi'nin sahibi olan zengin Barbara frye'la evlendi.Barbara Bukowski'nin şiirlerini dergisinde yayınlamaya başladı.1958 yılında posatanedeki işine geri döndü. 1970 yılında postanede ki işinden ayrıldı ve tüm zamanını yazmaya ayırdı bu ise Black Sparrow Yayınlarının sahibi john Martin'in ona ömür boyu her ay yüz dolarlık bir çek vermeyi teklif etmesiyle başlamıştır.Bukowski ömrünün büyük bir bölümünü Los Angeles'da geçirdi.Charles Bukowski 9 mart 1994 yılında 73 yaşında San Pedro, California'da ardında 45'i aşkın eser bırakarak öldü.

    Şiirlerinden Örnekler

    Bazıları
    bazıları hiç delirmez.
    ben,bazen koltugun arkasında
    3-4 gün boyunca yattıgım olur.
    orda bulurlar beni.
    Melaike'ymiş derler,
    sonra gırtlağımdan aşağı şarap döküp
    göğsümü ovarlar
    yağ serperler üzerime.

    sonra kükreyerek kalkarım,
    atıp tutar,köpürürüm-
    onlara ve evrene küfreder
    bahçeye kadar kovalarım.
    sonra kendimi çok iyi hisseder,
    tost ve yumurtanın başına otururum,
    bir şarkı mırıldanıp,
    aniden pembe
    besili bir balina gibi sevimli olurum.

    bazıları hiç delirmezler.
    ne korkunç hayat sürüyorlardır
    allah bilir.


    mahvolmuş hayatlar
    "aynı kadınla iki kez
    evlenerek hayatımı mahvettim,"demiş
    William Saroyan.

    hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler
    her zaman vardır,
    William,
    neyin veya kimin
    bizi önce
    bulduğuna
    bakar,
    mahvolmaya hep hazırızdır.

    mahvolmuş hayatlar
    olağandır
    bilgeler için de
    ahmaklar için de.

    ancak
    o mahvolmuş hayat
    bizimki olduğunda,
    işte o zaman
    farkına varırız
    intiharların,ayyaşların,hapishane
    kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
    ve benzerlerinin
    varoluşun
    menekşeler kadar,
    gökkuşağı
    kasırga
    ve
    tamtakır
    mutfak
    dolabı
    kadar
    olağan
    bir parçası
    olduklarının.

    bir dahiye rastladım
    bugün trende
    bir dahiye rastladım
    5-6 yaşlarında,
    yanıma oturdu
    ve tren kıyı boyunca ilerlerken
    okyanusa geldik
    sonra bana bakıp
    hiç de güzel değilmiş,
    dedi.

    bunu ilk defa
    o gün
    farkettim.

    merhamet tacirlerine
    her şeyin bir sebebi var
    tüm ölümlerin
    tüm öldürmelerin tüm
    göçüp gidenlerin bir sebebi var
    hiçbir şey boşuna değil
    bir sineğin boynu bile,

    ve bir çiçek
    orduların arasından geçip
    böbürlenen küçük bir çocuk misali,
    rengini gösteriyor.

    güneşin yüzü
    güneşin yüzü denli muhteşemdir boğalar
    ve bayat kalabalıklar için öldürseler de onları,
    boğadır ateşi yakan,
    her ne kadar korkak boğalar da varsa da
    korkak matadorlar ve korkak erkekler gibi,
    genel olarak boğa saftır
    ve saf ölür
    sembollerden,hiziplerden ya da sahte aşklardan uzak,
    ve onu sürükleyip götürdüklerinde
    ölen bir şey olmaz,
    bir şey geçmiştir
    ve neticede kokuşmuş olan,
    dünyanın kendisidir.

    yalnız yerdir cehennem
    adam 65'indeydi,karısı 66, alzheimer
    hastası.

    adamın ağzı
    kanserdi.
    geçirdiği ameliyatlar ve gördüğü
    ışın tedavileri
    çene kemiğini eritince
    tel takmışlardı
    çenesine.

    bir bebeğin altını
    değiştirir gibi
    hergün
    altını değiştirirdi
    karısının.

    durumundan dolayı
    araba süremediği için
    hastaneye taksi ile
    gider,
    konuşmakta zorlandığı için
    adresi kağıda yazardı. ,

    son ziyaretine
    bir ameliyat daha
    gerektiğini söylediler
    ona;sol
    yanağının ve dilinin
    biraz daha temizlenmesi gerekiyordu.
    eve döndüğünde
    karısını altını değiştirdi,
    fırına dondurulmuş hazır yemeklerden
    koydu,akşam haberlerini
    izledikten sonra
    yatak odasına gitti,silahı
    aldı,karısının şakağına
    dayadı ve ateşledi.

    kadın soluna
    yığıldı,adam
    kanepeye
    oturdu,
    namluyu ağzına soktu ve
    tetiği çekti.
    silah sesleri komşuları
    harekete geçirmedi.
    daha sonra fırında
    yanan yemeğin kokusu
    geçirdi.

    biri geldi,kapıyı
    omuzlayarak açtı ve gördü
    çok geçmeden
    polisler gelip
    işe koyuldular,bazı şeyler
    buldular:

    bakiyesi bir dolar on dört sent olan
    bir tasarruf hesabı defteri
    sonuca vardılar
    intihar.

    üç hafta sonra
    iki yeni kiracı
    taşındı daireye:

    ross adında
    bir bilgisayar mühendisi ile
    bale eğitimi alan
    karısı anatana.

    yükselme eğiliminde
    çiftlerden biri gibi
    görünüyorlardı

    Bir Sigara Tüttürürsün

    Hışımla bir sigara tüttürür
    ve tarafsız bir uykuya dalarsın, uyandığında
    pencereler ve kederin şafağı karşılar seni, borazanlar yoktur;
    bir yarlerde, sözgelimi, bir balık- heryeri göz ve kıpırtı-
    suda oynaşır durur; o balık
    olabilirdin, orada olabilirdin, suya mahkum,
    göz olabilirdin, serin ve asılı,
    gayri-insan; giy ayakkabılarını, geçir
    pantalonunu, hiç yolu yok evlat, hiç-
    olmayan havanın hiddeti, ölü menekşeler misali
    benzeşmişlerin küçümseyişi; haykır, haykır,
    bir borazan misali haykır, gömleğini geçir sırtına,
    kravatını tak, evlat: mandolin gibi
    hoş bir kelimedir keder, ve enginar gibi tuhaf; keder
    bir kelimedir ve bir yaşam tarzı; kapıyı aç,
    evlat; uzaklaş oradan.

    BİR HİKAYE

    BATTANİYE


    Son günlerde iyi uyuyamıyorum ama sözünü etmek istediğim bu değil tam olarak.Uykuya daldığımı sandığım anda olan bir şey."Uykuya daldığımı sandığım," diyorum çünkü aynen öyle.Son zamanlarda giderek daha sık, uyuduğumu hissediyorum ama düşümde odamı görüyorum, uyuduğumu düşlüyorum ve her şey yatağa girmeden önce bıraktığım gibi.Yerdeki gazete,komodinin üstündeki boş bira şişesi,çanağının içinde dönüp duran balığım,saçım kadar bana özel olan bazı şeyler.Ve birçok kez uykuda değilken,yatağa uzanmış,duvarlara bakıp uykuyu beklerken acaba gerçekten uyanık mıyım yoksa uyuyor ve odamın rüyasını mı görüyorum,diye düşünüyorum.Her şey ters gidiyor son zamanlarda.Ölümler;kötü koşan atlar;diş olamam,diye düşünüyorum.Ama sonra,en azından bir odan var diyorum Sokaklarda değilsin.Şimdi tahammül edemiyorum sokaklara.Çok az şeye tahammül edebiliyorum artık.Vücuduma iğneler batırıldı,neşterlendim,ve evet,bombalandım bile...yeter artık diyorum genellikle;daha fazlasına katlanamam .

    Şimdi olay şu:uyuyup kendimi odamda düşlediğimde veya gerçekten odamda oturmuş uyanıkken, bilemiyorum, işte o sıralar bir şeyler oluyor.Dolap kapısının biraz aralık olduğunu görüyorum, oysa biraz önce kapalı olduğundan eminim.Sonra kapının aralığı ile vantilatörün(hava sıcak olduğu için yerde bir vantilatörüm var) aynı çizgide olup başımı nişanladıklarını fark ediyorum.Ani bir öfke ile yastığımdan uzaklaşıyorum, öfke diyorum çünkü genellikle beni ortadan kaldırmak isteyen bu şeylere okkalı bir küfür sallıyorum.Şimdi sizin, "Çocuk delirmiş,"dediğinizi duyar gibi oluyorum, gerçekten delirdim belki de. Ama öyle olduğunu sanmıyorum her nedense.Bu benim lehime küçük bir artı, eğer bir artı sayılabilirse.İnsanlarla beraberken kendimi rahatsız hissediyorum.Benden uzak şeylerden söz edip, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar.Ama kendimi en çok onlarla beraberken güçlü hissediyorum.Şöyle düşünüyorum:Onlar bütünün bu küçük parçaları ile varlıklarını sürdürebiliyorlarsa , ben de sürdürürüm.Ama yalnızken ve kendimi bir tek duvarla, nefes almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor.Anlaşılan ben zayıf bir adamım.İncil'i denedim, filozofları, şairleri, ama bir şekilde hepsi hedefi şaşırmışlardı.Tamamen başka bir şeyden söz ediyorlardı.Ben de okumayı kestim uzun süre önce.İçki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin, şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim "başarmak"isteği duymamamdı.Bir aile istemiyordum,saygın bir iş istemiyordum.Böyleydim işte:entelektüel değilim, sanatçı değilim, alelade bir insanı kurtaran köklerden de yoksunum.Arada derede kalmış bir şey gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

    Ve ne kadar kabayım!Elimi kıçıma atıp kaşıyorum.Basurum var acayip.Cinsel ilişkiden daha keyifli.kanayana kadar kaşırım, acı beni durdurmaya zorlayana kadar.Maymunlar,goriller yapar bunu.Hayvanat bahçesinde gördünüz mü onları hiç kanayan kırmızı kıçları ile?

    Ama izin verin devam edeyim.Garipliklere meraklıysanız size cinayetten söz edeyim.Bu Oda Düşleri, öyle diyelim bunlara, birkaç yıl önce başladı.İlk olduğunda Philadelphia'daydım.O sıralar pek çalışmıyordum ve kirayı dert ettiğm için olmuştu belki de.O zamanlar biraz şarap ve bira içiyordum sadece, seks ve kumarda tüm güçleri ile girmişlerdi kanıma.Bir sokak kadını ile yaşamama rağmen, her gece 2 veya 3 değişik erkekle beraber olduktan sonra benimle seks veya kendi deyimiyle "aşk" yapmak istemesi tuhafıma gidiyordu; her sokak sokak şovalyesi kadar avarelik etmiş, hapiste yatmış olmama rağmen o değişik erkeklerden sonra oraya girmek beni rahatsız ediyordu... beni etkiliyordu ve zorlanıyordum."Tatlım," derdi,"seni SEVDİĞİMİ anlamalısın.Onlarla hiçbir şey değil.Bir kadını ANLAMIYORSUN.Kadın seni içeri alabilir,orda olduğunu sanırsın ama orda değilsindir bile.Seni, içime alıyorum.Bu söyledikleririn pek yararı olmuyordu.Duvarları yaklaştırıyordu sadece.Ve bir gece, düş görüyor veya görmüyordum, uyandım ve yanımda yatıyordu(veya uyandığımı düşlüyordum) etrafıma bakındım ki bir sürü küçük adam bizi yatağa bağlıyordu, 30-40 taneydiler, gümüş renginde bir teli yatağın altından geçirip üstümüze sarıyorlardı.Kadınım huzursuz olduğumu hissetmiş olmalıydı.Gözlerini açıp bana baktı. "Sessiz ol!" dedim. "Hareket etme!Elektrik verip öldürmek istiyorlar bizi!" "KİM BİZE ELEKTRİK VERMEK İSTİYOR?"

    "Allah kahretsin, sana SESSİZ ol dedim!Kımıldama!" Bir süre daha çalışmalarına izin verdim, uyuyormuş gibi yaparak.Sonra tüm gücümle doğrulup telleri parçaladım.Şaşırmışlardı.Bir tanesine bir yumruk salladım ama ıskaladım.Nereye gittiklerini bilmiyorum ama onlardan kurtulmuştuk. "Ölümden kurtardım," dedim kadınıma. "Öp beni sevgilim,"dedi.

    Neyse, bugüne dönelim.Sabahları kalktığımda vücudumda izler oluyor, mavi çürükler.Özellikle izlediğim bir battaniye var.Bu battaniye ben uyurken canıma okuyor.Uyanıyorum ve bazen battaniye boğazıma sarılmış oluyor, zor nefes alıyorum.Hep aynı battaniye.Ama ben bir şey yokmuş gibi davranıyorum.Bir bira açıyor, yarış bültenini alıp başparmağımla aralıyor, yağmur yağabilir mi diye pencereden bakıp her şeyi unutmaya çalışıyorum.Beladan uzak ve rahat yaşamak istiyorum sadece.Yorgunum.Bir şeyler hayal etmek veya uydurmak istemiyorum.

    Ama o gece tekrar uyuz etti beni battaniye.Yılan gibi hareket ediyor.Türlü biçimlere giriyor.Yatağın üstünde açık ve düz olarak durmayı reddediyor. Ertesi gece de aynı.Kanepenin önüne, yere fırlatıyorum.Sonra kımıldadığını görüyorum.Başımı yana çevirdiğim anda kımıldadığını görüyorum, inanılmaz bir hızla.Ayağa kalkıp bütün ışıkları yakıyorum ve gazeteyi alıp okumaya başlıyorum, ne olursa olsun, son modalar, kekliği nasıl pişirirsiniz, bahçelerde bürüyen yabani otlardan nasıl kurtulursunuz; editöre mektuplar, politik sütunlar, küçük ilanlar, ölüm ilanları ve gerisi.Bu arada battaniye kımıldanıyor ve ben 3-4 bira içiyorum, bazen gün ışıyor ve uyumak kolaylaşıyor.

    Geçen gece olan oldu.Veya akşamüstü başladı.Uykusuz olduğum için akşamüstü dört gibi yatğa girdim ve uyandığımda veya odamı düşlediğimde, karanlıktı vebattaniye boğazıma sarılmıştı, beklenen anın bu olduğuna karar vermişti!Bu işin gizlisi saklısı yoktu artık!Beni haklamaya kararlıydı ve güçlüydü, veya ben güçsüzdüm, düşte gibi, ve nefesimi kesmesini önlemek için tüm gücümü sarfetmek zorunda kaldım, ama üstümdeydi yine de, küçük ama güçlü ataklar yapıp beni hazırlıksız yakalamaya çalışıyordu.Alnımdan ter akmaya başlamıştı.Kim inanırdı böyle bir şeye? Böylesine lanet bir şeye kim, nasıl inanırdı? Canlanıp beni boğmaya teşebbüs eden bir battaniye? Hiçbir şey ilk kez yaşanmadan inanılır olamaz - atom bombası veya ruslar'ın uzaya insan yollaması veya tanrı'nın dünyaya inip kendi yarattığı insanlar tarafından çarmıha gerilmesi.Gelmekte olan şeylere kim inanır?Son ateş zerresine? Uzay gemisinde 8-10 kadın ve erkek, Nuh'un yeni gemisi, insanlığın yorgun tohumunu başka bir gezegene ekmek? Ve bu battaniyenin beni öldürmeye çalıştığına inanacak adam veya kadın nerde? Bir tek kişi yok, lanet olsun!Bu da işleri büsbütün zorlaştırıyordu bir şekilde.Kitlelerin hakkımda ne düşündüğü konusunda çok az bir hassasiyetim olmasına rağmen, onların battaniye gerçeğini idrak etmesini istiyordum.Tuhaf mı?Nedendi bu? Ve tuhaftır, sık sık intihar düşünmeme rağmen, battaniyenin bana yardım etmeye çalışması mücadele etmeme neden oluyordu.

    Sonunda mereti yere çaldım ve bütün ışıkları yaktım.Bu son verecekti işe! IŞIK, IŞIK, IŞIK!

    Ama hayır, ışığın altında hala kıpırdayıp birkaç santim ilerlediğini gördüm.
    Oturup dikkatle izledim.Tekrar kımıldadı.Yarım metre vardı bu kez.Kalkıp
    giyinmeye başladım, ayakkabı ve çoraplarımı bulmak için tamamen uyanmış bir şekilde battaniyenin yanından geçtim.Sonra giyindim ve ne yapacağımı bilemedim.Battaniya harekesizleşmişti.Bir akşam yürüyüşü iyi olurdu belki.
    Evet köşedeki gazeteci çocuklara yürüyecektim.o da kötüydü aslında. Mahallenin bütün gazeteci çocukları entellektüeldiler:G.B Shaw.Q. Spengler ve Hegel okurlardı.Ve gazeteci çocuklar değildiler:60, 80 veya 1000 yaşındaydılar. Lanet.Kapıyı çarpıp dışarı çıktım.

    Sonra merdivenin başına geldiğimde, bir şey başımı çevirip koridorun sonuna bakmama neden oldu.Doğru tahmin ettiniz: Battaniye beni izliyordu, yılanımsı hareketlerle, kıvrımlar ve önündeki gölgeli kısımda baş, ağız, gözler.
    Size şunu söyleyeyim, bir dehşetin dehşet olduğuna inandığınız anda nihayet daha AZ dehşete düşersiniz.Bir an için battaniyemi bensiz, yalnız olmak istemeyen yaşlı bir köpek gibi düşündüm, beni izlemeliydi.Ama sonra bu
    köpeğin, bu battaniyenin, beni öldürmeye çalıştığını hatırladım ve süratle merdivenlerden aşağı indim.

    Evet, evet, peşimden geldi!İstediği kadar hızlı hareket ederek basamakları indi.Sessiz.kararlı.

    Üçüncü katta oturuyordum.aşağı izledi beni.İkinci kata.Birinci kata.Önce dışarı çıkıp koşmayı düşündüm ama dışarısı çok karanlıktı, geniş caddelerden uzak, sessiz ve tenha bir mahalleydi.En iyisi birilerinin yanında olup durumunun gerçek olup olmadığından emin olmaktı.Gerçeğin gerçek olabilmesi için EN AZ iki oy gerekiyordu.Yaşadıkları zamanın ilerisinde olan sanatçılar bunu bilirler, deliler ve halüsilasyon görenler de öyle.Bir hayali bir tek sen görüyorsan adama ya aziz derler ya da deli.
    102 numaralı dairenin kapısını çaldım.Mick'in karısı açtı kapıyı. "Selam Hank,"dedi, "içeri gel."
    Mick yataktaydı.Her yeri şişmişti, bilekleri normalin iki misli, karnı hamile bir kadınınki gibiydi.Çok içerdi ve karaciğeri iflas etmişti.Su doluydu Mick.Askeri Hastane'de bir oda boşalmasını bekliyordu.
    "Selam Hank."dedi, "bira getirdin mi?
    "Bak,Mick."karısı, "doktorun ne dediğini biliyorsun:Damla yok, bira bile."
    "Battaniye ne iş?"diye sordu mick.
    Aşağı baktım.Battaniye fark edilmeden içeri girebilmek için koluma dolanmıştı.
    "Bende bir sürü var, işinize yarar diye düşündüm."
    Kanepenin üstüne fırlattım mereti.
    "Bir bira getirmedin mi?"
    "Hayır Mick."
    "Bir bira çok iyi gelirdi."
    "Mick,"dedi karısı.
    "Bir tane olabilir,"dedi karısı, "bakkala gidip geleyim."
    "Gerek yok," dedim , "ben gider dolabımdan alırım."
    Ayağa kalkıp, kapıya doğru yürüdüm, gözüm battaniyenin üstündeydi.Kıpırdamadı.Kanepeden öylece baktı bana.
    "Hemen dönerim,"dedim ve kapıyı kapattım.
    Herşey kafamda olmalı diye düşündüm.Battaniyeyi yanımda taşımış, beni izlediğini hayal etmiştim.İnsanlarla daha fazla görüşmeliydim.Dünyam çok dardı.
    Yukarı çıkıp 4-5 aldım, kesekağıdına koyup aşağı inmeye başladım.İkinci kattaydım ki bağrışmalar, küfürler ve bir el silah sesi duydum.Kalan basamakları koşarak inip 102'ye daldım.Mick, o şişli hali ve dumanı tüten 32'lik bir magnum ile ayakta duruyordu.Battaniye kanepede, bıraktığım yerdeydi.
    "Mick, sen delisin!"diyordu karısı.
    "Haklısın,"dedi Mick, "sen mutfağa gider gitmez battaniye, Tanrı yardımcım olsun, kapıya doğru gitti.Kapının tokmağını çevirmeye çalışıyordu, dışarı çıkmak istedi ama tokmağı kavrayamadı.İlk şoktan çıkınca yataktan kalkıp üstüne yürüdüm ve iyice yaklaştığımda tokmaktan sıçradı, gırtlağıma dolanıp beni boğmaya çalıştı!"
    "Mick biraz rahatsız," dedi karısı, "iğne yapıyorlar.Bazı şeyler görüyor.İçerken de bazı şeyler görürdü.Hastanye yatınca düzelir."
    "Allah kahretsin!"diye bağırdı Mick pijamalarının içinde çok şiş, "bu şey beni öldürmeye çalıştı diyorum,iyi ki magnum doluydu, dolaba koşup çıkardım, tekrar üstüme geldiğnde vurdum onu.Sürünerek uzaklaştı.Sürünüp kanepeye çıktı, şimdi de orda işte.Merminin açtığı deliği görebilirsin.Hayal filan görmedim."
    Kapı çalındı.Yöneticiydi. "Çok fazla gürültü yapıyorsunuz,"dedi. "Saat 10'dan sonra televizyon ve gürültü yok."
    Sonra gitti.
    Battaniyenin yanına gittim.Gerçekten de bir delik açılmıştı. Battaniye hareketsizdi.Bir battaniyenin can alıcı noktası neresidir?
    "Tanrım, bir bira içelim,"dedi mick, "ölüp ölmemek umurumda değil."
    Karısı 3 şişte açtı, Mick ve ben birer Pall Mall yaktık.
    "Hey moruk,"dedi, "giderken bu battaniyeyi de götür."
    "İhtiyacım yok mick,"dedim, "sende kalsın."
    Birasından büyük bir yudum aldı. "Bu allahın cezası şeyi burdan götür!"
    "İyi de,ÖLDÜ değil mi?"diye sordum.
    "Nerden bileyim?"
    "Bu battaniye saçmalığına inandığını mı söylemek istiyorsun Hank?
    "Evet, bayan."
    Başını geriye atıp güldü. "İki kaçık orospu çocuğu tanıyorsa, sizlersiniz,"dedi.Sonra ekledi, "Sen de içiyorsun değil ni Hank?"
    "evet, bayan."
    "Çok mu?"
    "Bazen."
    "Tek istediğim bu allahın cezası battaniyeyi burdan çıkarman!" dedi Mick.
    Biramdan büyük bir yudum alıp keşke votka olsaydı diye geçirdim aklımdan. "Tamam dostum,"dedim, "battanityeyi istemiyorsan alırım."
    İyice katlayıp kolumun üstüne koydum.
    "İyi geceler."
    "İyi geceler Hank, ve biralar için teşekkürler."
    Merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım; battaniye çok hareketsizdi .Mermi canına okumuştu belki de.Odama girip bir sandalyenin üstüne fırlattım.Bir süre oturup izledim onu.Sonra aklıma bir fikir geldi.
    Bulaşık kabını alıp içine biraz gazete kağıdı doldurdum.Sonra patates soyma bıçağını aldım.Sonra da iskemleye oturdum.Battaniyeyi kucağıma alıp bıçağı kaldırdım.Ama zordu battaniyeyi kesmek.İskemlede oturup kalmıştım, Los Angeles'ın berbat gece ayazı enseme vuruyordu ve zordu kesmek.Nasıl bilebilirdim ki? belki de bir zamanlar beni sevmiş bir kadındı bu battaniye, battaniye kılığına girip benden öç almaya çalışıyordu.İki kadın düşündüm.Sonra tek bir kadını düşündümSonra mutfağa gidip bir şişe votka açtım.Doktor sert içkilere takılırsam öleceğimi söylemişti.Ama gizliden çalışıyordum ona karşı.İlk gece bir yüksük dolusu.Ertesi gece iki yüksük derken... Bir bardak doldurdum bu kez.Ölüm değildi rahatsız edici olan, hüzün ve meraktı.gece ağlayan bir iki iyi insan.Bir iki iyi insan.Belki de battaniye beni ölüme, kendi yanına almaya çalışan bir kadındı veya bir battaniye olarak beni sevmeye çalışıyor, nasıl yapabileceğini bilemiyordu... veya beni izlemek isteyince kapıdan çıkmasını engellediği için Mick'i öldürmeye çalışmıştı?
    Delilik mi? Neden olmasın? Ne delilik değildir ki? Yaşam delilik değil mi?Kurulmuş oyuncaklar gibiyiz... birkaç kez kuruluyoruz, bitince güle güle... ve ortalıkta dolanıp varsayımlarda bulunur, planlar yapar, valiler seçer, çimlerimizi biçeriz... Delilik tabii ki, ne delilik DEĞİLDİR?

    Votka bardağını bir dikişte içip bir sigara yaktım.Sonra son kez battaniyeyi elime alıp kestim!Kestim, kestim ve kestim, nerden kesildiği belli olmayacak kadar küçük parçalara kestim onu... parçaları bulaşık kabına koyduktan sonra, kabı pencerenin yanına yerleştirdim ve dumanı üflemesi için vantilatörü çalıştırdım.Kap alev alırken ben mutfağa gidip bir votka daha koydum.Geri döndüğümde kırmızı ve iyi yanıyordu, eski boston cadıları gibi, herhengi bir Hiroşima gibi, herhangi bir aşk gibi, bütün aşklar içinden bir aşk gibi, ve kendimi hiç iyi hissetmedim, hiç.İkinci bardağı içtim ve neredeyse hiçbir şey hissetmedim.Bir tane daha koymak için mutfağa gittim, bıçağı yanımda götürmüştüm.Bıçağı lavaboya fırlatıp şişenin kapağını açtım.Lavabodaki bıçağa baktım tekrar.Yan tarafında belirgin bir kan izi vardı.

    Ellerime baktım.Elimde kesik olup olmadığını kontrol ettim.İsa'nın elleri harikulade ellerdi.Ellerime baktım.Kesik yoktu.Çizik yoktu.Çentik bile yoktu.

    Gözyaşlarımın yanaklarımdan süzüldüğünü hissettim, bacakları olmayan, ağır ve anlamsız şeyler gibi sürünerek.Deliydim ben.Gerçekten delirmiş olmalıyım.
     

Sayfayı Paylaş