1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Çocuklarda Ölüm Kavramı

Konusu 'Felsefe / Psikoloji' forumundadır ve dderya tarafından 1 Ekim 2015 başlatılmıştır.

  1. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.297
    Beğenileri:
    7.486
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    219 ÇTL
    Çocuklarda Ölüm Kavramı

    Kimi anne babaların kullandıkları bir eğitim yöntemi de çocuğu kendi ölümleriyle korkutmaktır. Bu hem bir acındırma, hem de bir korkutma ve sindirme yöntemi olup çocuğu olumsuz biçimde etkiler. Çocuklar için en büyük acı ve korku yaratan durum anne babasını kaybetmek, yalnız kalmaktır.

    Çocuklar annelerinden, babalarından ve başkalarından duyduklarını, gördüklerini çağlarına ve yaşlarına göre yorumlayarak ölüm kavramını geliştirirler.

    Üç-dört yaşında bir çocuk ölümü canlı, cansız bütün varlıkların sevdiklerinden ayrılması, dönüşü olan uzun bir yolculuğa çıkması biçiminde anlar. Sararmış, solmuş, kurumuş, dalından düşmüş bitkilere, çiçeklere, meyvelere, yapraklara bakar; bahçede, evde, sokakta ölmüş kelebekleri, kuşları, kedileri, köpekleri görür. Bunlarla ilgili sorular sorar. Verilen cevapları kendine göre yorumlayıp bir anlam çıkarmaya çalışır, ölümü uykuya benzetir. Hareketsiz yere yatıp gözlerini kapatın öldüğünü söyler. Sonra birdenbire dirildim diye yerinden fırlar. Böylece ölüm oyunları oynar ya da daha iyi bir deyişle ölümle oynar. Ancak 1 ölümle iç içe oynanan bu oyunlar, ölüme ilişkin olarak anlatılan, işitilen, görülen olaylar bunu etkilemez. Zihninde ölüm, anlamını pek iyi kavrayamadığı, etkisi ve duygu yükü bulunmayan bir sözcük olarak iz bırakır. Ölümün geri dönülmez ve sürekli bir olgu olduğunu anlayamaz ve kavrayamaz.

    Beş-altı yaşında ölüm-uyku benzetmesi etkinlik kazanır, annesinden, babasından, çevresinden öğrendikleriyle çocuk ölümün uzun bir uyku olduğunu kabul eder, ölümle uykuyu eşanlamlı olarak kavramlaştırır. ölümün uyku gibi geri dönülen, uyanılan bir olgu olduğunu kabul etmesine karşın annesinin, babasının hastalanmasını, yaşlanmasını istemez. öleceğini düşündüğünde kaygılanır, korkuya kapılır.

    Ölülerin toprağa gömüldüğünü öğrenen çocuk onların toprak altındaki yaşamlarına ilişkin sorular sorar. Toprak altındaki yaşantıyla ilgilenir. Aldığı cevaplara göre ölümle ilgili korkusu artar ya da azalır.

    Bu yaş dilimi içinde çocuğa anlatılan masallarda, resimli kitaplarda, çizgi filmlerde, televizyon dizilerinde yer alan, işlenen konuların ölüm kavramı ve korkusunun gelişmesinde önemli rolü olur. Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel gibi öyküler de ölümün uzun bir uyku olduğu ve istenildiğinde uyanma olasılığının bulunduğu düşüncesini perçinler.

    Öykülerde, masallarda, filmlerde yer alan kahramanların bütün tehlikelere karşın ölmemesi, oysa kötü insanların, cadıların, devlerin, öcülerin ölmesi ölümün bir ceza olduğu düşüncesini geliştirir, böylece çocuk kötü olmadığı sürece ölümün M** dişinden, annesinden, babasından, yakınlarından uzak olacağını tasarlar.

    Altı-yedi yaşında çocuk ölüm olayım somutlaştırarak tanrı ile bağlantı kurar, ölümün tanrının isteğiyle olduğunu düşünür. Doğruların, iyilerin, güzellerin ölmeyeceğini ya da öldüklerinde cennete gideceklerini kabul eder. Böylece cennete gitme umuduyla ölümün geri dönülmeyen, sonsuz bir yolculuk olduğu korkusu hafifler.

    Bu yaş dilimi içimle çocuğun, annesinin, babasının ölümü ile ilgili korkuların altında yalnız kalma korkusu da yer alız özellikle annelerin çocukları eğitmek için yaptıkları ölüm sömürüsü bu korkuyu pekiştirir. Bilindiği gibi kimi anne, “benim sözümü dinlemezsen, dediğimi yapmazsan ölürüm” diye ölüm korkusunu bir eğitim yöntemi olarak kullanır. Böylece çocukta bu korkunun gelişmesine, büyümesine yol açar. Sonuç olarak, çocuk kendi ölümü gibi annesinin, babasınm, sevdiklerinin ölümünü de bir ceza olarak düşünmeye başlar.

    [​IMG]
    Genel olarak çocuk dokuz-on yaşmdan sonra ölümün geri dönülmeyen bir olgu olduğunu düşünür. Ancak yakın çevresinde ölüm görmemiş, sevdiğini yitirmemiş bir çocukta ölüm kavramı tam olarak gelişmez, ölüm korkusu somut olarak yaşanmaz. Bu durum erişkin için de böyledir. İnsanlar sevdiklerini, yakınlarını yitirdikten sonra ölümü görüp tanırlar.

    Aile içinde ölüm, çocuğun içinde bulunduğu yaş dilimine ve Ölen insanla yakınlığa, sevgi bağına göre çocuğu etkiler, değişik tepkilere yol açar. Kimi çocuk ölümle ve ölüyle ilgili soru sormaz. Anlatılanların, işittiklerinin üstünde durmaz. Kimi çocuk böyle bir olay karşısında aşırı, gereksiz yere neşeli ve sevinçli davranır. Bu davranışlar çocuğun ölüm olayından duyduğu aşırı korkuya, kaygı ve paniğe karşı geliştirdiği “yadsıma” biçimindeki savunma düzeninin ürünüdür.

    Gerçekte ölen insanın çocuğa yakınlığı, ilgi ve sevgi derecesine göre ölüm çocuğun dünyasını altüst eder. Endişe, kaygı, korku, kızgınlık, öfke gibi duygulardan oluşmuş karmaşık duygu durumu yaratır. Kaybettiği anne ya da babasından biriyse, buna yalnız kalma, terk edilme korkusu da eklenecektir. Bu ölümden kendisini sorumlu tutacak, yaptığı kötülüklerin, yaramazlıkların sonucu cezalandırıldığını kabul edecektir. Böylece suçluluk ve günahkârlık duygularının ağırlığı altında ezilecektir.

    Annesi, babası, yakınlarından birini kaybeden çocuk bu durumu genelleştirir. Babası ölen çocuk annesinin de öleceğinden korkar. Annesi ölen çocuk babasının öleceğinden endişelenin Yakınlarından birini kaybeden çocuk annesinin, babasının ölümünü düşünüp kaygılanır.

    Bu durum çocuğu karmaşık kaygılar içine sokar. Sevdiklerini üzmekten, onları yitirmekten korkar, bu nedenle onlarla birlikte olduğunda sessiz ve hareketsiz olmayı yeğler. Kendisinde gelişmiş olan suçluluk duygusu nedeniyle sevdiklerine zarar vermekten çekinir; ölümler çoğunlukla kapalı yerlerde olduğundan, sevdikleriyle kapalı yerlerde kalmaktan kaçınır.

    Bunlar bilinçdışı karar sürecinin örnekleridir. Bu durum erişkinlik, yetişkinlik çağında da sürer. Bu tür davranışların her biri inanç düzeyinde yer alır. Bilinçli düşüncede, mantıksal çatıda bulunmaz.

    Bunlar bilinçdışı karar sürecinin örnekleridir. Bu durum erişkinlik, yetişkinlik çağında da sürer. Bu tür davranışların her biri inanç düzeyinde yer alır. Bilinçli düşüncede, mantıksal çatıda bulunmaz.

    Bu çocukluk çağı takıntıları kişiyi erişkinlikte şöyle bir çözüme götürebilir: “Ben çevremde bulunan insanları hoşnut edecek biçimde davranırsam iyi olur, böylece onlar beni bırakıp gitmez.”

    Aile bireylerinden biri bırakıp gider ya da ölürse, çocuk geri kalan aile bireyini elinde tutmak için çok sıkı bir bağlılık, bağımlılık geliştirebilir.

    Bu bağlılık çok güçlü bir bilinçdışı enerji olur. Gelecekte bireyin yaşantısında büyük hasar ve yıkıntı etkisi yapacak rolü oynar. Erişkin ve yetişkin olarak biz bağımsız olarak hareket etmek, duymak, düşünmek durumundayız. Çözülmeyen bağlantıları olan erişkinler içlerinde yer alan büyük çatışmalardan acı çekerler. Başkalarıyla ilişkilerinde sınırlı olurlar. Buna karşılık bağımlı oldukları kişi için, o olmadan ne yaparım diye düşünürler.


    Kaynak: Özcan Köknel, Kaygıdan Korkuya
     

Sayfayı Paylaş