1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Cuma Hutbeleri

Konusu 'Genel Dini Konular' forumundadır ve Suskun tarafından 19 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Cuma Hutbeleri



    Allah Sevgisi
    Gördüğümüz ve göremediğimiz varlık alemi Yüce Rabbimizin eseridir. Çevremizdeki canlı ve cansız her şey O’nundur ve bize O’nu anlatır. Her şey ancak O’nunla anlam kazanır. Göklerin ve yerin yaratıcısı O’dur.Yeryüzünde ve göklerde olan her şeyi hizmetimize sunan O’dur. Verdiği nimetleri saymaya kalksak bitiremeyiz. Bütün bunların karşılığında bizden istenen ise yalnızca O’na kulluğumuzu ve şükranımızı arzetmektir. O’nu her şeyden çok sevip, O’na bağlanmak ve O’na itaat etmektir.

    Değerli Müminler!

    Kulluğun başlangıcı marifettir. Allah’ı tanıyıp, O’nu sevmek ve yalnızca O’na kulluk etmektir,

    Allah’ı sevmenin dışa yansıması, Peygamber’i vasıtasıyla bildirdiği hak din İslam’ı kabul etmektir. Allah’a ve Peygamber’ine itaat etmektir. Varlıkta da darlıkta da Allah’a isyan etmemek, ihtiyaç ve isteklerini yalnız O’na arz etmektir. O’nun sevdiklerini sevmek, sevmediklerinden uzak durmaktır, sevdiğini Allah için sevmektir.

    Bu hususta Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç özellik vardır, ki bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını alır: Allah ve Resûlünü her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini yalnızca Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”

    Cüneydi Bağdadi hazretleri bu sevgiden şöyle söz etmektedir: “Şu kalp Allah’a aittir. Ona sakın yabancıyı sokma! Sevgide ölçüyü iyi ayarlamak lâzımdır. Sevgi, teslimiyeti ve tam tevekkülü gerektirir. Gayrisinden hicret ve firkat gerektirir. Koşmak, koşmak, yine koşmak gerektirir. O’nun kapısı hiç kapanmaz. Kapıyı kapalı zannediyorsanız, O’nu tanımıyorsunuz demektir.”

    Aziz Müminler!

    Allah sevgisini geliştirecek davranışların başında farz ibadetler gelir. Bunları nâfileler takip eder. Bir hadis-i kudsîde şöyle buyurulmuştur: “Kulum, bana en iyi farz ibadetlerle yaklaşır. Nâfile ibadetlerle bu yakınlaşmasını sürdürür. Nihayet ben onu severim. Sevince de (adeta) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu kesinlikle korurum.”

    Kişiyi Allah’a yaklaştıran bir diğer yol, Peygamber’i sevip, sünnetine tabi olmaktır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

    Hutbemizi bir ayet-i kerime mealiyle bitiriyorum: “De ki: «Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, aşiretiniz, ele geçirdiğiniz mallar, kesat olup gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler size Allah ve peygamberinden ve onun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah öyle fasıklar güruhunu doğru yola erdirmez.”

    Allah cümlemizi kendisini seven, kendi sevgisine lâyık olan kullarından eylesin.

    Kamil ABDULLAHOĞLU- Vaiz
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Doğru ve Dürüstlük
    Aziz Peygamberimiz buyuruyor ki:
    “Sakın doğruluktan sapmayın! Çünkü doğruluk sizi üstün ahlâka ulaştırır, üstün ahlâk ise cennete götürür. Doğruluk ve dürüstlüğe devam eden kişi, neticede (Allah’ın katında) ‘sıddîk’ (yani dürüstlüğü karakter haline getiren insan) olarak yazılır. Yalan söylemekten de kaçının! Çünkü yalan insanı günahlara sürükler; günahlar ise cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye en sonunda Allah’ın katında kezzâb (yani yalancılığı huy haline getirmiş kimse) diye yazılır.”
    Doğruluk ve dürüstlüğüne düşmanlarının bile hayran olduğu Muhammedü’l-Emîn, “Benim için sözlerin en güzeli, en doğru olanıdır” buyuruyor.
    İslâm âlimleri doğruluk ve dürüstlüğü ahlâkın en büyük alâmeti kabul etmişler ve –Nisâ sûresinin 69. âyetindeki ve ilgili hadislerdeki sıralamayı dikkate alarak- peygamberlerden sonra en yüksek derecede, sıddîkların yani dürüstlüğü hayatlarının ilkesi haline getirenlerin bulunduğunu bildirmişlerdir.
    Yalan dolanla iş çevirenler, işlerine sahtekârlık katanlar, belki bir zaman için başarılı olabilirler; fakat sonunda kaybeden onlar olacak, aziz cemaat…
    Allah’ın insanoğluna verdiği nimetlerin en büyüğü akıl, zekâ ve konuşma yeteneğidir. Yüce Rabbimiz bunları bize, hak ve hayır yolunda kullanalım diye vermiştir; yalancılık, hilekârlık gibi ahlâk dışı yollarla şunu bunu aldatmak için değil!..
    Resûl-i Zîşan efendimizin şu hadisi, dürüstlükten uzaklaşmanın dinî hayatımız için ne büyük bir tehlike teşkil ettiğini dile getirmektedir:
    “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, Söz verdiğinde sözünden döner, Kendisine bir emanet bırakıldığında emanete hıyanet eder.”
    Bu hadis de gösteriyor ki, sadece sözlerimizde değil; işlerimizde, duygu, düşünce ve niyetlerimizde de dürüst olmamız gerekiyor,
    Muhterem Müslümanlar!
    Sözümüz özümüze, özümüz işimize uygun olmadıkça, görünüşteki iyiliklerimiz ne dinî ne de ahlâkî bir değer taşır. Çünkü Yüce Kitabımızın ifadesiyle Allah Teâlâ, “Gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” “İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da (fark etmeyecek), Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir.” Aynı uyarıyı, Efendimiz (s.a.v.) de “Ameller niyetlere bağlıdır” şeklindeki özlü hadisleriyle dile getirmiştir.
    Yaklaşık bin sene önce yaşamış ünlü bir Müslüman âlim olan Ragıb el-Isfahânî’ye göre, “Doğruluk bütün iyi ve güzel şeylerin temeli, peygamberliğin dayanağı, takvânın meyvesidir. Doğruluk olmasa dinlerin hükümleri anlamını kaybeder. Öte yandan bir kimsenin yalanı huy haline getirmesi, onun insanlıktan çıkmasıyla aynı anlama gelir. Çünkü konuşma yeteneği sadece insanın özelliğidir. Yalancı olarak tanınanların sözlerine güvenilmez; konuşması hiç kimseye fayda getirmez; konuşması faydasız olan ise hayvanlarla eşit duruma düşer. Hatta –anılan âlime göre- böyle biri hayvandan da kötüdür; çünkü hayvan (konuşamadığı için) diliyle faydalı olamaz; ama zarar da vermez, yalan konuşan ise başkasına faydalı olmadığı gibi üstelik bir de zarar verir.
    Yüce Rabbim bizleri sözümüzde, özümüzde ve işlerimizde doğruluktan, dürüstlükten ayırmasın.
    Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
    İstanbul Müftüsü​
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Kent Ahlakı
    Resûl-i Zîşan Efendimiz şehirde doğdu, tam bir şehirli olarak yaşadı. Şehirde vahiy alıp peygamber oldu, nihayet şehirde dünyaya veda etti. İslâm, maddi ve mânevi unsurlarıyla şehir hayatını dikkate alan bir düzen kurdu.

    Hicretten sonra müslümanlar, Yesrib kentine Medine adını verdiler. Medine “Şehir” demektir. Medeniyet kelimesi “medine”den gelir. Yine “Medine”den gelen temeddün kelimesi hem “şehirlileşme” hem “uygarca yaşama” anlamında kullanılır. İslâm düşünürleri, insanı “medenî canlı” diye tarif etmişlerdir. Dünyanın ilk sosyologu sayılan İbn Haldun, bedevî hayat tarzının hüküm sürdüğü yöreleri “temeddün etmemiş, yani uygarlaşmamış yerler” olarak değerlendirmiştir.

    Hz. Peygamber Medine şehrini, günümüzde “kent etiği” denilen ilkeler ve erdemlerle donattı; Medine’yi -çağdaş deyimiyle- “yaşanabilir bir şehir” yapmaya çalıştı; orada dört başı mamur bir şehir terbiyesi oluşturdu.

    Değerli müminler!

    Şehir hayatında sayısız paylaşma alanları var. Bu bakımdan –denebilir ki- şehirde yaşayan herkes birbirinin komşusudur. İslâm ahlâkında komşuluğun ve birlikte yaşamanın birinci şartı “başkalarına zarar vermemek”tir. Hz. Peygamber, ortak kullanım alanlarımız için de geçerli olan “başkalarına zarar vermeme” ilkesine büyük önem vermiştir. Öyle ki, bu hususta komşularının güven duymadığı kimselerden söz ederken, “Vallahi o, iman etmiş sayılmaz!” buyurmuş, bunu üç defa tekrarlamıştır. Kent ahlâkı bakımından ilkesel değer taşıyan bir başka hadis de şöyledir: “Müslüman, diğer müslümanların, dilinden ve elinden zarar görmediği kimsedir.”

    İslâm sosyal ahlâkının ikinci ilkesi “başkalarına faydalı olmak”tır. Kur’ân-ı Kerîm’de Medineli Ensâr’ın, Mekkeli Muhâcirlere gösterdikleri yardımseverlikten şöyle söz edilir: “Onlar, kendileri sıkıntı içinde olsalar dahi, muhacirleri kendi öz canlarına tercih ederler.”

    Sağlıklı bir şehir yapısı ve ilişkisi kurmanın müslümanlar için görev olduğunu gösteren çok sayıda dinî kavram vardır. Meselâ “Farz-ı kifâye”… Fıkıh kitaplarımızda hekimlik, hâkimlik, askerlik gibi alanlarda eğitim, öğretim faaliyetleriyle bu konulardaki meslekleri icra etmek birer farz-ı kifâye sayılmıştır. Bizim kültürümüzde toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak, kimsesiz ve çaresizleri himaye etmek maksadıyla kurulan sosyal kurumların temelinde, hayır yapıp sevap kazanmak kadar, bir farz-ı kifâyeyi yerine getirme şeklindeki sosyal sorumluluk bilincinin de payı vardır.

    Bir şehir, sadece maddi yapısıyla farklı bir kimlik taşımaz, muhterem cemaat… Bundan daha önemlisi, o şehirde yaşayan insanların mânevi, ahlâkî ve kültürel değerleridir. Bir şehirde müslümanların yaşıyor olması, orayı İslâm şehri saymaya yetmez. Bunun için bilgisiyle, irfanıyla, ahlâkıyla, âdâbıyla, estetik anlayışıyla İslâm kavramının içini dolduran değerlerin şehirde yaşayanların kişiliklerine, davranışlarına, insan ve çevre ilişkilerine sinmesi gerekir. Nitekim bizim kültürümüzde –meselâ- İstanbul böyle bir şehirdi ve İstanbullu böyle bir şehirliydi… Ama bugün durum çok farklı!

    Burada, şehirde yaşayan insanlarımızın trafik kurallarından çevre düzenine kadar pek çok konuda, şehir âdâbıyla ve İslâmî incilikle bağdaşmayan bazı hal ve hareketlerini sayıp dökecek değilim. Şuna işaret etmekle yetineceğim: Kur’an, “Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi suçludur” buyurur. Ülkemizde her yıl kaç bin insanın trafikte öldürüldüğünü düşünelim. Sadece bu örnek bile bizim kentliliğimizin hem İslâmiyet hem insaniyet açısından kusurlu olduğunu göstermeye yeter.

    Öyleyse, bilhassa İstanbul’da yaşayan bizler, yüzyıllar boyunca yüksek bir medeniyeti temsil etmiş olan bu şehre ve onu gerçek bir İslâm şehri yapmış olan ecdadın nesline yakışır bir anlayışa, nezaket ve yaşayış tarzına sahip olmak zorundayız.

    Asr-ı Saadet’ten itibaren İslâm tarihine baktığımızda, asıl dindarlığın da, ruhumuzu ve hayatımızı zenginleştiren samimi imanda, arıtıcı kullukta, yüksek ahlâkta, erdemli ve estetik yaşayışta olduğunu görürüz.


    Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
    İstanbul Müftüsü​
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Kalb-i Selim

    Bu hutbemde – Kur’an-ı Kerimin ifadesiyle – ne malın ne de evladın fayda vermeyeceği mahşer gününde bizi kurtaracak “Kalb-i Selîm”den, tertemiz bir kalpten bahsetmek istiyorum değerli müminler.

    Kalb-i Selîm; “Allah’a saygının bütün saygıların üstünde olduğu, dünyaya ve fani değerlere kapılıp kalmayan kalp” demektir. Ahirette kurtuluşun çaresi kalb-i selîmdir.

    Hz. İbrahim’in, Kur’an-ı Kerim’de nakledilen şu duasına lütfen dikkat edelim:

    “İnsanların yeniden dirileceği o kıyamet gününde beni mahcup etme Yâ Rabbi! Öyle bir gün ki, o gün ne malın faydası var nede evladın. Yalnızca Allah’a kalb-i selîm ile gelenler kurtulacak o gün.”

    Maddi boyutuyla kalp, insanda kan ve can merkezidir. Mânevi boyutuyla ise imanın, faziletlerin, sevgi ve saygının merkezidir.

    Selîm bir kalbe kavuşmanın ve onu korumanın ilk şartı Allah’a kul olduğumuzu bilmek ve buna uygun bir gönül dünyasına, hayat çizgisine sahip olmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi yaratan, sonra rızıklandıran, sonra öldüren, sonra da diriltecek olan Allah’tır.” Bizi yaratana ve yaşatana kulluk bizim borcumuzdur.

    Aziz Kardeşlerim!

    Kalbi selamete ulaştırmanın diğer bir şartı da Allah’ın daima bizimle beraber olduğunu bilmektir. Bu, Allah tarafından murakabe edildiğimiz, yalnız ve başıboş bırakılmadığımız anlamına gelir. Nitekim Kur’an’da “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir”buyrulmaktadır.

    Kur’an ve Hadislerde kalbin körelmesinden de söz edilir. Kalbin körelmesi, imandan mahrum kalması demektir. Mesela bir ayette, “…gerçek şu ki, gözler kör olmaz, lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur”buyrulmaktadır.

    Yine Kur’an’da hassas, yufka ve temiz kalplerin yanında, taş gibi katılaşmış, kirli, paslı ve kilit vurulmuş kalplerden de söz edilir.

    Muhterem Müminler!

    Mutluluklar iyiliklerde, iyilikler ise kalplerdedir. Sevgili Peygamberimiz, bir soru üzerine “İyilik, kalbe huzur veren ve kalbi rahatlatan, günah ise gönlü tırmalayan şeydir” buyurmuştur. Kalb-i Selîm hakikatin şaşmaz pusulasıdır.

    Değerli Kardeşlerim!

    Nitekim Rasulüllah Efendimiz “Başkaları başka fetva verseler de sen kalbine danış” buyurmuştur. Kalb-i Selîm, mümin kalptir. Onun diğer adı da gönüldür. Müslüman gönül insanıdır, kırmaz, incitmez. İyiliği Allah için yapar, karşılık beklemez. Onun kalbi sevgi, iyilik ve merhamet yeridir.

    Hutbemi, Sevgili Peygamberimizin güzel bir duasıyla bitiriyorum: “Allah’ım! Senden beni dinde sebatkâr kılmanı istiyorum; bana doğru söyleyen bir dil ve tertemiz bir gönül vermeni diliyorum.”

    Muhsin KURTULMUŞ
    Nusretiye Cami İmam-Hatibi
    BEYOĞLU/İST
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Dinimizde Selamlaşmanın Önemi Adabı
    Aynı dünya üzerinde birlikte yaşadığımız insanlarla iyi geçinmek durumundayız. Gidebileceğimiz bir başka yer yok. Karşılıklı sevgi ve saygıya muhtacız. Dirlik ve huzur buna bağlıdır. Sevgi ve saygı olmadan birlik ve beraberlik, birlik beraberlik olmadan da huzur olamaz.

    İslâm, Müslümanları kardeş ilan etmiş, bu kardeşliğin devamını da bazı prensiplere bağlamıştır ki bunların başında selâmlaşma gelir.

    Selâmlaşma, Müslümanlar arasındaki muhabbetin artmasına, kardeşlik duygularının güçlenmesine vesile olur. “Selâm” Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Selâm, sıkıntı ve fenalıklardan uzak, uzun ve bereketli hayat için yapılan duadır.

    Aziz Müslümanlar!

    Yüce Mevlamız, Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde selâmlaşmadan bahsetmiştir. Hutbemin başında okumuş olduğum Nisâ suresi 86’ncı âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “Size bir selâm verildiği zaman ondan daha güzeliyle veya aynı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.”

    Bir sahâbî Peygamberimiz (s.a.s.)”e gelerek; “Yâ Resulallah! İslâm’ın hangi ibadeti daha hayırlıdır?” diye sorunca. Peygamberimiz: “Yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermendir” diye cevap vermiştir. Bir başka hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır: “İnsanların Allah katında en makbul olanı, önce selâm verenlerdir.”

    Müslüman, selâm vermekle din kardeşine değer vermiş ve sevgisini göstermiş olur. Zira selâm vermek ve verilen selâmı almak aynı zamanda bir duadır; din kardeşine rahmet, bereket ve esenlik dilemektir. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Enes’e (ra.) şöyle buyurmuştur: “Ya Enes! Rastladığın Müslümanlara selâm ver ki ömrün uzasın. Evine girdiğinde selâm ver ki hayrın ve bereketin çok olsun.” Efendimizin bir diğer öğüdü de şöyle “Sizden biriniz meclise geldiği zaman selâm verdiği gibi, ayrılırken de selâm versin. Çünkü birinci selâm sonrakinden daha faziletli değildir.’’

    Değerli Müslümanlar!

    Bilinen bir gerçektir ki, koca koca şehirler biz insanları acımasızca potasında eritmekte ve maalesef kalabalıklar içinde yalnızlaştırmaktadır. Üzülerek ifade edeyim ki selamlaşmıyoruz! Aynı apartmanın aynı katında oturan veya aynı pasajda ticaret yapan insanlar olarak selâmlaşmıyoruz. Halbuki komşu komşuya, insan insana her zaman muhtaçtır. Eğer insanlara selâm vermemek için yüzümüzü, gözümüzü, kalbimizi kaçırırsak, Allah da bizim üzerimizden rahmetini uzaklaştırır. Cenab-ı Hak selâmı ve kardeşliği emreder.

    Muhterem Cemaat!

    Namaz kılana, abdest bozana, haram işle meşgul olana selâm verilmez. Hutbe okunurken, sesli olarak Kur’an okunurken, camide vaaz dinlenirken, ezan ve kamet okunurken selâm verilmesi de uygun değildir. Müslümanlar olarak birbirimize sevgi ve saygıyla davranalım. Herkesin yaşam hakkına saygılı olalım. En güzel isimler Allah’ın dır. Allah’ın güzel ismi olan selâmı birbirimizden esirgemeyelim. Din kardeşlerimizden tanıdık ve tanımadıklarımıza Allah’ın selâmını en güzel şekilde verelim. Verilen selâmı yine en güzel şekilde alalım.

    Hutbemi bir hadis-i şerif mealiyle bitiriyorum: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”

    Dilimizde selâm, gönlümüzde sevgi eksilmesin.

    Naci ŞENGÜN
    Yusuf Dede Camii İ-H.
    Üsküdar/İST ​
     
  6. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Emaneti Ehline Vermek
    Dinimiz İslam’ın temel prensiplerinden biri emanete riayettir. İnsanların dünya ve ahiret saadetine erişebilmeleri, ferdî ve sosyal huzurun tesisi, maddi ve mânevî kalkınmanın sağlanmasının en önemli şartlarından biri emanetlere sahip çıkmaktır.

    Yüce yaratanımız emanetleri gözetmenin Mümin kulların özelliklerinden birisi olduğunu beyan etmiş “onlar (Müminler) emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler”[1] buyurmuştur. Bir başka âyette de “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor”buyurulmuştur.

    Değerli cemaat!

    Müslüman güvenilir olmalıdır. Kendisine maddi veya mânevî bir emanet gönül huzuruyla teslim edilebilmeli, o da emaneti hakkıyla korumalıdır. Zira Allah Teâlâ “Birbirinize güveniyorsanız, kendisine inanılan kişi, Allah’tan korkup üzerindeki emaneti ödesin.” buyurmaktadır.

    Emaneti, sadece korunmak üzere kişiye bırakılan bir mal, maddi bir değer olarak anlamak doğru değildir. İslâm’ın bütün hükümleri birer ilâhî emanettir. Namaz, oruç, zekât ve diğer ibadetlerimizin hepsi emanettir. Bunların da hakkını vermek gerekir. Ayrıca her türlü görev, makam, mevki ve buralara ehil olanların getirilmesi de emanete riayet kapsamındadır. O halde yöneticilerin her işin başına en uygun kişiyi getirmesi, dostluk, akrabalık gibi bir takım sebeplerle insan kayırma yoluna gitmeden emaneti ehline teslim etmesi önemlidir. Nitekim Peygamberimize (s.a.v.) gelip görev talebinde bulunanlara, Efendimiz hak edenlere ve üzerine düşen görevi eksiksiz olarak yerine getirenlere görev verileceğini hatırlatmıştır.

    Kıymetli Müminler!

    Bizlere düşen üzerimize tevdi edilen emanetlere sahip çıkmak, aksi davranışlardan kaçınmaktır. Emaneti hak sahibine iade etmekle, hem Rabbimizin rızasını kazanmış, hem toplumumuza karşı görevimizi yerine getirmiş olmanın mutluluğunu yaşarız. Aynı zamanda güven, barış, saygı, sevgi ve huzurun hakim olduğu bir toplumun oluşmasına önemli katkı sağlamış oluruz.

    Emanetleri ehline vermemenin bedeli ise, güvensizlik, kargaşa, haksızlık, kin, nefret, huzursuzluk, anarşi, kan ve gözyaşının çoğalmasıdır. Bu durum da toplumların felaketine sebep olmaktadır.

    Emanet bilincimizi kaybetmemek için Peygamber (sav) Efendimizin şu sözlerini daima hatırımızda tutalım: “Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle. Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle.“

    Yüce Rabbimiz bizleri doğruluk ve dürüstlükten ayırmasın.

    Cafer BATTAL
    Alipaşa Camii İmam Hatibi
    Çatalca -İstanbul​
     
  7. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Cami Adabı

    Cami ve mescitler Mescid-i Haram’ın birer şubesi, Rabbimizin en sevdiği mekanlar ve günde beş defa topluca ilahi huzurda el bağladığımız mübarek yerlerdir. Bundan dolayıdır ki dinimiz buralara karşı saygılı davranmamızı bizden istemiş ve cami adabı hususunda tavsiyelerde bulunmuştur.

    Camiye temiz ve uygun kıyafetlerle gelinmeli, ayaklarda çorap olmalı, ancak çorap temizliğine dikkat edilmelidir. İnsanları rahatsız eden kokularla camiye gelinmemelidir. “Temizlik imanın yarısıdır”diyen bir dinin mensupları olarak en başta ibadet ettiğimiz mekanları temiz tutmalıyız. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Kişinin camiden dışarı çıkardığı çer-çöpün sevabına varıncaya kadar ümmetimin sevapları bana gösterildi”buyurarak cami temizliğini teşvik etmiştir.

    Camiye girerken Peygamberimize salât-u selam getirilmesi ve onun öğrettiği: “Ya Rab, bana rahmet kapılarını aç!” duâsının okunması tavsiye olunmuştur. Camide cep telefonları kapatılmalı, vaaz yapılıyorsa dinlenmeli, değilse müsait bir yere oturup Kur’an tilavetiyle, zikir, dua ve tesbihatla meşgul olunmalıdır. Camiye girince mümkünse iki rekât tahiyyatü’l mescit namazı kılınmalıdır.

    Aziz müminler!

    Cemaatle namazda ön saflar daha faziletlidir. Sevgili Peygamberimiz: “İlk safa Allah rahmet eder, melekler istiğfar eder” buyurur. Bu yüzden erken gelip ilk saflarda yer almaya gayret edelim. İmamın arkasında, özellikle namaz kıldırabilecek ehliyette kişilerin saf tutması gerektiğini unutmayalım. Dolu safları yarıp öne geçmeye çalışarak, cemaati rahatsız etmeyelim. Ayrıca safların sık ve düzgün olmasına gayret edelim. Sevgili Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır. “Saflarınızı düzgün tutunuz, çünkü safların düzgün olması namazın kemalindendir ”

    Cami içerisinde ibadet esnasında ihtiyaç yoksa ses cihazları açılmamalı, buna ihtiyaç varsa sesin uygun seviyede tutulmasına dikkat edilmelidir.

    Camilerde gürültü yapılmamalı, boş söz ve davranışlardan uzak durulmalıdır. Hz. Ömer mescitte yüksek sesle konuşanları yanına çağırmış, “nerede olduğunuzun farkında mısınız?” diyerek onları ikaz etmiştir.

    Değerli Müminler!

    Camilerde usulüne uygun olarak hareket etmenin mükâfatıyla ilgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır.

    “Biriniz güzelce abdest alıp sırf namaz kılmak için camiye gelirse, camiye varıncaya kadar attığı her adım için bir sevap verilir, bir günahı da silinir. Camiye girdiği zaman namaz için beklediği sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Kimseye eziyet etmediği ve abdestli olduğu sürece; Melekler bu kimse hakkında, ‘Allah’ım! Bu kulunu bağışla, ona merhamet et ve tövbesini kabul et’ diyerek dua ederler”

    İnşallah Melekler şu anda da bizim için dua ederler.

    Ahmet Efe
    Ebubekir Camii İmam-Hatibi
    Bağcılar​
     
  8. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Mümin ve Namaz
    İnsanın yaratılış amacı, en geniş mânasıyla Allah’a kulluktur. Bu amacı gerçekleştirmede kulluğun sırlarını taşıyan ve bütün ibadetlerin güzelliklerini içinde toplayan en önemli ibadet ise namazdır.

    Namaz akıllı ve ergenlik çağına eren her Müslüman erkek ve kadına farzdır. Namazın farziyetini bildiren bir âyette “Namazı dosdoğru kılın. Muhakkak ki namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılındı”buyrulmuştur. Namaz, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslimiyet ve kulluğumuzun en mükemmel şeklidir. Namaz Allah Teâla’nın bizlere lütfettiği sayısız maddi ve mânevi nimetlere karşı şükranlarımızı sunmaktır. Namaz, bize günahlardan arınma fırsatı verdiği gibi günah işlemekten de uzak tutar.

    Aziz Müminler!

    Namaz kılmak kişiye Allah Teâla’nın büyüklüğünü hatırlatır. Rabbinin huzurunda olduğunu bilen kimse sürekli iyilik yapmaya çalışır, başkalarına zarar vermemeye özen gösterir. Namaz, maddi ve mânevi temizliği temin ettiği gibi aynı zamanda ahlâkî bir eğitimdir.

    Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de: “(Resulüm)! Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” buyrulmaktadır.

    Değerli Müminler!

    Bedeni bir ibadet olan namaz, imanın işareti, kalbin ışığı, ruhun kuvveti, bedenin koruyucusu ve sevgili peygamberimizin ifadesiyle “Müminin Miracıdır.” Mânevi bir yükselme ve miraç sırrına erme vesilesi olarak kılınan namaz Allah’ın rızasını kazanmaya, cennet ve cemalullah ile müşerref olmaya vesiledir. Resulullah Efendimiz: “Altı konuda bana söz verin, ben de sizin cennete girmenize kefil olayım buyurduklarında; Ashab-ı kiram: Ey Allah’ın Resulü! Onlar nelerdir dediler. Resulü Ekrem Efendimiz: “Namaz kılmak, zekât vermek, emanete riayet etmek, nefsi zinadan, mideyi haramdan ve dili kötü sözden korumaktır” cevabını verdiler.

    Muhterem Müslümanlar!

    Yüce Allah, namaz kılan kullar için, ebedi mutluluk yurdu olan cennetler hazırladığını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “İnanıp yararlı işler yapanların, namaz kılıp, zekât verenlerin Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

    Hutbemi bir hadis-i şerifle bitiriyorum: “Kıyamet gününde kulun hesabı sorulacak ilk ameli namazdır.”

    Ne mutlu Allah’ın buyruklarına uyup müminlerin miracı olan namazı güzelce kılanlara ve hesabını kolayca verenlere!


    NURİ ÇELEBİ
     
  9. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    İlim ve Eğitim
    Bilindiği gibi bugünlerde ana okullardan üniversitelere kadar bütün eğitim kurumlarımızda yeni bir eğitim ve öğretim dönemi başlıyor. Milletimiz için hayırlı olsun, öğrencilerimize başarılar diliyoruz.

    Muhterem Cemaat!

    Bilgi zihinleri ve gönülleri aydınlatan nur, cehalet karanlığını yok eden ışıktır. İlim, fert ve toplumları zenginleştiren, yücelten hazinedir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar”

    Yüce dinimiz, ilme ve bilimsel çalışmalara büyük önem vermektedir. Nitekim Bir ayet-i kerime’de “Allah’ım ilmimi arttır” diye Rabbimize yalvarmamız tavsiye edilmiştir.

    “Hikmet (yani doğru ve yararlı bilgi) müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” buyuran Peygamberimiz, ilmin ve âlimin değerini de şöyle anlatmaktadır, “Kim ilim öğrenmek için bir yol tutarsa, Allah da onu cennete giden yollardan birine dâhil eder. Melekler, ilim öğrenmesinden hoşnut olarak o kimseyi korurlar.”

    Bilginin temel hedefleri insana Yaratıcısını tanıtıp, O’na karşı sorumluluklarını öğretmek, insanın maddi ve mânevi hayatını zenginleştirmek; bireyi ve toplumu adalete, doğruya ve faydalı olana götürmek, haksızlık ve kötülüklerden uzak tutmaktır.

    Peygamberimiz, Câhiliye dönemi denilen bir çağda, on kişiye okuma-yazma öğreten esirleri serbest bırakarak ilme irfana ne kadar önem verdiğini göstermiştir. Diğer taraftan Peygamberimiz, Mescid-i Nebevî başta olmak üzere, her yerde ve her fırsatta ashabını bilgilendiriyordu. Bu ilim seferberliği, cehalet devrinin insanlarını, sonraki nesillere yol gösteren yıldızlar haline getirmiştir.

    İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran temel vasıf öğrenme kabiliyetidir. İslâm’ın Altın çağlarında müslüman bilginler, bu hakikati çok iyi değerlendirmişler, dinî ilimlerin yanında; tarih, coğrafya, matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya gibi ilim dallarında insanlığın yararına olan pek çok yenilik ve buluş gerçekleştirmişlerdir. Dünya bilim tarihine isimlerini altın harflerle yazdıran İbn Sînâ, İbn Rüşd, Fârâbî, Bîrûnî, Ali Kuşçu, yüzlerce Müslüman bilginden birkaçıdır.

    Kıymetli Müslümanlar!

    Bir eğitim ve öğretim yılı başlamak üzeredir. Bu süreçte okullarımızın çevresinde uyuşturucu şebekeleri gibi tehlikelere karşı da son derece dikkatli ve tedbirli olmamız, çocuklarımızla yakından ilgilenmemiz gerektiğini de önemle hatırlatalım.

    Yüce Rabbimizden, geleceğimizi emanet edeceğimiz nesillerimizi hayırlı ve başarılı kılmasını niyaz ediyorum.

    Değerli Cemaat!

    Çeşitli tarihlerde Türkiye’nin dört bir yanından; İl, İlçe ve köylerden cami, Kur’an Kursu gibi dinî tesislerin yapımı için İstanbul Müftülüğümüze yüzlerce talep gelmekte, biz de bunları siz hayır sahiplerine duyurmaktayız.

    İl Müftülüğümüz, bugün bu talepleri hiç olmazsa kısmen karşılamak üzere yardımınıza başvurmaktadır.

    Yüce Mevlâ hayırlarınızı kabul eylesin.

    ÖMER CİHANGİR
    Atik İbrahim Paşa Camii İmam-Hatibi/Fatih
     
  10. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    İnfak Şuuru ve Zekat
    İslam dininin gayesi, kâmil iman ve sâlih amel sahibi insanlardan oluşan huzurlu bir toplum oluşturmaktır. Toplumu bu kıvama ulaştıracak dini vecibelerimizden biri de infaktır, yani muhtaçlara mâli yardımdır.

    İnfak ile ilgili birçok ayet ve hadis bulunmaktadır. Yüce Rabbimiz; “Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir pazarlığın, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın…” âyetiyle bizi infaka teşvik etmektedir.

    Peygamberimiz (sav) de “Yarım hurmayla bile olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz.” buyurarak infakın önemine değinmiş, şahsi hayatında da bunu her zaman uygulamıştır.

    Muhterem Müslümanlar!

    İnsanı maddenin esiri haline getiren modern hayat, onu, temel ihtiyaçlarının ötesinde daha fazla tüketmeye ve sürekli kendisi için harcamaya yönlendirmektedir. Bu ihtiyaç dışı harcamalar ve aşırı tüketim çılgınlığı sınırlanmadığı takdirde insanı felaketlere götürür. Diğer taraftan cimrilik ve servet biriktirme hırsıda insanı duygusuz ve ruhsuz hale getirip, sonu helâkle biten bir yaşama sürükler. Neticede infak şuurundan mahrum insan, ahiret duygusu zayıfladığı için komşu, akraba, fakir fukara ve ihtiyaç sahiplerinin seslerine kulak veremez hale gelir.

    İnfak şuuru ise insanı maddenin esaretinden kurtarır, merhamet duygularını artırıp, çevresiyle olan ilişkilerini geliştirmesine vesile olur. Diğer taraftan toplumda infak bilincinin gelişmesi, fakir fukaranın gözetilmesi, hayır duygusunun geniş kitlelere yayılması sağlanmış olur. Bu da toplumsal denge ve huzur için kaçınılmazdır.

    Bütün ibadetlerde olduğu gibi infak ibadetini yerine getirirken de dikkat etmemiz gereken bazı hususlar vardır.

    Her şeyden önce infak ettiğimiz kişiyi incitecek bir tavırdan kaçınılmalı, gösterişten uzak durmalı ve mümkün mertebe gizli olarak infak etmeliyiz

    Kendimize verildiğinde burun kıvıracağımız bir şeyi başkasına vermemeliyiz, her hususta olduğu gibi infakta da orta yolu tercih etmeliyiz.

    İnfak ederken yakınlardan, hısım-akraba ve komşulardan başlamalıyız.

    Değerli Kardeşlerim!

    İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı müminlerin infak şuurunun coştuğu bir aydır. Müminler bu ayın fazilet ve bereketinden faydalanabilmek için genelde zekâtlarını bu ayda verirler. Yine bu ayın sonuna kadar yerine getirilmesi gereken bir diğer ibadet sadaka-i fıtırdır.

    Zekât, şartlarını taşıyan her müminin yılda bir kez vermekle yükümlü olduğu farz bir ibadettir. Fakirin ve yoksulun hakkıdır. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “Zenginlerin mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”

    Fitre ise, Ramazan ayında fakirlere verilen vacib bir sadakadır. Dini ölçülere göre zengin olan kimsenin hem kendisinin hem de aile fertlerinin fitrelerini vermesi vaciptir. Hanımının ve aile içindeki büyük çocuklarının fitrelerini aile reisinin vermesi caiz olmakla birlikte, kendilerinin vermesi daha faziletlidir.

    Fakirlerin bayram hazırlıklarını zamanında giderebilmeleri bakımından fitrelerin bayramdan önce verilmesi daha uygundur. Bayram namazından önce veremeyenler, daha sonra mutlaka vermelidirler.

    Yüce Rabbimizden yaptığımız ve yapacağımız her türlü infak, zekât ve fitrelerimizi kabul buyurmasını niyaz ederim.

    Muhammet Hanefi SULUOĞLU
    Karaali Mescidi İmam-Hatibi
     

Sayfayı Paylaş