1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Cumhuriyet'ten önce konya kütüphaneleri

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 23 Ekim 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    CUMHURİYET'TEN ÖNCE KONYA KÜTÜPHANELERİ


    Konya, çeşitli uygarlıkların beşiği olmuş önemli bir bilim ve kültür merkezidir. Bugün varisi olduğumuz uygarlığın tarihini ve özelliklerini araştırırken onun ne tür şartlar altında yürüdüğünü açıklayan belgeleri, kurumları, derinliğine incelemek, onların dillerine başvurmak zorundayız.
    Bu kurumlar arasında, Türklerin Anadolu'da bilim ve kültürü egemen kılmak amacıyla kurdukları saraylar, medreseler, camiler, daru'l-huffazlar, bunların yanında yer alan kütüphaneler bulunmaktadır. Belgeler arasında ise el yazması kitaplar, vakfiyeler, kitabeler ve bunun gibi kaynaklar bulunmaktadır.
    Araştırmamızın amacı, bu belgelerin ışığında, uzun yıllar Anadolu Selçuklu Devleti'nin Başkentliğini yapmış olan Konya'da gerek bu dönemde, gerekse Karamanoğulları ve Osmanlılar Döneminde açılmış olan, bir kısmı zamanımıza kadar korunabilen kütüphaneleri türlü yönlerden incelemektir. Bu kütüphanelerdeki kitapların çoğunun Konya'da yetişen zerkûblarca (kuyumcular) tezhib edildiklerini çeşitli kaynaklara dayanarak ispat etmek mümkündür.
    Konya'daki Selçuklu Devri Kütüphanesi diyebileceğimiz kütüphanelerin, Selçuklu Vezirlerinden Şems-ed Din Altun-Baba tarafından İplikçi Medresesi'nde açılan kütüphanesi ile bu kütüphaneden sonra yine Selçuklu Vezirlerinden mustavfi (Maliye Nazırı) Emiru'l-Hac oğlu Ebu's-Sena Mahmud'un kurduğu Nizamiye Hankahı Kütüphanesinin, yine bu çevrede eski Konya Kal'ası'nın Çeşme Kapısı yanındaki ulema ve Şeyh Sadred-Din-i Konevi tarafından kendi camiine bitişik olarak kurduğu kütüphanenin özelliklerini belirtmek güdülen amaçlardandır.
    Kitap vakfiyelerine göre Nizamiye Hankahı Kütüpanesinin, Konya Dış Kal'aının Ahmedik Kapısı civarında olduğu anlaşılmaktadır. O devir kütüphaneleri arasında Sıraceddin Urmevi evladından Bedr-üd-Din Mahmud'un hanımı Kutlu Melek'in Atabekiye Medresesi yakınında yaptırdığı daru'l-huffaz'daki kütüphane de bulunmaktadır.
    Osmanlı Devleti Döneminde Konya'da açılan ve günümüze kadar gelen kütüphanelerle çeşitli nedenlerle yıkıldıkları veya tahrip edildikleri için günümüze kadar gelemeyen kütaphaneleri araştırıp incelemek amacıyla yapılan çalışmaların tümü de gözden geçirilmiştir. Bu devirde açılan Mevlâna Celaled-Din-i Rumi Türbesi'nin güney yönündeki Mehmet Said Hemdem Çelebi'nin kurduğu "Dergah Kütüphanesi", Yusuf Ağa Kütüphanesi, Sultan Selim Camii içindeki Kütüphane, Hacı Abdürrahim'e ait Zincirli Medrese Kütüphanesi, Hacı Ömer Efendi Kütüphanesi, bazı ulema ve müderrislerin özel kütüphaneleri, Karaman'daki Abid Ağa Kütüphanesi, Hadim'deki Hadimî Hoca Kütüphanesi, Ilgın'daki Lala Mustafa Paşa Kütüphanesi ve Konya'daki Millî Kütüphane adıyla kurulan kütüphane, çalışmamızın kapsamına alınmakla birlikte bazıları ile ilgili yeterli bilgiye rastlanamamıştır.
    Çeşitli kaynaklarda bu kütüphanelerin bir kısmının sadece adları belirtilmektedir. Bunlarla ilgili vakıf kayıtlarının ve diğer yönlerinin esaslı bir incelemeden geçmediği anlaşılmıştır.
    Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemlerinde Konya'da kurulan bu kütüphanelerin kitaplarının zamanımıza ulaşıp ulaşmadıkları, ulaşmış olanların ne durumda bulundukları da incelenmek istenmiştir. İncelemeler sonucunda bir kısmının yağmalandığı, yakıldığı bir kısmının da halen okuyucuların ve araştırıcıların hizmetine açık tutulmaya çalışılan Dergah Kütüphanesi ile Yusuf Ağa Kütüphanesine taşındıkları anlaşılarak bunlarla ilgili görüşler ve öneriler belirtilmiştir.
    GİRİŞ
    Kütüphaneler, eski ulemanın bilimi yayma konusunda başvurdukları bir yol, bir araçtır. Yazma kitapların değerlerinin çok yüksek olması, zenginlerden başkasının kendileri için kitap almalarının güçleşmesi karşısında eğitim, bilim ve kültür sever kimseler, "kitapların toplandığı, depolandığı ve özellikle organize biçimde yararlanmaya sunulduğu" kurumlar olan kütüphaneler kurmaya, yaptırmaya ve bunların kapılarını araştırıcılara açma yoluna gitmişlerdir. Abbasiler Devri'nde Bağdat'ta kurulan Beytü'l-hikme, Kahire'deki Daru'l-hikme, gibi ilk İslam Üniversitelerinin çekirdeğini kitap koleksiyonları oluşturmuştur. Bu kurumların fonksiyonlarına ilişkin olarak tarihçiler anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bunlar, kütüphane mi yoksa medrese mi kabul edileceklerdir?
    İster devletin yaptırdığı, isterse kişilerin kurdurdukları türden olsun bu kuruluşlar, söz konusu bilim ve kültür kurumlarına örnek oluşturmakla kalmamışlar, o yüzyıllarda İslam Alemi'nde, Yeni Çağ'daki bilim kurumlarının görevlerini yaptıkları gibi ayrıca günümüzdeki modern kütüphanelerin yaptıkları hizmetleri de yerine getirir olmuşlardır.
    Bu çalışmada, Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar Döneminde Konya'da bu amaçla devletin yaptırmış olduğu kuruluşlarla kişilerin kurdukları kütüphaneler üzerinde durulacaktır. Bütün bilim dallarına ilişkin kitapları içine alan birer kitap hazinesi kurarak onu her branştan bilim erbabının hizmetine vakfedenler, kütüphanelerin eğitim-öğretimle sıkı bağlantısı olduğuna da inanmışlardır. Bu nedenle kütüphanelere girişin herkese serbest olması, senenin hergünü okuyuculara ve araştırıcılara açık tutulması, okumak, kitap istinsah etmek, çeşitli bilimlerin öğrenimini yapmak gibi amaçlarla gelenlere para, kırtasiye yardımı yapılması gibi başlıca hususların vakıf kayıtlarında öngörüldüğüne tanık olmaktayız.
    El-Cahız'a göre kiap; "susturduğunuz zaman sessiz, konuştuğunuz zaman konuşkan, uğraşınız varken sohbete başlamayan, çalıma zamanlarınızda sizi yalnız bırakmayan, kendisi için süslenip giyinme ve utanıp sıkılma külfetine sokmayan bir gece konuğu, yüzünüze karşı dalkavukluk etmeyen bir arkadaş, azdırıp sapıtmayan bir dost, bıktırıp usandırmayan, münafıklık yapmayan ve size karşı dolap çevirmeyen bir yoldaştır".
    Kitap ve Kütüphane sevgisi, ona karşı beslenen takdir ve saygı duygusu, sadece ulema ve araştırıcılarda kalmamış, aynı biçimde halkı da etkilemiştir. Kitle halinde kitaplara yönelen halk onun değerini, hakkı ile takdir etmiştir.
    KÜTÜPHANELERİN DÜZENLENİŞİ
    İslam Kütüphanelerine ilişkin olarak Olga Pinto, "Müslümanların, kitlelerin gereksinimlerini karşılamak için hazırlanan genel kütüphane binalarına büyük özen gösterdiklerini ve belirli biçimlerde özel yapılar kurduklarını" belirtmektedir.
    Kütüphanelerde raflar, kitapların konması için genellikle duvarlara tutturulmuştur. Sırasıyla Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı Dönemi Kütüphanelerinde de rastlanan bu ortak özelliklere ek olarak kütühanedeki odaların bir kısmının mütalaaya, bir kısmının kitap istinsahına, bir kısmının dershane olarak, bir kısmının da dinlenmek ve yorgunluk gidermek isteyen okuyucular için "musiki odası" olarak özenli bir biçimde ayrılıp düzenlendiği anlaşılmaktadır.
    Zemin, okuyup yazarken yere bağdaş kurup oturmayı seven Doğuluların zevkine uygun olmak üzere hasırlarda ve halılarla, pencereler ve apılar güzel perdelerle tefriş edilmiştir. Medreselerde ve camilerde olduğu gibi genellikle kışın odalara soğuk havanın girmesini önlemek için kütüphanenin de giriş kapısında kalın bir perde bulunmaktadır.
    Koridorların ve odaların bütün duvarlarına bir adam boyu yüksekliğinde ve üç dört arşın genişliğinde alt taraflarında kapaklı dolapları da bulunna işlemeli ağaçtan yapılmış raflar yerleştirilmiştir. Kitap sayısına göre her bilim dalı için ayrı bir oda ayrılmıştır. Değerli yazmalar ve nadir kitaplar için kilitli dolaplar vardır.
    XV. yüzyıl'a kadar kitaplar raflara, üst üste konularak dizilmişlerdir. Günümüzde olduğu gibi kitabın ve yazarının da, kitabın sırtına değil, sayfaların alt dış kenarına ve sağdan sola doğru yazılmışlardır. Bunun için kitaplar üst üste konduğu zaman yazının bulunduğu taraf rafın dış yüzüne getirilmiştir. Böylece yazı, belirli bir kitabı arayan okuyucu ile yüzyüze gelmiş olmaktadır. Değerli ve ciltsiz kitaplar da kitabın hacmi kadar büyüklükteki mukavva kutularda korunmuştur. Kitap ve yazar adı, kutunun kenarına yazılmıştır. Araştırmamıza konu olan kütüphanelerde bu durumda olup da günümüze kadar gelen kitaplara rastlanmaktadır.
    KÜTÜPHANE TÜRLERİ
    Burada üzerinde durulan kütüphane türleri; okuyucu, araştırıcı ve özellikle öğrencilere kazandırdığı, sağladığı destek ya da bilgi düzeyine göre üçe ayrılmaktadır.
    a) Genel Kütüphaneler,
    b) Yarı Genel Kütüphaneler,
    c) Özel Kütüphaneler.
    a) GENEL KÜTÜPHANELER
    Bu devir kütüphanelerinin, bazan orada ders okuyanların veya oraya gelip gidenlerin yararlanmaları için başlangıçta cami ve mescidlerde kurulduğu, bazan da öğrencileri barındıracak, onların bilim ve hüner kazanmalarını sağlayacak bir kurumun çekirdeğini oluşturmak üzere yapıldıkları görülmektedir. Daha sonra medreselerin ortaya çıkışı ve yaygınlaşması iledir ki onların içinde veya onlara bitişik olarak yapılmaya başlanmıştır.
    Araştırıcıların ve öğrencilerin başvurduğu kitaplarla donatılmış mescid ve medreselerin sayısı çoktur. Burada bu tür kütüphaneler üzerinde durulacaktır.
    b) YARI GENEL KÜTÜPHANELER
    Bunlar, bilime karşı kişiliklerini ortaya koymak ve bilim ehli olduklarını gösterip ispatlamak isteyen halifeler ve hükümdarlarca kurulan kütüphanelerdir. Bütün halk tabakalarının yararlanmalarına izin verilmediği için genel değildir. El-Makdîsi'nin "oraya ancak liyakatli olanlar girebilirler" sözü ile sınırlandırdığı seçkin bir zümrenin özel izinle girişlerinin sağlandığı kütüphanelerdir.


    c) ÖZEL KÜTÜPHANELER
    Ediplerin ve ulemanın, kendi gereksinimlerini karşılamak için özel olarak çok sayıda ve yaygın biçimde kurdukları kütüphanelerdir.

    ŞEMSE'D-DİN ALTUN-ABA MEDRESESİ KÜTÜPHANESİ
    Hayatı

    Şemse'd-Din Altun-Aba II. Kılıçarslan ve oğlu rükneddin Süleyman-Şah devrinin "sipahsalarlarından" biridir. İbn-i Bibi'ye göre iki Şemse'd-Din Altun-Aba yaşamıştır. Birincisi I. Alaaddin Keykubat zamanında yaşamıştır. Gıyaseddin Keyhüsrev'in de "Atabeğ'i olan bu Altun-Aba, hükümdarın tahta geçişinde (Gıyaseddin Keyhüsrev'in) Sadeddin Köpek'in nüfuz ve etkisine kapıldıktan sonra bazı devlet adamları ile birlikte öldürülmüştür. Diğeri, Alaaddin Keykubad'ın has kölelerinden oluşan ve Diyarbakır'ın (Amid) "Sipehdârı" bulunan Şemseddin Altun-Aba'dır.
    İbni Bibi'de "Çaşnigir ünvanı atfedilen, sonra da "Atabeg" ünvanı verilen Şemse'd-Din Altun-Aba, yukarıda birinci olarak söz edilen ve vakfiye sahibi olan kişidir. Vakfiyesinde kendisine yalnız "Sipehsalar" ünvanı verilmiştir. Altun-Aba, Sultan Aladdin Keykubat zamanında Kemaladdin Kamiyar, Mübariziddin Çavli, gibi kumandanlarla birlikte kumandanlık, elilik ve benzeri görevler yapmıştır. Sultan, Eyyubi prensesinden doğan oğlu Kılıçarslan'ı veliaht yapıp büyük oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev'i tekrar Erzincan Melikliğine gönderdiğinde, "Çaşniğir" Altun-Aba'yı da O'nun "Atabeği" ve "Beylerbeyliği"ne atadı. Sultan'ın 634'de ölümü üzerine Keyhüsrev Atabeği Altun-Aba, Cemaleddin Ferruh Lala, Taceddin Pervane ve Sadeddin Köpek gibi devlet adamları sayesinde babasının emrine ve buna uyan ricalin ısrarlarına rağmen tahta geçmeyi başardı.
    Yeni Sultan'ın cülusunda "Atabeğ" Altun-Aba, az bir süre sonra yalnız mevkiini kaybetmekle kalmadı, diğer bir çok devlet adamları gibi hayatını da kaybetti (634-635).

    ALTUN-ABA VAKIFLARI VE VAKFİYESİ
    Şemsed-Din Altun-Aba'nın vakıflarını içeren vakfiyesi, Karatay ve Ertokuş Vakfiyeleri gibi tam teşkilatlı ve ayrıntılı değildir. Ancak gerek Selçuklu Tarihi, gerekse kütüphanecilik tarihi açısından özel önemi olan bir belge niteliği taşımaktadır. II. Kılıçarslan'ın oğlu Rükneddin Süleyman-Şah zamanında yazılmıştır. 598/1202 tarihini taşıyan bu vakfiyeye göre, genel vakıflar için divan katiplerinden ve İplikçioğullarından azadlı köle Necibeddin Ayaz, yıllık 400 dinar maaşla mütevelli olacaktır; vakfiyenin evkafı için de yıllık 300 dinar maaşla "nazır" olarak azadlı kölelerden Ruzbah eş-Şemsi atanmıştır. Vakıf kayıtlarından Karatay gibi Altun-Aba'nın çocuğunun olmadığı anlaşılmaktadır.
    Selçuklu Devri'nin Konya'daki ilk medresesi olduğu tahmin edilen Altun-Aba Medresesi, Mütevellisinin adından ötürü "İplikçi Medresesi" adıyla da anılır. Çok sayıda dükkan, arazi, bazı köyler, bir han, bir kervansaraydan oluşan vakıflarıyla devrinin en önemli bilim ve kültür kuruluşu olan medresenin kütüphanesi de ayrı bir önem ve değer taşımaktadır.
    Bilginlerin, müderrislerin, öğrencilerin ve diğer okuyuculaın kitap gereksinimlerini kolayca karşılamak, onlara gerekli kütüphane hizmetlerini sağlamak amacıyla Selçuklular Devri Konyası'nda kurulan ilk kütüphane, medresenin zengin vakıflarından gereğince yararlandırılmıştır.
    Vakfiyede mütevelli ve nazırın, her yıl kütüphaneye ayrılan vakıf gelirlerinden yüz dinar (dirhem) ile layık kitaplar satın alarak vakfetmeleri, kitaplardan yararlanmak isteyen kimselerin, kitabın bedeli olan bir parayı kütüphaneciye (hafız-ı kütüb) vermeleri, kitabı kütüphaneciye geri verirken de paralarını tekrar almaları ön görülmüştür.
    Maaşların dinar hesabıyla ödenmesi, fakirlere ekmek dağıtılması, yoksulların ölümlerinde kefenleme, mumyalama ve gömülmeleri için gerekli masrafların yapılmasına ilişkin kayıtlar da vakfiyede yer verilen konular arasındadır. Buna göre yapılacak masraflar için önemli gelir getiren vakıflar tahsis edildiği belirtilmektedir.
    Altun-Aba (İplikçi) Medresesinin ve sonradan bu medreseye eklenen camisinin 733/1332'de bir onarım gördüğü, kuzey kapısı üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır. Konya'nın Osmanlı Devleti eline geçmesiyle de önemini sürdüren medrese, zengin vakıfları sayesinde yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Altun-Aba Medresesi, 3 Mart 1924'de kapatılmıştır. 1938-1944 yılları arasında onarılıp restore edildikten sonra bir süre klasik eserler müzesi olarak hizmet vermiş olup halen cami olarak kullanılmaktadır.
    Vakıf kayıtlarından ve diğer ilgili kaynaklardan anlaşıldığına göre başka Selçuklu Medreselerinin de (Konevi, Atabekiye, Karatay, Nizamiye Hankahı... vd. gibi) kütüphanesi bulunduğu ortaya çıkmaktadır. İhtisas elemanı yetiştiren Selçuklu Devri Konya Medreselerinin karakteristik bir özelliği, her dersin aynı medresede okutulamayacağıdır. Astronomi, tıp, hey'et, felsefe, tasavvuf, fıkıh ve diğer bilimlerin her biri ayrı medreselerde okutulmuştur.

    MEVLÂNÂ MÜZESİ DERGÂH KÜTÜPHANESİ
    Mevlâna Dergahı (külliyesi), III. Murad'ın yaptırdığı derviş hücreleri, O'nun babası Sultan Selim'in Camiî, imareti ve ahırları, hücrelere göre Batı'da, imarete göre Doğu'da bulunan medresesi ile bir manzureler bütünü olup manzumenin solunda Darü'ş-Şifa olduğu sanılan iki kuleli binadan ve Pîr Mehmed Paşa'nın 930/1524'de yaptırdığı minareli camiden oluşmaktadır. Matrakçı Nasuh'un 942/1535'de yazdığı kitabında Konya Şehri'nin genel bir resmi bulunur. Resimde, "Mevlâna Hazret-i Molla Hünkâr" alt yazısıyla bu manzumenin resminin de yer aldığı görülmektedir. Manzumeye giren yapıların restore ve onarımlarına ilişkin olarak da Başbakanlık Arşivi'ndeki 53 ve 64 numaralı "Mühimme Defteri3nde kayıtlara rastlanmıştır.
    Dergah Kütüphanesi, Mevlâna Türbesi'nin güneyinde "Hamûşan" adı verilen Mevlevî Mezarlığının bitişiğindedir. Önceleri, "Çelebi Dairesi" denilen ve Yeşil kubbeye bitişik olan "kütüphane" camekanlı ferah bir odadan ibarettir. Oda, "niyaz penceresi" adı verilen bir pencere ile Türbe'ye açılır. Niyaz Penceresi'nin kemeri üzerine destarlı bir sikke resmedilmiş, üzerine de ta'lık yazı ile Mevlâna'nın şu rubaisi yazılmıştır:
    "Der ha heme beste end illâ der-i tû,
    Ta reh kerem galib illâ der-i tû.
    Ey der kerem-i izzet-u nûr efşânî
    Horşid-u meh-u sitaregân çâker-i tû"
    (Ey keremde nur saçan... Güneş, ay ve yıldızlar senin kölelerindir. Garip aşık senin kapından başka bir kapıya yol bulmasın diye bütün kapılar kapanmıştır).
    Kütüphane binası kesme taştan yapılmış olup taban ve tavan ahşaptır. Hazen-i Kütüp'de kuruluş tarihine ait olduğu anlaşılan ahşap oniki büyük, dört küçük dolap vardır. Büyük dolaplar altışar bölmelidir. Ortada bulunan iki eski ahşap masanın da Osmanlı Dönemine ait olduğu ilgililerden öğrenilmiştir. Girişe göre sağ yanda bulunan dolaplarda Selçuklu Devri Yazma Kitapları, açılışa ilişkin fotoğraflar ve yazılar, sol yanda ise kütüphanenin kurucusu M. Sait Hemdem Çelebi'nin bir fotoğrafı ile vakıf mühürleri, ortada da son "postnişin" Veled Çelebi'nin "İcazet-Nâmesi" göze çarpmaktadır.
    DERGÂH KÜTÜPHANESİ'NİN KURULUŞU
    Türk düşünürü (Mutasavvıf) Mevlâna Celâled-Din-i Rûmi'nin ölümünden sonra Türbesi çevresinde kurulan "Dergâh'a dervişler tarafından yazılmak ve çeşitli bilim adamlarıyla zenginler tarafından vakfedilmek suretiyle belirli konularda kitaplar sağlanmıştır. Çoğu Selçuklu Devri'ne ilişkin "yazma"lardan oluşan bu kitapların zamanla dağıldığı, Postnîşin Ebu-Bekr Çelebi II. (Ölümü: 1785) nin İstanbul'a gönderilmesiyle de büyük bir kısmının oraya taşındığı anlaşılmıştır.
    Mevlâna Dergâhı'nda ilk kütüphane, Mevlâna soyundan, 25. Postnîşin Mehmet Sait Hemdem Çelebi (Ölümü: 1859) tarafından kurulmuştur. Bir çok Mevlevî kaynaklarına göre; şair, muhaddis, müfessir, hatdat, mesnevî-han bir kişidir. Fatin Tezkeresi'nde Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri bulunmaktadır. Mehmet Sait Hemden Çelebi, Konya Mevlâna Müzesi Yazmaları arasında bulunan 59 numarada kayıtlı "Mesnevi'nin birinci sayfasında kendi biyografisini verir.
    Hemdem Çelebi, Dergâh'ta bulunan kitaplara ek olarak çeşitli yerlerden topladığı kitapların o devire göre sayım, kayıt ve listelerini yaparak, mühürlemiş, böylece Dergâh Kütüphanesinin çekirdeğini oluşturmuştur (1854). Bu kitapların yalnız Mevleviliğe ve Tasavvufa ait olmadığı; Kur'an, kıraat, tecvit, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tebabet, tarih, lügat, mantık, hikmet, hendese, musıki, edebiyat, mektubat konularını da kapsadığı görülmüştür. Bu arada divanlar, çeşitli mecmualar, tezkireler, menakıb-nameler, tenzirler, teracümu'l-ahval (biyografi) kitapları, minyatür kitapları vb. dikkati çekmektedir.
    Mehmet Sait Hemdem Çelebi'nin kurduğu "Dergah Kütüphanesi"nin son kütüphanecisi (hafız-ı kütübü)nin Hakkı Dede adında bir kişi olduğu, bu kişiden sonra da Dergah'ın "müze" hikmeti verdiği anlaşılmaktadır. Daha sonraları Mevlâna Müzesi İhtisas Kütüphanesi adıyla hizmete açılan bu kütüphanenin kitapları "dört ayrı vakıf müdürü ile tevkif edilmiştir". Ayrıca bir vakfiyesi bulunmamaktadır.
    KONYA MİLLİ KÜTÜPHANESİ
    Konya'da Cumhuriyet'ten önce Osmanlılar Dönemi sonuna doğru devrin aydınları tarafından "Milli Kütüphane" adıyla bir kütüphane kurulması düşünülmüş, Vali Muammer Bey'in ilgi ve yardımlarıyla 1916'da Konya Türkocağı'nda "Milli Kütüphane" hizmete açılmıştır.
    Konya Millî Kütüphanesine bina olarak önceleri Belediye Sarayı ve Tekel binalarının bulunduğu yöredeki "Rehber-i Hürriyet Okulu"nun küçük bir salonu ayrılmıştır. Kütüphane, zaman içerisinde yapılan bağışlarla zenginleşmiştir. Yönetim bakımından 1919 yılında İl Özel İdare Müdürlüğü'ne bağlanarak Belediye Sarayı karşısındaki esnaf maarif evlerine taşınmıştır.
    Millî Kütüphanenin kurulmasına ilişkin olarak basında çıkan bir haberde şu noktalara değiniliyor:
    "Şehrimizde bir "Milli Kütüphane"nin tesisine teşebbüs edildiğini sevinçlerle yazmıştık. Bu kerre iş fiile çıkmış ve kütüphane hey'eti de intihab edilerek işe başlamıştır.
    Memleketimizde bulunan ilim adamlarının mühim bir kısmını ihtiva eden bu hey'etin muvaffak olacağını ve kütüphaneyi Konya'nın tetebbu ihtiyacını kemaliyle tatmin eyleyecek bir müessese haline koyacaklarını şüphesiz sayarız.
    Kütüphanenin tesisine Belediyemiz yüz lira vermek suretiyle iştirak eylemiştir".
    Kütüphanenin kuruluş amacı, hizmet yönetim ve yaşatılması gibi konular metnini verdiğimiz "nizamnamede" açıklanmaktadır. Ayrıca kütüphanenin modern kütüphanecilik esaslarına göre gelişmesi, sosyal ve kültürel etkinliklerin yoğunlaşması, okuyucu-kütüphaneci-çevre ilişkilerinin geliştirilmesi de "nizamname"de öngörülen hükümler arasında yer almaktadır.
    Konya Millî Kütüphanesi daha sonraları sırayla Vali İzzet Bey zamanında Hacı Hasan Cami'sine, oradan Alaaddin Tepesi'ndeki şimdi yıkılmış olan eski Halkevi binasına, buradan da Anıt Alanındaki yeni Halkevi binasına, buradan da Anıt Alanındaki yeni Halkevi binasına taşınmıştır. Bu süreç içerisinde de Konya İl Halk Kütüphanesi'nin çekirdeği oluşmuştur.
    İl Halk Kütüphanesi'nin temelini olulşturan Konya Milli Kütüphanesi şu amaçlara yönelik olarak kurulmuştur:
    "Geleceğimizi uygar, mutlu bir milletin geleceği gibi yapacaksak hayatımızı o yolda yönlendirmek zorundayız. Biz, zevki kahve köşelerinde, tavla başında buldukça yükselmek, şen ve aydınlık bir hayata kavuşmak, bizim için zor olur. ... Milli Kütüphane gençlere dimağlarını yükseltecek, duygularını süsleyecek bir araç olacağından şehrimizin en değerli bir bilim ve nezahet yurdu mahiyetini kesbedecektir".
    Çalışmak, bilimsel araştırmalar yapmak isteyen gençlerin bütçelerinin yetersizliği nedeniyle bunu yapamadıkları, sonuç olarak zekâları oranında gelişip yetişmedikleri için de ülke çapında bunlardan yararlanmanın sınırlı kaldığı göz önüne alınırsa "Milli Kütüphane'nin bu eksiği gidermek, bilimsel çalışma yapmak isteyenleri aydınlık kucağında toplamak amacıyla kurulduğu gerçeği ortaya çıkar. O günün gerçeklerine göre bizde bilim adamları, genellikle bütçeleri dar kişiler olduğundan bu tür kütüphanelere olan gereksinim her ülkeden daha çoktur.
    Halka okuma zevk ve alışkanlığını verebilmek için de bu tür kütüphanelerin varlığı gereklidir. Herkesin zevkine ve gereksinimine göre her tür kitabı bulundurmak da hizmet alanı içinde düşünülmüştür. Çalışmalar yoğunlaştıkça hizmet alanı da büyüyeceğinden zamanla bir yanında yeni konular, diğer yanında çeşitli bilim ve kültür kuralları oluşacağı hesaba katılmıştır. Böylece kütüphanenin sosyal, kültürel ve bilimsel etkinliklerinin oluşmasına ortam hazırlanması gözönüne alınmıştır.
    Konya Millî Kütüphanesinin kitap kaynağını, bütçe imkanları oranında satın alınanlarla birlikte geniş ölçüde yapıldığı belirlenen bağışlar oluşturmaktadır. Bu yardım kampanyasının başlatılıp sürdürülmesinde, Türk Sözü Gazetesi'nin önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır. Örnek olarak Gazetenin yazarlarından Necati Bey'in, "Bir çokları ciltsiz ve birkaçı da noksan olan kitaplarını liste halinde Milli Kütüphane'ye bağış ve hediye ettiği" yine gazetenin, 10 Temmuz Bayramı nedeniyle yayınlanan özel sayısının, aydın kişilere satışı sağlanarak gelirlerinin Millî Kütüphane Müdürlüğü'ne gönderildiği belirtilmektedir.
    Şehrin tanınmış ticaret adamlarından Kazım Hüsnü Bey'in yirmibeş lira, Reji Başmüdürü Şakir Bey'in yedi lira, Hukuk Mektebi Müdürü Refik Bey'in bir lira ile yardım kampanyasına katıldıkları; Refik Bey'in kırkyedi cilt tutarındaki kitaplarını, Evkaf Müdürü Eşref Bey'in kırkyedi cilt tutarındaki kitaplarını, Evkaf Müdürü Eşref Bey'in iki cilt Amasya Tarihini, Konya Mebusu Tevfik Bey'in kırksekiz cilt önemli eseri, Mektebu Sultani ve Medrese-i İlmiyye öğretmeni, Kütüphanenin de kurucularından Hamdizade Abdülkadir'in ellibir cilt değerli kitabı, Mebus Şakir Bey'in, Hammer'in o güne kadar çıkan Devlet-i Osmaniyye Tarihi'nin sekiz cildini, Sanayi Mektebi Müdürü Osman Ferid Bey'in yirmidokuz cilt değerli eseri, Dr. Necmeddin Bey'in Hasan Çelebi'nin güzel bir hatla yazılmış müzehheb "Tezkiretu'l-Şuâra"sını kütüphaneye armağan ettikleri kayıtlardan anlaşılmaktadır.
    Ayrıca bir çok yazarların da yayınlanan birer nüshayı kütüphaneye vermeyi alışkanlık haline getirdikleri, tanınmış iş adamlarının nakdî yardımlarını sürdürdükleri kaydedilmektedir.
     

Sayfayı Paylaş