1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

dört duvar iki gün ve sen...

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve cırcırböcee tarafından 5 Ağustos 2006 başlatılmıştır.

  1. cırcırböcee

    cırcırböcee V.I.P V.I.P

    Katılım:
    13 Haziran 2006
    Mesajlar:
    3.525
    Beğenileri:
    66
    Ödül Puanları:
    2.880
    Banka:
    335 ÇTL
    sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. bir bulmacanın bir yap bozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. ortaya yine bin bir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana.
    kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. akabininde evde hayalet gibi dolaşıyordum. aynada kendimi seyrettim uzun uzun. ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi?
    İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben...
    yavaş yavaş hatırladım o iki günü. birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. o kadar ısrar etmişlerdi ki “ sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor ” benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya biran olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı “niye gelmedin” diye bir sen aramadın...
    belki de ilk kez soğuk kenya gecelerini özlediğimi fark ettim. o ismi her anıldığında içimde bin bir nefret uyanan kenya’yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan kenya’yı özlemiştim. o soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim konya’ya olanını.
    neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. bin bir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. o şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi.
    İlk kenya da kapanmıştım eve. haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. bunların hemen akabininde karşımdaki sen. her şeye baştan başlamak seninle. belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz “ belki de kader buluşturdu bizi”.
    üç ay; mayısı nisana bağlayan bir gecede beraberdik haziranı temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni kenya’nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun.
    şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli...
    yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? yapılması imkansız mıydı? oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. peki ama neden pratiği farklıydı. sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. başka bir şimdi yoktu. saatler 12:48’i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu.
    zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün “anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi ” peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? neden..? bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu....
    ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı...
    bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. peki ama nerdesin?...
    İyi geliyor açık hava. canlandığını hissediyorum hücrelerimin. güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. heykeldeyim bursa’nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. ne garip değil mi?
    hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte.
    eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım.
    eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. kafamda sen ile eve yollanıyorum. ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. ev tam takır ıpıssız. duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen.
    hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var
    telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyor
    efendim....
     

Sayfayı Paylaş