1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Dünya Tarihine Geçen Kadınlar

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 2 Aralık 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Mary Wollstonecraft



    [​IMG]


    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1759-1797)

    17201er Robinson Crusoe adlı kitabın yazarı Daniel Defoe, İngiltere'de "Kadınlar Akademisi" kurulmasını önerir.
    1750'ler "Mavi Çorap" (Blue Stockings) sözcüğü Londra'da bir edebi akımın öncülüğünü yapan kadınlara takılan alaycı bir sözcük haline gelir.
    1776 ABD'de bağımsızlık ve "İnsan Hakları Beyannamesi" açıklanır.
    1789 Amerikan örneğine göre Fransızlar da "İnsan Hakları Bildirgesini yayınlarlar.
    1791 Fransız kadınları yalnızca erkeklerin katıldığı ulusal kongreye "Kadın Hakları Bildirgesini" getirirler.
    1792 Mary Wollstonecraft'ın "Kadın Hakları Savunusu" yayınlanır.
    1798 Mary Wollstonecraft'ın ölümünden bir yıl sonra Amerikalı Charles Blockden Brown, Wollstonecraft'ın etkisi altında kalarak kadının durumunun düzeltilmesi için bir yazı yazar: Alenin, İkili konuşma; zamanla unutulmuş bir eserdir bu.



    "KADINLARI AKILLI-ÖZGÜR VATANDAŞLAR YAPMALI."

    Neden erkek çocuklar kız çocuklardan başka muamele görür, yani tercih edilirler?

    Daha altı yaşında bir kızken, İngiliz Mary Wollstonecraft bu soruyla uğraşır. Dedesi öldüğünde yedi yaşındaki erkek kardeşinin nasıl tek varis olduğuna tanık olur. Mary'nin eline hiçbir şey geçmez, çünkü "o zaten sadece bir kız çocuktur". Bu cümleyi daha sonraki yıllarda da aile içinde sık sık duymak zorunda kalır.

    Ailesi: Baba, Edward John Wollstonecraft, karısı ve çocukları ile durmadan adres değiştiren, daldan dala konan bir tiptir. İçkiyi fazla kaçırdığında -ki bunu çok sık yapardı- hırslanan, kendisine hâkim olamayan biridir. Anne, Elizabeth Wollstonecraft, "kocasına kul köle olanların en kölesi ve en birincisi görünümündedir". En azından Mary'nin müstakbel kocası ve biyograf William Godwin, annesini böyle tanımlar.

    Kendini anne ve babası tarafından geri plana itilmiş hisseden Mary hakkında ise "Mary daha çocukken çok kindardı," diyor William. Mary Wollstonecraft'ın çocukluğu hakkında daha ne biliyoruz? Ona, yani ikinci büyüğe, ev kadınlığı görevleri çok erken yaşta yüklenir. Erkek kardeşi Ned'in okula gitmesine izin verilirken, Mary ev işlerine yardımcı olmak ve kendisinden küçük üç kardeşine bakmak zorunda kalır. Okuma yazmayı ikincil bir iş olarak yaşlı bir kâhyadan öğrenir.

    O zamanlar, kimse kız çocuklarının "cazibeli ve erdemli bir izlenim bırakmak" dışında bir şeyler bilmeleri gerektiğine inanmazdı. 18. yüzyılın haftalık dergilerinden biri olan Tatler, Mary ve onun tüm çağdaşlarının nasıl eğitilmesi gerektiği konusunu aynen şöyle dile getiriyordu: "Onların bilgisi sadece eğitimli bir masumiyettir."

    Kızların eğitimi devlet tarafından en ufak bir şekilde desteklenmezdi. Koca buluncaya dek ders vererek para kazanma yolunu seçmek zorunda kalan tek tuk yoksul kızlar vardı. Böbürlene böbürlene "Bu okulda genç bayanlara ders verilir ve isterlerse yatılı da okurlar" şeklinde ilan veren özel okullar da vardı. Birkaç kelime de olsa yarım yamalak Fransızca, birkaç zarif dans hareketi, piyanonun ilk bilgileri ötesinde genç bayanlara bu okullarda da bir şey öğretilmezdi.

    Kızlara, kendilerini salt dış görünümleriyle, ustaca toplanmış saçları, dantelalı başlıkları ve rahat hareket etmelerini iyice engelleyen sıkı sıkıya bağlanmış korseleri ile nasıl bir bayan, bir hanımefendi olmaları gerektiğini öğretmek daha önemli görünürdü.

    On beş yaşındaki Mary de bu yöntemin kendisi üzerinde uygulanmasına izin vermek zorunda kalır. Ailesi içinde kendisini eskiden olduğundan daha fazla yalnız hisseder. İçinde tek başına olacağı, düşünebileceği, kendine ait bir odası olsun ister. Sadece geçimini sağlamak için evlenmek onun için söz konusu bile olamaz!

    On sekiz yaşındaki kız arkadaşı Fanny'ye sırılsıklam âşık olduğunda on altı yaşındadır. Fanny ile birlikte ev tutup birlikte yaşamak, Fanny'nin geçimini sağlamak ister. Böylece kendisine bir iş arar; yaşlı, zengin bir hanımın nedimesi olur. Ekonomik özgürlüğe ilk adımını atar.

    1781 sonbaharında Mary eve geri çağrılır. Annesi ağır hastadır ve ailenin en büyük kızı olarak onun bakımını üstlenmesi en doğal şeydir. "Birazcık sabret, yakında her şey geçer," cümlesi Mary'nin annesinden duyduğu son sözlerdir. Kadınların yaşamının tam bir sembolü gibi algılar Mary bu sözleri. Özgürlük, kişisel özgürlük sadece erkekler içindi.

    Mary bunu akraba ve tanıdık çevrelerinde, her yerde yaşar. Annesi, kocasının aşağılamalarına katlanmak zorundadır. Fanny'nin ebeveynlerinin evliliğinde de durum aynıdır. Genç yaşta evlenip daha yeni anne olan Mary'nin kız kardeşi depresyon geçirir. "Kadınlar düzenli şekilde sıfıra indirgeniyor" teşhisini koyar Mary Wollstonecraft. Henüz bu tür düşünceleri ifade etmeye hazır değildir. Yine de işe koyulur.

    Kız kardeşi Eliza'yı, takma isimle kendisiyle birlikte Londra'ya seyahat etmeye ikna eder. Mary daha sonra, "Eliza, yolculuk sırasında sinirden evlilik yüzüğünü kemirip duruyordu," diye anlatır bu kaçışı. İki kız kardeş bir otele yerleşip Fanny ile bir okul açmayı kararlaştırırlar. "Namuslu şekilde" geçimlerini başkaca nasıl sağlayabilirlerdi?

    Üç kadın da bu okul ile gerçek mutluluğa ulaşamazlar. Eliza kocasını ve çocuğunu terk ettiği için suçluluk duymaktadır. Mary öğretmenlik mesleğini pek sevmez ve Fanny en sonunda âşık olur, evlenir ve Lizbon'a taşınır. Mary'nin en sevdiği arkadaşı, ilk bebeğini doğururken ölür. Mary hiç düşünmeden, beş parasız, ona bakmak için Portekiz'e gider. Geri döndüğünde üç kadının kurduğu okul o kadar aksamıştır ki artık sürdürmek olanaksızdır.

    Mary kendisi ve kız kardeşi için mürebbiyelik aramaya başlar. Bir yıllığına İrlanda'da Lord Kingsborough diye birinin evine gider. Peki ya bundan sonra?

    Mary Wollstonecraft için hayat yirmi sekizinde başlar. Londra'ya geri döner. Geçmiş yıllarda mürebbiyelik, öğretmenlik, nedimelik mesleklerini denemiş ve bunların arzuladığı meslekler olmadığını fark etmiştir. Yazmak, zihinsel çalışmayla kişisel özgürlüğünü yaratmak ister.

    Kingsborough'larda mürebbiyelik yaparken Mary adlı uzun bir hikâye yazmıştır. Buna ilişkin yorumu şöyledir: "Benim hikâyem en tatlı seslerin bile yankısı olmakla yetinmeyen, düşünce gücüne sahip az sayıda seçkinler arasına girmiş bir kadının varlığını göstermelidir!" Onun bu açıklaması bile yaşadığı zamanda Mary Wollstonecraft'ın yepyeni bir kadın tipi çizdiğini gösterir. İkinci küçük kitabı Kız Çocukların Eğitimi de, ilki gibi, ünlü Fleet-Street yayımcısı Joseph Johnson tarafından yayınlanır.

    Johnson, Mary'i ilk gördüğü andan itibaren ona hayran olmuştur. Herhalde Mary'nin ele avuca sığmayan özgürlük arayışından etkilenmiştir. Bu henüz tanınmayan genç kadını yayınevine editör olarak alır ve kitaplarını yayımlar. Çoğunluk tercüme yapan (kendi kendine Fransızca, Almanca ve İtalyanca öğrenmiştir!) ve eğitim sorunlarına ilişkin makaleler yayınlayan yazar Wollstonecraft'ı kamuoyu henüz benimsememiştir.

    790'da otuz bir yaşında iken birdenbire üne kavuşur. Hem de öylesine bir üne kavuşur ki, William Godwin onun hakkında daha sonra şöyle yazacaktır; "Belki de hiçbir kadın Avrupa'da bir yazar olarak onun kadar ünlü olamamıştı."

    Felsefeci ve politikacı Edmund Burke'ye karşı İnsan Haklarının Korunması başlıklı iddialı bir yazı yayınlar Mary Wollstonecraft. Fransız Devrimi'ne karşı olan Burke, önemsiz bir kadının -Mary Wollstonecraft'ın- hiç beklenmedik bir şekilde, sert ve acımasız saldırısına uğrar. Mary'ye derhal "Jüponlu Sırtlan" lakabı takılır. Fakat sürekli Mary konuşulmaktadır. Ve yayınevi sahibi Mary'yi tutmaktadır.

    İki yıl sonra, 1792'de, daha fazla ilgi çeken Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Savunması] adlı kitabı çıkar. Yayınevi sahibinin dediğine göre, Mary bu kitabı altı hafta içinde yazmıştır. Kitabın ithaf edildiği kişi de, Fransız devlet adamı Talleyrand'dan başkası değildir. Çünkü Mary Wollstoneeraft düşüncelerinde Fransız Devrimi'nin görev ve amacına hizmet etmektedir. İnsan hakları bildirgesi bu kitap için de temeldir.

    Nasıl olur da bu kadar sene sonra kadınlar ellerini ağızlarının önünde tutarak fısıltıyla "Bu çok, çok berbat bir kitap!" derler? Wollstonecraft'ın ifadelerindeki bu "korkunçluk" nereden kaynaklanmaktadır?

    Mary, kadının ikinci sınıf sayılmasına gerekçe gösterilen tüm temel taşları yerinden oynatmaktır. Örneğin şöyle der: "Kadının erkek için yaratılmış olduğu egemen görüşü herhalde Musa'nın şiirsel anlatısından geliyor. Bu konuda iyice düşünen biri, Havva'nın Adem'in bir kaburgasından yaratıldığı efsanesini kelimesi kelimesine kabul etmez. Erkeklerin en eski zamanlardan beri kadınları boyunduruk altına almaya hakları olduğu ve tüm yaratıkların onların zevk ve eğlenceleri için yaratılmış oldukları tezi tümüyle geçersizdir."

    Kendi hayatındaki Kız Çocukların Eğitimi kitabını hatırlamış olmalı ki, hiddetle şöyle söyler: "Çocuk, özellikle kız çocuğu bir an olsun kendi haline bırakılmıyor, böylece bağımlı kılınıyor, sonra da bu bağımlılığa 'kadın doğası' deniyor. Bedensel güzelliği korumak için (kadınlığın en büyük onuru!) aklı ve bedeni birbirine bağlanıyor ve oturmaya yönelik yaşam şekli, genç yaşlardan itibaren kadının kaslarını ve sinirlerini zayıflatıyor."

    Mary, erkek çocuklara verilen eğitimin aynısını kız çocukları için de ister: "Bizim de erkek çocuklar gibi benzer bedensel hareketleri yapmamıza izin verilsin. Yalnız çocukluk döneminde değil, gençlik yıllarımızda da. Bıraksınlar bu sayede bizim vücudumuz da tam olarak gelişsin. Böylece edineceğimiz tecrübeyle erkeğin doğal üstünlüğünün hangi ölçüler içinde kaldığını da görmüş oluruz."

    Mary Wollstonecraft kendi deneyimlerinden şunu da bilmektedir: "Kadınların edinebileceği çok az sayıdaki mesleğin tümü de ev işleriyle ilgili."

    Mary şundan da emindir: "Oysa kadınlar eczacılık eğitimi görebilir ve aynı şekilde hemşire olabildikleri gibi doktor da olabilirler... Kadınlar siyasal bilimler eğitimi görerek katılımlarını en geniş tabanda pekiştirebilir."

    Mary, sık sık, ne erkeklerin nefretini kazanmak ne de kadın-erkek ilişkisini bozmak amacında olduğunu vurgular. Fakat kendi yaşantısında tanık olduğu türden cinsiyetler arası ilişkilere karşıdır. Kadın erkeğin "hayat arkadaşı" olmalıdır. Mary'nin gelecekte görmek istediği de budur: "Eğer eğitimle erkeğin hayat arkadaşı olmaya yönlendirilmezse, kadının bilgi ve ahlak yönünden ilerlemesi geciktirilir. Gerçek herkesin gerçeği olmalıdır, yoksa kadının toplum üzerindeki etkisi zayıf kalır."

    Kitabının sonuna doğru Mary bir kez daha özetle şöyle der: "Buradan çıkardığım sonuç gayet açık. Kadınları akıllı, özgür vatandaşlar yapmalı. İşte o zaman kadınlar iyi birer eş ve anne olurlar. Erkeklerin kocalık ve babalık görevlerini ihmal etmemeleri koşulu ile."

    Çelişki, hiddet, hayranlık. Mary Wollstonecraft "herkesin dilinde"dir. Ve yalnızca kendi yurdunda da değil. Kitabı çok geçmeden Fransızca ve Almancaya çevrilir. Sayın Talleyrand, yapıtını kendisine ithaf eden yazarı şahsen tanımak için Fransa'dan İngiltere'ye geçer. Hararetli sohbetler yaparlar. Talleyrand, Mary'nin kendisine çay fincanında şarap sunuşunu unutulmaz bir anı olarak anımsar. Böyle bir görgüsüzlük yapmamalıydı Mary. (Talleyrand bir erkek arkadaşıyla sohbet ederken de böyle bir olayı ayıplar mıydı acaba...)

    Fransız Devrimi sırasında Mary Wollstonecraft İngiltere'de daha fazla kalamaz. 1793'te Paris'e gider. Orada yazmak ve evli İsviçreli ressam Johann Heinrich Füssli'ye duyduğu umutsuz aşkı unutmak ister. Paris'te Amerikalı kaptan Gilbert Imlay ile tanışır.

    O sırada otuz yaşların ortalarında, hayranlık duyulan ünlü bir kadındır ve aynı çocukluğunda olduğu gibi sevgiye öylesine hasrettir ki. Yazarlık da yapan Imlay, ilk çocuğunun babası olur. Evlenemezler. Hamileliği sırasında ve kızı Fanny'nin doğumundan sonra Gilbert Imlay'a bir sürü sevgi dolu mektup yazar. O ise pek ender yanıtlar bunları. Mary'nin ona yazdığı son mektupta da açıkça ifade ettiği gibi, çoktan yeni bir dala konmuştur.

    Evlilik dışı bir anne olarak Mary Wollstonecraft Londra'ya geri döner. Bir ara tüm cesaretini kaybeder. Artık yaşamak istememektedir. Hayatta başladığı her şeyin başarısızlıkla sonuçlandığını sanmaktadır. Thames Irmağı'nda boğulmaktan son dakikada kurtarılır. Her şeye baştan başlamak zorundadır.

    Bu sırada yayıncısı vasıtasıyla tanıdığı bir adam ilgilenmektedir onunla. William Godwin adlı kendine özgü bu kişi, bir keşiş gibi yaşamaktadır. Yazan, düşünen ve zamanın yaşam sorunlarıyla boğuşan biridir.

    Mary'yle derin bir dostluktan aşka dönüşen ilişkisini şöyle ifade ediyor: "Birbirimize ilgi duyduk, Mary benim için aşkın en şefkatli şekliydi. Bu aşk her iki tarafta da aynı ölçüde büyüdü. Açıklama zamanı geldiğinde, her iki taraf için de dile getirilecek bir şey kalmamıştı."

    Mary yeniden hamile kalınca, William Godwin'le evlenirler. Aslında ikisi de evliliğe karşıdır. Mary'nin evliliğe karşı olduğu zaten bilinmektedir. Godwin de yazılı ve sözlü olarak durmadan bu tarz birlikte yaşamaya karşı olduğunu açıklayagelmiştir. Fakat Mary en azından ikinci çocuğuna toplumsal meşruiyetini vermek istemektedir. Bu şekilde eski yeminini bozar. Hamilelik sırasında iki kitap üstünde birden çalışmaktadır: Kadının durumu ve bir çocuk kitabı. Her iki kitap da yarım kalır. Mary Wollstonecraft otuz dokuz yaşında, ikinci kızının doğumundan on gün sonra ölür.

    Ölümünden yaklaşık iki yüzyıl sonra onun çığır açan fikirlerini okuyabilmemizi bir İsviçreli kadına borçluyuz. Zürihli Berta Rahm 1975'te Mary Wollstonecraft'ın Kaçlın Haklarının Savunusu kitabını yayınladı. Berta Rahm önsözünde; "Onu okuduğumda benden önce onca kadının bu öncüye niçin hayranlık duyduğunu veya kendilerine şu soruyu sorduklarını anladım: Niçin biz hâlâ daha ileri bir aşamada değiliz?"
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Bettina von Arnim


    [​IMG]

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1785-1859)

    1783 Sophie von Laroche (Bettina von Arnim'in büyükannesi) Mutlu Seyahat adlı romanı yayınlar.
    1789 Goethe'nin oğlu August dünyaya gelir.
    1792 Mary Wollstonecraft Kadın Haklarının Savunusu'nu yazar.
    1804 George Sand'ın doğum yılı.
    1806 Şair Karoline von Günderode intihar eder.
    1807 Bettina von Arnim Goethe'yi ziyaret eder. Mektuplaşmaya başlarlar.
    1812-1822 Grimm'in Çocuk ve Ev Masalları yayınlanır.
    1831 Berlin'de kolera salgını.
    1850 Prusya'da kral tarafından onaylanan anayasa yürürlüğe girer.


    "HAYATTAKİ TEK BÜYÜK KAZANCIM KENDİM OLARAK KALMAKTIR!"

    Büyükanneleri tarafından kucaklanmış üç genç kız bir ayna önünde durmaktadırlar. "Hepsini anımsadım, ama parlayan gözleri, al al yanakları, ince lüle lüle saçları olan birini anımsayamadım. Onu tanımıyorum, ama kalbim onun için çarpıyor. Böyle bir yüzü rüyamda sevmiştim... Bu yaratığı izlemeliyim."

    On üç yaşında kendisini aynada ilgiyle seyrettiği anı böyle anlatır Bettina Brentano. O zamana kadar iki kız kardeşi ile Fritzlar'daki Ursulinen Manastırı'nda yaşamıştır. Manastırda ayna bile olmadığını söyler. Demek ki Bettina kendisiyle ilk kez o an karşılaşmıştır. On iki çocuğun yedincisi olan Bettina Brentano'yu ebeveynlerinin ölümünden sonra Offenbach'taki büyükannesi yanına alır.

    Sophie von Laroche, Sternheim'lı Genç Kızın Hikâyesi adlı mektup-romanıyla, Almanların ilk kadın yazarıdır. Bettina'nın eğitimini üstlenen bu kişilikli kadın, zamanın birçok edebiyatçısı ile arkadaştır. Örneğin, günün birinde Bettina'nın büyükannesinin "Cırcır Böceği Kulübesi" adını taktığı evinin kapısını bir yabancı çalar. Kapıyı Bettina açar. Bir öpücükle selamlanan Bettina, bu yabancıya şiddetli bir tokatla karşılık verir. Bundan sonra ortaya çıkan büyükanne sevinçle seslenir: "Gerçek mi bu? Herder, Herder'im! Yolunuz bu kulübeye düşer miydi? Sizi binlerce kez kucaklarım!"

    Bettina o anda kimi tokatladığını biliyor muydu? O bu olayı yalnızca kaydeder. Daha sonra yaşadığı bu olayı ve kendisi için ne kadar önemli olduğunu anlatacaktır. Ünlü şair ve filozof Johann Gottfried Herder evden ayrılırken elini Bettina'nın başına koyarak şöyle der: "Bu kız çok özgür birine benziyor. Eğer Tanrı ona bu yeteneği bir mutluluk için verdiyse, bunu çevresindekilere faydalı bir şekilde yansıtmalı ki, herkes onun cesur isteklerine uysun ve hiç kimse onu caydırmaya kalkmasın."

    Doğal olarak genç Bettina bundan etkilenmiştir. Ama sadece bundan değil. Çevresinde olan her şey onun yaşantısını şekillendirmektedir. Kendini bulmak ve kendini anlamayı öğrenmek ister. Kendi içindeki sesi izlemek ve kimseden emir almamak arzusundadır. Bunlar genç kızların "kadınların tüm eğitimi erkeklerin istedikleri gibi olmalıdır" temel ilkesine göre yetiştirildiği o dönemde duyulmamış düşüncelerdir.

    Bettina'nın büyükannesi ise bu ilkelere uymaz. Genç kızın Mimbeaa'yu okumasını, Latince öğrenmesini sağlar. İlerideki mesleğiyle ilgili olarak "Ben de bulutlarda yüzen biri olamam mı?" diye çok garip bir arzu dile getirdiğinde, büyükannesi onun bu fikrini "hayretle" karşılasa da Bettina'ya özgü bir düşünce gerçeğiyle karşı karşıyadır.

    Kız kardeşleri ona "evin sevimli cini" adını takarlar; bu rol ona delilere özgü bir serbestlik verir. Yedi yaş büyük ağabeyi Clemens, onu sırdaşı yapar. Üniversite öğrencisi ve geleceğin yazan Clemens Brentano, Jenalı romantiklerin ütopyası ve düşünceleriyle ilgilenmektedir. Sohbetlerinde ve özellikle mektuplarının çoğunda Bettina'ya bu konulardan söz eder. Yetişmekte olan Bettina üzerinde etkisi olan biri daha vardır: Şair Karoline von Günderode. Günderode, Frankfurt'taki bir manastırda yaşamaktadır.

    Bettina daha ilk karşılaşmalarında kendisinden beş yaş büyük olan bu kadına hayran olur. İmkân buldukça Karoline'i manastırdaki odasında ziyaret eder ya da ona sayfalar dolusu mektup yazar. Tarih, mitoloji ve sanat, iki arkadaşın tartıştıkları konulardır. Balolar, moda yenilikleri, randevular; böyle şeylerle Bettina'nın en ufak ilgisi yoktur ve bunu da kaygısızca ağabeyine yazar. Clemens gittikçe artan bir endişeyle karşılar bu düşünceleri.

    Bettina biraz fazla aşırıya kaçmıyor mu? Büyük bir baloda kendisinin dolabına saklanan Bettina, orada uyuyakalır! Bunu anlayışla karşılamak mümkün değildir. Üstelik de "Veilchen" adlı Yahudi bir kızla arkadaşlık kurmuş, ona şiirler okumaktadır! Bu ne biçim davranıştır? Hemen bir şeyler yapmak gerekmektedir. Clemens uyarır, tehdit eder, azarlar; fakat Bettina taparcasına sevdiği ağabeyine bile karşı gelir.

    "Eğilimlerim üzerinde senin tasarruf hakkın olamaz. Hayattaki tek büyük kazancım kendim olarak kalmaktır ve bu dünyada başka bir mutluluk da istemiyorum!" Clemens ona bir koca bulmak istediğinde ise sabrı taşar: "Ne istediğimi ben bilirim! Özgürlüğümü korumaya ihtiyacım var benim!" Ona istedikleri kadar kendini beğenmiş, kaçık, uyurgezer desinler, umurunda değildir.

    Bettina, büyükannesinin evinde 1772-1776 yılları arasında Sophie von Laroche'a Goethe tarafından yazılmış mektuplar bulur. Bettina'nın merakı iyice artar. Meğer kendisi daha küçük bir kızken, Goethe annesine âşık olmamış mı? Bettina bu büyük ozana hayrandır ve şimdi kendisini ona daha da yakın bulmaktadır. Goethe'nin annesi, Bayan Goethe Frankfurt'ta yaşamıyor mu? Bettina, Goethe'nin annesiyle tanışacaktır. Buna kesin kararlıdır ve ona kimse engel olamayacaktır.

    Bettina 1806 Haziranı'nda "Senin yerine Goethe'nin annesini kendime arkadaş seçtim," diye yazar arkadaşı Karoline'ye. İki kadının dostluğu neden bozulmuş olabilir? 1804'te Günderode'ye âşık olan dilbilimci ve tarihçi George Friedrich Creuzer buna katkıda bulunmuş olmalı. En sonunda Karoline von Günderode, Ren Nehri kıyısındaki Winkel'de 26 Temmuz 1806 tarihinde Bettina yüzünden bıçakla intihar eder. Yani Bettina, Büyükhanım Goethe'nin evinde sürekli bir konuk olduğu sırada.

    Evet, ona duyduğu ilgi daha fazladır: Goethe'nin annesinin de ilgisini ve güvenini kazanmıştır. Fakat arkadaşının intiharını öğrendiğinde çok sarsılır: "Birlikte yaşantımız çok güzeldi. Kendimi bulduğum ilk dönemdi... Onun yanında ilk kez kitapları anlayarak okumasını öğrendim... Bu acıyı ömür boyu içimde taşıyacağım." Yıllar sonra Bettina yazar olarak kamuoyunun önüne çıktığında, gençliğinde kendisi için önemli olan tüm kişiler eserlerinde yeniden boy gösterecektir.

    Ağabeyi Clemens, kız arkadaşı Karoline. Goethe'nin annesi ve en sonunda ta kendisi! Bettina'nın taparcasına hayran olduğu Johann Wolfgang von Goethe. Henüz kendisini şahsen tanımasa da, her geçen gün onun hakkında yeni şeyler öğrenmektedir. Annesinin Wolfgang'ın çocukluğu ve gençliğine ilişkin hikâyelerini dinlemektedir. Duyduğu her şeyi kelimesi kelimesine defterine yazar ve bunları bir hazine gibi saklar.

    Goethe'nin annesi arkadaşlıklarının başlamasından bir yıl sonra Bettina'ya yazdığı bir mektupta şöyle der: "Sevgili - sevgili kızım! Bana bundan böyle içinde sadakatin saklı olduğu o kelimeyle hitap et. Anne de. Bana anne demen senin tümüyle hakkın - Oğlum seni yürekten seven arkadaşın olsun. O da seni mutlaka seviyor ve arkadaşlığından gurur duyuyordur." Bu arada Bettina, Weimar'da özel danışman olan Goethe'yi ziyaret etmiş -ve onun çok hoşuna gitmiştir. Bunu izleyen yıllarda Bettina ve Goethe birçok kez birlikte olurlar.

    Bu andan itibaren başlayan mektuplaşmalar (aslında mektuplaşmayı sürdüren Bettina'dır. Goethe onun kadar sık yazmadığı gibi, mektupları çoğunlukla çok kısadır) sonraları Bettina'nın ilk edebi eserinin temelini oluşturacaktır. Bettina'ya yazdığı bir mektupta Bettina'nın varlığının özünü tanımlayan cümleyi belirtmek gerek: "Aslında sana hiçbir şey verilemez. Çünkü sen istediğin her şeyi ya yaratır, ya da koparır alırsın."

    Bunu yirmi beş yaşındaki bir kıza yazmıştır. Bundan kısa bir süre sonra Bettina'dan çocukluğuna ait masallar ve fıkralar derlemesini rica eder. Çünkü Goethe o sırada İtiraflar üzerinde çalışmaktadır. Bettina annesinin 1808'de ölümüne kadar son iki yılı onunla birlikte geçirdiği için belleğinden çok şeyleri Goethe'ye aktarabilirdi. Goethe'nin Şiir ve Gerçek yapıtındaki birçok olay ve anı Bettina'nın ona aktardıklarıdır. Zaman zaman, "Böyle sevimli ve hoş biri olmaya devam et!" diye Bettina'yı yüreklendirmiştir.

    Daha önce belirtildiği gibi yirmi beş yaşındadır Bettina. Bu yaştaki diğer kadınlar çoktan evlenmişlerdir. O ise şimdiye kadar buna karşı çıkmıştır. Ağabeyi Clemens'in arkadaşı ve şair Achim von Arnim çoktandır Bettina'nın peşindedir. Coşkuyla içinde şiirsel sihrin saklı olduğu bir evliliğe karar verirler.

    Gerçekten de hiçbir akraba ve tanıdığa haber vermeden seksen yaşındaki bir rahibin odasında evlenirler. Kız kardeşi Günde ve eniştesi Savigny'nin yanında oturan Bettina, kendi odasını güller, yaseminler ve mersin ağaçlan ile süsler. Çiçeği burnunda damat Arnim'in zifaf gecesi Bettina'nın odasına gizlice girmek zorunda kalması, onu oldukça keyiflendirmiştir. Ancak günler sonra Bettina ve Achim von Arnim evliliklerini "itiraf "ederler. Evet, böylece Bettina şimdi soylu bir kadın, bir eş, yakında da anne olacaktır...

    Bettina değişmiş midir? Düğünden iki ay sonra, o sırada yaşadığı Berlin'den Goethe'ye "Burada cennetteyim," diye yazar. "Küçük bir mutluluk" geçici bir süre ona yeterli gibi görünmektedir. Hani o kadınların beklentilerini buldukları mutluluk.

    Bettina von Arnim yirmi yıllık evliliğinde yedi kez anne olur. Kocası ile kendisi arasında iki ciltlik bir kitap haline dönüşen mektuplaşmalarında, başlangıçta şiirsel bir sihir olarak görülen bir evliliğin nasıl normal, gündelik bir yaşam haline döndüğü açıkça görülür. Kocası Wiepersdorfta malının mülkünün idaresiyle uğraşırken; sohbete, insanlara, dürtülere gereksinimi olan Bettina sık sık Berlin'e gider. Ev işlerini kendi başına yapar. Dokuma, pasta pişirme, biberli salatalık turşusu kurmayı ve mürver şurubu yapmayı öğrenir. Çocukları ateşlenir, sancılanır, isilik döker, boğmaca öksürüğüne tutulur, dişleri ağrır ve Bettina geceler boyu yataklarının başında nöbet tutar. Son çocuğunu dünyaya getirdikten sonra kız kardeşi Gunde'ye yazdığı bir mektupta, "Kol ve bacaklar yorgun, gözler uyku dolu, gırtlağımda sadece ninniler. Ben kendim, bu gizem dolu dünyada yaşadığına hayret eden bir çocuk olmuşum," diye tanımlar kendisini.

    Bundan birkaç yıl önce kocasından özür dilemiştir: "Sana uzun mektup yazamıyorum, çünkü çocukların bağrışmaları ve yorgunluk buna engel oluyor." Yirmi yıllık evlilik ve analık görevleri: "Yazar olarak Bettina bu yirmi yılda ön plana çıkmamıştır," der şair Rudolf Alexander Schröder, Mektuplarında Achim ve Bettina adlı kitabın önsözünde. Nedenini ise araştırmamıştır.

    1831 Ocağında, 50. doğum gününden birkaç gün önce Achim von Arnim ölür. O yılın yaz ortasında Berlin'de kolera salgını başlar. Zenginler kaçarcasma kenti terk ederken, Bettina Berlin'deki yoksullar semti Vogtland'a gider. (Buradaki durumu daha sonra Kralın Kitabı'nın son bölümünde dile getirir.) Giyecek, ilaç ve tıbbi yardım sağlar. Hayır, asla böyle "bir felakete seyirci kalınamaz", yoluna çıkan dikenleri ayıklamalıdır. Yaşamının genellikle "menopoz" diye adlandırılan döneminde, kendine yeni bir yol çizer.

    Sanatçı olarak üretken ve politikada etkindir. Dış etmenlere kanmadan, yazar olarak kendine özgü işinde ilerlemeye çalışır. Kocasının ölümünden sonra, hem onun hem de kendi yapıtlarının yayımı ile ilgilenir. 1834'te Prens Pückler'e "Goethe'nin Bir Çocukla Mektuplaşması, işte kitabımın adı bu," diye yazar, "öylesine ince, öylesine temiz, öylesine ateşli, alçakgönüllü, saf ve ilham dolu ki, nasıl mutlu etmesin!" İşte bu son cümlede yanılmıştır. Doğal olarak her okuyucusu aynı mutluluğu duymaz.

    Ağabeyi Clemens örneğin, kitap yayınlanmadan önce ilk dört formayı okuduktan sonra kız kardeşini bir kez daha azarlar. Bu bölümlerde Bettina gerçekten de bir genç kız olarak, Goethe'nin kucağında nasıl oturduğunu anlatmıştır ve Clemens bir skandaldan korkmaktadır: "İyi yetişmiş bir kız gibi divanda oturacağın yerde, kötü yetişmiş bir kız gibi bir adamın kucağında oturduğunu Avrupa'da herkesin bilmesinin bir faydası mı olacak yani?.. Beni, senin çocukların endişelendiriyor. Gurbette iyi mevkilerde bulunan oğulların ailenin şerefini korumak için herhangi bir felakete uğrayabilir, kavgaya veya düelloya zorlanabilirler. Kızların yanlış yola sapabilir veya sana olan saygılarını yitirebilirler."

    Bettina'nın bu sözlere yanıtına kulak verelim: "Sevgili Clemens... Gerçi iyi niyetine saygı duyuyorum, ama görüşlerine saygı duymama imkân yok. Tümünü okuduğunda bu kitabın bir önceki ve şimdiki yüzyılda yazılmış olan kitapların içinde olağanüstü bir yeri olduğunu sen de anlayacaksın. Gerçek düşüncem bu ve bunda yanılmıyorum."

    Cüretkâr cümleler; tam Bettina'ya göre. Oğullarının, özellikle ikinci oğlu Sigmund'un, annesinin böylesine "uygunsuz yayınlarından" dolayı kariyerlerinin tehlikeye düştüğünü belirtmeleri Bettina'yı mutlaka düş kırıklığına uğratacaktır. Fakat ne olursa olsun müsveddelerinde en ufak bir değiştirme ya da revizyon yapmaz. Bir Çocukla Mektuplaşma, gerçekten Bettina'nın Goethe ile yaptığı yazışmalarını şiirsel bir anlatımla derlediği bir mektup-romandır.

    Goethe ile olan birlikteliğini anlatırken anı ve fanteziyi birbirine bağlamıştır. Bu bağlamda, mektupların özellikle kadınların tercih ettiği bir edebiyat türü olduğunu bilmekte yarar vardır. Mektuplar gerçi belli bir adrese yöneliktir, ama aynı zamanda edebiyat dünyasına yazılmıştır. Bettina von Arnim tarafından ilerki yıllarda diğer mektup-romanlar yayınlanır: Die Gündemde (1840) Bettina'nın genç kızlık arkadaşı ile mektuplaşmasını, Clemens Brentano'nun Bahar Tacı (1844) Clemens ve Bettina Brentano kardeşler arasındaki fikir alışverişini kapsar.

    Burada Bettina'nın o canlı anlatım tarzından ufak bir izlenim vermek için Bahar Tacı''ndan bir bölümü aktarmak gerek: "Doğru, Clemens, içimde insan yüzlerinden bir panayır var, tüm doğa sere-serpe, nabzı dolu dizgin atıyor, çiçekleniyor ve şafak kızıl rengiyle ruhuma doğup her şeyi aydınlatıyor. Baş parmaklarımla gözlerimi kapatıp başımı dayadığımda, bu koca tabiat önümden geçerek beni tümüyle sarhoş ediyor. Geçit resmi yapan yıldız tablolarıyla bezenmiş gökyüzü dönüp duruyor yavaşça; ve çiçeklenen ağaçlar havayı bir halı gibi renk hüzmeleriyle beziyor. Acaba tüm bunların gerçek olduğu bir ülke var mı? Yoksa var da ben dünyanın başka yerlerine mi bakıyorum?"

    Kralın Kitabı'nın iki cildi Bettina'nın daha sonraki yapıtları arasına girer. Bu kitap krala aittir, ithaf başlığını taşıyan birinci cildi Bettina'nın veliahtken tanıdığı ve 1840 yılında kral olan IV. Friedrich Wilhelm'e hitap etmektedir. O zamanlar bu kral liberal sayılırdı. Bettina kitabında Goethe'nin annesinin feodal devletin eleştirisini de aşan gerçekleri dile getirmesine izin vermiştir. Goethe'nin annesi, örneğin, devleti işlenen tüm suçların en büyük ve tek faili olarak görmektedir.

    Bettina, IV. Friedrich Wilhelm'e gönderdiği Kralın Kitabı'na eşlik eden mektubunda, "Vatandaşları serbest bırakmalısınız," der. Kral vatandaşlardan oluşan bir topluluğun ilk vatandaşı olmalı ve devleti onlarla birlikte kurmalıdır; içinde yaşamak istedikleri devleti. Bettina'nınki gibi bir soydan gelen bir kadının böylesine fikirleri yayınlaması tamamen yeniydi.

    Kralın Kitabı adlı yapıtının ikinci cildi Cinlerle Söyleşiler (1852) yayınlandığında, Bettina "komünist" olarak suçlanır; Bavyera ve Avusturya'da kitabı yasaklanır. Bettina von Arnim kamuoyunun odak noktasındaki bir kadındır. Ömrünün son yıllarında korkusuzca ve yılmadan polis baskısına, yoksulluk ve adaletsizliğe karşı savaşır.

    Yahudilerin ve Silezyalı dokuma işçilerinin savunucusu olur ve hemen hemen her baskı şekline karşı savaş açar. "Hemen hemen", çünkü kadınlara uygulanan baskıya değil, sadece kendisine yapılan baskıya karşı çıkar. Onun ufkunu daraltan ve belirli kalıplara sokmak isteyen biri çıktığı anda kıyameti koparır. "Şeytan Bettina" olarak (yetişkinliğinde de aynı lakabı taşımıştır) kendine özel bir yer edinmiştir.

    Belki çağdaşları arasında ona en çok benzeyen, Fransız kadın yazar George Sand'dır. George Sand ile de ilişki kurmak ister. Ona Goethe mektup-romanının Fransızca çevirisini yollar. George Sand kitaba hayran olur ve hemen uzun bir cevap yazar. Fakat mektuba polisçe el konulur ve açılır. İki kadın yazarın bu yazışmalarında, "tehlikeli eğilimler" sezinlenmiştir.

    Yetmiş dört yaşına basan Bettina von Arnim ne zaman 'yaşlanmış'tır? Eğer bundan yorgun olmak ve vazgeçmek anlaşılıyorsa; o ne yorulur ne de vazgeçer. Asla. Jacob Grimm, Bettina'dan söz ederken "Yaşlanan, ama hep genç kalan Bettina," der.

    Gündemde adlı mektup-romanında "Eğer tahtta ben olsaydım dünyayı güleç bir yüreklilikle değiştirirdim," der Bettina. Tüm eserleri, özellikle de mektup-romanları bunu yansıtır: Bettina von Arnim "güleç yürekliliğiyle" yaşamış ve yazmıştır.
     
  3. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Germaine de Stael-Holstein

    [​IMG]

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1766-1817)

    1769 Napoleon Bonaparte'ın doğum yılı.
    1789 Fransız Devrimi'nin başlaması.
    1792 Paris'te Tuileries Sarayı'na yapılan saldırıda (bununla krallığın düşmesi olayı başlatılmıştır) kadınlar da önemli ölçüde yer alırlar.
    1792 İngiltere'de Mary Wollstoneeraft'ın Kadın Haklarının Savunusu adlı eseri yayınlanır.
    1802 Napoleon Bonaparte, Madame de Stael'i Paris'ten kovar.
    1803 Madame de Stael, Weimar'da Goethe ile buluşur.
    1804 Goethe "Baş Müşavir" olur.
    1805 Bonaparte kendisini Fransız İmparatoru ilan eder.
    1806 Napoleon, Jena Meydan Muharebesi'nde Rusya ve Prusya'ya karşı zafer kazanır. Napoleon hayranı Goethe, Christiana Vulpius ile düğünü için evlilik yüzüklerine Jena Meydan Muharebesi'nin gününü yazdırır.
    1808 Goethe, Erfurt kentinde Napoleon ile buluşur.
    1813 Goethe, Leipzig'deki meydan muharebesinde Napoleon'un zaferi üzerine bahse girer, kaybeder.
    1814 Germaine de Stael'in başyapıtı Almanya Üzerine, Almanca çevirisiyle çıkar.


    "HAKSIZ GÜCE KARŞI DİRENMEK, BEDENSEL BİR ZEVKTİR."

    Parisli Germaine Necker garip bir kızdır: Daha on üç yaşına varmadan, sanki büyümüş de küçülmüş gibi konuşur. Oyun oynamanın ne demek olduğunu bile bilmez. Açık havada gezmek, hareket etmek, bunların hepsi ona yabancıdır. Gezmek, tozmak yerine tiyatro oyunları üzerine sohbet etmek ister, herhangi bir insanın kaç yabancı dil bildiği konusu ile ilgilenir, edebi mektuplar, kompozisyonlar yazar.

    Henüz ebeveynlerinin Paris'in kuzeyinde bulunan Saint-Quen'deki kır evinde oturmaktadır, çünkü doktor ona mutlaka "dinlenme ve hava değişimi" önermiştir. Ayrıca, artık yaşıtlarıyla birlikte olması da gerekmektedir. O zamana dek Germaine, zamanının çoğunu katı tutumlu annesinin koruması altında geçirmiştir. Annesi Bn. Necker Paris'teki evinin salonunda zamanın ileri gelen beyinlerini ağırlarken, Germaine uslu uslu oturup onları ciddiyetle dinler ve konuşmalara katılır.

    Şimdi ise Germaine ilk kez yaşıtı bir kızla karşılaşmıştır: On iki yaşındaki İsviçreli Jeanne Huber oyun arkadaşı olarak Necker ailesinin çiftliğine davet edilmiştir. Germaine için bu müthiş bir olaydır. Hayatında o güne dek hiç arkadaş edinmemiş olan Germaine, neye uğradığını anlamayan Jeanne'ı hasretle kucaklar. Onu sevgi yeminlerine boğar, garip bir öneriyle de şaşkına çevirir: "Her gün birbirimize yazacağız!" Gerçekten garip bir kızdır şu Germaine...

    Jeanne daha sonraları Germaine'in yanında başlangıçta kendini rahat hissetmediğini, fakat kısa bir zaman sonra bu olağandışı kızın cazibesinden kendini kurtaramadığını anlatır. Gerçekten de Germaine'i tanıyan bir kimse ona genç kızken bile kayıtsız kalamazdı. Ya alabildiğince sevilir ya da son derece nefret edilirdi. Ve bu özelliği tüm yaşamı boyunca değişmedi.

    "Bu kadın bir felaket tellalı, hep nahoş şeylerin habercisi!" diye köpürmüştü Napoleon Bonaparte. İçişleri Bakanı Joseph Fouche ise "Germaine çağımızın en harika kadını," diye övgüyle söz etmiştir. "Kendi hemcinsleri arasında eşine ender rastlanan biri; çok az erkek onun aklına ve konuşma yeteneğine sahiptir," diye yazmıştı Sehiller.

    Aklı ve mükemmel konuşma yeteneği, daha on üç yaşma bile basmamış Germaine'i ön plana çıkarmıştı. Düşünce ve duygularını hiç kimsenin taklit etmeyeceği bir üslupla dile getirmekteydi. Arkadaşı Jeanne ile tiyatro eserleri yazar, tuluat tarzında oyunlar oynar, değişik kılıklara bürünürdü. Onu izleyenler aslında hiç de "güzel" bir kız olmadığını unuturlardı.

    Germaine'in çağdaşları onun dış görünümünü "yüz hatları düzensiz, zarafetten yoksun," diye tanımlar. Ona en yakın olan insan, babası Maliye Bakanı Jacques Necker'dir. Biricik kızına şefkatle "Minette," derdi. "Ben Bay Necker'in kızıyım. Ona aitim. Gerçek adım bu. Eğer bir gün soyadını değişse bile bu adı bana vermeleri için elimden geleni yapacağım. Ona layık olmaya çalışacağım. Bu yeminle büyüdüm, onunla öleceğim," diye yazmıştır Germaine günlüğüne.

    1786'da babası onu evlendirmek istediğinde karşı gelmez. Müstakbel kocasının adı Eric Magnus von Stae'l-Holstein'dır. İsveç'in Paris'teki büyükelçisidir. Genç çifte babası Rue de Bac'ta bir daire döşer.

    Aşk mı? Hayır, zamanındaki her genç kız gibi o da evlilikte aşkı düşünmez. Fakat mutludur. Fazlaca el bebek gül bebek geçen çocukluğu, yalnız geçen gençlik döneminden sonra evliliğinin ilk iki yılında toplumsal yaşamın içine düşer. Kısa süre içinde Rue de Bac'taki evi annesininki kadar önemli olur. Saraylarda takdim edilir, bol bol akşam yemeklerine ve galalara katılır.

    Bu "çirkin küçük ördek yavrusu", pudralı, saçı başı yapılı Rokoko kadınları arasında -olacak şey mi? Hayır. Genç Bayan de Stae'l sık sık falso verir: bazen başlığını takmayı unutur (olamaz!), bazen eteği sarkar (ne ayıp!), hatta makyaj yapmayı unutur (ne kadar bayağı!). Bütün bunlara rağmen gene de herkesin ilgi odağı olur. Başına üşüşen kavalyeler onun konuşma yeteneğine hayran kalırlar. Fransa'nın ekonomik sorunlarını çözümlemek isteyen babasının reformlarını savunmaktadır. Fikirlerini herkesin yüzüne karşı doğrudan söyleyen "Minette", Fransız Devrimi sırasında ve sonrasındaki sıkıntılı yıllarda birçok düşman edinir.

    Onun amansız rakibi Napoleon Bonaparte olur ve öyle de kalır. Aslında önceleri onu bir kahraman olarak görmüştür ve saygı duyar. Yönetiminin başlarında yaptığı her şey Fransa, üstelik tüm insanlığın yararına gibi görünmüştür. Ne var ki, başka biri onun gibi düşünmeyecek olsun, etrafındaki figüranlardan başka kimseye tahammül edemeyeceğini hemen göstermektedir Bonaparte. Kadınların onun politikasına burunlarını sokmaları imkânsızdır. Bu uğursuz Bayan de Stae'l ise kurallarına uymamaktadır.

    Artık sesini çıkarmazsa Paris'te rahatsız edilmeden yaşayabileceği haberini yollar de Stael'e. Politika yapan kadın istememektedir. "Mesele sizin ne istediğiniz değil, benim ne düşündüğümdür," kararma varır Germaine de Stae'l sakince. Düşüncesini hiçbir engel olmaksızın söyleyebilme serbestisini istemektedir. Bu ise Bonaparte'ın istemediği ve kendisine körü körüne itaat etmeyen bir kimseye izin veremeyeceği bir şeydir.

    Muhalifinin kendisine "Fikir korkağı" dediği kulağına gelen Bonaparte, "Parçalayacağım, ezeceğim onu!" diye tehdit eder. Germaine'i bu tehditler sindirmez: "Haksız bir güce karşı direnmenin temelinde bir tür bedensel zevk yatar," der. Napoleon 1802 Mayısı'nda on yıllığına konsül olarak atandığında, Germaine'i Paris'ten sürgüne yollar: "Necker'in kızı bir daha asla Paris'e dönemez!"

    Bu sürgün Germaine'i can evinden vurur. Paris, onun kutsal kentidir. Burada bulduğu insanlar, diyalog içinde bulunduğu dostlar onun için son derece önemlidir. Kendisini ancak Paris'te gerçek evinde hissetmektedir. O sırada evliliği sadece kâğıt üzerindedir. Dünyaya getirdiği üç çocuğu İsviçre'de babasının yanında büyümektedir. Kocası Bay de Stae'l 1802 Mayısı'nda felçten ölür.

    "Ona duygu yönünden pek fazla bir şey veremedim," der Germaine de Stae'l açık yüreklilikle. Gerçekte, her ikisinin de bu arada "maceraları" olmuştur. Aradaki ufak fark ise, mutsuz bir evli erkek için "böyle bir şeyin" normal olması; mutsuz bir evli kadın için ise asla kabul edilemeyeceğidir. Germaine de Stae'l, bu tür çifte standartlı ahlak anlayışına karşı savaş veren ilk kadınlardan biridir. Paris'ten sürgün edilince İsviçre'ye babasının yanına gider ve evlilik dışı aşkta kadının haklarıyla ilgili bir roman yazar.

    "Bir hayat arkadaşı olan kadının, kocasının isteği doğrultusunda bir anlaşmaya varması ne büyük haksızlık," diye yazar. "Seni iki, üç yıl tutkuyla seveceğim ve bu sürenin bitiminde seninle mantıklı bir şekilde konuşacağım," der erkek. (Ve erkeklerin mantık dedikleri, yaşam sihrinin bozulması anl¤¤¤¤¤ gelir.) 'Ben evimi, soğuklukla, can sıkıntısıyla dolduracağım ve öte yandan da beğenilmeyi isteyeceğim.

    Fakat bana oranla daha fazla fantezi ve duygu gücüne sahip olan sen, herhangi bir başka hayat seçeneğin veya eğlencen olmadığı için, dünya bana dört bir yandan olanaklar sunarken, sadece benim için yaşayan sen, benim binlerce ilgi alanım varken, aşağılanmış, donmuş ve yarım kalmış sevginle sen, sadece benim iyi olarak algılayacağım zamanda, yalnız benimle yetineceksin ve bunun da ötesinde daha güçlü, daha şefkatli duygular içeren inançları geri tepeceksin!' Ne denli haksız bir akit! Tüm insani duygular buna isyan eder."

    Delphine adlı romanı 1802 sonbaharında Paris ve Cenevre'de aynı zamanda yayınlanır. Dıştan zararsız bir kadın romanı gibi görünen kitap, Fransa'nın başkentinde bir numaralı tartışma konusu olur. "Suskun ve aydın Fransa'ya" diye ithaf etmiştir Germaine bu kitabı. Sadece bu ithafı ilk okurlardan birini -yani Napoleon Bonaparte'ı- çileden çıkarır. Serbest aşkı savunan hiç duyulmamış çığırtkanlığı dışında, şu tür cümleleri de gittikçe büyüyen bir hoşnutsuzlukla okur; "Halkların politik inançlarının kuvvet kullanarak değiştirilebileceğine inanmak boşunadır," ve "Bizim vicdanımız özgürlüğe ve adalete düşkündür; hiç kimse köleliği istediğini samimi olarak itiraf edemez."

    Bunları yazan bir kadının normal olmayacağı gayet açıktır. O "erkekten dönme" olmalıdır. Tehlikelidir. Susturulmalıdır. Bundan daha basit bir şey olamaz. "Umarım," der Napoleon, "dostları Bayan de Stael'i Paris'e geri dönmemesi konusunda uyarmışlardır. Aksi takdirde onu jandarma ile sınır dışı etmek zorunda kalırım."

    Fakat bu can sıkıcı kadın yılmaz, vatandaş Konsül diye yazar Bonaparte'a; "İnanamıyorum; eyleminiz beni daha da acımasız yapabilir. Tarihiniz içinde yalnızca bir satır olabilir bu. Savunmasız bir insana böylesine büyük bir acı vermeden önce bir an olsun düşünün; basit bir adalet eyleminizle başkalarını tepeden tırnağa boğduğunuz minnettarlık duygusundan daha derin ve daha kalıcı minnettarlık duygulan akıtırdınız yüreğime."

    Birinci Konsül'ün emrini geri alması için bir yıldan fazla uğraşır. Boşuna.

    "Fransa benim mutluluğum için gerekli," diyordu Germaine de Stael. Napoleon da bunu onun kadar iyi biliyordu. Yoksa çoktan başka bir ceza düşünürdü.

    Jacques Necker bu sırada mutsuz kızına yazdığı bir mektupta şöyle seslenir:

    "Mutsuz olduğun zaman başını dik tut ve dünyanın hiçbir gücünün seni ezmesine izin verme!" Germaine, babasının tavsiyesine uyarak Almanya'ya gider. İki çocuğu ve onun o zamanki "sürekli refakatçisi" Benjamin Constant da onunla birliktedir. Neden özellikle Almanya? Bir yandan romanı Delphine bu ülkede hayranlıkla benimsenmiş olduğu, bir yandan da Weimar'da Goethe ve Schiller ile tanışmak arzusunda olduğu için. Hayır, Germaine de StaeTin Almanya'da hoş karşılandığı iddia edilemez. Frankfurt'ta Goethe'nin annesi ile buluşur. Annesi oğluna şunları bildirir: "Sanki boynuma asılmış bir değirmen taşı gibi boğdu beni. Her yerde yolumu değiştirdim, bulunduğu her daveti reddettim. O gittikten sonra rahat nefes alabildim. Ne istiyor bu kadın benden?"

    Bu arada iki şair, Goethe ve Schiller, birbirlerine yazdıkları kaygılı mektuplarda kendilerini bu can sıkıcı kadına karşı nasıl koruyabileceklerini bilmediklerini belirtirler. Herkesin dilinde olduğu gibi "güzel" de değildir. Üstelik politikaya karışması yüzünden ülkesinden de kovulmuştur. Aydın ve çok akıllı biri olarak bilinmektedir. Üstüne üstlük; de Stael oldukça çetin bir kadın olsa gerektir. "Eğer Almanca anlıyorsa, ona haddini bildiririz" umudundadır Schiller. "Fakat inançlarımızı ona Fransızca sözcüklerle anlatmak ve onun ustalığına karşılık vermek çok zor bir iş!"

    Goethe, ilk önce bu garip kadını izlemesi ve sonra izlenimlerini iletmesi için Schiller'i öne sürer.

    İlk karşılaşmasından sonra Schiller "Derli toplu, yabancı, yanlış ve patolojik bir unsur yok vücudunda. Tek bunaltıcı yanı dilini kullanışındaki olağanüstü ustalığı. Onun söylediklerini izleyebilmek için insanın topyekûn kulak kesilmesi gerek," der. 1803 kışında iki Alman üstat Germaine de Stael ile birçok kez biraraya gelirler. Bu ülke hakkında bir kitap yazmayı planlayan Germaine, Almanya'da yaşadıklarını ve deneyimlerini günü gününe not alır.

    "Öyle alçakgönüllü ve kendi başarılarını önemsemeyen, kendine göre gerçekleri öylesine canla başla ve gururla savunan biri ki, ilk gördüğüm andan itibaren ona hayranlık dolu bir dostlukla yaklaştım." Schiller'i böyle tanımlar. Goethe ile olan ilişkisini tanımlamakta ise biraz zorlanır. "Fantezisi gibi donuk olan bir haysiyet duygusu var... Konuşma sırasında farkında olmadan onun Ben taassubunu zedeleyip zedelemediğini asla bilemiyor insan," diye yazar Goethe hakkında babasına. Fakat tüm eleştirilere rağmen onunla konuşmalarından büyülenir. Edebiyat, felsefe ve tiyatro, ana temalarıdır.

    Weimar'da kaldığı altı hafta, Bayan de Stael'in yaşamında kesinlikle zirvelerden birini oluşturduğu kesindir. En önemli yapıtı Almanya Hakkında, ana hatlarıyla bu Almanya gezisi sırasında oluşur ve bu kitap, Fransızların Almanlar hakkındaki görüşlerini uzun süre etkiler. Bunun ardından Bayan de Stae'l Berlin'de de kalır ve her gün "Alman dilindeki keşfedilmemiş yeni değerleri" keşfeder.

    1804 Nisan'ında İsviçre'den aldığı bir telgraf Germaine'i çok derin kaygılara düşürür, tüm planlarını altüst eder. Babası ölmüştür. Herkesten çok sevdiği insan; babası. Yetişkin bir kadın olarak da kendisini hâlâ "Minette" olarak gören, ne olursa olsun daima yanında olan babası. Onun ölümüyle, bu arada ne kadar ünlü de olsa "Minette" için gerçek yetişkinlik henüz başlamaktadır. İsviçre'deki Coppet'e geri döner, babasının terekesini düzenler ve Bay Necker'in Özel Yaşamı ve Karakteri adlı izlenimlerini yazar.

    Cenevre yakınındaki Coppet malikanesi daha sonraki yıllarda Avrupa'nın kültürel buluşma yerine dönüşür. Şenlikler, temsiller, tartışmalar ve tâ uzaklardan bu "olağanüstü kadını" tanımak için gelen konuklarla dolar. Fakat Napoleon onu hâlâ nefretle izlemektedir.

    "Ezeceğim onu!" diye birkaç yıl önceki tehditinin üzerine, 1810'da en büyük darbeyi indirir. Germaine de Stae'l, Almanya Hakkında adlı kitabının üçüncü cildini uzun bir çalışma dönemi sonunda tamamlamıştır. Düzeltme çalışmasını yaptığı sırada bir emniyet müdürü çıkar gelir evine. Tüm müsvette, evrak ve provalarının derhal kendisine teslim edilmesini emreder.

    Hemen ardından, bir görgü tanığının ifadesine göre, İmparator bizzat kendi elleriyle tüm ciltleri ve notları şömineye atar. İmparatordun İçişleri Bakanı yazara yapıtının neden böyle bir gazaba uğradığını şöyle bildirir: "Madam, biz henüz sizin takdir ettiğiniz toplumları örnek almak zorunda kalacağımız noktaya gelmedik. Sizin son yapıtınız Fransızca değil."

    O anda Germaine için kitabının bir müsveddesini gizlice kurtarabilmiş olması belki de küçük bir tesellidir. Doğal olarak o sırada yayınlayamaz. Yazar olarak kariyeri sona ermiştir. Vatanına asla geri dönemez. Dostları ondan çekinmeye başlamıştır. "Yeni emniyet müdürü arkadaşlarımın beni ziyaret etmemeleri için yollarda pusuda bekliyor. Bugünün şartlarının gerektirdiği şekilde yapıtımı değiştirmemi, ilaveler ya da eksiltmeler yaparsam her şeyin halledileceğini anlamamı istiyorlar," diye yazar 1811'de bir arkadaşına. "Beni kendi kendimden korkar hale getirdiler!"

    Mücadeleci Germaine de Stae'l şimdiye dek hiç bu denli kaygılı bir ifade kullanmamıştır. Eğer Napoleon'un lütfunu yeniden kazanmak istiyorsa, ona bir methiyeler düzmesi öğütlenmektedir. Hayır, bir Madam de Stae'l böylesine alçalamaz! Bundan sonraki yıllarda "kendi mezarı başında nöbet tutarcasına" yaşar. Tarifsiz acılar içindedir. Düşüncelerini özgürce ifade arzusunu hiçbir şey ve hiçbir kimse bastıramaz.

    Kırk altı yaşında bir kez daha anne olur ama bu, çocuğunun genç bir Fransız subayı olan babası ile hemen evlenmesi için bir neden değildir. Doğumdan kısa bir zaman sonra Avusturya, Rusya, Finlandiya, İsveç ve İngiltere'ye seyahat eder. Londra'da onun için görkemli bir kabul töreni hazırlanır. Burada -1813'te- Almanya Hakkında da yayınlanır.

    1814 Nisan'ında onun en büyük düşmanı Napoleon tahttan iner. Germaine de Stae'l çok sevdiği Paris'e geri döner ve bir kraliçe gibi karşılanır. En sonunda Almanya Hakkında adlı kitabı kendi yurdunda da yayınlanacaktır. Kitabı (başka nasıl olabilirdi ki), her yerde büyük ilgi uyandırır. Goethe, "Bizi Fransa'dan ayıran köhne önyargıların Çin Seddi'nde koca bir delik açan muhteşem bir silah," der bu kitap için.

    Germaine de Stae'l "Köhne önyargılara" karşı hayatı boyunca savaşmıştı. Zor bir kadındı. Kimilerini öfkelendiriyordu. Hatta, günümüzde bile: 1980 sonbaharında Hamburg'daki bir Alman-Fransız Lisesi'ne onun adı verilecekken, "Madam de Stael çok ahlaksız bir kadındı" gerekçesiyle, reddedildi.
     
  4. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Annette von Droste-Hulshoff


    [​IMG]

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1797-1848)

    1810 Münster, Fransız İmparatorluğu'na katılır.
    1813 Anncttc von Droste Hülshoff, Grimm Kardeşler ile tanışır.
    1816 Grimm Kardeşler'in Alman Masalları yayınlanır.
    1823 Köln'de ilk Rosenmontag eğlence resmi geçidi yapılır.
    1825-26 Droste'nin Köln, Bonn ve Koblenz gezisi.
    1834 J.A.L. Werner genç kızlar için beden eğitimi kitabını yayınlar.
    1837 Münster'de Levin Schücking ve Droste'nin de üyesi olduğu bir "Heeken - Yazarlar Derneği" kurulur.
    1843 Levin Schücking, Luise von Gali adlı kadın yazarla evlenir.
    1848 Droste'nin ölüm yılı: Fransa'da Şubat Devrimi ve Almanya'da Mart Devrimi.
    1862 Levin Schücking ilk Droste biyografisini yayınlar.
    1878-79 Cotta Yayınevi'nde Levin Schücking tarafından derlenen, Droste'nin Bütün Eserleri çıkar.


    "YÜZ YIL SONRA OKUNMAK İSTİYORUM, BELKİ BAŞARIRIM."

    Ailede "Annette" diye çağrılan Anna Elisabeth Freiin von Droste zu Hülshoff, ilk şiirini biraz önce bitirmiştir. İlk eserini altın yaldızlı varaka sarar ve doğru Hülshoff şatosunun kulesine çıkar. Rüzgâr okunun altındaki horozlu merteğin boşluğunda saklanacak ve "sonsuzluğa adanmış" olacaktır bu eser. Şu dizeleri kâğıda dökmüştür:

    Gel sevgili horozcuk, yaklaş ve elimden gagala yemini Gel anık sevgili küçük adam Gel ki kaçıp gitmesin o elinden.

    Mehtap gümüş parlaklığında
    Nasıl da bakıyor dünyaya
    Bir pınardan daha sessiz parlıyor
    Ey mehtap, yaklaş biraz daha dünyaya.

    Keşfedilmemiş ozan yedi yaşındadır. Jenny, Werner ve Ferdinand adlı kardeşleriyle ailenin devamlı adresi olan Westfalen eyaletinin Münster kenti yakınındaki Hülshoff şatosunda taşralı bir soylu kızı olarak yetişmektedir. Çocukluğu şöyle betimlenir: Hastalıklı, narin, tuhaf. Özellikle son özelliği olan "tuhaflığı", annesini endişeye düşürür.

    Annette'in oldukça aşırılığa kaçan duygusal ifadeleri vardır. Bir gece önce gördüğü bir düşü anımsadığında hüngür hüngür ağlayabilmektedir. Kendi kendisiyle konuşur, hayal kurar. Ata yadigârı şatonun etrafında saatlerce tek başına dolaşır. Yalnız gezileri sırasında çiftçilerin yanına gider, orada anlatılan tuhaf olayları ve hayalet öykülerini adeta nefes almadan dinler. Annette bir de kibirli ve kişilikli olmaya başlamasaydı, tüm bunlar hazmedilebilirdi.

    Piyanoda gelişigüzel melodiler çalar, kendi şiirlerini yazmaya çalışır, arkadaş ve akraba çevresinde "komedi oynamaya" bayılır. Sahnelemelerinde alçakgönüllü ve çekingen değildir. Aile dostu Graf Friedrich Leopold von Stolberg, Annette'in ebeveynine yazdığı bir uyarı mektubunda genç kızın "mağrur ve şahsiyetli" olduğunu yazar. Çocuk ve Ev Masallarının ortak yayımcısı Wilhelm Grimm de onu çok sert yargılar: "Yazık ki benliğinde aceleci ve tatsız bir yan vardı... Mutlaka yükselmek istiyor ama bu iki özelliği arasında bocalıyordu."

    Bunun dışında kendisi için Westfalen masal ve efsanelerini toplamasını memnuniyetle karşılarken, Annette tevazuyu yine de elden bırakmamalıdır. Annette uyum göstermeyi öğrenir. Bunu tüm yaşamı için öğrenir. Güpegündüz perdeleri çekili durumda yatağına yatıp, sıcak çay içerek "sakinleşmek" zorunda az mı kalmıştır? Örgü örmek ve piyano çalmak dışında başka şeyle uğraşması az mı engellenir? Fazla okumaması gerektiği az mı söylenir?

    Fakat: "Tuhaf ve deli dolu mutluluğumu kitaplardan, romanlardan kazanmadım ben. Bunlar zaten benim içimdeydi," diye itiraf eder yirmi iki yaşındaki Annette, baba dostu (kamu hukuku profesörü) Anton Matthias Sprickmann'a yazdığı bir mektubunda.

    Annette von Droste-Hülshoff "içinde olanları" daha da eleştirir. Sessiz, sakin. Çocukluğunda ilk dizelerini altın varağa sarılı olarak ailesinden sakladığı gibi - gizlice. Hayatının sonuna dek ailesinin ve sınıfının göze batmayan, uyumlu bir ferdi olarak kalır. Kırk beş yaşında bile annesine yazdığı mektupları "itaatkâr kızın Nette" diye imzalar. Her şeye rağmen Droste'dir. "Dünyaca ünlü kadın ozan"dır.

    On altı yaşındaki Annette von Droste-Hülshoff un Bertha adında tamamlanmamış bir tiyatro eseri vardır ve bu eserdeki kahramanın eline aşağıdaki dizeler uyarı olarak tutuşturulur:

    Rufum çok erkeksi, çok yücelerde
    Kadın gözü izleyemez seni ötelerde
    Yüreğini daraltan korku bu
    Ve solmuş körpe yanaklarında.
    Assalar kadınlar semalarını
    Kaçarlar kendi öz benliklerinden.
    Güneşe ermek isterler ötelerde
    Yınmak isterler de bulutları kartal üstünde
    Yapayalnız kalırlar sisli vadilerde.
    Yarışmak isteseler de tüm erkeklerle
    Kadın değillerdir anık, çifte cinsiyetleriyle.

    Bu dizeleri yazarken, genç Annette, kendisini betimlemek ve disipline sokmak istemiştir. Uyar mı bunlara?

    Çok küçük yaşlardan beri "dişi" olmama konusunda içine çok büyük bir korku yerleşmiş olmalı. Yine de dış görünümüyle zamanının ve konumunun gereği bir genç kız nasıl olması gerekirse, tam öyleymiş gibi bir izlenim bırakır. Çağdaşları onu kocaman mavi gözleri, açık sarı bukleli saçlarıyla zarif ve ince biri olarak tanımlarlar.

    Çok önemli kadınsal bir özellik olan itaatkârlık bakımından da eksiği yoktur. Uslu uslu "çevre turu" dedikleri, yöredeki çiftliklerde yaşayan soylu akrabaları ziyaret amaçlı gezilere katılır. Bükendorf çiftliğindeki büyükannesi için "dini şarkılar" içeren bir kitap yazmayı planlar. Kadın eliyle yazılmış bu tür şiirler törelere de uygundur. Buna karşılık genç Annette'in kurduğu bazı arkadaşlıklar "aşırı maceracı" olarak nitelenebilir. On altı yaşındayken Westfalya eyaletinde kendisinden birkaç yaş büyük olan Katherine Busch adlı yazara büyük bir ilgi duyar.

    Katherine "Westfalya'nın Ozanı" olarak kutlanır. Fakat Katherine, Modestus Schücking ile evlenir ve artık sadece eş, ev kadını ve ana olmaya karar verir. Annette o anda arkadaşının taşıdığı Schücking soyadının ileride kendisi için ne denli önemli olacağını sezemez. O sadece Katherine şiir yazmayı temelli bıraktığında, bir meslektaşını yitirdiğini sanmaktadır. Peki ya Annette'in hiç talibi yok mudur? Kimse ona teklifte bulunmamış mıdır?

    1820'de (Droste üzerine yazılanlarda belirtildiği gibi) "gençlik felaketini" yaşar. Hatta sözü edilen "büyük bir yaşam krizi"dir. İlgi duyduğu iki erkek vardır. Hani denir ya, "umuda kapılmış", ikisi de o türden işte. O yaz olanlar, işin içinden çıkılacak gibi değildir. Droste'nin her biyografi, olayı başka türlü yazar. Belki Annette delikanlılarla olan ilişkilerinde çok beceriksizdir. Belki diğerlerinin uyduğu oyun kurallarına uyamamıştır.

    Belki kendi duygularını analiz edememiştir. Her ne olursa olsun, iki erkekten de "ortak bir red mektubu" alır. Sessiz sedasız ortadan yok edemeyeceği bir mektup. O zamanlar mektuplar aile ve arkadaş çevresindeki her bireye hitaben "resmi açıklama" niteliğindeydi. Annette (o hep 'tuhaf değil miydi?) bu durumda ve aile çevresinde kendisini eskisine göre daha da yalnız hissetmiş olsa gerek. Hiç kimseden anlayış görmez.

    Kız kardeşi Jenny daha sonraları şöyle diyecektir: "Annette evlilikten söz ederken, sağlığı pek yerinde olmadığı ve bağımsızlığına çok önem verdiği için evliliğin kendisine göre bir iş olmadığını söylerdi sadece." Annette'in kendisini burada belirtildiği gibi ifade etmiş olması imkânsızdır. O, hayatının sonuna kadar ailesiyle son derece uyumlu ve söz dinler bir kadın olarak kalır.

    Annette içine kapanır. Yirmi yıldan daha fazla bir süre sonra kız arkadaşı Elise Rüdiger'e eski günleri anımsayarak "Vaktiyle çok gençtim, çok mağrur ve mutsuzdum ve binlerce kez ölmeyi diledim," diye yazar. Çoktan üne kavuştuğunda ve Alman edebiyat tarihine "Die Droste" olarak girdiğinde, hakkında şu yorum yapılır: "O bir dâhinin yazgısı olan yalnızlığa mahkûmdu."

    Evet, yalnız kalır. Eş ve anne olmaz. Ama yıllar sonra karşılıksız seveceği erkeğin, kendisine "Annecik" demesine izin verecektir.

    Duygularını maskelemek için mi? Daha küçük bir kızken, hiç kimseye sezdirmeden, alay ve aşağılanmaya katlanmayı öğrenmiş olmalıdır. Belki de yetişkin bir kadın olarak annecik rolüne sığınmasının nedeni, bu rolün ona kendi duygularının açıklanmasına izin vermesidir.

    Ama henüz pek "olgun" değildir. Kendi kendisiyle ve kendisine karşı savaş verir ve "aşk için hiçbir organa sahip olmadığı" duygusu içindedir. Bu sırada yazmaya başladığı -dini şarkılar- üzerinde çalışmaya devam eder. 1820 Ekim'inde annesine verdiği müsveddeye yazdığı ithafta "Belki de şarkılarım gizli kalmış bazı hasta damarlara basacaktır; çünkü hiçbir düşüncemi saklamadım, en gizli düşüncelerimi bile. Hoşuna gider mi bilmiyorum; bunları belirli bir kişi için yazmadım. Bununla birlikte kızının eseri olarak senin doğal mülkiyetin olduğunu düşünüyor ve bunu içtenlikle diliyorum."

    Yazdıklarıyla kamu önüne çıkmadığı sürece Annette'in aile içersinde yazmasına göz yumulur. Bu da onun zaman öldürme şeklidir. Ledwina adlı bir roman, opera metinleri, liedler, baladlar üzerinde çalışır. 1825 sonbaharında akrabaları ile birlikte ilk kez daha uzun bir geziye çıkmasına izin verilir: Ren kıyılarına. Bir sürü olay gelir başına. Ren'de seyreden buharlı bir gemi ona çok heybetli gelir. Karnavala katılır, müzik ve edebiyat sohbetleri yapabileceği yeni arkadaşlar edinir. Kendisini özgür ve aile yükümlülüklerinden -oldukça- kurtulmuş hisseder. Fakat bu durum uzun sürmez.

    1826'da Annette, Hülshoff a geri döner, en büyük ağabeyi evlenir ve mirasa sahip çıkar. Bundan kısa bir zaman sonra baba ölür. Annette'e ömür boyu alabileceği küçük bir gelir bağlanır.

    Annesi ve kız kardeşi ile Rüschhaus dullar evine taşınır. Bundan sonraki yaşamı açık bir şekilde belirlenmiştir. Bekâr kalacak ve aile içersinde faydalı görevler üstlenecektir. Erkek kardeşinin çocuklarına ders vermek. Hastalara bakmak. Aile yazışmalarını yürütmek. "İyi bir hala" olmak. En yakın akraba çevresinden hiç kimse onun durmadan gizli gizli "anlaşılmaz şeyler" yazdığını fark etmez. İlk şiir kitabı piyasaya çıkmadan önce -anonim tabii- bu göze batmayan Annette'in 41 yaşına geldiğine de şaşmamak gerek.

    Annette Elisabetlı von D... H... 'un Şiirleri adıyla 1838'de 500 adet basılan küçük bir kitap Münster'de piyasaya çıkar. Yalnız 74 adet satılır: Amcaları, teyzeleri, yeğenleri ve kuzenleri yazarla alay eder. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Şimdi hiçbirinin çenesi durmuyor ve kendimi nasıl rezil ettiğimin dedikodusunu yapıyorlar," der. Jenny diğerlerine oranla Annette'e sadık kalır.

    Onu destekleyen biri daha vardır: Levin Schücking. Schücking? Bu soyadını taşıyan genç adam, Annette'in vefat etmiş çocukluk arkadaşı Katherine'in oğludur. Annette'ten 17 yaş daha genç olan Levin, hukuk öğrenimini bırakıp geçimini yazar olarak sağlamak istemektedir. Droste'nin ilk şiir kitabı çıktığında sık sık Rüschhaus'ta Annette'e uğrayan ve ozan hakkında olumlu eleştiriler yapan ender kişilerden biridir. Annette'in arkadaşı olur. Arkadaştan da öteye, kendisini ve yazılarını ciddiye alan biri olduğuna inanır Annette.

    Die Judenbuche adlı uzun öykülerin ön çalışmalarını yapmaktadır. Şiirler ve baladlar yazarken ailevi sorumluluklarını da ihmal etmez. Levin Schücking ile sohbet ederek geçirdiği saatler annesini endişelendirmeye başlar. Ne garip bir ilişkidir bu? Annette Levin'e "Oğlum", Levin de ona "Anneciğim" demektedir. Bu hitap şeklinin arkasında ne saklıdır? Akraba çevresinde yeniden dile düşer Annette. Fakat bu kez mutluluğu için mücadeleye hazırdır. Çünkü Levin ile olan birlikteliği onun mutluluğudur.

    Delikanlıyı Bodensee yakınlarında Meerburg'da kütüphaneci olarak işe yerleştirmeyi başarır. Kız kardeşi Jenny de bu kente gelin gitmiştir. Annette, 1841 sonbaharında Jenny'e gider. Orada "tesadüfen Levin'e rastladığını" yazar annesine: "Boş zamanlarında kendi yazıları ile uğraştığı ve müzeye gidip gazeteleri okuduğu için onunla yemek zamanları dışında pek görüşemiyoruz." Annette yalan söylemektedir. Kendisi için güç sembolü ve toplumun temsilcisi olan annesine hem de.

    Levin'i pek az gördüğü doğru değildir. Her gün onunla birliktedir. Baş başa saatler süren yürüyüşler yaparlar. Annette kendisini öylesine dertsiz ve özgür hisseder ki, arkadaşıyla korkusuzca bir bahse girer. Çok kısa bir zamanda lirik şiirler içeren bir kitabı yazıp bitirmenin onun için zor olmayacağını iddia eder. "Ona karşı çıktığımda," der Levin Schücking "Benimle bahse girdi ve bir an önce eserine başlamak için hemen kulesine çıktı. Hemen öğleden sonra ilk şiirini muzaffer bir eda ile kız kardeşine ve bana okudu. Ertesi gün ise sanırım iki tane daha yazdı..."

    1841 Ekinlinden 1842 Nisan'ına kadar Annette von Droste Hülshoff 54 şiir yazar. Bunların arasında, daha sonra ünlü olan Die Heidebilder adlı kitapta toplanan şiirler de vardır. Westfalya'da oturduğu zamanlara özgü resimler, renkler, kokular, yaşamındaki garip olaylar ve tüyler ürpertici hayalet öyküleri yeniden canlanır. Daha sonra ünlü olan Bataklıktaki Çocuklar yapıtında korkunç olaylar anlatır. Hemen hemen tüm şiirlerinde bir erkek "O"nun arkasına gizlenir. O zamanlardaki resimlerde saçları, kırk iki yaşındaki bir kadına yakışır şekilde sıkıca toplanmıştır. Yani, daha bir "kadın" bile değildir o. Evlenmemiş bir "genç kadın"dır.

    Şiirlerini küçük zarif yazısıyla not eder. Hiçbir zaman aceleci değildir. Kız kardeşi Jenny ile evli olan eniştesi Lassberg şiir sanatı üzerine önemli söyleşilere girdiğinde sessizce içine çekilir. Örneğin, Meersburg'da konuk olan Ludwig Uhland, o sırada Edebi Almanca ve Halk Ağzıyla Türküler derlemesini yayınlamaktadır.

    Annette bu konuda yardımcı olmaya söz verir. Katkısı memnunlukla karşılanır. Ama bunun dışındaki durumu şöyle anlatır Annette: "Hemen ardından konular bilgece konuşmalara, kütüphanelere vs. dönüşüyor ve biz kadın takımına kulak veren olmadığından sadece dinlemek zorunda kalıyorduk."

    Uslu dinleyici ve bilgi aktarıcı olarak kendini feda eden uyumlu davranışlı, saçları kurdeleli, tokalı, firketeli bu soylu, kendinden emin kadın, Meersburg'da oturduğu dönemde Kulede adlı bir şiir yazmıştır ki, ilk ve son kıtalarını burada aynen aktarmak gerekir:

    Kulenin yüksek balkonundayım. Çığlık çığlığa sığırcıklar etrafımda, Ve bir Baküs rahibesinden fırtına Uğıddamakta uçuşan saçlarımda; Ey vahşi adam, ey harika çocuk,

    Seni kuvvetle sarmaktır arzum, Adele adeleye, kenardan iki adım Sonrası ölüm kalım güreşim!

    Özgür kırlarda bir avcı olsam, Askerin bedeninden yalnız bir parça, Ne olurdu sanki erkek olsam, Gökler akıl verirdi o zaman azıcık Mecbur, burada ince ve kibarca, Uslu bir çocuk gibi oturmaya Ancak gizlice saçlarımı açıp Bırakabilirim rüzgârda dalgalanmaya.

    Uçuşan saçlarıyla Annette von Droste-Hülshoff; bu görünümü kimse ona yakıştırmaz. Annette uslu kalır. Zamanla, kendisinden çok genç biriyle evlenen, yuva kuran ve arada bir birkaç satır mektup yazan Levin Schücking sorununu da halleder. Şöhret ve parayı hiç mi hiç düşlemez.

    Kız arkadaşı Elise Rüdiger'e 1843'te yazdığında şöyle der: "Biri başını suyun üstüne çıkaracak olsa, arkadan başka biri yetişiyor ve birkaç santim daha yükseğe çıkarak ötekinin başını nasıl suya batırdığını; Heine'nin nasıl yok olduğunu, Freiligrath ve Gutzkow'un nasıl yaşlandığını, kısacası ünlülerin birbirlerini nasıl yediklerini ve yaprak bitleri gibi birbirlerini nasıl dejenere ettiklerini görüyorum da, bacaklarımı kanepeye uzatıp, yarı yumuk gözlerimle sonsuzluğu düşlemek daha iyi diyorum. Ah, Elise, her şey boşuna! Şimdi ünlü olmak ne hoşuma gidiyor, ne de istiyorum. Fakat yüz sene sonra okunmak istiyorum. Aslında Kolumbus'un yumurtayla yaptığı oyun gibi kolay olduğu ve sadece şimdiki zamanı feda etmemi gerektirdiği için belki başarırım da bunu."
     
  5. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    George Sand

    [​IMG]

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1804-1876)

    1805 1. Napoleon Avusturya ve Rusya'yı yener.
    1810 1. Napoleon, yazar Germaine de Stael'in en önemli yapıtı Almanya Hakkındaki yasaklar ve yok eder.
    1810 Kompozitör Frederic Chopin doğar.
    1813 1. Napoleon'a karşı Alman Kurtuluş Savaşı.
    1827 Goethe Dünya Edebiyatı kavramını ortaya atar.
    1830 Paris'te Temmuz Devrimi.
    1830 Fransa'da basına uygulanan sansür kaldırılır.
    1832 Goethe'nin ölüm yılı. George Sand'ın ilk romanı (Indiana) yayımlanır.
    1839 George Sand ve Frederic Chopin'in Mayorka gezisi.
    1848 Paris'te Şubat Devrimi - George Sand bu devrime katılır. La Cause du Peuple dergisini kurar.
    1855 Paris'te Dünya Sergisi.
    1855 Paris'te ilk bonmarşe (süpermarket) açılır.
    1855 George Sand, Balzac'ın ricası üzerine İnsanlık Komedyası'nın önsözünü yazar.
    1857 Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı yapıtının piyasaya çıkışı.
    1863 Gustave Flaubert ile George Sand arasındaki mektuplaşmanın başlaması.
    1867 Paris'te ilk pnömatik posta (hava basıncı ile borulardan mektup iletimi).
    1876 George Sand'ın ölüm yılında Almanya'nın ilk kadın doktoru kendi muayenehanesini açar.


    "EYLEMLERİ KONUŞTURABİLİRSİNİZ, AMA İNANÇLARI DEĞİL; DÜŞÜNCE ÖZGÜR OLMALIDIR."

    Aurora, şafak kızılı - 19. yüzyıl başında yetişmekte olan bir genç kız için ne şiirsel bir isim! Genç Aurora aslında sevimli, uyumlu, toplumsal kuralların izin verdiği ölçüde zarif, çıtkırıldım ve aşırı süslü püslü olabilirdi. Fakat bu Fransız kızı; Aurora Dupin, sözü edilen bu özelliklerin hiçbirine sahip değildi.

    "Beni çok tuhaf buluyorlardı," diye tanımlar kendisini, daha sonra genç kızlık yıllarını anlatırken. "Körpe kemiklerim sertleşmişti. İradem, bedensel yorgunluğu yenme gücüne erişmişti. Ne aptalca bir temizlik tutkusu, ne de tüm erkeklerin hoşuna gitme arzusu egemendi mantığıma." Paris'in güneyinde, Berry'deki Nohant çiftliğinde, büyükannesinin yanında yaşayan 16 yaşındaki Aurora'nın, öyle "tuhaf" gelişmesi nedensiz değildir.

    Dört yaşındayken babası Albay Dupin'i kaybetmişti. Gelinini reddeden büyükanne Dupin, küçük Aurora'yı yanına almış, 1817'de on üç yaşındaki torununu, ölçülü bir eğitim ve itibarına uygun görgü kurallarını edinebilsin diye Paris'teki İngiliz Augustin Manastırı'na göndermişti. Öğrenci Aurora yaklaşık üç yıl manastır kurallarına uygun olarak yaşayacaktı.

    "Her gün belirli bir saatte uyanacağım... sadece sağlığımı korumak için gerekliyse uykuya zaman ayıracağım ve hiçbir zaman tembellikten yatakta kalmayacağım... Kendimi faydasız düşlere ve verimsiz düşüncelere kaptırmaktan özellikle kaçınacağım. Yüreğimde ne olduğuna bakılacak olsa, yüzümü kızartacak fantezilere kapılmayacağım. Karşı cinsten kişilerle yalnız kalmaktan hep kaçınacağım... En saygıdeğer niyetle de olsa bana herhangi bir teklif yapılacak olursa, bunu en kısa zamanda ebeveynlerime bildireceğim..."

    Kızlar yatılı okulda çok sıkı gözetim altında yaşadıkları için "karşı cinsten biriyle yalnız olmalarına" zaten hiç olanak yoktur. Aurora manastır hayatının etkisi altında İncil'i, azizlerin ve din şehitlerinin yaşamlarını okumayı tutku haline getiren bir genç kız olur ve en büyük hedefi rahibeliktir.

    Aslında büyükanne Dupin bu tür etkileri hiç hesaba katmamıştır. Aurora'nın bu niyetini öğrendiğinde derhal onu manastırdan alır. 1820 Şubat'ında Aurora Nohant'a geri döner. Bu aşırı koruma altında kalmış, en katı kurallarla eğitilmiş kız, birdenbire özgürlük ve bağımsızlığı yaşar. Bu herhalde Aurora'nın kendisine de "tuhaf gelmiştir. Gene de çok kapalı giyinmek zorundadır ve yalnız başına tek adım bile atmasına izin verilmez. Şimdi artık hiç kimse onunla ilgilenmemektedir: "Her konuda kendi başımın çaresine bakmaya terk edilmiştim."

    Büyükanne hastalanır. Şimdiye dek hep erkek çocukları eğiten ev öğretmeni Dechartes, Aurora'nın da bir erkek gibi giyinmesini tavsiye eder. O da "erkek giysisi, kasket ve tozluk" giyip, öğretmeni ava çıktığında ona eşlik eder. "Bana gelince, yeni giysilerimi durmadan çalılıklara takılı kalan işlemeli eteklerimden daha rahat ve kullanışlı buluyordum," diye belirtir o zamanı anlatırken.

    İmkân buldukça bundan böyle de pantolon giyme olanağı yaratacaktır. Paris'i erkek giysileri ve çizmeleriyle, merakla ve öğrenme hırsıyla bir baştan ötekine dolaşacaktır. Tiyatroda, kabarede, müzelerde ve kahvelerde erkek giysileriyle oturacaktır -çünkü ilgi çekmeden ve refakate gereksinme duymadan istediği her yere bu giysilerle gidebilmektedir. Herkes onu üniversiteli bir genç sanmaktadır. "Hiçbir şey beni yapmak zorunda olduğum ve yapacağım şeylerden alıkoyamaz," diye yazar.

    "Kalbim bana adalet duygusu ve cesaret veriyorsa, önyargılara aldırmam bile." Ve: "Dünya ile ilgim zaten çok az." Evet, yazmaya başlamıştır. İlk taslakları yastığının altında saklar. 17 yaşındadır şunları yazdığında: "Ahlaki konularda adaletin cinsiyeti olmaz. Erkektir veya kadındır, Tanrı nasıl istemişse; fakat O'nun yasası hep aynıdır. İster bir çocuğun annesi olsun, ister bir ordunun generali; insanın vicdanı tek yargı organı olduğu için, eğer istersem, ihtiyatı elden bırakıp tüm azarları ve koğuşturmaları göze almak pahasına tehlikeli ve güç görevleri üstlenebilecek yeteneğim var."

    Büyükannesi ölünce, 17 yaşındaki Aurora'ya Nohant çiftliği, Paris'te özel bir ev ve Narbonne Oteli miras kalır. Ölümünden önce büyükannenin torununa söylediği son cümle "En iyi arkadaşını kaybediyorsun," olur. Kaçık tabiatlı öğretmeni Dechartes, Aurora'yı garip bir tören düzenlemeye ikna eder. Büyükannesi gömülmeden önce Aurora onunla babasının mezarına gidecek, mezar açılacak ve Aurora babasının iskeletini öpecektir. Aurora bunu kabullenir ve hiç de garip bulmaz. Aurora gerçekten güç ve tehlikeli

    görevlerden korkmaz. Aslında garip olan şey daha 18'ini bitirmeden gayet resmi bir şekilde evlenmesi ve sanki bir gecede "ruhani işleri" bir yana bırakmasıdır. Hatta -en azından kendi iddiasına göre- "en ufak bir pişmanlık" duymamasıdır. Aurora şimdi Madame Dudevant'dır ve nikâhından tamı t¤¤¤¤¤ dokuz ay sonra bir erkek çocuk annesi olur. Madame Dudevant mutlu mudur? Birkaç ay için mutlaka. Ama sonraları...

    Evli çiftin ortak yanlarının pek az olduğu ortaya çıkar. Bunun dışında genç kadın yavaş yavaş evlilikte kadının haklarının ne kadar az olduğunu anlamaya başlar: Romanında serbest aşk ve sevgisiz bir evliliğin engellerini yıkmak için mücadeleye başlayıncaya kadar birkaç yıl daha geçecektir. Daha sonraları kâğıda dökeceği düşünce ve duyguları şimdiden kafasına yerleşmiştir ama.

    Casimir Dudevant karısını kaçık ve delişmen olarak nitelemektedir. Daha kötüsü, kocasının yazı masasında sakladığı, içinde bir tomar en kötü bedduaların bulunduğu paketi Aurora'ya "vasiyet" olarak bırakmasıdır. Aurora onu bulup okuyunca kesin kararını verir. Artık bir gün daha bu adamla yaşayamayacaktır. "Aman Tanrım! Nasıl bir vasiyet bu! Bedduadan başka bir şey yok! Bana karşı kötü, gerçek arzularının ve öfkesinin tümünü biraraya getirmiş. Sapıklığım hakkındaki tüm düşünceleri, karakterimi aşağılayan tüm duyguları... Bu ders beni nihayet uykudan uyandırdı!"

    Madame Dudevant kocasından yılda 3000 frank nafaka ister. Yılın 6 ayını Paris'te, kalan zamanı Nohant'ta geçirmek istemektedir. İsteklerinin hepsi hemen gerçekleşecek ve de en ufak bir tartışmaya girilmeyecektir. Öylesine kararlıdır ki, kocasının bu isteklerini kabul etmekten başka bir seçeneği kalmaz.

    Paris, 1831: Dokuz yıllık bunaltıcı evlilikten sonra Aurora yeniden kendini bulur. Kendi diktiği erkek giysileri, sağlam, demir ökçeli çizmeleri ile kenti bir ucundan ötekine dolaşır: "Kendimi bir dünya seyahati yapabilecek kadar güçlü hissediyordum. Giysimin şimdi korunacak hiçbir şeyi kalmamıştı; her havada ve günün her saatinde dışarı çıkabiliyordum... Basitliğiyle her türlü şüpheyi uzaklaştıran giysimi çok büyük bir güvenle taşıdığım için ne kendim ne de giysim dikkat çekiyordu."

    Aurora Dudevant -hâlâ bu adı taşımaktadır- Paris'te bir çatı katında genç yazar Jules Sandeau ile birlikte yaşamaktadır. İkisi birlikte daha sonra J. Sand imzası ile yayınlanacak olan -Rose et Balance- adlı kitabın yazımında çalışırlar. Günün birinde kayınvalidesi Aurora'yı ziyarete gelir ve aralarında şu konuşma geçer: Madam Dudevant:

    - Kitap yayınlama niyetinde olduğunuz doğru mu?
    - Evet, Madam.
    - Ah, çok tuhaf bir düşünce bu.
    - Evet, Madam.
    - Peki. Güzel hoş da, umarım taşıdığım adı basılmış kitap kapaklarına koymazsınız!
    - Aaa, tabii ki hayır Madam, hiç endişelenmeyin.

    Dudevant adını bir kitap kapağında okumak zorunda bırakmaz kayınvalidesini. Dolayısıyla yazarlık kariyerine kendi seçtiği bir takma adla başlar. George Sand adını alır.

    Onu edebiyat dünyasına attığı ilk adımlarında izleyelim biraz da. Geçtiğimiz yüzyılda bir kadın geçimini yazarak kazanmak isterse ne olur? İlişkiler kurmaya çalışır, korunacağını umar. Bunu bir genç adam da yapardı. Ama Aurora Dudevant'ın yaşadıkları erkek cinsiyetli tanınmamış bir yazarın asla başına gelmezdi. George Sand daha sonraları iki tipik olaydan söz eder.

    Kuzeybatı Fransa'nın soylularından romancı Mösyö de Keratry'yi ziyaret eder. "Açık konuşacağım," diye selamlar adam Aurora'yı, "Bir kadın yazmamalı... Beni dinleyin: Kitap yapmayın. Çocuk yapın!" Bu sözler üzerine Aurora yüksek sesle gülerek şu yanıtı verir: "Ama rica ederim Beyefendi, bu reçeteyi siz kendinize uygulayın."

    Buna benzer bir deneyim taslaklarını okusun diye verdiği yazar Henri de Latouche ile yaşanır. Yazar sakin bir şekilde taslağa bakar, ardından bilgi edinmek için "Çocuklarınız var mı Madame?" diye sorar. "Maalesef var! ama ne onları yanıma alabiliyorum ne de onlara geri dönebiliyorum." o "Ve siz Paris'te kalmayı ve geçiminizi kaleminizle kazanmayı istiyorsunuz?" - "Bunu mutlaka yapmak zorundayım. " - "Bu hiç de hoş değil, çünkü başarı şansınız olacağını sanmıyorum. İnanın bana: En iyisi, tekrar kocanıza dönmeniz."

    Ayrıca, demin anlatılan sahnede George Sand'a karşı öylesine itici davranan Latouche, giderek onun en iyi arkadaşlarından biri ve destekçisi olur. Mizah dergisi Figaro'nun yayıncısı olan Latouche onu kendi redaksiyon ekibinin içinde çalıştırır. Bu, George'a öğrenme ve aynı zamanda para kazanma olanağı verir. "Gazeteler Bav George Sand'dan övgüyle söz ediyorlardı. Yazarın kalbinin ve ruhunun eğilimlerini açması için bir yerlerde bir kadın parmağının işin içinde olabileceğini fark etmişlerdi. Fakat tarzı ve yargıları ancak bir erkekten beklenecek kadar erkeksi, diye açıklamada bulunuyorlardı." Tek başına çıkardığı ilk romanı Indiana'ya (1832) basının tepkisini, Hayatımın Öyküsü'nds böyle anlatır George Sand.

    Ayrıca tarzının ve yargılarının "tipik erkeksi" olarak değerlendirilmesi, onu hiç kızdırmaz. Önemli olan kitabıyla başarıya ulaşmasıdır, hem de büyük başarıya. Şahsen tanıdığı Balzac onu "büyük yetenek" olarak kutlar. Yazar ve eleştirmen Sainte-Beuve, "Söylemek gerek, Madam, siz gerçekten ender ve güçlü bir yaratıksınız," der.

    İlk romanlarındaki kadın tipleri, burjuva evliliklerinde kelepçelerinden kurtulma çabasında olan kadınlardır. Bu okurlarının çoğuna "dokunaklı" gelmiş olabilir; aslında mesele yazarla roman tipleri arasında karşılaştırma yapmaktır. Lelia'da (1833) George Sand kendisini anlatır.

    "Ahlak dışı" olarak değerlendirilmesine rağmen bu kitabı ile de inanılmaz bir başarıya ulaşır. Erkek takma adıyla bir kadın yazar, çoğunlukla kadın ve erkek ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri ortaya koymaktadır. Rahatça uzun hikâyeler yazabilmektedir, kendisine eziyet etmeden. Bir gecede rahatlıkla otuz sayfa kadar çıkarabilmektedir. Bir kitabı bitirir bitirmez, yeni bir roman üzerine çalışmaya başlar.

    1866'da yazar Gustave Flaubert ile sürdürdüğü mektuplaşmalardan birinde cümlelerin kaleminden ne kadar rahat aktığını anlatır. Geceler boyunca bir tek kelimenin arayışı içinde olan Flaubert ise ona hak verir: "Aklınıza gelen fikirler bir sel gibi zengin ve canlı. Bende ise incecik bir sızıntı gibi. Bir şelale oluşturabilmek için bir sürü hüner göstermek zorunda kalıyorum."

    Tüm yaşamı boyunca kalıcı olan bu büyük enerjiye sahip olmasaydı, George Sand oynadığı farklı rollerin üstesinden gelemezdi. Bir yazar olarak işini tutkuyla yapmıştır. 19. yüzyıl Fransa'sının en ünlü erkeklerinin sevgilisi ve arkadaşıdır. Bir anne olması, kendisini diğer kadın yazarlardan ayıran gerçektir.

    1832 ilkbaharında George Sand üç buçuk yaşındaki ikinci çocuğa Solange'ı Paris'te yanına alır. Hâlâ Casimir Dudevant ile evlidir. Ancak 1836'da ondan boşanır. Fakat yalnız değildir. "Boşandıktan sonra Alfred de Musset ve Frederic Chopin ile tutkulu aşk ilişkileri yaşadı." (Yeni Brockhaus sözlüğünden bir alıntı.) Tabii (boşanmasından önce

    başlayan) bu "maceralar" George Sand'ın özgeçmişinden soyutlanamaz. Herhalde hiçbir aşk ilişkisi üzerine Sand/Musset üzerine olduğu kadar çok yazı yazılmamıştır. En yalın edebiyat tarihlerinde bile "romantik âşıkların modeli" olarak bu iki ozan çıkar ortaya.

    22 yaşındaki "Weltsehmerz" ozanı ve o zamanlar Paris'te gündemde olan - Goethe'nin Werther tercümelerinden de etkilenmiş bulunan- Musset, yirmi dokuz yaşındaki George Sand ile tanışır. Birlikte Venedik'e giderler. Daha yolda iken şiddetli tartışmalar başlamıştır. Barışmalar. Kıskançlık sahneleri. Musset hastalanır. Sand, Musset'i tedavi eden İtalyan doktora âşık olur. Musset yalnız başına Paris'e döner. Sand doktor ile birlikte birkaç hafta sonra Paris'e dönüş yapar. Yeniden barışırlar. Sonra da kesin olarak ayrılırlar.

    Bu aşk dramı bir dizi kitaba konu olur. İlk olarak Alfred de Musset bu mutsuz aşkını Zamanımızda Bir Çocuğun İtirafları (1836) kitabında anlatır. George Sand bu kitaba Elle et Lui (Kadın ve Erkek) adlı romanı ile karşılık verir. Şimdi de Alfred'in erkek kardeşi Paul'ündür söz sırası ve Lui et Elle (Erkek ve Kadın) kitabını yayınlar. Daha sonra Musset'in eski kız arkadaşının da bu konuda söyleyeceği olacaktır. Lui (O) adını verir kısaca romanına.

    George Sand'ın hareketli yaşamı, zamanının ileri gelenleriyle çok yönlü ilişkileri aslında ciltler doldurabilir. Fakat bunun yanında bir özelliği çoğunlukla görmezlikten gelinir: George Sand aynı zamanda bir annedir. Ve bu görevini çok ciddiye almıştır. Yazar olarak yeteri kadar para kazanır kazanmaz küçük kızını, daha sonra da büyük oğlunu yanına alır.

    Bugüne dek sayısı zaten az olan çocuklu kadın yazarların da çok azı günlük yaşamlarını çocuklarıyla birlikte geçirdikleri için George Sand'ın bundan yaklaşık 150 yıl önce bu "çifte yükü" nasıl sırtlandığını duymak ilginçtir. Gün boyu küçük kızı ile Luxembourg Parkı'na gezmeye gittiğini ve ancak akşamları kızı uyuyunca yazmaya fırsat bulduğunu anlatır.

    Tüm çalışan annelerin tipik vicdani rahatsızlıklarını da bilmektedir: "Çocuklarımla birlikte olduğum zamanlar sadece onlar için ve onlarla yaşamak istiyordum. Arkadaşlarım bana geldiklerinde onları yeterince göremediğimi ve aralarında dağıldığımı belirterek kendimi suçluyordum. Gerçek yaşamın bir düş gibi yanımdan gelip geçtiğini ve romanın hayal dünyasının acı gerçekliğiyle ruhuma çöktüğünü hissediyordum."

    İki çocuğu ve besteci Frederic Chopin ile 1838-39 kışını Mayorka adasında geçirir. Daha sonra bu "aile gezisi" hakkında etraflı ve canlı bir yazı yazar: Mayorka'da Bir Kış. Sık sık yeniden basılan bir metindir bu. Oldukça dindar olan Mayorkalılar üzerinde bu dört gezgin korkutucu etkiler uyandırmış olmalı. George ve kızı pantolon giyerler.

    Ciğerlerinden ağır hasta olan Chopin (sadece bu nedenden ötürü zaten yeterince şüphelidir) çocukların gözleri önünde George Sand ile birlikte yaşamaktadır. Sand onun gözdesi gibidir. Ayrıca hiçbiri kiliseye gitmez. 34 yaşındaki aile anası George kiliseye gitmek yerine, soğukkanlılıkla kayalara tırmanır, yataktaki böceklere kızar, çorba içindeki akreplere küfür eder ve bütün bunları daha sonra esprili, renkli seyahatnamesinde dile getirir. Bu yapıtı 150 yıl önceki gibi bugün de hâlâ aynı zevkle okunabilmektedir.

    Yaşamı boyunca daha bir sürü gezi yapar ve bu gezileri yazıya döker: "Gezi sanatı neredeyse yaşamın bilimidir. Bu gezi bilimiyle gurur duyuyorum." Tozlu, güneşten yanmış, dağınık saçlarıyla etrafı inceler ve kendisini "ip cambazı" sandıkları için keyiflenir. Dayanılmaz bir güç vardır içinde. Özgürlüğünü kocasına karşı nasıl savunduysa, sevgililerine karşı da savunur.

    Honore de Balzac gibi çağdaşları, onun "erkeğin başat kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu" kabul ederler. Fakat bu onun edebiyat alanındaki başarılarının da aynı eşitlik anlayışı ile kabul edileceği anl¤¤¤¤¤ gelmez.

    Ünlü bir roman yazarı olmasına rağmen Academie Française'e kabul edilmez, örneğin. Bu şeref erkeklere aittir. Peki George Sand'ın buna karşı tavrı ne olur? Bir yazısında düzene saygı duyduğunu ve üyelerin erdemlerini kabul ettiğini belirtir. Fakat kendisinin eskimiş ve çağın gerisinde saydığı bir kuruma üye olmaya da ihtiyacı yoktur. Tabii onun bu açıklamalarını hemen hemen hiç kimsenin kabul etmemesi doğaldır.

    Birçok insanın "Kedi erişemediği ciğere mundar dermiş" diye arkasından konuştuğunu hisseder. Bu sözlere George Sand'ın yanıtı, "Tam aksine, bu ciğer çoktan kokuşmuş," şeklinde olur. (Ayrıca Academie Française'e Sand'ın ölümünden 102 sene sonra ilk kez bir kadın kabul edilecektir; yazar Marguerite Yourcenar.)

    George Sand 72 yaşında ölür ve Nohant'a, genç kız olarak baskısız ve uzlaşmasız, "tuhaf biri olarak büyüdüğü yere gömülür. Cenaze törenine Gustave Flaubert, Ernest Renan, Alexandre Dumas gibi Fransa'nın ünlü yazarları gelir. Mezarı başındaki görkemli anma konuşmasını Victor Hugo kaleme almıştır.

    George Sand'ın son yıllarında onunla mektuplaşan ve düşünce alışverişinde bulunan Gustave Flaubert, Sand'a karşı âdil olmaya çalışan nadir kişilerden biridir. Rus yazar Ivan Turgenyev'e 1876 Haziran'ında şöyle yazar: "Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu; ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şefkat olduğunu bilmek için onu benim tanıdığım gibi tanımak gerekir."
     
  6. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Harriet Beecher Stowe

    [​IMG]

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1896)

    1833 Britanya İmparatorluğu'nda kölelik kaldırılır.
    1847 Hamburg-Amerika hattı açılır.
    1850 Nüfusu 23 milyon olan ABD'de 3,2 milyon zenci köle bulunmaktadır.
    1851 The New York Times gazetesi kurulur.
    1852 H. Beccher Stowe'un Tom Amca'nın Kulübesi adlı kitabı yayınlanır.
    1852 Aynı yıl Annette von Droste-Hülshoff, Katolik şiirlerini içeren Das Geistliche Jahr (Ruhani Yıl) kitabını yazar ve Theodor Storm, Immensee'yi yayınlar.
    1854 ABD'de köleliğe karşı programın temelleri atılır ve cumhuriyetçi parti kurulur.
    1860 Köleliğe karşı olan cumhuriyetçi Başkan Abraham Lincoln'un döneminde ABD'de çıkan iç savaş kuzey eyaletlerinin zaferi ile sonuçlanır. Kölelik ortadan kaldırılır. Başkan Lincoln öldürülür.


    "KADINLAR TANRI'NIN VE DOĞANIN ONLARA VERDİĞİ HER TÜRLÜ YETENEKTEN YARARLANMALIDIRLAR."

    Harriet "sorunlu" bir çocuktur. Huzursuzdur, olur olmaz zamanlarda yüzünü çarpıtır, çoğu zaman dalıp gider. Tek iyi özelliği İncil'i severek okumasıdır. Kutsal Kitap'tan sayfalarca metni ezbere söyleyebilmesi, tutucu bir Kalvinist rahip olan babası Lyman Beecher'ı memnun etmektedir.

    Püriten bir adamın çoğalma arzusu içinde, büyük bir çocuk sürüsü olsun ister. Harriet'in beş büyük, iki küçük kardeşi vardır. Becetler ailesi Kuzey Amerika'da New England'da yaşamaktadır. Harriet annesini kaybettiğinde beş yaşındadır. O andan itibaren de disiplin, feragat ve mutlak itaat isteyen babasının etki alanına girer.

    Altı buçuk yaşında su gibi okuyabilen Harriet, şiir okuduğunda bir düş dünyasına dalıp gitmektedir. "Şiiri çok seviyordum ve bir gün bizzat şiir yazmak tek hayalimdi," der ileride gençlik yıllarını anımsadığında. Kendisinden on bir yaş büyük olan kız kardeşi Catherine, ona sürekli örnek gösterilmiş olmalı. Catherine geçimini öğretmen olarak sağlamakta ve küçük kız kardeşini de himaye etmektedir.

    Ders verdiği "Hartford Kız Akademisinde, Harriet Latince, İtalyanca ve Fransızca öğrenir. Ayrıca 15 yaşındayken edindiği taze bilgileri daha küçük çocuklara aktarmak zorunda kalır. Catherine'in rehberliğinde yardımcı öğretmen olarak çalışmaya başlar. Severek mi? Genç Harriet yazdığı bir mektupta şöyle der: "Kendimi öylesine yararsız, öyle zayıf ve bitkin hissediyorum ki! En iyisi, gençken ölmek."

    Fakat çok dindar yetiştirilmiştir ve bu tür düşüncelere kaptıramaz kendisini. Boşu boşuna dertlenmeye devam eder: "Olamaz. Boşuna yaşamıyorum. Tanrı bana yetenek verdi ve ben bu yetenekleri onun emrine sunmak istiyorum. Eğer Tanrım bu yeteneklerimi kabul ederse mutlu olurum. Tüm güçlerimi daha da etkinleştirebilir. Varlığımı yaratan Tanrı bana yeteneklerimi ortaya çıkarmamı ve onları kullanmamı da öğretebilir."

    16 yaşındayken söylediği bu sözler tüm yaşamı boyunca geçerliğini koruyacaktır. Güzellik konusunda Tanrı'nın onu ödüllendirmediğinden emindir. Burnunu çok uzun, kafasını çok büyük bulur. Çağdaşları özellikle dalgın dalgın boşluğa baktığında yüzünün aptalca bir ifadeye büründüğünü söylerler. Buna ilaveten genç bir kız olarak durmadan dinler, az konuşur. Konuşunca da sert ve beklenmedik zamanlarda konuşup çevresindekileri irkiltir.

    "Sade, gösterişsiz" denir ona. Yani güzel biri değildir, hiçbir cazibesi yoktur. Bunun neticesi olarak hayranları da olmaz. Buna alışmak zorunda kalır. Ne de olsa öğretmen olarak kazandığı ile geçinebilmekte, üstelik düş kurmaya da vakti kalmaktadır. Çocuklar için kitaplar yazmaya başlar. Faydalı bir işin cılız öğretmen maaşına biraz katkısı olabilir. Ne var ki hayal kırıklığına uğrar: Kendisinden daha güzel, daha akıllı olan büyük ablası Catherine, Harriet Beecher'i daha ilk kitabının yayınlanışıyla gölgede bırakır.

    Harriet 8 Mart 1833'te gazetesini açtığında, kendi kitabının duyurusunu bulur: Çocuklar İçin Yeni Coğrafya - Yazan: Catherine E. Beecher. Harriet'in yazdığı çocuklar için coğrafya kitabı ablasının eseri olarak göklere çıkarılır. Nasıl böyle bir şey olabilir? O zamanlar Harriet'ten daha ünlü olan Catherine Beecher, bu konuda yayımcıya ricada mı bulunmuştur? Ya da yayımcı büyük bir soğukkanlılıkla tecrübeli bir öğretmenin adı ile daha iyi kazanç sağlayacağını mı düşünmüştür? Her zaman olduğu gibi çok derinden incinmiştir.

    Birkaç hafta sonra Kentucky'ye bir yolculuk yapar. Mary Dutton adında bir kadın meslektaşı onu bu geziye ikna etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla "unutulmaz" bir gezi olacaktır Harriet için, ama o henüz bundan habersizdir.

    Her neyse, burada sözü yaklaşık yirmi yıl sonra Harriet Beecher Stowe'un ünlü kitabı Tom Amcanın Kulübesini okuduğunda birdenbire bu Kentucky yolculuğunu anımsayan bayan meslektaşına bırakalım: "Harriet o sıralar etrafında olup bitenleri sanki hiç fark etmezdi. Çoğu zaman sanki düşüncelerine dalmış gibi oturup kalırdı. Zenciler bize komik gösteriler yapıp, havada takla attıklarında onlara hiç bakmıyormuş gibi görünürdü. Daha sonraları Tom Amcanın Kulübesini okuduğumda, bu yolculuğun her sahnesini birbiri ardına yeniden anımsadım. Öylesine aslına sadık kalarak anlatılmıştı ki, birdenbire anladım: Bu öykü için malzeme burada toplanmıştı."

    Önce Harriet çelişkili izlenimler ve deneyimlerle kafası dolu halde, sevmediği öğretmenlik mesleğine geri döner. 1833 Ağustos'unda Western Monthly Magazine'de bir öykü yarışması ilanına rastlar. Yazarlık hayalini bir türlü aklından çıkarmayan Harriet jüriye başvurur ve Ünde Lot adlı bir öyküsünü yollar. Birincilik ödülünü kazanır. 1834 Nisan'ında öyküsü dergide basılır. 1843'te, yani dokuz yıl sonra bu öykü, Mayflower kitabında yer alır.

    Aslında bu başarıdan sonra yüreklenip, yeteneğine güvenerek yazmayı meslek haline dönüştürebilirdi. Fakat Harriet Beecher başka bir yola sapar. Çoktan beri evde kalmış bir kız olarak bilinen Harriet, 1836 Ocak'ında evlenir. Kocası Calvin Ellis Stowe, babası ve altı kardeşi gibi din adamıdır. Yedi çocuğu olur. Hayır, aslında sekiz. Çünkü ruhsal bunalım içindeki kocasına da annelik yapar. Bu yıllarda yazması pek mümkün olmaz.

    "Edebiyatla uğraşacaksam özel bir odaya ihtiyacım var," der 1842'de kocasına yazdığı bir mektupta. "Geçen kış çocukların odasında rahat bırakmadılar beni. Çocuklarımız hele şu sıralarda öyle bir yaş dönemine giriyorlar ki, onları denetimden yoksun bırakamam. Böylesine koşullar altında düşüncelerimi yazarlığımla onlar arasında paylaştırmaya hakkım var mı acaba?"

    Başka bir yerde de şöyle der: "Şu anda evde rahatsız edilmeden kalabileceğim bir yer yok. Odaya çekilip kapımı kilitleyecek olsam, on beş dakika içinde mutlaka biri kapı kolunu sarsmaya başlıyor." Stowe ailesi az parayla geçinmek zorundadır. Yorucu ev işleri, ev bütçesini denkleştirmek için sürekli hesaplamalar, çocukların endişesi derken Harriet gittikçe yıpranır.

    1845 yılında karanlık, yapış yapış, yağmurlu, sisli, berbat bir günde anne ve ev kadını Bayan Stowe şunları yazar: "Ekşi süt, ekşimiş et kokusu ve ekşi kokan her şey beni hasta etti. Elbiseler kurumuyor, ıslak olan hiçbir şey kurumuyor. Her şey küf kokuyor. Bir daha asla bir şey yemek istemeyeceğim gibime geliyor."

    Beşinci çocuğunun doğumundan sonra aylar boyu hasta yatar. Brattleboro'da (Vermont) su kürü verilir. Oturma banyoları ve buz gibi sularda duş alması gerekir. Bütün bu yöntemlerden sonra eve döndüğünde altıncı kez hamile kalır. Daha bu doğumun yorgunluğunu üstünden atmadan bulunduğu kenti kolera kasıp kavurur. Harriet çocuğunu kaybeder. Ayrıca Stowe ailesinin mali durumu da gittikçe kötüleşmiştir.

    1850 yılında yedinci ve son çocuğunu dünyaya getirdiğinde, tüm ailevi sıkıntılara rağmen yeniden para kazanmaya başlar. İngiliz tarihi dersleri verir ve dergilere makaleler yazar. 1850 yılı, yaşamında önemli bir dönüm noktası olur. O sırada "Fugitive Slave Act" (Kaçak Köle Yasası) yürürlüğe girmiştir. Bu yasaya göre kuzey eyaletlerindeki vatandaşlar kaçmış köleleri eski sahiplerine geri yollamakla yükümlüdürler. Aksi takdirde cezalandırılacaklardır.

    Harriet'in akraba çevresinde bu insanlık dışı yasa üzerine sert tartışmalar olur. O ve kocası en azından bu yasaya uymazlar. Calvin, Kentucky'de bir plantasyondan kaçan ve aranan bir zenciyi saklar. Başka ne yapılabilirdi? Kölelik politik bir meseledir ve politika da erkek işidir. Günün birinde Boston'daki yengesinden bir mektup alıncaya dek böyle düşünmektedir

    Harriet Beecher Stowe. "Hatti," diye yazar, en çok sevdiği erkek kardeşi Henry Ward Beecher'in karısı; "kalemimi senin gibi kullanabilseydim, köleliğin ne denli utanç verici bir şey olduğunu tüm ulusun anlayabilmesi için bir şeyler yazardım." Harriet'in çocukları, annelerinin kendilerine bu mektubu okuduğunu ve "Evet, bir şeyler yazacağım," dediğini hatırlayacaktır sonraları.

    En küçük çocuğu Charles Edward hâlâ süt emmekte ve geceleri yanında yatmaktadır. Planını uygulaması için fazla vakti yoktur, ama gündelik ev işlerini yaparken kurduğu hayallerde gittikçe daha fazla konusunun içine dalar. Zencileri çocukluk günlerinden beri tanımaktadır. Babasının hizmetkârları arasında da zenciler vardır.

    Gençliğinin büyük bir bölümünü Cincinnati'de, kölelik bölgesinin sınırında geçirmiştir. Bunun da ötesinde babasının semineri zencilerin köleliğine karşı muhalefetin odak noktası olmuştur. Sanki aradan yaklaşık yirmi yıl geçmemişçesine, Kentucky'ye yolculuğunun anıları onun içinde hâlâ canlılığını korumaktadır...

    "Resim yapan bir ressam gibi yazacağım. Tablolar yaratacağım. Tablolar etkiler. Tablolara kimse itiraz edemez." Bu amaçla Harriet Beecher eserine başlar. Önceleri sadece geceleri yazmaya zaman bulur. Fakat "kalbiyle" yazar. Şundan emindir: "Bir öykü bir çiçek gibi gelmeli ve büyümeli." Bu cümlesi İngiliz ozan John Keats'i çağrıştırır. Keats şöyle demişti: "Şiir bir çiçekteki yapraklar gibi doğal gelişmek zorundadır."

    Harriet, yirmi beş yıl sonra en küçük oğluna yazdığı bir mektupta Tom Amcanın Kulübesi'nin nasıl oluştuğunu anımsar: "Halkımız tarafından kölelere reva görülen haksızlık ve vahşet konusunda neredeyse üzüntüden kalbim parçalanıyor... Bazı geceler sen yanımda uyurken çocukları ellerinden alınan zavallı köle anneleri düşündüğümde ateş gibi yaşlar akardı gözümden."

    1851 ilkbaharında öyküsünün ilk bölümü bitmiştir. Önce ailesine okur, sonra da Washington'da National Era adında saygın bir gazeteye yollar: Yazı işleri kendisine bu öyküden üç ay boyunca yayınlanacak bir tefrika roman yapmasını önerir.

    Fakat roman başını alıp gider. Tom Amcanın Kulübesi on ay boyunca National Era gazetesini doldurur. Yazar tamı t¤¤¤¤¤ 300 dolar alır yaptığı iş için -üç aylık sözleşme için garanti edilen rakamın aynısını. Fakat bu onu şaşırtmamış gibidir. Çünkü çalışmak onun için bir "Tanrısal görev"dir: "Tanrıma eseri bitireyim diye dua ederdim." Okurları durmadan romanın her bir kahramanından daha fazla bahsetmesini istediklerini yazarlar...

    Harriet Beecher Stowe'un yarattığı tiplemelerle öylesine özdeşleşmişlerdir. Henüz zengin sayılmaz. Derin derin düşünür: "Yazarlığımla sanırım yılda 400 dolar kazanabilirim, ama bunu bir zorunluluk olarak görmüyorum. Çocuklara ders verdikten, küçüğü besledikten, alışveriş yaptıktan, giysileri onardıktan, çorapları yamadıktan sonra bir de oturup gazeteye yazı yazamayacak kadar yorgun oluyorum."

    Romanının kitap olarak piyasaya çıkmasının ona daha fazla ün katacağına ve her şeyden önce daha fazla para getireceğine inanmamaktadır Harriet Beecher Stowe. Boston'da büyük bir yayınevi, kitabın güneyde işlerini berbat edeceği korkusuyla kitap taslağını geri çevirir. En sonunda böyle bir riske girebilecek genç bir yayıncı bulur. Köleliğe karşı savaş kuzeyde bile pek tutulan bir konu değildir.

    Harriet Beecher Stowe'un kendisi de, konuyu çok objektif bir şekilde ortaya koyduğu için kitabının kuzeyde pek ilgi görmeyeceği ve güneyde de pek yankı uyandırmayacağını söylemektedir, ilk sekiz hafta içinde 50.000 adet satıldığında, bu ani, müthiş başarıya en çok yazarın kendisi şaşırır. Özellikle kuzeyin hayranlığına karşı, güneyde bir öfke seli doğmasına hayret eder. 1853 Ocak'ında Tom Amca'nın Kulübesi Birleşik Devletler'de 200.000 baskıya ulaşmış ve Almancaya, Fransızcaya çevrilmiştir. "Zencilerin köleliği" konusu yalnız ABD'de değil, tüm dünya kültüründe en güncel sorun haline gelmiştir.

    Harriet Beecher Stowe 1853 yılında ilk kez Avrupa'ya yolculuk yapar. İngiliz, İskoç prensleri ve dükleri tarafından ağırlanır. Alkışlanır, saygı görür, ama saldırıya uğrayıp, incitilir de. Karşıtları onu olayları çarpıtmakla ve romanının "yalan dolu bir masal" olmasıyla suçlarlar.

    Bunun üzerine daha uzun başlıklı ikinci kitabını yayınlar: "Eserin gerçekliğini kanıtlayan açıklamalarla, hikâyenin dayandığı gerçek olayları ve belgeleri ortaya koyan Tom Amca'nın Kulübesinin Anahtarı". Derlenen birçok belgenin arasında, 22 Ekim 1852 tarihli Nashville - Gazette'te çıkan Satış İlanı'ndan alıntı yapar burada:

    "Satılık: 10 yaşından 18'ine kadar iyi gelişmiş kızlar, 24 yaşında bir kadın ve çok şirin 3 çocuklu 25 yaşında çok işe yarar bir kadın. Mür: Williams Glower."

    Harriet Beecher Stowe 30'dan fazla eser yayınlamıştır. Külliyatı 16 ciltten meydana gelir. Fakat diğer kitaplarının hiçbirisi Tom Amca'nın Kulübesi'nin başarısına ulaşamaz.

    Tahminine göre ani başarısından sonra belli bir doğallığı kaybetmesinin nedeni şudur: "Başlangıçta hiç kimse benden bir şeyler beklemiyordu. Kimse bana karışmıyordu ve özgürce yazabiliyordum. Şimdi beni rahatsız eden, bir atraksiyon olarak tanıtılmam. Tüm gözler üstümde. İnsanlar benden bir şeyler bekliyor."

    Her şeye rağmen tüm kitapları iyi satmıştır. Kuzey ve güney eyaletleri arasında, köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanan iç savaşın bitiminden sonra, Stowe ailesi Florida'ya taşınır. Harriet kadınların oy verme hakkını savunanlar arasına katılır ve Heart and Home dergisinde tüm mesleklerin kadınlara açılmasını isteyen başyazılar yazar. Çünkü "kadınlar Tanrı'nın ve doğanın onlara verdiği her türlü yetenekten faydalanmalıdır."

    85 yaşına yaklaştığı son yıllarında, adına bir sürü efsaneler yaratılmıştır. Rivayete göre Başkan Abraham Lincoln bir toplantıda ona şöyle demiştir: "Demek bu büyük savaşı başlatan küçük kadın sizsiniz." Bu ifade doğru olsun olmasın, Beecher Stowe'un Tom Amca'nın Kulübesi adlı kitabı yazarak o zamanlar milyonlarca insanı seferber ettiği gerçektir.

    Harriet'in bir kadın yazar olarak görev anlayışını, İngiliz hikayeci George Eliot'a yazdığı bir mektupta görüyoruz: "Kitap, karanlığa uzatılan ve başka bir eli tutabileceği umulan bir el gibidir."
     
  7. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Fanny Lewald

    [​IMG]

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1811-1889)

    1789 Beden eğitimi okullara ders olarak girer (yalnız erkek çocuklar için).
    1796 Beden eğitiminin öncüsü Johannes Guts Muths gençlik için ilk jimnastik kitabını yayınlar. Fakat yalnız "Anavatanın erkek evlatları" için.
    1810'lar Alay konusu olan "Mavi Çoraplı" kavramı, İngiltere'den Almanya'ya geçer.
    1826 Berlin'de "Unter den Linden" caddesi ilk kez gaz lambaları ile aydınlatılır. (Ama kadınların yalnız gezmeleri hoş karşılanmaz.)
    1831 Bremen'de son halka açık idam kılıçla yapılır: Zehir hazırlayan Gesche Gottfried adlı kadının başı uçurulur.
    1841 Berlin'de hayvanat bahçesi açılır. (Ama kadınların yalnız gezmeleri hoş karşılanmaz.)
    1846 Berlin'de ilk atlı otobüs işletmesi açılır. (Ama kadınların...)
    1865 Berlin'de ilk Alman atlı tramvayı çalışmaya başlar. (Ama kadınların...)
    1875 Berlin'deki kız okullarında beden eğitim derslerine izin verilir.
    1889 Fanny Lewald'ın ölüm yılında Paris'teki II. Enternasyonal'de Clara Zetkin, kadının ekonomik özgürlüğünü talep eder.


    "BAĞIMSIZLIĞIM, AŞKIMDAN SONRA EN BÜYÜK MUTLULUĞUMDU."

    Her şey babaya bağlıdır. Genç Fanny Lewald başka bir aile yaşamını düşünemez. "Ailede herkes babanın sözünü dinler," der yaşam öyküsünde. "Annemiz dükkânda onun işçisi, kölesi ve hizmetkârı. Hizmetini gördüğünde babama sadece 'Efendi!' derdi durmadan. Ve 'Efendi istiyor bunu!', 'Baba söyledi bunu! Bu ifadeler tüm ev için Tanrı buyruğu gibi tartışmasızca kabul edilirdi."

    Bir keresinde Fanny bir danslı eğlencede hoşça vakit geçirirken "Efendi" derhal eve dönmesini ister. Onu almaya gelen evin uşağının, nedeni hakkında hiçbir fikri yoktur. "O sıralarda sürekli hasta düşen anneme bir şey olmuştur muhakkak, diye çok korkarak aceleyle orayı terk ettim," diye anlatır Fanny.

    "Büyük bir endişe içinde iki merdiveni çıkıp oturma odasına girdim. Babam divanda rahatça oturmuş okuyordu. Yanında, elinde örgüsüyle annem oturuyordu. Kardeşlerim masa başında okul ödevlerini yapıyorlardı. Babam daha benim bir soru sormama fırsat vermeden son derece rahat bir şekilde, 'Giderken kapıları açık bırakmışsın. Kapat bakalım kapıları!' dedi." Fanny bu tür bir eğitimi katı ve haksız mı bulurdu? "Bunu düşünmek aklıma bile gelmezdi," diyecekti daha sonraları.

    Fanny baba evinde en büyük çocuktur. Yahudi bir tüccar olan babası 14 yaşına kadar okula yollar Fanny'i. "Bak hele, senin kafan bir erkek çocukta olmalıydı," sözlerini işitir orada, öğrenme hırsı ile dolu olan genç kız. Annesi ise her gün "Hiçbir şey bilgili, fakat pratik olmayan bir kadından daha yararsız ve daha sıkıcı olamaz," diye nasihat verir.

    Her şeye rağmen Fanny bir "kitap kurdu" olmaya başlar. Annesi ve babası bu talihsiz özelliğin kızlarının evlenme şansını azaltacağını bilmektedirler. "Daha saygılı, daha saf, daha utangaç olmalıydım," der geçmişine bakarak, "çünkü o ciddi, emin ve kararlı halimle erkeklerin hoşuna gidemezdim. Bakıma muhtaç bu kadar çok kardeşi olan, orta halli bir aile kızını eş olarak seçebilecek birini kolaylıkla bulamayacağım için onlara kendimi beğendirmem gerekirdi." Aslında Fanny'nin babası kızını evlendirmek zorundadır.

    Geliri altı kızı ömür boyu beslemeye yeterli değildir. Kızlarından birinin iş sahibi olması o zamanlar söz konusu bile olamazdı. Orta sınıfın ahlak anlayışı bunu kabul edemez, adları kötüye çıkardı. Peki ilk aday ortaya çıkıncaya kadar bir genç kız nasıl vakit geçirirdi? Fanny'nin babası, en büyük kızı için sorgusuz sualsiz uymak zorunda olduğu "saati saatine günlük program" yapmıştı:

    Fanny Marcus İçin Günlük İşler

    Eylül sonunda hazırlanmıştır, mevsim değişimine ve diğer dersler başlayıncaya kadar geçerlidir.

    Genel Kurallar:

    Sabahları en geç saat 7'de kalkılacak ki, 7.30'da giyinme işlemi tamamen bitmiş olacak.

    Pazartesi

    8.00-9.00 arası piyano dersi. Yeni parçaların çalışılması.
    9.00-12.00 arası el işi, malum dikiş örgü işleri.
    12.00-13.00 arası eski ders kitaplarının okunması; Fransızca, coğrafya, tarih, Almanca, gramer vs.
    13.00-14.30 arası dinlenme ve öğle yemeği
    14.30-17.00 arası yukarıdaki gibi aynı el işleri
    17.00-18.00 arası Bay Thomas'tan piyano dersi
    18.00-19.00 arası yazı yazma alıştırmaları

    Salı

    8.00-9.00 arası yeni piyano parçalarının geçilmesi
    9.00-10.00 arası el işleri
    10.00-12.00 arası kontrbas dersi
    12.00-13.00 arası pazartesinin aynısı
    13.00-14.30 arası pazartesinin aynısı
    14.30-17.00 arası pazartesinin aynısı
    17.00-18.00 arası eski piyano parçalarının geçilmesi
    18.00-19.00 arası pazartesi gibi yazı alıştırmaları

    Çarşamba

    Pazartesi programının aynısı
    17.00-18.00 arası eski müzik parçalarının piyanoda geçilmesi

    Perşembe, cuma, cumartesi akşamları haftanın ilk üç günü programının tekrarı.

    Ailede hiç kimse Fanny'nin gizli düşüncelerini sezinleyemez. Tipik bir "bağımlı evlilik" sürdüren teyzelerinden biri günün birinde ona, "Evlendiğimde kendi ölüm fermanımı imzaladığımı biliyordum," diye itirafta bulunur.

    Bunun üzerine Fanny'nin tepkisi şöyle olur: "On beşime bastığım gün, tamamen emin ve âşık olmadıkça kimsenin beni evliliğe ikna edemeyeceğine karar verdim. Gene aynı gün ilk kez bir çocuğun da ebeveynlerine karşı bazı hakları olduğu fikri oluştu kafamda. Daha önce düşünmeye bile cesaret edemediğim, babama karşı da doğuştan özgürlük haklarım olduğu fikri gelişti içimde. Düşüncelerim sihirli bir değnek darbesi ile ev ve aile engellerini aşıp, kendime özgü geleceğe ve uzak bir dünyaya doğru yöneldiler."

    "Kendine özgü gelecek"; genç Lewald ulaşılması güç bir hedefi artık içinde saklayamaz haldedir...

    1832: Bir iş gezisinde babasına eşlik edebilecektir. Şimdiye kadar doğduğu Königsberg kentinden dışarı çıkmamış olan 21 yaşındaki bir kız için tam bir serüvendir bu! Ama, "Babamın bir tanıdığı ile konuşurken bana uygun bir koca bulmayı çok istediğini, bir bakıma bu amaçla beni yanına aldığını anlattığını duydum. O an utanç ve öfkeden avazım çıktığı kadar bağırabilirdim. Kendimi evde alıcı bulunamadığı için pazara çıkarılan zavallı bir eşya gibi hissettim."

    Babası Königsberg'e tek başına geri dönerken, Fanny Breslau'dan akrabaları ile onların memleketine gider ve 1832-33 kışını orada geçirir. Bir sürü yeni izlenim edinir. İlk kez burada kadınların da "özgür ve açık bir şekilde" düşüncelerini dile getirebildiklerine tanık olur. "Bağımsız olabilmek. Daha fazla öğrenmek. Evlenmeye zorlanmamak" düşüncesini ortaya koyduğunda kimse ona destek olmaz. Bu arada, sonraları liberal bir partinin ileri gelenlerinden olacak olan kuzeni Heinrich Simon'a âşık olur.

    Bu olay ebeveynlerinin evlilik politikasına karşı daha fazla tepki göstermesini sağlar. Genç bir stajyer hukukçu kendisine evlenme teklif ettiğinde, babasına, "İyi bir geçim sağlamak için de kendimi satmam," demek yürekliliğini gösterir. "Başka türlü davranamam! Yapamam! Evlenemem!"

    Bu arada 25 yaşına gelmiştir. Kaderi bellidir. Evde kalmış bir kız olarak solacaktır. "Istırap yılları," der Fanny Lewald bundan sonraki zaman için. Evliliği reddettiğinde babasını düş kırıklığına uğratmıştır. Şimdi ailesine sadece yük olmaktadır. Ne pahasına olursa olsun bir şeyler yapmak ister. Mutsuzca, küçük defterine günde kaç mendil kenarına oya yaptığını, kaç çorap yamadığını not eder. Ayrıca Breslau'daki kuzenini de ihmal etmez ve oradaki akrabalarına da devamlı mektup yazar.

    Fanny'nin yazı yeteneği Eıtropa dergisini çıkartan akrabalarından birinin dikkatini çeker. Bu arada şunu da bilmekte yarar var: Mektuplaşma o zamanlar kadınların fikirlerini yazılı olarak ortaya koyabilecekleri ender imkânlardan biriydi. Mektuplar sadece alıcıya haber verme aracı değildi. Onlar başkalarına okunur, ödünç verilir, kopya edilirdi. Mektup yazarken ilk kez edebiyat kurallarıyla tanışılırdı. Ve bu bakımdan Fanny Lewald'ın mektupları dikkat çekiciydi.

    Fanny'den, IV. Friedrich Wilhelm'in Königsberg'deki yemin töreni üzerine Europa dergisine haber yazması istenir. Zararsız küçük bir uğraş denebilir. 29 yaşına varmış, ailesi içinde "fazlalık ve arabadaki beşinci tekerlek gibi faydasız ve ayak bağı" olan Fanny Lewald'e burada ilk kez bağımsız olma olanağı sunulmaktadır.

    Kendi yazdığı metnin basıldığını görmek ve bunun için de ücret almak imkânını, "Sanki kanatlanmış haldeydim!" diye anımsar Fanny Lewald yaşam öyküsünde; yazar olmak ve bu meslekte kendi işini kurmak istemektedir. Artık kesin kararını vermiştir. İlk romanı Clementine'da Fanny Lewald kendi durumunu anlatır: Yaşlanmakta olan bir kız istemediği bir evliliğe zorlanmaktadır.

    Clemenline teyzesine şöyle yazar: "Benim için mutsuzluk kaynağı olacak, sadece laf olsun diye yapılan bir evlilik fikrine tahammül edemiyorum... Ama gel gör ki evliliği ne hale getirdiler! Adı geçtiğinde en iyi yetiştirilmiş kızların gözlerini aşağı indirdiği, erkeklerin şakalaştıkları ve kadınların gizlice gülüştükleri bir şey evlilik. Her gün gözümün önünde yapılan evlilikler fahişelikten beter!"

    Bu cüretkâr cümleler hayretle karşılanır. Ama kimin yazdığını henüz kimse bilmez. Çünkü babasının isteği üzerine Fanny yapıtlarını imzasız yayınlamaktadır. Ayrıca yayınlanmadan önce taslakları babasına okutmak ve kız kardeşi ile dönüşümlü olarak ev işlerini yürütmek zorundadır. Fakat bağımsızlık rüyasının gerçekleşmesi yakındır.

    1843'te elementine yayınlandığında Fanny Berlin'e gider. İlk kez kendi kazandığı para kullanımına hazırdır: "Kendim için satın aldığım her çift eldiven, parasını ödediğim her bardak limonata hoşuma gidiyordu ve şimdiye dek tatmadığım bir haz veriyordu bana. Çünkü ben satın alıyordum, kendi paramla, kendi kazandığım parayla ben ödüyordum."

    Hemen hemen ilk romanı ile aynı zamanda, Fanny Lewald Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine adlı bir yazı yayınlar. Çok kararlı bir şekilde kız çocuklarının sadece salt evlilik için yetiştirilmemden gerektiğini savunur. Ayrıca ev içinde bireysel eğitime karşı, okullarda toplu eğitimden yanadır. Ev içinde geçirdiği, adının avareye çıkarıldığı kendi umutsuz yılları, durmadan kadının meslek sahibi olma zorunluluğunu dile getiren Fanny Lewald'ı bir yazar yapmıştır.

    1862'de şunları yazar: "Hangi aileye girerseniz girin, akrabaları içinde, canları sıkılmış ve yorgun, kendilerine özgü sevinçleri ve umutları olmayan, boş ve yararsız bir yaşam sürdüren, isteksizce bir topluluk ve eğlenceden diğerine sürüklenen yaşı geçkin, evlenmemiş kızları ya da kız kardeşleri olmayan birine kolay kolay rastlayamazsınız.

    Kendi kendilerine, çoğu kez ailelerine de yük olanlar için şu sorulabilir: Peki ne olacak onlara? Ne yapmalı onlar için? Bu inkâr edilemez sefalete karşı tek bir çare vardır: Kadınların iş ve meslek yaşamında erkeklerle aynı haklara sahip olmaları."

    1875'te yazdığı Kadınlardan Yana ve Kadınlara Karşı adlı kompozisyonunda şöyle der: "Ve biz kadınlar 17 yaşımızdan başlayarak oturuyor, bekliyor ve ümit ediyoruz; işsiz güçsüz kuluçkaya yatmış, günbegün sabırsızlıkla, çaresizliğimizi bağışlayacak kadar bizi seven bir erkeğin gelmesini bekliyoruz... Hâlâ egemen olan kast zihniyeti, burjuva kesimindeki kızların meslek sahibi olmalarını yasaklıyor. Kast sözcüğünü bilerek kullanıyorum, çünkü toplumumuzda, Hindistan'daki gibi giysiler ve diğer göze batan işaretlerle belli olan bir kast ayrımı yoksa da, bir kast zihniyeti ve önyargısı var." Romanlarının çoğunda Fanny Lewald, aile korunmasından uzaklaşma cesaretini gösteren kadınların kaderini dile getirir:

    Adele (1858) bir kadın yazarın hayatını anlatır. Seyahat Arkadaşları (1858) bir kadın piyanistin öyküsüdür. Kurtarıcı (1873) bir kadın oyuncudan söz eder. Bir Yaşam Sorunu (1845) adlı romanında yazar, sadece kadının burjuva eğitim ideolojisinin kurbanı olmadığını, erkeğin de dolaylı olarak kurban edildiğini açıklar: Romanın kahramanı, karısının ev hanımlığı ve bağımlılığı konusunda endişelidir.

    Fanny Lewald ancak otuz yaşını aştıktan sonra gerçekten ailesinden kopar. Başlangıçta çoktan beri kendi parasını kazandığını başkalarından gizlemek zorunda kalır. Kız kardeşleri "saygınlığı"nı ve yazar olarak anonimliğini korumasını rica ederler. Babası, kadın olarak tek başına sokağa çıkması "yakışık almayacağı" için kendisine refakat edecek bir uşak edinmesini emreder.

    Fanny ise romanlarını yazmaya devam edeceği yerde nasıl olup da anlamsız el işleriyle uğraştığını anlayamaz zaman zaman. Kendi kazancıyla Berlin'de tek başına salaş odasında yaşarken bazen gözleri dolar. Tek başına tiyatroya gitmek. Tek başına müze gezmek, tek başına yolculuğa çıkmak. Tüm bunlara ancak yavaş yavaş cesaret edebilir.

    1845'te İtalya'ya yaptığı bir yolculukta Oldenburglu lise öğretmeni Adolf Stahr ile tanışır. Adam evli ve beş çocuk sahibidir. Uzun mücadele ve zorlukların ardından -Stahr bu arada boşanmıştır- on yıl sonra evlenirler. Fanny'nin gençlik arzusu gerçekleşmiştir: Mutlaka evlenmek gerekiyorsa, bu bir aşk evliliği olmalıdır.

    Lewald-Stahr çifti Berlin'de bir önceki yüzyılın ortalarında kültürel yaşamın merkezi olan bir edebiyat salonu kurarlar. Fanny Lewald 1876'da ölen kocasının ardından 13 yıl yalnız yaşar. "Yaşlı bir kadın" olarak da birçok geziye çıkar ve roman, deneme, seyahatname ve anılar yayınlar. Gençliğinde çaresizlikle özlediği "dopdolu bir yaşam"a kavuşmuştur.

    "Ne idiysem oydum, gücüm sayesinde," der kendisini betimlerken; "yeteneğim sayesinde, kendim sayesinde - ve özgürdüm! Özgür!"
     
  8. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Mathilde Franziska Anneke

    [​IMG]


    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1817-1884)

    1794 Prusya'da, boşanmanın kanuni esaslara bağlandığı Genel Eyalet Hukuku yürürlüğe girer.
    1797 Annette von Droste-Hülshoff un doğum yılı.
    1833 Leipzig'de ilk kadın öğretmenler seminerinin kurucusu Auguste Schmidt'in doğum yılı.
    1833 Üniversite öğrencileri Frankfurt/Main'daki Merkez Karakolu'na saldırırlar.
    1847 Mathilde Franziska Anneke'nin Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın yazısı yayınlanır.
    1847 Aynı yıl doktor Heinrich Hoffmann'ın çocuk eğitimine katkısı olan Stnıwwel peter (Haylaz Çocuk) yayınlanır.
    1848 Paris'te Şubat Devrimi.
    1848 Almanya'da Mart Devrimi.
    1849 Avusturya'da kadınlar belediye seçimlerine katılma hakkına kavuşur.
    1850'ler Politik sebeplerden dolayı gittikçe daha fazla Alman ABD'ye göçer. 1852 Almanya'da Louise Otto Peters'in Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) yayınlanır. 1852 ABD'de Mathilde F. Anneke bir Deutsche Frauenzeitung (Alman Kadın Gazetesi) çıkarır.


    "AKIL BİZE ÖZGÜR OLMAYI EMREDER."

    Tapu kadastro müdürü Karl Giesler'in kızı Mathilde ve Isabella adlı atı, birbirlerinden ayrılmaz bir ikilidir. Genç kız saatlerce at sırtında gezinir. Annesinin Tilly diye çağırdığı Mathilde gıpta edilecek bir özgürlük içinde büyümektedir. Westfalen'deki Blankenstein onun yurdudur. Yakın ve uzak çevrede bilmediği yer yoktur. Veya tam tersi: Çevredeki herkes kalın, siyah topuz saçlı bu korkusuz süvariyi tanımaktadır. Evde özel bir öğretmenden ders alır.

    Babası, mesleği dolayısıyla Prusya toplumunda oldukça yüksek bir mevkidedir. Anne ve babasının nüfuzlu ve kültürlü dostları, birçok arkadaşları vardır. Mathilde erken yaşta okumaya ve düşünmeye teşvik edilmesine karşın özgürlük tutkusu engellenmeden doyasıya yaşar. Hemen hemen ideal koşullarda yetişir ve bu yıllarda cesaret ve özgüvenini geliştirir; bu iki nitelik geleceğini belirleyecektir.

    19 yaşındayken evlenir. Babası mali sıkıntıya düştüğü ve en büyük kızını "iyi bir kapıya" yerleştirmekten başka çaresi kalmadığı için mi evlendirilmiştir? Mathilde'nin kendisinden yaşça çok büyük olan Alfred von Tabouillot ile niçin evlendiğini ve kendisini tümüyle mutsuz eden bir evliliğe girdiğini açıklayabilecek güvenilir bir kaynak yok. İlk çocuğu Fanny altı yaşına gelince Mathilde boşanmak ister. Fanny kendisine verilir. Açık bir karar.

    Fakat "Tabouillot Olayı" kafaları karıştırır. O zamanın toplumu için korkunç bir şey olmuştur: Bir kadın boşanma talebinde bulunmuş ve üstelik kocasının ailesine nafaka davası açmıştır. Utanç verici. İmkânsız. Duyulmuş şey değil.

    Mathilde Franziska, evlilik soyadı ile Tabouillot, kızlık soyadı ile Giesler, kabahatsiz olarak boşanmış bir kadın olsa da, küçümsendiğini çok çabuk hisseder. Hakkını alacağı kesindir (Prusya'da 1794 yılında yürürlüğe giren Genel Eyalet Hukuku gereği boşanma yasal esaslara bağlanmıştır). Fakat tek başına tavır aldığı için, başka her şeyin düzenlenmesi de ona kalır. Ebeveynlerinden yardım istemeyi bekleyemez. Yalnız yaşayan çocuklu bir kadının geçimi için, sekiz taler tutarındaki nafaka yeterli değildir.

    Hayatını yazarak kazanmak ister. Dua kitapçıkları ve şiir derlemeleri yayınlar. Sonatlar, baladlar, hikâyeler ve gezi izlenimleri yazar. 1840'lı yıllarda bir sürü kadın, edebiyat dünyasına girme cesaretini göstermiştir. Ozan Joseph von Eichendorf bunu şöyle yorumlar: "Şiir artık kadınlara kadar düştü!"

    Başka bir deyişle, bu alan kadınlara göre değildir. Bir erkek için, eğer "yoksul bir şair" ise, kraldan emeklilik maaşı bağlanması alışıldık bir şeydi, ama şiir yazan bir kadın için herhangi bir maddi yardım söz konusu değildi. Dul Mathilde Franziska böyle bir başvuruda bulunursa, bu lütfa layık bulunmayacaktır. Gittikçe toplumdan uzaklaşır. Onu destekleyenler yalnızca "Demokrasi Cemiyeti"ne mensup, politik ve toplumsal sorunlarla uğraşmayı iş edinmiş arkadaşlarıdır.

    Derken Mathilde Franziska'nın o zamana kadarki yaşamının altına bir çizgi çektiği gün gelir. Kelimenin tam anlamıyla algılamak gerekir bunu. Kendisinin bizzat derlediği dua kitabının ilk sayfasını boydan boya çizer ve kalın harflerle üzerine "İnsanın zor durumda kaldığında yarattığı Tanrılardan" diye yazar. Çok dindar, Biedermeier tarzı şair geçmişi ile ilişkisini kesmiştir.

    '48 Devrimi'nden önceki kış, otuz yaşındaki Mathilde ilk kez kadın sorunlarına karşı tavrını koyduğu bir yazı yayınlar: Toplumsal Koşullarla Çatışan Kadın. Şöyle yazar: "Niçin kadın hâlâ sessiz sedasız sabreden biri olarak kalsın? Neden 'kocasının ayaklarını yıkayan alçakgönüllü hizmetkâr' olmayı sürdürsün? Neden aslında kendisi de bir uşak olduğu için, kalbinin despotu haline gelen bir efendinin sabır küpü, dindar hizmetçisi olmaya devam etsin?"

    Ezilmişliğin, ana nedeni olarak gördüğü kilisenin öğretilerine karşı çıkar: "Tütsü kokuları ile zihninizi karıştırmak istiyor, parlak sözlerle sizi aldatıyorlar, basit gerçekler yerine çiçek kokulu masallar anlatıyorlar. Zeki şarkıcılar uyanmanızı ve düşünmenizi engelleyen hoş ninniler söylüyorlar. Kadınların alınlarında yazılı imanı hoş sedalarla övmeyi biliyorlar. Ah şu iman! Size söylüyorum, bu düzmece, yalan ve sahte bir hâleden başka bir şey değil. Üstünde, feragatin, acının ve mutsuzluğun, daha doğrusu sıkıntının, hüznün, kederin gözyaşları elmaslar gibi titrek titrek işiyor!"

    Ve hemcinslerine seslenir: "Ne olur, gözünüzü açın ve sizinle nasıl oyuncak gibi oynandığını görün. Evet, gözlerinizi açın, o zaman saat başı, nasıl aldatıldığınızı, sizlere öğretilen ya da yasaklanan her şeyin ne kadar çelişkili olduğunu görürsünüz."

    "Louise Aston" skandali bu yazının yayınlanmasına neden olan olaylardandır. Louise Aston adlı dul bir kadın 1846'da Berlin'den kovulur. Bir sürü nedenin yanında, kadının dindar olmayışı da vardır.

    1847'de Mathilde Franziska ikinci evliliğini yapar. Köln İşçi Derneği kurucusu ve başkanı olan Fritz Anneke ile evlenir. Anneke çifti Köln'de ilerici kadın ve erkekler için odak noktası olur kısa zamanda. 3 Mart 1848'de Köln'de, Prusya topraklarında Fritz Anneke'nin başı çektiği ilk devrimci gösteri yapılır.

    1848 Temmuz'unda Fritz Anneke tutuklanır ve hapse atılır. Mathilde Anneke o ay ilk oğlu Fritz Junior'u dünyaya getirir. Aynı ay içinde bir şey daha olur: New York eyaletinin Seneca Falls kentinde bir kadın hakları konferansı düzenlenir. Bu konferansta okunan bildirgede kadınlar "ABD vatandaşı olarak tüm hak ve imtiyazlarını derhal elde etmeyi" talep ederler.

    Bu konferansın Amerika'dan çok uzaklardaki Mathilde Franziska Anneke ile o ana dek hiç ilgisi yoktur; daha yeni anne olmuş Mathilde bundan kısa bir süre sonra Amerikan kadın hareketleri ile ilişki kuracağını ve yaşamının sonuna dek bu hareket için çalışacağını bilemezdi.

    Hâlâ Köln'dedir ve '48 Devrimi'ne aktif olarak katılır. Tek başına -kocası hâlâ hapistedir- Nene Kölnische Zeitung (Yeni Köln) gazetesini çıkarır. Eyalet ve belediye idaresinin yasamasında ve işçi-işveren ilişkilerinde söz sahibi olmak isteyen, emekçi halkın sesi olan bir gazetedir bu. Bu gazete radikal doğrultusu yüzünden yasaklanınca, Mathilde Anneke kısa zamanda gazetenin adını değiştirerek Frauenzeitung (Kadın Gazetesi) olarak yayına devam eder.

    Köln Kadın Gazetesi'nin sadece iki sayısının çıkarılmasına izin verilir. Üçüncü sayısına daha prova baskısı sırasında sansür tarafından el konur. Bundan yaklaşık yarım sene sonra Louise Otto, Dresden'de kendi Kadın Gazetesi'ni çıkarır ve üç yıl boyunca bu gazetede fikirlerini açıklar.

    Mathilde Franziska Anneke büyük baskı altında çalışmaktadır. Gazetecilik çalışması ondan tam mesai istediği gibi, bakmak zorunda olduğu bir bebeği de vardır. "Oğlum bu gece öyle ağladı ki, huysuzluğundan gözüme uyku girmedi," der hapishanedeki kocasına gönderdiği bir mektupta.

    Bir kadın hem ailevi yükümlülüğüne bağlı kalmak, hem de zamanın olaylarına etkin olarak katılmak istiyorsa, erkekten iki kat güçlü olması gerekir. Mathilde Franziska Anneke örneğinde bu açıkça görülmektedir. Toplam yedi çocuk doğurmuş ve -mektuplarından anlaşıldığına göre- çocukların eğitiminde kocasının hiç yardımı olmamıştır.

    Daha sonraki yıllarda da bu durum sürekli tekrarlanır: Devrimci Fritz Anneke ne zaman kendisine ihtiyaç olsa, dışarıya, "düşman yaşam"'ın içine dalar. Kocası gibi ilerici zihniyetli Mathilde Anneke'ye ise çocukların sorumluluğunu tek başına taşımak düşer. 1865'te "Fritz beni bu konuda çok yalnız bırakıyor," diye yazar kız kardeşine.

    Fritz Anneke 1848 sonu hapisten çıktığında, Pfalz devrim ordusuna katılır ve kısa zamanda lider durumuna gelir. Mathilde onu izler. Amacı kahramanlık değil, idealleri uğruna kocasıyla birlikte savaşmaktır.

    "Çocuklarımı bir süre için güvenli bir yere bıraktım. Süvari giysilerime bürünüp sürekli Fritz'imin yanında yer aldım. Dört hafta boyunca uzun yürüyüşlerde, özellikle Übstadt'taki sıcak çatışmada kurşun yağmuruna tutulduğumuz halde tek bir kurşun bana isabet etmedi."

    1849 baharında Pfalz'da katıldığı devrim hareketini, bir kız arkadaşına yazdığı mektupta böyle anlatır. Kocasını savaşta izleyen, atlardan anlayan, ne korkak ne de nazlı davranan bir kadına ancak hayranlık duyulabilir. O ise, hayranlık yerine mizah konusu edilmiştir. At sırtında, burnu üstünde gözlüğü ile (hiç gözlük takmamasına rağmen) karikatürleri yayınlanmış ve bu görüntülerin atında, onunla "erkekten dönme" diye alay edilmiştir.

    Başarısız devrimden sonra Annekeler kaçmak zorunda kalırlar. Vaktiyle birçok Alman'ın yaptığı gibi ABD'ye göçerler. ABD'ye varmalarından kısa bir zaman sonra Mathilde Franziska Anneke, kocasına savaşta neden eşlik ettiğini açıkladığı Pfalz Savaşı'ndan Bir Kadının Anılanım baskıya verir; "Almanya'da olduğu gibi bu yabancı ülkede de çoğunuz savaş çağrısına yanıt verdiğim için beni kınayacaksınız. Özellikle sizler. Siz evde oturan kadınlar, bir kadının ne yapabileceği ve ne yapması gerektiği konusunda estetik bir çekicilikle konuşup duracaksınız. Ben de yaptım bunu bir zamanlar. Zaman gelip de kadına olanak verildiğinde, ne yapması gerektiğini bilmediğim zamanlar".

    O anın sunduğu olanağı kullanmak... Mathilde giderek ikinci vatanı olmaya başlayan bu yabancı ülkede bu ilkeye sıkıca bağlı kalır. 1852'de Milwaukee'de Almanca bir Kadın Gazetesi çıkarır: Alman dilinde Amerika'da bir kadın tarafından çıkarılan ilk feminist gazete. Şunu da bilmek gerekir ki, Milwaukee vaktiyle göçmen Almanların en fazla toplandığı kentti. Bu kentte oturanlar, kendini "kadının kurtuluşu"na adayan yeni gazetenin ilk okuyucularıdır. Yayımcının oldukça kısa bir zaman sonra Alman erkeklerle başının derde girmesine şaşmamak gerek.

    1852 Ekim'inde şöyle yazar, "Erkekler bu gazeteye karşı çıkmaya yeminli gibi görünüyordu. Sorduğum sorulara şu yanıtı alıyordum: Karım bu konularda yeteri kadar aydınlanmış durumda. Daha fazla aydınlanmasına gerek yok."

    Mathilde Franziska Anneke yolundan şaşmaz. Amerikan kadın hareketlerinin en aktif üyelerinden Susan Brownell Anthony ile tanışır. 1853'te New York'ta kadın hakları için genel bir miting yapıldığında, Mathilde Anneke ABD'de ilk Alman kadın olarak kürsüye çıkar ve toplantıyı protesto etmek isteyen çılgın kalabalığa şöyle seslenir: "Ben buraya gelmeden önce zulmü ve kralların baskısını biliyordum. Bunları kendi benliğimde, arkadaşlarımda, ülkemde öğrendim. Fakat buraya geldiğimde, kendi yurdumda olmayan o özgürlüğü bulacağımı umuyordum. Almanya'daki kız kardeşlerimiz çoktandır bu özgürlüğün özlemini çekiyorlar. Fakat orada bu arzu erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bastırılıyor. Burada beklentimiz, konuşma özgürlüğüne sahip olmaktır. Burada olmazsa başka nerede olabilir? Hiç olmazsa burada tüm sorunlara ilişkin düşüncelerimizi ortaya koymamıza izin verilmelidir. Fakat öyle görünüyor ki insanlık haklarını talep etme özgürlüğü burada bile yok. Ama ülkemizin tek umudu özgürlük timsali olarak bilinen bu devlete yönelmiştir!"

    Toplantının sonunda yayınlanan sonuç bildirgesi şöyledir: "Bu hareket yalnızca Amerika'nın değil tüm dünyanın sıkıntılarına yöneliktir. Bu nedenle bu konvansiyonun açıklamasını tüm dünya kadınlarına hitaben kaleme alacak, amaçlarımızı ortaya koyacak ve kadınları aynı amaç kapsamında ortak çalışmaya davet edecek bir komite oluşturulmalıdır."

    Mathilde Franziska Anneke bu komitedeki tek Alman kadındır. O andan itibaren kadın hareketinin çabalarını Amerika'da yaşayan Almanlar arasında yaymayı en önemli görevi olarak görür. Daha fazlasını üstlenmesi olanaksızdır. Çünkü Alman-Amerikalılar kadın hareketlerine şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Mathilde'ye karşı Anglo-Amerikalılardan daha itici davranmaktadırlar.

    Başarmak zorunda olduğu işi "katıksız gericiler" ile uğraşmak, "cehennem azabı" diye niteler. Eşitlik konusunda konuşmalar yapmak üzere Amerika'yı baştan aşağı dolaşır. Alman kız çocukları için kendi okulunu kurar ve 18 yıl yönetir. "Bayan Anneke karşı koyulmaz gücü ile bizi coşturmasını biliyordu!" der hayran olduğu öğretmenin ölümünden seneler sonra bir eski öğrencisi.

    Fritz Anneke Yeni Dünya'ya karısı kadar alışamamıştır. Karısının uğraşlarının çoğunu kuşkuyla karşılamış, ya da onu hiç anlamamış olabilir. "Benim iç dünyam hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bir kez olsun ilgilendiğini de hiç sanmıyorum," der 1865'te kocasına yazdığı bir mektupta.

    1869'da "Amerikan Eşit Haklar Birliği" toplantısında ikinci kez konuşmacı olarak kürsüye çıkar. 16 yıl önce ilk kadın hakları toplantısında nasıl ıslıklanıp tehdit edildiğini anımsar, "O günden bu yana ne büyük bir değişim! Kamuoyunda ne devasa bir ilerleyiş... Daha da sevindirici olan ise, son yılların tarihinin kanıtladığı gibi, evrensel gerekliliğin gücü altında aklın ve özgürlüğün sürekli gelişim göstermesidir. Bu her olayı amacına doğru götüren, zamanın karşı konulmaz ilerleyişidir," ve devam eder, "Kadının içinde daha fazla bastırılamayacak olan, her durum ve şartta özgürlük isteyen şey, bilgiye duyduğu açlıktır. Bu özlem, bu zihinsel çaba, bilgiyi, salt bilmek istediği için aramak, kadında olduğu kadar hiçbir insanoğlunda bu denli güçlü baskı altına alınmamıştır. Çünkü erkekler tarafından özellikle biz kadınlar için icat edilmiş, imanla dua etmemiz, yasamız olması gereken hiçbir doktrin yoktur. Yaşam düsturumuz hâlâ eski geleneklerin otoritesidir. Buna biz izin veriyoruz... En yüce ve tek yasa koyucu olarak tanıdığımız akıl, bize özgür olmayı emrediyor!" Bayan Anneke'nin konuşması çok başarılı olur.

    1853'teki ilk ABD konferansı küfürler ve kaba tezahüratla kesilmişse de, şimdi çılgınca alkışlanır ve kadın haklarının öncüsü olarak kutlanır. Kendi eyaleti Wisconsin'i temsilen "National Woman Suffrage Association'a (Ulusal Kadın Seçmenlik Hakları Birliği) delege olarak katılır. Kadınların oy hakkını elde etmeye çalışan bir dernek bu. Fritz Anneke'yi bunlar hiç ilgilendirmez.

    "New York'taki toplantıdan sonra uğraşlarım hakkında tek kelime bile söylememiş olman üzüyor beni. Senin yargılarının benim için her şeyin üstünde olduğunu bilirsin..." diye yazar toplantıdan sonra kocasına. Fakat kocası susmaya devam eder. Diğer göçmen Almanlar nezdinde de her zaman olduğu gibi inatçı direnişlerle karşılaşır. Susan Brownell Anthony 1872'de yasak olmasına rağmen genel seçimlerde oy kullanma yürekliliğini gösterip bu yüzden para cezasına çarptırılınca, Almanca gazetelerden çıkan gerici seslere karşı derhal ve resmen onun yanında yer alır.

    1904'te "Kadınların Seçim Hakkı İçin Dünya Birliği'nin kuruluşunda Susan B. Anthony, "Bayan Anneke kadınların seçim hakkı hareketinde ilk sırada yer almaktadır," diye açıklamada bulunur, Anneke'nin ölümünden yirmi yıl sonra.

    1884 Kasım'ında Mihvaukee'de ölen bu kadının on yıllarca uğruna savaştığı yasa, ancak ölümünden otuz beş yıl sonra yürürlüğe girer; Amerikan Anayasası'na ilave edilen 19. madde şöyledir: "Birleşik Devletler vatandaşının seçme ve seçilme hakkı, cinsiyeti nedeniyle ne Birleşik Devletler ne de herhangi bir eyalet hükümeti tarafından reddedilebilir ya da kısıtlanabilir."
     
  9. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Louise Otto-Peters

    [​IMG]


    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1819-1895)

    1817 Alman üniversite talebe birliğinin Wartburg bayramı. Siyah-kırmızı-altın sarısı bayrağın altında bir Alman Birliği talebi. 1830 Paris'te Temmuz Devrimi. Braunschweig, Göttingen, Sachsen ve Kurhessen'de karışıklıklar.
    1830 Devrim yanlısı Alman genç kızları ve kadınları mavi-beyaz-kırmızı kurdeleler ve eşarplarla süslenirler.
    1831 Saehsen'de kadınlar için cinsiyet vesayeti kaldırılır. 1835 Nürnberg ve Fürth arasında ilk Alman demiryolu kurulur.
    1844 Schleisen'de dokuma işçileri ayaklanır.
    1844 Alman demokrat Robert Blum'un Vaterlandsblâiter Anavatan Gazetesi}'nde Louise Otto imzasız olarak kadınların devlet işlerinde yer almalarını talep eder. 1848 Almanya'da Mart Devrimi.
    1848 Devrim yanlısı Alman genç kız ve kadınlar, siyah-kırmızı-altın sarısı bantlar ve kemerler takarlar.
    1850-Aralık Louise Otto Kadın Gazetesinin yayınını Saehsen'de durdurmak zorunda kalır. 1852 Louise Otto Kadın Gazetesinin yayınını Thüringen'de durdurmak zorunda kalır.
    1853-Ocak Die Gartenlaube (Çardak) Leipzig'de kurulur: Ev ve aile için bir gazete.


    "KADIN VATANDAŞLARI ÖZGÜRLÜK İMPARATORLUĞUNA ÇAĞIRIYORUM."

    Bir varmış bir yokmuş... Gerçekten, Louise Otto'nun çocukluğu bir masal gibi anlatılabilir. Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Bu kız dört kız kardeşin en küçüğü imiş. Saksonya krallığında Meissen kentinde etrafı sarmaşıklarla çevrili Biedermeier tarzı bir evde büyümüş bu şımarık yavrucak. Hukukçu olan babası, Louise Otto'nun da daha sonraları anlattığı gibi "hemen hemen masallardaki gibi" bir yaşam sunar ailesine.

    Meissen'deki 14 odalı büyük ev dışında, Otto ailesinin üzüm bağları içinde bir de yazlık evleri vardır. Anne sabahın erken saatlerinden itibaren evin idaresiyle uğraşır. Gerçekten yeterince yapılacak iş vardır evde: Sabun evde yapılır. İç yağından mumlar dökülür. Ekmek ve pasta pişirilir. Bütün giysiler elde dikilir. Ve en önemli ödev, kilerin dolu tutulmasıdır.

    Louise Otto şöyle anlatır: "Büyük mahzenler Ren havzasının en nadide şarap fıçılarıyla doluydu. Bunların yanında o çağlarda itibarını yitirmiş Meissen porselenlerinin en mükemmel örnekleri... Ayrıca başka bir kilerin raflarında içi elmalarla dolu kaplar dizi dizi, bunların altında patates, domuz ve sığır eti dolu çok büyük iki salamura fıçısı. Bu etler daha sonra yerde özel tütsü tandırlarında odun dumanıyla, yemeklerde sucuklarla birlikte ikinci bir pişirime tabi tutulurdu.

    Zemin kattaki tonozların içinde kışın pişirmede kullanmak için her boyda tıka basa dolu tereyağ tencereleri. Salatalık ve sebze dolu fıçılar, testiler, bütün dolaplar meyve konserveleriyle dolu, tepeleme meyve pestilleri, delikli kaplara inci gibi dizilmiş yumurtalar ve sonra mevsimine göre en küçüğünden en büyüğüne kadar ev aletleri, kanatlı hayvan etleri, vs..."

    Bütün bunların üstüne pasta ve hamur işlerinin hazırlanmasının eklendiği de düşünülürse, insan kendini gerçekten çalışmadan bolluk içinde yaşanan efsanevi bir ülkede hissediyor. Otto ailesi için sıradan olan -ve Louise'in geleceğini etkileyen- gerçek, tüm bolluğa rağmen karnı doymayan bir sürü insanın varlığıdır. Hukukçu baba, özellikle kızlarına okumaları için çeşitli gazeteler getirir ve "Okuyun bu gazeteleri ki günümüzde olup bitenlerden söz edildiğinde alık alık bakıp utanmak zorunda kalmayasınız!" derdi.

    Fasulye ayıklarken, mantar temizlerken, bez dikerken ve çorap örerken, okunur ve tartışılır. Schiller'in özgürlüğü konu edinen dramları, yabancı egemenliğine karşı isyan eden Yunanistan ve Fransa'daki karışıklıklar bu sohbetlerin odak noktasını oluşturur. Louise ve kız kardeşleri, kendilerini özellikle küçük kızları çevrelerinde olup bitenler konusunda aydınlatmak için görevli sayan genç öğretmenlerden iyi bir okul eğitimi de alırlar.

    Louise Otto çocukluğunu işte böyle tanımlar. Bu küçük kız, büyük bir tutkuyla Schiller'in oyunlarından küçük sahneler ezberler. Bazen annesinin kadın toplantılarında büyük üçgen bir şala sarılı halde Orleans'lı Bakire'den tiratlar geçer. Gizli gizli şiir yazar.

    Babasının annesini kucaklayarak, kızlarıyla Saksonya'da kadınların vesayet altından kurtarılmasını kutladığı sahne genç Louise'in belleğinde kalmıştır hep. Louise'e o zamana kadar kadının politik, ahlaki ve ekonomik temsilcisinin, servetinin yöneticisinin ve aynı zamanda vasisinin erkek olduğu anlatılmıştır. Fakat o andan itibaren kadın yeni bir yasa sayesinde mülkiyet hukuku açısından erkek ile eşit kılınmıştır. Annesinin, "çok şükür," dediğini duyar Louise, "bu kızlar için de iyi olur."

    O an Louise yasa değişikliğinin kendisi için ne denli önemli olacağının farkında değildir. Daha baba evinin himayesinde yaşamaktadır. Ama bir yönden diğer burjuva ailelerinin kızlarından çok daha ileridedir. Ebeveynleri onu kendisine karşı sorumluluk duygusu ve açık bir dünya görüşü ile yetiştirmişlerdir.

    1831'de Louise'in büyük ablası ölür. 1835'te anne ve babasını kaybeder. Zamanının ifadesiyle "sinsi verem hastalığı" masal dünyasının güzelliğini yıkar. Louise'in iki kız kardeşi ile bundan sonraki yaşamlarında yaptığı şeyler çevresindeki herkes tarafından "kahramanlık" olarak nitelendirilir. Servetlerinin idaresini bizzat ele alırlar. Yaz aylarında bağlarındaki kır evinde oturup birlikte ev ve bahçe işleriyle uğraşırlar. Hatta birinin yardıma ihtiyacı olduğunda birbirlerine seslenebilmeleri için bir megafon bile temin ederler. Aslında Louise "şanssızlıktan şans çıkarmıştır."

    Annesiyle babasının erken ölümü ona yıllarca tek başına yaşama olanağı verir. 17 yaşındadır, heyecanlı, hayalleri geniş ve düşüncelidir. Kendisini belli bir yöne zorlayabilecek kimse yoktur. Önceleri el yordamıyla,

    sonra giderek daha emin bir biçimde, kendi düşüncelerini geliştirir. Evlilik ve ev işleri kadının tek görevi olamaz. Kamu işleri salt erkeklere özgü değildir. Kadınlar da katılmalıdır buna. Bu tür düşünceler geçer kafasından. 1843'te ilk kez bu konuya ilişkin düşüncelerini dile getirir.

    Scichsische Valerlandsblaller (Saksonya Anavatan Gazetesi'nde "Kadınların devleti ilgilendiren işlere katılma hakkı var mı?" sorusu tartışılmaktadır. Louise Otto söz ister ve yazar: "Kadınların devlete ilişkin işlere katılmaları bir hak değil, görevdir."

    Kadınları yurttaşlığa eğitmek, toplumsal-siyasal yaşama sokmak; Louise Otto artık yaşamı boyunca bu amaçlar için çalışacaktır. İki kız kardeşi evlenirler. Biri kocasıyla birlikte Erzgebirge'ye gider ve Louise'i de uzunca bir ziyaret için davet eder. O ise şimdiye dek böylesine "büyük yolculuk" yapmamıştır. Her şey onun için bir serüvendir. Posta arabasında yolculuk, yabancı dağ manzaraları ve "peri sarayları" ile ilk karşılaşması... Bol ışıklı pencereleriyle çok katlı binaların önünden geçerken böyle düşünür genç kadın.

    "Bunlar dokuma fabrikaları" diye öğretilir ona. Fabrikalar, kazandıkları geçimlerine bile yetmeyen erkek ve kadın işçiler ve bunun yanı sıra lüks içinde yaşayan fabrikatörler.

    Louise Otto'nun sanayi işçisiyle tanışması, gözlerini açar. İzlenim ve deneyimlerini Saray ve Fabrika adlı romanında anlatır. Kitap 1847'de piyasaya çıkar çıkmaz yasaklanır. "Oldukça tehlikeli bir demokrat" hanım iş başında görünüyor! Hiç de gözü yılmayan biri. Kitabını toplatan bakana kısa ve öz, "Ekselans, ben ilke olarak sansüre karşıyım," karşılığını verir. 1848'de Alman Mart Devrimi sırasında Louise Otto bir adım daha ileri gider.

    Saksonya'da uzmanlardan ve meslek dallarının demokratik yolla seçilmiş temsilcilerinden oluşan bir "İşçi Komisyonu" kurulmuştur. El sanatları hakkında yeni bir nizamnamenin temel esaslarını koyacaktır. Louise Otto kesinlikle şöyle düşünmüş olabilir: Bu yetkili beylerden hiçbirinin aklına savunmasız işçi kadınları kabul etmek gelmeyecektir. Her zaman olduğu gibi sadece erkeklerin sorunları tartışılacaktır.

    Bu nedenle -Bir Alman Kızının Hitabı- diye adlandırdığı çağrıyı yazar: "Beyler, yalnız erkeklerin işini düşünür, kadınları da birlikte örgütlemezseniz çalışma hayatını yeterince düzenleyebileceğinizi sanmayın. Kadınları düşünmeyi herkes unutsa da, ben hiç unutmayacağım!" Hitabı tüm Alman gazetelerinde politik bir eylem olarak yer alır.

    1849: Devrim başarısızlığa uğramış, karşı-devrim üstün gelmiştir. 1848'de, kadın olarak imkân buldukça eylemin içinde yer alan Louise Otto, kendine yeni bir görev arar. "Kadın vatandaşları özgürlük imparatorluğuna çağırıyorum" sloganı ile kendi Kadın Gazetesi'ni kurar. Bu, zararsız görünmektedir. Ama gazete sahibi niçin izleyen yıllarda evinin aranması, pasaport verilmemesi, poliste ifadesinin alınması gibi muameleye maruz kalır? Niçin 1850'de bu haftalık gazetenin yayını durdurulur? Niçin o zamandan itibaren Saksonya'da kadınların süreli yayınların yazı işlerinde çalışması yasaklanır?

    Louise Otto kendi gazetesini 1850-1852 arası Thüringen'de yayınlar. Sonraları orada da kadınların gazetelerde yazmaları yasaklanır. İşin gerçeğiyse, Reformasyon döneminden beri kadınlar için gazetelerin ve dergilerin yayınlanıyor olmasıdır. Fakat bu gazeteler öncelikle hoş vakit geçirmeye yöneliktir ve okurlarına aile içindeki görevlerinin üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretir.

    48 Devrimi sırasında politik kadın dergileri çıkar. Örneğin Köln'de Mathilde Franziska Anneke, Louise Otto'nun Meissen'de çıkardığı haftalık dergiyi aynı başlıkla çıkarır. Louise Otto'nun Kadın Gazetesi hepsinden daha uzun süre dayanır. Kendisi birkaçı imzasız olarak sayısız makale yayınlar.

    Tipik "kadın konulan" yanında '48'li idealistlerle birlikte dayanışma bildirgesini de yayınlar. Siyasi tutukluların durumu ve kurbanlara yapılan muamelelere karşı protestolar hakkındaki haberler, gazetesini olağanüstü "şüpheli" kılar. Bunun üzerine Louise Otto bir hileye başvurarak çalışır: Edebiyat ve sanat içerikli makalelerin daha çok kadınlar tarafından okunduğunu bilmektedir. Bu tür yazıların okunması toplum tarafından onaylanmaktadır.

    Bu nedenle tüm bu konuların arasına politik fikirlerini serpiştirir. Bu yolla ne kadar başarılı olduğunun kanıtı, 1850'de hayretler içinde kalmış bir okuyucunun mektubudur.

    Karoline Muffler adında bir kadın, bu gazeteyi okuduklarından beri kız arkadaşlarının "tamamen altüst" olduklarını yazar, "Nasıl oluyor da kadınlar bile soylu ve güçlülerden artık korkmuyorlar? Nasıl oluyor bu? Kadınlar gazete okudukları için. Ve Kadın Gazeteleri diyorum. Ev annelerine yakışır mı bu? Çocuk yapma işi ne olacak, ev ne olacak? Krala karşı saygı ve sadakat ne olacak? Şimdi yazıma son vermek zorundayım, çünkü mutfakta domuz pirzolasının cızırdamasını duyuyorum! Kimbilir sizin mutfağınızda durum nasıldır? Herhalde pişen fazla bir şey yoktur!"

    Tahminen Louise Otto'nun evinde de bazen bir et "cızırdamış" olmalı. Çünkü onun şiddetli savaşımı iyi yemeğe ve huzurlu yuvaya karşı değildir. Kendi başına evliliğe de. 1856 yılına kadar politik tutuklu olarak hapiste yatan yazar ve özgürlük savaşçısı August Peters ile 1849'dan beri nişanlıdır. Louise Otto yıllar boyu nişanlısını yalnız kısa hapishane ziyaretlerinde görebilir. Ona elini bile uzatamaz. Çünkü birbirinden oldukça uzaktaki parmaklıklar teması engellemektedir.

    1858'de Louise Otto sevdiği adamla evlenebilir. Kocası Leipzig'de demokratik Orta Almanya Halk Gazetesini kurar. Bu gazetede Louise Otto, kocasının ölümünden bir yıl sonrasına, 1865'e kadar edebiyat bölümünü yönetir.

    1865'te Leipzig'de "kadın sorunları ve halkın eğitimi" üzerine konferanslar vermek isteyen Bay Korn adında biri çıkar ortaya. Louise Otto'nun kız arkadaşı (ilk kadın meslek okulunda öğretmenlik yapan ve orada Clara Zetkin'e de ders veren) Auguste Schmidt, bu Bay Korn'u "garip bir adam, muhakkak çok iyi niyetli, ama plansız ve amaçsız fanteziler peşinde yolunu şaşırmış," diye tanımlar.

    Korn'un fikirlerinden biri Kadın Eğitim Derneği kurmaktır. Bütün bunların nasıl olacağı konusundaki düşünceleri oldukça karışıktır. Fakat bu garip bir şeyi harekete geçirir. Uzun süre Amerika'da yaşayıp kadın hareketleriyle ilişki kuran bu adam, Louise Otto-Peters ile Auguste Schmidt'i 18 Ekim 1865'te Leipzig'de bir "kadın konferansı" tertiplemeye yöneltir. O zamana dek Almanya'da böyle bir şey yapılmamıştır.

    Auguste Schmidt şunları yazar: "Louise Otto ilk kez çok farklı kişilerin bir araya getirildiği büyük bir toplantının başkanlığını yapacaktı. Bu görevden ürktü." Oysa anlaşılan, topluluk önünde konuşmaktan korkması nedensizdir. Auguste Schmidt şöyle devam eder: "Parlamenter kurallar konusundaki bilgisini öylesine ortaya koydu ki, olayı alaya almak ve görüşmeleri bozguna uğratmak için kasıtlı olarak oraya gelmiş olanların hepsi dillerini yuttular."

    Louise Otto tarafından hazırlanan program kabul edilir:

    Madde 1: Birinci Alman Kadınlar Konferansı kararı gereğince: Yeni toplumun tümünün esası olması gereken çalışma, kadının da onuru ve görevidir. Kadının da çalışma hakkını elde etmesini ve çalışmasının önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını gerekli buluyoruz.

    Madde 2: Kadının çalışmasının; kadına karşı çeşitli yönlerden beslenen önyargının kelepçelerinden kurtulmasını inkâr edilemez bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Bu bakımdan kadın eğitim dernekleri ve basının teşvikinin yanı sıra, kadınlara tavsiye edilecek üretim ortaklıklarının kurulması yanında, kızlar için endüstri sergilerinin açılmasına, kız yurtlan kurulmasına, nihai amaca ulaşmak için de yüksek bilimsel eğitimin uygun olacağına inanıyoruz.

    Madde 3: Gerekli maddi olanaklar sağlanır sağlanmaz bu maddelerin gerçekleşmesi için kapsamlı bir savaşım vermek, Alman Kadınlar Birliği'nin amacıdır.

    Arkasından bu programa uygun tutanaklar 19 kadın tarafından imzalanır. Louise Otto'nun isteği üzerine erkekler üyeliğe alınmamıştır. "Biz kadınlar ancak kendi gücümüzle kendimize yardım etmeyi öğrendiğimiz zaman bağımsız olabilir ve daha sonraki yıllarda erkeklerle eşit olarak çalışabiliriz," diyordu. Louise Otto (30 yıl sonra) ölümüne kadar Auguste Schmidt ile birlikte Almanya'nın ilk Kadın Derneği'nin başkanı olarak kalır. Derneğin yayın organının adı Yeni Yollardır.

    Her yıl Almanya'nın başka bir kentinde derneğin genel kongresi düzenlenir ve her kentte "Meslek Edinme Hakkı"nı talep eden kadın eğitim dernekleri kurulur. (Louise Otto tarafından 1866'da yayınlanan yazının başlığı da aynıdır.) Almanya'daki burjuva kadın hareketlerinde, Louise Otto çığır açan bir kadındır. Halefleri ona "Alman Kadın Hareketlerinin Tarla Kuşu" demişlerdir.

    İtiraf etmek gerekir ki, bugün bu fazlasıyla şiirsel geliyor bize. Kendisiyse herhalde bu adı duymaktan memnun olurdu. Çünkü tarla kuşlarının ötüşü, kayın ağaçlarının yeşili gibi sembolleriyle ilkbahar, Louise Otto için gelecek anl¤¤¤¤¤ gelirdi. "Ben daha iyi bir geleceğe inanıyorum ve ilkbahar bugün gelmezse bir gün mutlaka gelir."

    Bunları 23 yaşındayken yazmış ve 76 yaşında ölümüne kadar o inanca bağlı kalmıştır.
     
  10. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.116
    Beğenileri:
    151
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    482 ÇTL
    Hedwig Dohm

    [​IMG]


    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1833-1919)

    1838 Prusya'nın ilk demiryolu Berlin'i Potsdam'a bağlar.
    1839 Prusya'da çocukların çalışmasına kısıtlama getirilir.
    1848 Almanya'da Mart Devrimi.
    1848 Politik mizah dergisi Kladderadatsch çıkar.
    1865 Louise Otto-Peters ve Auguste Schmidt, Leipzig'de Alman Kadınlar Birliği'ni kurarlar. 1865-1866 Berlin'de "Lette" Birliği kurulur. (Kadının Mesleki Yeteneklerini Geliştirme Derneği)
    1875 Berlin'in nüfusu bir milyona ulaşır.
    1876 Almanya'nın ilk kadın doktoru Franziska Tiburtius Berlin'e gelir.
    1876 Prusya eyaletinde beş kadın öğretmen semineri faaliyet göstermektedir.
    1878 Bismarck'ın Anti-sosyalist yasası (sozizlisten.geseta), sosyal demokrat basını ve tüm sosyalist bildirileri yasaklar, (l890'a kadar.)
    1879 August Bebel'in Kadın ve Sosyalizm"} yayınlanır. (İsviçre'de)
    1880 Berlin'de ilk kadın polikliniği kurulur. (Franziska Tiburtius tarafından.)
    1903 Otto Weininger Cinsiyet ve Karakter adlı kitabında kadının ezilmişliğini kanıtlar.
    1909 Berlin Üniversitesi resmen kadınlara açılır.
    1919-Ocak Alman kadını ilk kez seçme hakkına kavuşur.


    "EY HANIMLAR - DAHA FAZLA GURUR! GURURLU KİŞİ HOŞA GİTMEYEBİLİR, AMA HOR DA GÖRÜLEMEZ."

    Her şey şimdi nasılsa, sonsuza dek öyle kalacaktır. Neden mi? İşimiz tıkırında da ondan.

    Berlinli fabrikatör kızı Hedwig Schleh böylesine temel ilkelerin vaaz edildiği bir ailede ve dönemde yetişir. "Yaşlı insanların devri" diye algılar bu dönemi çocukluğunda ve daha sonraları da şöyle tanımlar: "Ezberlenmiş bir insanlık. Dünya görüşleri, düşünceleri, yaşam biçimleri kalıplaşmıştı. Her şeyin değişken olduğuna dair doğa yasası sanki geçerli değildi."

    O zamanlar her şey belli bir sabit plana göre oluşmaktadır. Hedwig'in annesi her yıl bir çocuk getirir dünyaya. Hedwig on sekiz kardeşin on birincisidir. Misafir odası pazardan pazara misafir geleceği için ısıtılır. Pazartesileri köfte, her perşembe bezelye pişer. Her şey tanı olarak ayarlanmıştır: "Çocuklar hoşlarına gitsin gitmesin önlerine ne konursa yemek zorundaydılar. Böyle terbiye görmüşlerdi."

    Aile terbiyesi bir de Hedwig'in sekiz erkek kardeşinin yazları yüzme ve kürek çekmeye gitmeleri demekti. Ailenin kızlarına yasaktır bu tür etkinlik. "Erkek ve kız çocuklar ayrı dünyalarda yaşıyorlardı. Sekiz erkek kardeşim sokağın donmuş su kanallarında paten yapar, kar topu oynar, birbirleriyle kavga ederlerdi. Okulda tembeldiler ve yıkanmayı hiç sevmezlerdi."

    Ya Hedwig ve Schleh ailesinin diğer kızları? "Mümkün olduğu kadar sessiz ve terbiyeli bir şekilde oturur, boş zamanlarında zahmetli dantel işinden can sıkıcı çorap yamama işine kadar tüm el işlerini yaparlardı."

    Anneleri: "Hayret edilecek bir enerjiye sahip birinci sınıf bir ev kadını. Annemden zorbalığından dolayı korkardım. Zevkle ve vicdan azabı çekmeden dayak atılırdı o vakitler. Dadılar da buna katılıyorlardı. Dayak ve terbiye neredeyse özdeşti."

    Peki ya baba? "Babam bize hiç vurmadı, asla. Sessiz, kendi halinde bir beyefendi. Ne bizim ondan haberimiz vardı, ne de onun bizden. Gündüzleri fabrikadaydı. Fabrika Königstadt'ın arkalarında bir yerde; bizse Halleschen Tor yakınlarında oturduğumuzdan öğlenleri eve gelmezdi, ancak akşamları biz çocuklar yattıktan sonra saat sekize doğru eve gelirdi. Pazar günlerinin babasıydı sadece."

    Geriye baktığında, bu büyük ve hâlâ oldukça varlıklı aile içinde Hedwig çocukluğunu nasıl görmektedir? "Son derece mutsuz bir çocuktum... On yedi kardeş arasında yapayalnızdım."

    On beş yaşında okuldan ayrılmak zorunda kalır ve bundan itibaren de günlerini geçen yüzyılda yaşayan çoğu kız gibi geçirmeye başlar, "Her gün saatlerce dokumak zorunda kaldığım o çirkin halı hâlâ gözlerimin önünde," der gençlik anılarını kaleme aldığında. "Bir örneğe göre işlenen sevimsiz çiçekleri görüyorum. Zemin beyaz yünden. Her düğümü tek tek sayarken durmadan saate bakar, koridordaki saatin sesini dinler ve dışarı çıkabilmek için ansızın birinin içeri girip beni uzaklara, Friedrichstrasse'deki bu evden, bu kasvetli odadan uzaklara götürmesini beklerdim... Ve yazgımın ne olduğunu derin derin düşünmeye başlamıştım. Her şey içinde bulunduğum koşullar gibi mi olmak zorundaydı?.. Neden gizlice, sanki okumak cinayetmiş gibi okumak zorundaydım?.. Neden hiçbir şey öğrenmeme izin verilmiyordu? Erkek kardeşlerimse, bir şeyler öğrenmeye hiç hevesli olmamalarına rağmen buna zorlanıyorlardı..."

    Bu tanımlamalar ne kadar birbirine benziyor: Hedwig'den yirmi yaş büyük yazar Fanny Lewald da kendi özyaşam öyküsünde genç kızlığında saatlerce mendil oyalarıyla istemeden uğraştığını yazıyordu. Ve FIedwig'den otuz yaş küçük olan Lily Braun ise gençliğinde masa örtüsü işlemeleriyle başbaşa, "sessizce" oturtuluyordu. Her üç kadının da, her biri kendi tarzında, daha sonraları kız çocuklarının başka şekilde eğitimi için devreye girmelerine şaşmamak gerekir.

    18 Mart 1848'de, Berlin kentinde karışıklıklar başlar. "Devrim": bu sözcük genç Hedwig Schleh için "iğrenç bir suç"tur; okulda böyle öğrenmiştir. Anne ve babası onun sokağa çıkmasını, şehre inmesini yasaklar. Daha on beşinde bile olmayan Hedwig dinlemez. Evden kaçar. Yolda şarkı sesleri duyar ve silahsız ama siyah-kırmızı-altın sarısı eşarplı ve meşe yapraklarından üç çelenkli bir grup üniversite öğrencisi görür. Öğrenciler milliyetçi şarkılar

    söylemektedir. Çok geçmeden karşı yandan silahlı bir süvari birliği gelir. Onların "Dur!" emrine derhal uymayan talebeler üzerine ateş açılır. Bir delikanlı ölümcül isabet alarak yere, tam Hedwig'in ayaklarının dibine düşer. Genç kız ağlayarak çığlık atar. "Kardeşiniz mi?" diye sorar biri, Hedwig cevap veremez. "Fakat," der daha sonra o sahneyi anlatırken, "o anda orada ölü yatan genç benim kardeşimdi. Bağrını kurşunlara açmış, özgürlük için şehit düşen bir kahraman... Beni en ön sıraya ittiler. Aslında her türlü kalabalıktan korkardım. Burada korku bana çok gülünç gelmişti... Halkın içindeki o soyluluğu gördüğüm ve bir ölünün gözleri içimi titrettiği andan itibaren, o zaman dedikleri gibi demokrat oldum. Sosyal demokrasiden, anımsadığım kadarıyla, henüz söz edilmiyordu. Evet kıpkızıl bir devrimci oldum."

    Dohm'un torunu Hedda Korsch'un anımsadığına göre, Hedwig Dohm ileri yaşlarında dahi, bu olayı yaşamının dönüm noktası olarak görmekteydi.

    Dışarıdan bakıldığında, Hedwig'in yaşantısında bu hemen fark edilmez. El işleriyle acı çekmeye devam eder, öğretmenlik seminerine katılır, öğrenimini yarıda keser ve 1852'de yazar Ernst Dohm ile evlenir.

    Dohm 1849'dan beri mizah dergisi Kladderadatsch'ın redaktörlüğünü yapmaktadır. Hedwig mutlu mudur? Torunu Hedda Korsch, büyükannesinin sık sık bir "özgürlük" duygusundan söz ettiğini, fakat evliliği hakkında az konuştuğunu söyler. Fakat Dohmların evinde o zamanın aydınları buluşmaktadır. Hedwig birçok önemli kişiyle tanışır ve onlardan ilham alır. Bayan Dohm olarak beş çocuk dünyaya getirir.

    1902'de çıkan Anti Feministler'de hamile iken neler çektiğini şöyle dile getirir, "Beş hamileliğim sırasında annemin aksine çok çektim. Bir din uğruna canını feda etme düşüncesi beni intiharı düşünmeye kadar götürdü. Sıkıntılı ve işsiz güçsüz dolaştığım sürece çok fenaydı. Bunun üzerine çektiğim acıyı unutmak için İspanyolca şiirleri (o zaman bu dili öğrenmeye çalışıyordum) Almancaya çevirmeye başladım. Günün en dayanılır zamanı işte o saatlerdi. Kendimi ve acımı unutabilmek için çeviri yaparken büyük bir istekle kelimeleri ve uyakları bulmaya çalışıyordum."

    İspanyol edebiyatı ile uğraşması Hedwig Dohm'un topluma açılmasında sıçrama tahtası gibi bir şey olur. Çünkü kocasının arkadaşı olan yayımcı Gustav Hempel, ona Tarihsel Gelişimi İçinde İspanyol Edebiyatı adlı kitabın editörlüğünü verir. Yaşamı boyunca gençliğinde sıradan bir eğitim almış olmaktan yakınan Hedwig Dohm, bu ilk bağımsız işiyle kendine güvenini kazanır.

    1872'den itibaren asıl istediği konuda, kadın haklarına ilişkin iddialı yazılar yayınlar. Bu andan itibaren tüm kutsal kurumlara karşı saldırıya geçer: Protestan rahipler, felsefeciler ve kadın doktorları.

    "Eşkiya karısı Hedwig'in edebiyatta ilgi uyandırmasından bu yana ikinci bir Hedwig böyle maceralı bir parıltıyla toplum önüne çıkmamıştır." Hedwig Dohm, Wistling adında bir eleştirmen tarafından Leipziger Tageblatt gazetesinde sert bir dille böyle eleştirilir ama, onun için daha iyi bir iltifat olamazdı. İlk iddialı yazısından bu yana o sadece "maceracı" değil, "radikal"dir de. Kendisi bunu şöyle görmektedir: "Radikal; köklü demektir ve kötülüğü kökünden halletmek isteyen mücadeleci kadınların en büyük irade ve uğraşıdır."

    Hedwig Dohm'un bu andan itibaren "sorunları nasıl hallettiğine" bir örnek: Geçtiğimiz yüzyılın yetmişli yıllarında en "güncel tartışma konusu" kadınların yüksek öğrenim görmesidir. Kaygılı bilim adamlarının ilk derdi, en son araştırmalara göre beyin ağırlıkları erkeklere oranla daha az olan kadınlar için tıp tahsilinin özellikle zararlı olmasıdır.

    Hedwig Dohm bu konuyla ilgili olarak şunları söyler: "Bilim çevresindeki erkeklerin, kadının beyni adına istedikleri, kadının bilimsel öğrenim görmesinin engellenmesidir. Kadın beyninin korunması n¤¤¤¤¤, her halükarda başarılı sonuçlar elde edilebilecek, aynı derecede haklı gerekçelere dayalı bir önerim var: "Karısına kötü davranan her erkek, kadının beyin gücünü zayıflatacağından sınır dışı edilsin."

    Ve sonra "kadının beden yapısı" üzerine çok ilginç gözlemleri olan Theodor von Bischoff'u diline dolar, "Bay von Bischoff 'erkek kadından daha uzun bacaklı' diye belirtiyor, çok doğru. Bir sonuç çıkarmak isteyen herhalde erkeğin postacılığa kadından daha uygun olduğu sonucuna varır. Fakat kadının bu nedenden dolayı Yunanca ve Latince öğrenme yeteneği olmadığını söylemeye kalkmak mantıklı düşünmekten çok küstahlık olur.

    "'Kadının ses perdesi daha dar ve gırtlağı daha küçük' diye öğretiyor bize Bay von Bischoff. Buradaki gerçeği açıklamak gerekirse, yapılan düetlerde erkek tenor, kadın soprano ses verir. Fakat ses perdesi ile oy hakkı arasındaki ilişki bununla açıklanamaz bana göre."

    Ayrıca, kadınların tıp öğrenimine karşı çıkan Profesör von Bischoff "kadınlara özgü duygusal zayıflık" tezini ortaya atmıştır. Hedwig Dohm'un ona sorusu şu olur:

    "Elinizi vicdanınıza koyun Bay von Bischoff, aşçı kadın çok severek yediğiniz yılan balığını kesmemekte dirense ve sizden duygusal zayıflığı dolayısıyla özür dilese ona ne yapardınız? Onun yerine rahatlıkla balık kesebilecek başka birini almak üzere, bu zayıflığı yüzünden aşçınızı işten çıkarmaz mıydınız?"

    Sonra kadınların şu malum sorunu: "âdet görme". Kadınlar her dört haftada bir cinsiyetlerinin diyetini vermek zorunda oldukları için -Profesör Bischoff bunu kibarca başka türlü tanımlıyordu -onlardan erkeklerin meslek hayatına girmeleri beklenemezdi doğal olarak.

    "Peki -bu günlerde- kadın işçilerin ve hizmetçilerin çalışması neden korkunç ve onur kırıcı değil?" diyen Hedwig Dohm, bu kadınları çok iyi tanıyan ve sempati duyan von Bischoff'tan bilgi almak ister. Aşçısına ve çamaşırcısına "bu günlerinde" hep izin verdiğini tahmin etmektedir -yoksa izin vermiyor mudur? Her işveren, kadın işçisini bu 3-4 gün boyunca çalıştırmamakta direnip, ücretini de ödemedikçe; devlet tüm dul ve evlenmemiş kadınların bu süre içinde kazanabilecekleri parayı tazmin etmedikçe, konuyu açmamak en iyisidir. Kendi kendine çözümünü bulmaktadır zaten."

    Hedwig Dohm'un bu sözleri, zamanının bilginlerinin özgüvenlerini nasıl sarstığına bir örnektir. Burada belirtilen tezleri Hedwig 1874'te Kadının Bilimsel Bağımsızlığı dergisine yazdığı sırada, Zürih'te bir Alman kadın tıp doktorasına hazırlanmaktadır: Franziska Tiburtius, iki yıl sonra Hedwig'in yaşadığı Berlin'de bir kız arkadaşı ile birlikte muayenehanesini açacaktır. Hedwig Dohm 1876'da (Dr. Franziska Tiburtius'un Berlin'e geldiği yıl) Kadın Doğası ve Hakları'nı yayınlar. Bu yazısında kadının seçim hakkının, kadınların tüm politik savaşımının hedefi olduğunu açıklar.

    Fikirlerini mükemmel şekilde kaleme alan bu kadın bunları konuşmacı olarak da savunmuş mudur? Hayır. Kadın sorunlarını ne kadar kökünden ele alırsa alsın, bu konularda sadece yazılı olarak fikirlerini açıklamak ister. Açık oturumlardan, toplantılardan, hele büyük insan topluluklarıyla karşılaşmaktan kaçınmaktadır. Büyükannesi "Mimchen" (torunu, Hedwig Dohm'a böyle hitap ederdi) ile bu konuda sık sık konuşan Hedda Korsch'un tahminine göre, "bu yönü ile mutlaka bazı taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmıştı."

    Hedwig Dohm Üzerine Anılar kitabında Hedda Korsch büyükannesinin niçin konuşma yerine yazmayı yeğleyen bir kadın olduğunu açıklamaya çalışır: "İleri sürdüğü tek neden çekingenliği idi. Hedwig Dohm biçimsel yapısında eksiklikler hissediyordu; gürültüye ve insan kalabalığına aşırı duyarlıydı. Bunlar karşısında kendisini yenik hissederdi. Kâğıt üstünde saldırgandı. Sohbet sırasında zaman zaman çok keskin ifadeler kullanırdı, ama saldırılarında hafif ya da ağır bir ironi, kendi kendisiyle alay, belirli bir teslimiyetçilik ve hınzırca bir espri anlayışı hiç eksik olmazdı. Kadın sorunlarını toplumda ön saflarda savunan kurumlara karşı büyük hayranlık duyar, desteklerdi. Fakat kendisi aralarına giremezdi."

    Savaşıyordu, fakat herhangi bir "derneğe" ait olmaksızın. Bu, yapısında olmadığı için. Kadın hareketlerinde "eylemsel" etkinliği yoktu. Ama evde etkindir. Dört kızını da birer meslek sahibi olacak şekilde yetiştirir. Ve silahı olan kalemi hiç elinden bırakmaz. 1902 yılında neredeyse yirmi yıllık dul ve yetmişine merdiven dayamış olan Hedwig'in en mükemmel kavga yazılarının derlemesi olan Anti Feministler piyasaya çıkar. Burada şöyle der, "Daha gururlu olun hanımlar! Durmadan aşağılanmanız karşısında nasıl olur da hâlâ başkaldırmazsınız.

    "Bugün de mi? Evet, hâlâ bugün de...

    "Cinsiyetlerin her yönüyle eşit olduğunu resmen beyan eden sosyalistler bile bu kadın özgürlüğüne sıcak bakmıyorlar... Bebel, kadın özgürlüğünü progr¤¤¤¤¤ alan ilk kişidir. Marx, Engels, Lassalle için kadın sorunu diye bir şey yoktur. Ey hanımlar - Daha fazla gurur! Gururlu kişi hoşa gitmeyebilir, ama hor da görülemez. Yalnız eğilen boyunlara basar sözde efendinin ayağı. Bugün de büyük bir çoğunluk kadın hareketlerine başka türlü bakıyor ve bir erkek besleyici bulamayan dişi parazitleri toplumun sırtından indirmekten başka işe yaramayacağını düşünmüyor. Kadınların özgürlük bildirgesine karşı olan şakacı birinin slogan önerisi şöyledir: Tüm ülkelerin evde kalmış kızları, birleşin!'

    "Devrimler gül suyu ile yapılmaz. Fakat mutlaka kan dökmek de gerekmez. Zaman en iyi devrimcidir. Yalnız onun sağlam adımlarına yavaş yavaş ayak uydurun, ileriye doğru. Zamanlarını yaşayamamaları, yani zamanlarının ancak onlar gittikten sonra gelmesi, hep ilerisini düşünen devrimcilerin yaşadıkları en derin trajedidir."

    Hedwig Dohm kadın hareketlerine karşı olan dört erkek tipi belirlemiştir ve bu dört kategori içinde antifeministleri tanımlar:

    Her türlü değişime tamamen karşı olan "geri kafalılar".

    Sonra, yazarın da yaşamı boyunca tanık olduğu "erkek haklan savunucularımın birinden şöyle söz eder: içkisini henüz bitirmemiş biri, yılbaşı gecesi saat tam 12'de karısı "Yeni Yıl'ın Şerefine" diye bağırdığında onu tersleyerek "Burada gece yarısının ne zaman olacağına ben karar veririm!" der.

    Başka biri Hedwig Dohm'a, "günün birinde tavuk kızartmasını neşter ile dilimleyeceğinden korktuğu için" bir kadın doktorla kesinlikle evlenemeyeceğini söyler. Hedwig'in yanıtı: "Ona vejetaryen olmasını salık verdim."

    Üçüncü kategori "aktif egoistlerdir. Bunlar kadını iş hayatında rakip olarak gördüklerinden, evdeki huzurlarının da kaçacağından korkanlardır.

    Hedwig Dohm, antifeministlerin dördüncü grubuna "centilmen müsveddeleri!" der. Bunlar "ha... demek öyle... anlıyorum" diye konuşan, anlayış dolu, yardımsever bir kavalye kisvesi altında zayıf cins dedikleri kadına hükmeden, sahte "beyefendi"lerdir.

    Hedwig Dohm 86 yaşına kadar yaşar. Kadınların yüksek öğrenim ve seçim haklarını elde ettiklerini görmüştür. Yazıları o zamanki kadın hareketlerinde büyük etki yapmış, esprisinden, hırçınlığından ve keskin zekâsından bugüne kadar hiçbir şey kaybetmemiştir.

    "Bir zamanlar kadınlar hakkında ne yazdıysam hepsini ruhumun en derinlerinde yaşadım," demiştir Hedwig Dohm bir keresinde, "bizzat yaşanmış gerçekler yadsınamaz."
     
Benzer Konular
  1. Melek
    Mesaj:
    3
    Görüntüleme:
    581
  2. Suskun
    Mesaj:
    0
    Görüntüleme:
    1.420
  3. Suskun
    Mesaj:
    2
    Görüntüleme:
    1.286
  4. Paradoks ~
    Mesaj:
    0
    Görüntüleme:
    398
  5. dderya
    Mesaj:
    12
    Görüntüleme:
    1.422
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş