1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Dünyanin Gördügü En Büyük Lider

Konusu 'Devrimleri, İlkeleri' forumundadır ve wien06 tarafından 11 Kasım 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    [​IMG]

    DÜNYANIN GÖRÜP GÖRECEĞİ EN BÜYÜK LİDER..

    Atatürk'ün öldüğü günlerde bir İngiliz gazetesi ''Atatürk öldü, insanlık öksüz kaldı'' diyordu.

    Gene Fransızca "İllustration" mecmuası ''Tarih çok büyükler gördü. İskenderleri, Napolyonları, Büyük Pedroları, Vaşingtonları... Fakat yirminci asırda büyüklük rekorunu Atatürk, bu Türk oğlu kırdı,'' diyordu.


    Atatürk ölebilir mi?

    Yeri gelmişken, şunu da hatırlatmak isterim ki: Atatürk'ün yanında, tarihin büyükleri diye sayılan şu bir kaç isim, inanarak söylüyorum, siz de inanınız; ufak tefek şeylerdir. Hele zamanımızda büyük geçinenler, hani şu bildiklerimiz, bunlar, daha ufak tefek şeylerdir.. Görüşlerimin kişisel kalmaması için tarihin geçmiş büyükleriyle, Atatürk arasında küçük bir karşılaştırma yapmak isterim:


    Büyük İskender'i ele alıyorum.

    Fakat İskender kimdir? Ve ne yaptı?


    O, babası Filip'ten zamanın en kuvvetli ordusunu buldu. Dev gibi örgütlü bir memleket buldu. Egemen Makedonya'yı, dünyalara egemen kıldı. Hintlere kadar kuşattı. Nice şairler destanlar, nice filozoflar tarihler yazdı.

    Fakat sonu ne oldu?

    İskender otuz, otuz bir yaşlarında gözlerini bir geçici dünyaya yumunca, koca imparatorluk sanki bir çocuğun eline teslim edilmiş kıymetli bir vazoya benziyordu. Çocuğun ayağı sürçmesiyle beraber tuz gibi dağıldı gitti. Ve İmparatorluk İskender'in generalleri elinde bir pars postu gibi parçalandı. Mirasyedinin mirası böylece bitti, gitti.

    Atatürk ne buldu? Ve ne yaptı?

    Atatürk bir şey bulmadı.


    Düşmana batıracak bir iğne, hukuk bakımından bağımsızlığına sahip bir vatan bile bulmadı. Vatanın 'Sevr'le bağımsızlığı yok edilmişti.

    Atatürk, bir şey buldu ki, bunu, öğüne öğüne her vakit söylerdi: Bu, Türk milleti, Atatürk'ün kanını taşıdığı millet idi.

    Atatürk yalnız Türk milletine güvendi. Milletin davasını, millete dayanarak açtı.

    Atatürk bir iğne bile bulmadı dediğim zaman, aşırı konuştuğum sayılmasın. O, davanın büyüklüğüne oranla bir iğne bile bulmadı. Düşmana batıracak süngü yoktu. Lâmarinalardan, köylü kadınların bazlama saclarından süngü dövüldü. Bu bıçaklarla düşmana karşı konuldu. Bir aralık süngü yetiştirilemiyordu. Birinci İnönü savaşında bir kısım askerimiz taşla dövüştü.

    Sayın Milletvekili General Sıtkı'dan hadiseyi şöyle dinledim:

    Alay kumandanı düşmanın yaklaştığını ve fakat askerin dövüşmek için süngüsü olmadığını söylediği vakit, general şu cevapta bulunmuş:

    ''Bellerinde kuşak vardır. Yerde de Allah'ın taşı dolu. Doldursunlar, süngü yerine taş kullansınlar!''


    Düşman yanaştığı zaman, bir kısım kuvvetlerimiz süngüye karşı taşla döğüşmüşlerdir. Düşmanın başını taşla ezmişlerdir. Ve düşman savaş alanını bize bırakmıştır! Atatürk bu şartlar içinde Türk başbuğluğu yapmıştır. Türk ulusu da bu şartlar içinde savaşmış ve yenmiştir!


    Böyle savaş olur mu? demeyiniz.

    Böyle savaş kazanılır mı? demeyiniz.

    Bunu başkaları söyleyebilir fakat siz; hayır! Türk gençleri! Siz söylemeyiniz.

    Çünkü böyle savaş olur ve kazanılır. Bu sanatın sırrı, tılsımı, Türk olmaktadır.

    İnönü savaşında toplarımıza kama bulmak güçlüğü ile karşılaşıldı. Eski Maliye Bakanı Gümüşhane Milletvekili sayın Hasan Fehmi Ataç'dan işittim ki ağaçtan kama yapılmış ve birçok topumuz bu suretle kullanılmıştır. Neden sonra çelikten kama dökmek imkânı elde edilmiştir.

    Atatürk yalnız dış düşmanla savaşmadı; iç düşmanlarla da uğraştı. Yeni ekonomisiyle, sosyal ve siyasal meseleleriyle bugünkü yepyeni Türkiye'yi yarattı.

    Atatürk'ün karşısına Büyük İskender mukayese konusu bile olamaz.

    Büyük Petro, bizim tarihlerde 'deli' lâkabını aldı. Bu adam, ikide bir, Atatürk'le mukayese edilmek isteniyor. Emeklere acırım.


    Deli Petro, ne buldu ve ne yaptı?

    Deli Petro kocaman bir Rusya buldu. Avrupa ve Asya'ya dal budak salmış bir Rusya; fakat bütün amacı müstebit çarlar idaresinin kuvvetlendirilmesine yönelmişti. Modern ve kuvvetli bir istibdad kurdu. Devrim yapıyorum diye, mujiklerin sakallarını kestirdi! Buna isterseniz, berberler inkılâbı diyelim! Ve ömrünün son gününü, Prut bataklıklarında Baltacı'nın elinde geçirdiği esirliğin acı hatırasıyla tüketti! Atatürk istibdadı değil, ulus egemenliğini kurdu ve ömrünü her yönden zaferle bitirdi. Aradaki fark bu kadar büyük ve derindir. Arada karlı dağlar vardır.

    Bir moda daha... Nedense bilmem; Napolyon'da eksiksiz meziyetler bulanlar; Atatürk'ü bu Korsikalıyla karşılaştırmaya çalışırlar. Bence bu gibiler, tarihi bilgilerinden ziyade, dedikoduları yargı aracı olarak kullanmaktadırlar.

    Napolyon büyük Fransız ihtilâli içinde, ateşten bir Fransa buldu. Bu Fransanın ruhunda 'Danton'un, 'Robespiyer'in 'Kamil dö Moulin'in vs. ruhu yanıyordu. O, bu ruhun üstüne bir baykuş gibi kondu. Önce Mısıra saldırdı ve ilerledi. Yüzü Akkâ duvarlarına çarpınca, aklını başına alır gibi oldu. Fakat:


    Eğer Akkâ'yı açarsam, Asya'yı açarım!

    Diye inadında direndi.

    En cesur kumandanlarından General Bon'u, askerinin önünde geçirdi.

    Bon hemen yürüdü. Ve askerin önünde Akkâ duvarlarına elde kılıç tırmanmaya başladı. Her taraftan demir ve ateş yağıyordu. Fakat Bon tırmanmakta devam ediyordu. Nihayet bir kazan, kızgın katran döküldü. Bu katran Bon'u simsiyah, kale duvarlarına yapıştırdı... Bon ölmüştü

    Türk topraklarına izinsiz ayak basanların âkıbeti budur. Yüzleri kapkara, dünyaya teşhir edilmektedir.

    Napolyon ümidini kesti. Mısır'a kaçmaya başladı. Orada da tutunamadı. İngiliz filolarının önünden bir hırsız gibi sıvışarak kapağı Fransa'ya attığı gün:

    "Türk öldürülür, fakat yenilemez" diye haykırdı.


    Napolyon'un bütün hayatında kuşatıp da önünde iki defa yenildiği kale, Akkâ'dır. O, ilk defa Türkler önünde yenildi.

    Cezzar Ahmed Paşa bu kalenin kumandanı idi. Ne yazık, bugün bir mezar taşı bile yok.

    Halbuki, mağlûp Napolyon'un, Fransa'da tapınağı andırır türbesi var.

    Napolyon'un sonuna bakalım: Ne yaptı ve ne oldu?

    Önce, ateş gibi Fransız kanını Moskova'nın buzlarında dondurdu. Ve Vaterlo'da, Baltık'tan Akdeniz'e kadar uzanan Fransız imparatorluğunu Sainte Helen adasıyla trampa etti.

    Atatürk ise yoğu var etti.


    Biraz daha gerilere gidelim. İsterseniz biraz da Anibal'den bahsedelim.

    Atatürk'ün Dumlupınar meydan muharebesi Anibal'in meşhur Kan savaşından çok üstündür. Askerî tarihler, Anibal'in Kan savaşını hatalar sırasında anarken, Atatürk'ün Dumlupınar meydan muharebesini zafer örneği diye yazmaktadırlar. Anibal'in hatası yalnız Roma ordularının kurtulmasıyle kalmadı. En sonunda bu hatadır ki, Kartaca'nın çöküp, ateşler içinde yok olmasıyla sonuçlandı. Atatürk'ün Sakarya, Dumlupınar savaşları bütün bir düşman dünyasının yıkılmasıyla bitti.


    Sezar'a gelince;

    Voltaire'in Brütüs'e söylettiği gibi, bu adam Roma'yı dünyaya hâkim kıldı. Fakat Tiber çayı kenarında bir esire olarak bıraktı. Galler fethinin başardığı bu idi! Müstebit, son nefesini Brütüs'ün bıçağı altında verdi.

    Roma, dışarda hâkim, içerde esir idi!


    Atatürk,
    Türk'ü dış bakımdan bağımsızlığın, şeref ve haysiyetin ucuna yükseltti. Medenî milletlerle bir yaptı. İç bakımdan, bütün otoritelerin üstüne çıkardı, egemen kıldı. Atatürk, Türk'e istilâ ve esaret mirasını değil, efendiliği bıraktı. Nerede kaldı ki, Sezar'ın fetihleri demirden bir Roma'ya dayanıyordu.


    Atatürk hiçten, bir demir Türk devleti kurdu.

    Zamanımıza doğru gelelim; Vaşington'u ele alıyorum. Şüphe yok ki Vaşington büyük adamdır. Fakat Atatürk çapında mı?


    Bunu hiç ummayınız!

    Atatürk'ün öldüğü gün, bıraktığı eserle, Vaşington'un öldüğü gün, bıraktığı eseri bir mukayese ederseniz hakikat birden gözlerde belirir.


    Vaşington, karşısında yalnız İngilizleri buldu.


    Atatürk, karşısında bütün bir dünyayı buldu ve yendi.


    Vaşington'un iç bakımdan karşılaştığı güçlükler ile, Atatürk'ün karşılaştığı zorluklar ve yine bütün başarması gereken işler, birincinin başardığı işlerle ölçülemeyecek kadar büyüktü. Bunlardan şu kadarını açıkça biliriz ki, Atatürk bir tutuşta, bin yıllık duygu âdet ve hukukunu, batı âdet ve hukukuyla değiştirdi. Vaşington böyle aşılması güç, imkânsız bir rol karşısında kalmadı.


    Atatürk, imkânsızlığı, mümkün kılardı.


    Atatürk ve Zamanımız Büyükleri

    Artık ben söylemeyeceğim. Sözü Birleşik Amerika Devletlerinin Ankara eski Büyük Elçisi General Şeril'e bırakıyorum; General, Üç Adam adındaki eserinde Atatürk'ü, Mussolini ve Roozwelt'le mukayese neticesinde, Atatürk'ün bunlara üstün olduğunu belirtmektedir. Hatta Generalin naklettiğine göre, bizzat Mussolini Atatürk için "c'est un autre homme" (o başka bir adamdır) demiştir.


    Hakikat de budur.

    Mussolini'nin, Roozwelt'in büyük şahsiyetleri olduğunda şüphe yoktur. Fakat bunların, içinde bulundukları şartlarla, Atatürk'ün içinde bulunup da başarı sağladığı şartlar arasında dağlar kadar farklar vardır. Ve neticede ortaya konulan eserler, birbiriyle kıyaslanmayacak kadar yüksektir.

    Atatürk'ün ne bulduğunu yukarıda yazmıştık. Ne yaptığı ve ne bıraktığı da bellidir. Halbuki Mussolini o zamanki başarısını dünya savaşından muzaffer çıkan İtalya'ya borçludur. Roozwelt bir şey yaptıysa dünyanın en zengin bir memleketine 130 milyonluk Birleşik Amerika Devletlerine dayanarak yaptı!


    Hitler; o, her zaman Atatürk'ten örnek aldığını söyledi.

    Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor.

    Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer, tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde, buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de, bundan başka bir şey değildir.


    Atatürk'ün ölümünde Times gazetesinde çıkan bir makalede bu cihet pek güzel belirtilmişti. Muharrir yazısında ''Atatürk rejimini diktatörlük sanmak bir hatadır. Bu rejim demokratiktir. Yalnız bizim demokrasilerin eksiğini tamamlamıştır ki, bu eksik, otoritedir. Eğer biz, bu eksiği tamamlamış olsaydık, bugün dünya birbirine zıt rejimlere ayrılmaz ve birbirine girecek halde bulunmazdı!'' diyor.


    İşte Atatürk'ün eserinin anlamı


    Atatürk büyük feragat sahibi idi. Millet davası içinde hiçbir teşebbüste, ölüm karşısında göz kırpmadı. O, Çanakkale'de, Bağımsızlık Savaşında ve bütün hayatında hep böyle idi.


    Mektepten kurmay çıktı. Şam'a sürüldü. Hürriyet için çalıştı. Çanakkale'de bin bir güçlük içinde, kurşun yağmurları altında İngiliz ordularını yendi. O günün yabancı tarihçileri, onun için ''Çanakkale'de İngilizleri yenen adam!'' diyorlar


    Millî davanın başlangıcında ordu müfettişi idi. Erzurum Kongresinin açılacağı sıralarda istifa etti. Kongreye sadece bir vatandaş olarak katıldı. Bu Türk oğlu, bu sade vatandaş, yarınki hür ve bağımsız Türk milletinin, Türk ulusunun kurtarıcısı olacaktı.


    Ve oldu.


    Atatürk'ten bir çok defa işittim, diyordu ki: ''Ordu müfettişliğinden istifa edip de basit bir vatandaş olarak milletim ve vatanım için çalışmaya başladığım gün bütün bir düşman dünya içinde, kendimi en kuvvetli bir adam olarak bulunuyordum. Bu kuvveti bana, Türk ulusu davasının büyüklüğü ile, vicdanım veriyordu.''


    Biraz sonra Sultan Vahdettin hükümeti onu ölüme mahkûm etti. Fakat bütün bunlar onu yıldırmadı.Azmini sarsmak şöyle dursun, o her gün artan bir irade ile, her gün yeni yeni atılımlarla millî amaca, önüne geçilmez bir hızla yürüdü. Önüne çıkanları yıktı, devirdi ve ezdi.


    Atatürk büyük dava sıralarında Çankaya'da küçücük bir ev içinde, kör ışıklı bir lamba altında çalışırdı. Altında, ikide bir bozulan, külüstür bir otomobil vardı. Bir gün Ankara istasyonunda, şimdi Cumhurbaşkanlığı özel kalem dairesinde, öğle yemeği olarak önümüzde ekmek peynirle, biraz da kirazdan başka bir şey olmadığını iyice hatırlıyorum.


    Atatürk bu şartlar içinde çalıştı. Sakarya savaşları sırasında bir gün attan düştü, kaburga kemiği kırıldı. Hemen ayağa kalktı, yüzünü düşmana doğru çevirdi:

    ''Günü gelecek, ben de senin kemiklerini kıracağım!''

    diye haykırdı.


    Atatürk, bütün bu sıkıntılara göğüs gerdi. Fakat bu feragatin bu ölümünden yılmazlığın sonu ne oldu?

    Bilmem ki, bunu açıklamaya hacet var mı?


    Kısası şudur: Ölü sayılan bir milletten; medenî milletlere eşit bir Türkiye, bir Türk milleti. Ezilen milletlere kurtuluş yolunu gösteren bir rejim...


    [ALINTI]
     

Sayfayı Paylaş