1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Düşman Karşısında

Konusu 'Hayatından Kesitler' forumundadır ve wien06 tarafından 29 Ocak 2009 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    30 Ağustos utkusunun ertesi sabahının erken saatlerinde Mustafa Kemal Paşa savaş alanını geziyordu.

    Binlerce Yunan askerinin cesetleri atların, topçu hayvanlarının ölüleriyle yan yana, üst üste... Tüyler ürperten korkunç bir görüntü... Başkomutanın utku sevinci gölgeleniyor, içindeki acı yüzüne, bakışlarına yansıyor.

    "-İnsanlığı utandıracak bir görüntü bu. Ama vatanımızı savunmak bizi zorladı buna."

    Bakışları biraz ilerde yere düşmüş bir Yunan bayrağına iliştiğinde ise dudaklarından şu sözlükler dökülecek:

    "-Bayrak bağımsızlık simgesidir. Düşmanın da olsa saygı göstermek gerek. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyun!"

    Şimdi de düşmanın elinden kurtarılan İzmir'deyiz. Karşıyaka'da başkomutanın kalması için, yakınları Yunanlılar'ın elinde tutsak olan bir baba oğul, evlerini hazırlamışlar. Bu evde Yunan komutanları ve hatta Kral Konstantin de kalmış. Yunan Kralı, eve, merdivenlere ayakları altına serilen Türk bayrağını çiğneyerek girmiş. Acılı baba oğulun, İzmir halkının içine işlemiş bu aşağılanma. Bu kere bir Yunan bayrağı aynı merdivenlere serili duruyor. Öc alınacak, şimdi sıra Mustafa Kemal Paşa'nın Yunan bayrağını çiğneyerek eve girmesinde:

    "-Lütfedin, bu karşılıkla bu lekeyi silin!..."

    Ne ki, Paşa'nın tepkisi hiç de bekledikleri gibi değil:
    "-O, geçmişse hata etmiş; bir milletin onuru olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar etmem. Bayrağı kaldırın yerden"

    Yunan'ı denize dökmüştü ama düşmanının onurunun ayaklar altına alınmasına izin veremezdi.

    Nasıl ki, Yunan komutanı Trikopis tutsak edildiği günlerde, Paşa'nın hizmetinde bulunan Bekir Çavuş, karargahtaki çoban köpeklerinden birinin adını Trikopis koyduğunda buna izin vermemiş ve köpeğin adını, Bekir Çavuş'u kırmak pahasına da olsa onu zorlayarak değiştirtmişse...

    Öteki Yunan komutanları ile birlikte tutsak edildiğinde, "İntihar etmeliydim" diyen Trikopis'i avutan, acısını dindirmeğe çalışan da oydu:

    "-Vicdanınıza karşı vazifenizi yaptığınıza kani iseniz müsterih olabilirsiniz. En büyük kumandanların bile esir oldukları tarihlerde yazılıdır. Meselâ size Napolyon'u gösterebilirim."

    Sonra İsmet Paşa'ya dönerek:
    "-Kumandanlar yorgundur. İstirahatlarını temin buyurursunuz." demekle de kalmamış, tek tek ellerini sıkarken ayrıca:

    "-Bizim misafirlerimsiniz, her suretle emin ve müsterih olabilirsiniz. Bir arzunuz olursa bize bildiriniz." diyerek gönüllerini almıştı.

    Bu yücelik yalnızca düşman komutanları için de değildi. Sıradan tutsaklar da onun kanatları altındaydılar. Öylesine ki, Çankaya'da köşkün bahçesinden küfürlerle karışık bir bağırtı yükselince pencereye gidip dışarıya baktığında büyük bir kızgınlıkla ağzından şu sözler dökülecekti:
    "-Bak, bak... Bu bunak adam ne yapıyor! Yahu hiç insan dövülür mü? Bu ne hamakat!... Çabuk koş, mani ol ve oradaki adamları köşke getir..."

    Gazi'nin yüzü hiddetinden kıpkırmızı olmuştu.

    Kimi Yunan tutsakları Ankara'da yapı ve tarım işlerinde çalıştırılıyordu. Bir bölümü de Çankaya'daki köşkün bahçesinde.

    Hasan Rıza Soyak koşarak bahçeye inecekti. Olay şuymuş:

    Ülkelerine geri gönderilecek olan bu tutsaklardan kimileri, Gazi'nin sigaralarından çalmışlarmış. O yaşlı subay da bunların bohçalarını kontrol ederken sigaraları yakalamış. Hırsızları dövüyor. Ama anlaşılan köşkün adamlarından biri onlara acıyarak sigaraları onlara vermiş olmalı.

    Hasan Rıza Soyak, tutsakları yanına alıp köşke götürdüğünde Gazi de aşağı inmiş bulunuyordu. Tutsaklardan biri onu görünce korkudan düşüp bayılacaktı. Gazi, hemen su ve kolonya getirterek tutsağın ayıltılmasım buyuracak, içerden getirttiği kendi sigara paketlerini onlara dağıtacak, bu kötü davranıştan üzüldüğünü söyleyecek, onlara para verecek ve iyi yolculuklar dileyecekti.

    Tutsaklar köşkten ayrılırlarken minnet gözyaşları içindeydiler.

    O yaşlı subay ise, artık köşkte barındırılmayarak kıtasına geri gönderilecekti.

    Gazi'nin yüreği düşmanının kanlar içinde resmedilmesine bile katlanamıyordu. Eski bir dostu ona armağan olarak gönderdiği bir tabloyu gördüğünde birdenbire yüzü karışacak, kızgınlıkla bağıracaktı:

    "-Kapatın, kaldırın şunu!... Ne iğrenç manzara... Gönderenin şaşarım aklı perişanına, ahmak..."

    Tabloda görünen şöyle: Yerde bir Yunan Efzun askeri sırt üst yatmış, bir Osmanlı askeri ayağı ile onun göğsüne basmış, süngüsünü saplamış, süngünün saplandığı yerden kanlar akıyor.

    Ve yıl, 1930.

    Mustafa Kemal Paşa'nın denize döktüğü, Anadolu'da binlerce vatandaşını savaş alanlarında yitiren, ama Türk halkına her türlü zulmü reva gören, yaşlı, kadın çocuk demeden insanları hunharca öldüren, kadınların kızların ırzına geçen o Yunanlılar'in başbakanı Venizelos, Nobel Barış Ödülü Komitesi'ne bu ödülün Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya verilmesi için başvuracak.

    Venizelos, Mustafa Kemal Paşa'nın 1922 yazında General Townshend ile son görüşmesinde, kolundaki saati çıkararak ona verdiğinde,

    "-Bu saati bana Anafartalar'da bir Türk askeri, ölen bir İngiliz subayının kolundan çıkardığını söyleyerek verdi. Saatin arkasında subayın adı yazılı. Bu subayın ailesini arattım, bulamadım, İngiltere'ye döndüğünüzde ailesini bulur, saati verirseniz çok memnun olurum." dediğini bilseydi acaba yalnızca Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermekle yetinir miydi dersiniz?



    [Bende Bir Insanim adli kitabtan alinti
     

Sayfayı Paylaş