1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Düşsel Ortaçağ - Jurgis Baltrusaitis

Konusu 'Mitoloji' forumundadır ve Kassandra tarafından 1 Nisan 2008 başlatılmıştır.

  1. Kassandra

    Kassandra Usta

    Katılım:
    11 Eylül 2007
    Mesajlar:
    645
    Beğenileri:
    3
    Ödül Puanları:
    620
    Meslek:
    sıfatsız zamirsiz zarfsız....
    Yer:
    kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeyim evde
    Banka:
    25 ÇTL
    DÜŞSEL ORTAÇAĞ // Jurgis Baltrušaitis


    UZAK DOĞU RESİM VE CEHENNEMLERİNİN BATI'DA YARATTIĞI EFSANE


    Hethoum, İbn Batuta, Marco Polo’nun tanıklıkları.
    Ejderha kuyumcusu Guillaume Boucher. Moğol Deccal efsanesi;
    Ermenistan’da Kirakos vekayinamesinde;
    Batı’da Monte Corelli Ricoldo, Roger Bacon’da.
    Dolaysız temaslar ve uyuşmalar
    .

    Uzak bir âlem, kendini Orta Çağa yavaş yavaş ifşa etmişti. Arızi temaslar ve ilk sızmalardan sonra, engeller aniden kalkmıştır. Kapıların açılması ve sınırların Batı yönünde Avrupa kıyılarına kadar ilerlemesi, Uzak Doğu ile Batı arasında yeni bir mübadele dönemi başlatmıştır. Asya’nın tümü keşfedilmiştir, ama seyyahları en çok Çin cezbetmektedir. İlhanlıların sarayı yalnızca bir duraktır. Hind’in harikaları insanları burada tutmaya yetmemektedir. Doğu Asya halkları ile ithal ürünlerin resmedilmesinde Çinliler ilk sırayı almaktadırlar. Kuşkusuz, ticari mallar veya hanların Batılı hükümdarlara yolladıkları armağanlarla birlikte bazı sanat eserleri de gelmiştir. Bu, onların evrensel bir üne sahip oldukları dönemdir.

    Sadi, Gülistan’ın (1258) önsözünde, bir Çin resim koleksiyonunu işaret etmek üzere nigârhane-i Çin tabirini kullandığında, bu resimlerin mükemmelliğini belirtmek istemiştir. XIV. Yüzyılın ilk yarısında yaşayan ve vakvak masalını anlatmış olan coğrafyacı İbn el-Vardi, herhangi bir Çinlinin resim ve çizimlerinin diğer halkların ürettiklerinden üstün olduklarını iddia etmektedir. Hethoum, Poiters’de 1307’de kaleme aldığı eserin başında, Kathay krallığının dünyanın en soylu ve zengin krallığı sayıldığını ilan etmektedir…


    “Ve Kathaylıların iki gözleriyle, Latinlerin ise tek gözleriyle gördükleri söylenir… Ve gerçekten de bu ülkeden çok ince işçiliği olan çok sayıda tuhaf ve harika şeyler gelmektedir, öylesine ki bunlar dünyanın en ince sanat insanları ve el işçileri olarak görülmektedirler.”

    İbn Batuta, 1349’da Çin’den dönüp Tanca’ya vardığında, “resim konusunda, ister Hıristiyan, ister başkası olsun, hiçbir ulus Çinlilerle rekabet edemez” diye yazmıştır. Çinliler ressam bir ulustur.

    “Onların şehirlerinden birine girdikten sonra oraya geri dönme fırsatım olduğu her seferinde, kendimin ve arkadaşlarımın portrelerinin duvarlara veya evlere konulan kağıtlara resmedildiklerini gördüm.”

    Batılılar da bu sanata Müslümanlar kadar duyarlı olmuşlardır. Marco Polo, Kubilay’ın Hanbalık’taki sarayını tasvir ederken, değerli vazolar ve kraliyet mücevherlerinden hareketle bu güzel resimleri zikretmektedir.

    “Sarayın duvarları ve aralıkları altın ve gümüşle parlıyor, buralara çeşitli tarzlarda resimler yapmışlar, ama en çok savaş tarihinin çizgileri yer alıyor; bunları canlı renklerle gösteriyorlar ve herşey altın yaldızla parlıyor.”

    Venedikli seyyah bunlardan bir amatör olarak tad alıyordu, ama Rubrouck’un 1254’te Möngke’nin ordo’sunda rastladığı Parisli kuyumcu Guillaume Boucher, bu başyapıtlardan herhalde derinlemesine etkilenmiştir. Karakum’daki merak uyandırıcı faaliyeti konusunda, bizzat Aziz Louis’nin elçisinin tanıklığına sahibiz. Fransız kuyumcusu, bu kentte Büyük Han için, onun sarayının tam karşısında, “kiliseye benzeyen” gümüşten bir ağaç inşa etmiştir; bu ağaçtan çeşitli içecekler dağıtılmaktadır. Tepede flüt çalan bir “melek” yer almaktadır. Bu flütü, herhalde ağacın altındaki büyük bir deliğe gizlenmiş bir körük çaldırmakta, hatta hareket ettirmektedir. Ama “bu yeteri kadar hava vermiyordu”, bu yüzden bir adam çağırmak gerekmiştir. “Herbiri içinden at sütünün çıktığı bir kanala sahip olan” dört aslan, ağacın kaidesini meydana getirmekteydi. Yukarıda, ağacın gövdesine sarılmış dört “yaldızlı yılan”, şarap, bal şerbeti, caracosmos ve pirinç rakısı tükürmekteydi. Bu ağaçbiçimlı otomatın hayvanbiçimli ayağının bir Batı kandil veya mumluğuna ilham vermiş olması muhtemeldir, ama Uzak Doğu’daki yılanlar çoğu zaman kanatlı olan ejderlerdir. Gautier de Metz’in 1246 tarihli image du monde adlı eserinin içinde yer alan geyikleri yutan Ynde yılanları, 1277 tarihli bir resimde kanatlı ejderler olarak gösterilmiş değiller midir? Bunun tasvirinin, Oderic’in Hanbalık sarayının büyük salonunda bulunan bir havuza ilişkin tasviriyle kıyaslanması gerekir: “Bu havuzun her köşesinde soluk soluğa olan ve kanatlarını (herhalde yarasa kanatları) hızla çırpan bir yılan var, bu yılan bazı borular aracılığıyla kralın sarayına içecek dağıtmaktadır.”

    Pekin sarayındaki bu harika havuz, Möngke için kurulan ağacın canavarlarının kökeni ve görünümü hakkındaki kuşkuları yok etmektedir. Zaten üzerinde dört ejderli bir budak bulunan benzer bir ağaç, Çin Türkistan’ındaki Bezelik’te (VI.-VIII. yüzyıl) bulunmaktadır. Üzerinde büyük bir figür (“melek” yerine Padmapâni) bulunan bütünde, Boucher’nin eserinin düzeneklerinin hepsi çoktan yer almıştır. Parisli kuyumcunun yerel sanattan ilham alarak çalıştığı hemen hemen kesindir. Gotik resmin kuyumculukla sınırlı kaldığı bir dönemde ortaya çıkan bu olgunun kendi başına büyük önemi bulunmaktadır. Ve diğer yandan, otomatlara ilişin bu anlatılar, bize Batılıların XIII. ve XIV. Yüzyıllarda gördükleri ejderhalara ilişkin dolaysız tanıklıklar sunmaktadır. Bir Ming memuru olan ve yeni hükümdarın tahta çıkmasıyla onları yok etmekle görevlendirilen komisyonun üyesi olan Siao Siun’a borçlu oludğumuz Hanbalık’taki Yuan sarayı tasviri bu konuda başka kesinlemeler getirmektedir. Üzerinde kaplanları, göksel iblislerin dans ettikleri; bir koku bulutu salan birbirine dolanmış ejderlerin bulunduğu; çenelerini açıp kapatan ejder biçimli gemilerin yer aldığı birçok otomat söz konusudur. Ejderler, mermer köprüleri süsleyen, akik gibi parlayan birçok yerde çoklu biçimler altında ortaya çıkmaktadırlar. Bazıları, birdenbire suyun üstüne çıkıvermektedirler. Long-Fukong sarayında, bazı duvarlara koyu renkli ipek kumaşlar gerilmiştir ve bunları uçan ejderler aydınlatmaktadırlar. Fransiskenler, işte bu dünyada ve bu dekor içinde ikamet ediyorlardı.


    Çin kaynaklı biçimlerin Asya ve Avrupa’da yayılmaları XIII. Yüzyılın ortasından itibaren yoğunlaşmıştır. Hülağü 1256’ya doğru İran’a birçok Çinli sanatçı ve mühendis getirtmiştir. İran minyatürünün hanlar döneminden ne kadar etkilendiği bilinmektedir. Daha önce gördüğümüz üzere, Uzak Doğu temaları aynı tarihlerde Batı sanatına nüfuz etmeye başlamıştır ve bunların akını Yuanların tahta geçmesiyle artmıştır. Moğol devletlerinin kurulması, bir bakıma nehir kapaklarını açmış ve Uzak Doğu unsurlarının Batı’ya doğru ilerlemesinin önündeki engelleri kaldırmıştır.

    İlginç bir çelişkinin sonucu olarak, bilgeliğin inceliklerini dünyaya cahil kitleler taşıyacak ve ileride göreceğimiz üzere, kaba bir güç, üstün bir halkın ışıklarını saçmasına hizmet edecektir.

    Bu katkıların çeşitliliği, bu hareketin en çarpıcı karakterlerinden biridir. Çin kendini İran’da, resim alanında yarım tonlardan yana zenginliğinin artması, bir nemlilik atmosferinin ve akışkan biçimlerin ortaya çıkması; hat sanatında ise çi tarzından kaynaklanan dalgalı eğrilerin, geniş ay manzaralarının ve klasik ejderha, yağmurlarının efendisi ve anka kuşu gibi bazı temaların ortay çıkması şeklinde göstermiştir. Avrupa’da aynı Moğol unsuru öncelikle yarasa kanatları ve bir şeytan ailesi aracılığıyla aktarılmaktadır. Bu biçimler, temas ettikleri odaklarda hep aynı izleri bırakmamaktadır. Etkileri yerine ve zamanına göre değişmektedir ve bu hareketin özel karakterini belirleyen, koşulların kendine özgü bileşimleri olmuştur.

    XIII. yüzyılın ortalarına doğru Batı’da yeni bir efsane doğmuştur. Bu efsane, dünyanın Moğol saldırısı karşısında hissettiği dehşet ile adların uyumundan kaynaklanmıştır. İstilacılar, dünyanın sonunu haber veren iblisler veya hiç değilse onların yardakçıları olarak kabul edilmişler ve binlerce yıllık kâbuslar geri dönmüşlerdir. Efsane, sarı tehlikeyi ilk gören Doğu Hıristiyanları tarafından yayılmıştır. XIII. Yüzyıl Ermeni tarihçisi Kirakos’un bütün Vekayiname’si (Moğolların haça saygılı olduklarını iddia eden de bu kişidir) bu fikrin etkisi altındadır. Deccal’ın devri geri gelmektedir. Daha şimdiden ulus ulusa, krallık krallığa karşı dikilmiştir. (Matta İncili, XXIV, 7): “Herşeyin sona erdiği dönemde sahte İsa’lar ve sahte İsa’lar ve sahte peygamberler çıkacak ve bunlar şeytani işaretlerle iş görecektir” diyen tanrısal öngörü kitabi olarak gerçekleşmektedir. İşte şeytanın harekete geçirdiği, sinsi olayların arkasında yer alan Davud adlı düzmece bir peygamber çıkmıştır bile: Katçen ülkesine buz yağmıştır ve buz parçalarının arasında çok sayıda balık vardır. Gegham Denizinin kenarında ölmüş ve yarı yarıya gömülmüş bir dev bulunmuştur; bunun kalbinin yerinde, içinden kan fışkıran bir delik vardır. Öte yandan, bir tanrı adamı olan Narses (öl. 383), Ermenistan’ın okçu bir halk tarafından yok edileceğini söylememiş midir: “Zaten Tatarların ortaya çıkış nedenleri budur.” Felâketin tasviri, her an Mahşer’i hatırlatmaktadır.

    “Tatarlar, ovalara, dağlara, vadilere, tıpkı çekirge sürüleri, seller yaratan bir sağanağın damları gibi yayılıyorlardı… Kaçacak hiçbir yer kalmamıştı… Mızrakların kadın ve erkekleri, yeniyetme ve çocukları acımasızca yok ettikleri görülüyordu… evren karanlık bir tabakayla kaplanmıştı, çünkü tanrının gazabı üstüne çökmüştü.”

    Kuşkusuz Avrupa henüz çok uzaktadır, ama bu anlatıların yankıları ona ulaşmıştır ve öte yandan kelimelerdeki karışıklık bu efsaneye yeni bir güç katmıştır: Tatar adı, Tartar, Tartaros haline dönüşmüştür. Bu önce bir kelime oyunu biçimini almıştır. Saint Albans manastırı yazı atelyesinin başkanı, vekayici Matthieu Paris tarafından aziz Louis’ye atfedilen cinas, henüz başka bir anlam taşımamaktadır: “Eğer buraya kadar gelirlerse, bu Tartare’ları (Tatarlar), bizzat geldikleri Tartare’a (Eski Yunan Efsanelerindeki Tartaros, evrenin dibi) göndeririz.” Fakat II. Friedrich’in 3 Temmuz 1241’de yaptığı çağrının terimleri daha ağır ve resmidir.

    “Tartaros’tan gelen Tatarların Tartare’a (Cehennem) atılacaklarını umuyoruz. Ve Batı’daki bütün halklar asker göndermek üzere anlaştıklarında, insanlarla değil, iblislerle savaşacaklardır.”

    XIII. yüzyıl seyyahları bu akıl yürütmeleri teyid etmemektedirler. Rubrouck, Tatarların Kutsal metinlerdeki “çılgın ulus” olduklarını (Deuteronome, XXXII, 21) düşünmektedirler. Onlar sefer yaptıklarında, Cehennem her yerden fışkırmaktadır. İblisler, hana danışmanlık yapmaktadırlar. Korkunç kayalıkları bulunan bir vadide kervanlara saldırmaktadırlar. “Bir keresinde adamı bırakıp atı kaçırmışlar; bir başka seferinde insanların iç organlarını çıkartıp, boş gövdeyi atın üzerinde bırakmışlar…” Bir Tatar kabilesinden kurtulan bir keşiş, kendini şeytanların elinden kurtulmuş gibi hissettiğini söylemektedir.

    Monte Croceli Ricoldo, “korkunç ve harika Tatar adamları”ndan bahsederken onları kötülük cinlerine benzetmektedir:

    “Bunlar cehennem zebanilerine benzerler ve herkese cehennem azabı çektirirler, bu yüzden onlara Tartarus denilmiştir.”


    Itinerarium adlı kitabında, bu sarı halkın kökeni ve misyonu hakkında koskoca bir teori geliştirmiştir. Scolastica historia’da yazıldığı üzere herhalde İskender’in mucizelerinden birinin sonucu olarak Kafkasların öte yanında sıkışıp kalan İsrail’in on kabilesinden gelmişlerdir.

    “Josephus ve Methodius, bu on kabilenin dünyasının sonuna doğru insanları ve ülkeleri harab etmeye girişeceklerini söylemektedirler. Birçoğuna göre bu on kabile, dağlardan aniden çıkıveren ve Doğu’dan yola çıkarak dünyayı tahrib edecek olan Tatarlardır.”

    Bu Asyalı fatihlere duyulan öfke ve Yahudi yazılarında yer alanlar böyle bir olasılığı akla getirmektedir, ama bunların Kitabı Mukaddes’ten haberlerinin olmaması ve çehrelerinin farklılığı işi karıştırmaktadır. Öyleyse bunların, kralın İbrani halkıyla birlikte hapsettiği Gog ve Magog insanları olması olasıdır.

    “Ve Tatarların kendileri de Gog ve Magog’tan türediklerini söylüyorlar ve adları da bu olasılığı güçlendiriyor. Çünkü Tatarlar Moğol ülkesinden çıkmışlardır ve ülkelerinin adı Moğolistan’dır ki, bunun da eski adı Magog’dur.”

    Böylece, Tatarlar dünyayı altüst etmekle görevlendirilmişlerdir. Acaba Hezekiel’in (XXXIII, 16) ve Mahşer’in (XX, 7-8), Gog ve Magog’un Şeytanla birlikte geleceklerine ilişkin kehanetleri, bu Tatar güçleriyle birlikte gerçekleşmekte midir?

    Ama Moğolların Deccal olduğuna dair en büyük kehanet Roger Bacon’dan gelmiştir. Tıpkı Kirakos gibi, felaketin ön belirtilerini toplamıştır: insanlığın ahlaki çöküntü içine girmesi, Fransa krallığında Müslümanlara çocuk satılması (Çocukların Haçlı Seferi, 1212), kendi ülkesinde “Macaristan’ın efendisi” olan sahte peygamberin (1251) Kiliseye ve ruhbana başkaldırması, Bizzat kraliçe Blanche, her zaman kapalı olan elinde Kutsal Bakire’nin bir mektubunu tutan bu adamın cazibesine kapılmamış mıdır? Hayranlık Verici Din Bilgini Dr Admirable, eskilerin kehanetlerini örnek alarak Ethicus’un Kozmografya’sını (bl. 32,39) göstermektedir. Bu kitapta, Hazar kapılarının arasında oturan halkların dünyaya saldıracakları ve Deccal’ı tanrı adıyla alkışlayacakları bildirilmiştir. Oysa bu halklar bu kapıları çoktan aşmışlardır. Aziz Louis’nin Tatarlar nezdinde gönderdiği Minorit biraderler bu durumu teyit etmektedirler ve falcılar ayın kötü bir devreye girdiğini bildirmektedirler. Kutsal metinler, Sibylle, Merlin ve Joachim de Flore’un kehanetleri ve filozoflar Deccal’ın geleceği konusunda birleşmektedirler. Deccal hiç kuşkusuz bir Tatar olacaktır. Ama Moğol kökenli olmasa bile -Gotlar ve Vandaller de bu bölgeden gelmişlerdir-, gene de bu ülkenin sihirsel güçlerine sahip olacaktır. Rubrouck’un dediği gibi, tıpkı Tatarlar gibi yıldızların etkilerinden yararlanacak ve doğanın güçlerine hükmedecektir. Bilimin bütün kaynakları onun emrindedir.

    Allamelerin de yardımlarıyla, dehşet ve hitabet aynı yönde etki ederek, dünyanın sonuna ilişkin bir teori ve âdeta bir dogma yaratmışlardır. Bu inanış her yere yayılmıştır. Joinville veya Guillaume de Nangis gibi tarihçiler, Tatarların Gog ve Magog’un ardılları olduklarını ve Ceza Güün geleceklerini tekrarlayıp durmaktadırlar. Coğrafyacılar, durumu dünya haritası önünde izlemektedirler: Demirkapı, klasik gelenek uyarınca genelde Kafkaslara yerleştiriliyorsa da, inclusi judei ve inclusi Tartari metodik bir şekilde Orta ve Uzak Asya bölgelerine doğru uzaklaştırılmaktadırlar. Moğol istilasının sona ermesinden epeyi sonraları, kaygılar yatıştırıldığında bile bu öykü eski gücünü korumuştur. V. Charles’ın kütüphanesinde yer alan 1375 tarihli Katalan Adası, istilacı halkların yola çıkacakları ülkeye ilişkin olarak hâlâ aynı kesinlemelerde bulunmaktadır. Capsis dağı, bu atlasta Himalaya-Altay sisteminin kuzeydoğusunda yer almaktadır. Bazı figürlerin altında şu yazı yer almaktadır.

    “İskender, tepesi bulutlara değecek kadar yüksek ağaçlar gördüğü Capsis dağında az daha ölüyordu. Ama şeytan onu mahareti sayesinde tehlikeden kurtardı ve aynı maharetle Gog ve Magog Tatarları hapsetti.”

    Yanda ise şu yazılıdır:

    “Gog ve Magog hükümdarları büyük senyör. Deccal çıktığında kalabalık bir maiyetle gelecektir.”

    Efsane V. Charles döneminde yaşamaya ve yayılmaya devam etmektedir. Olay bitmiştir, ama ona yol açan veriler devam etmektedir. Orta Çağı esir almaya devam eden adların sessizlikleri içinde sürmektedir. Tartare, mongol kelimeleri Tartaros (Cehennem) ve dünyanın yok oluşunu akla getirtmeye devam etmektedirler.

    Batı’nın Doğu Asya’dan aldıklarının niteliği işte böyle açıklanmaktadır. Avrupa, Doğu Asya’nın geniş repertuarlarını keşfederken, doğal olarak öncelikle onun gücünün kaynağı halkında bilgi edinmek istemiştir. Şeytan’ın görüntüsü, Şeytan’ın halkının yardımıyla geliştirilmiş ve zenginleştirilmiştir. Zaten bu katkılar, eski Cehennem anlayışının bir geri çekilme döneminden sonra, efsanelerde patlama yaptığı bir dönemde çoğalmaktadırlar. Doğrudan “Tartarus”tan gelen iblisler uygun bir toprak üzerinde çoğalmaktadırlar.

    Bol miktarda akın olmakta ve bunlar çeşitli yollardan geçmektedirler, ama bazı kavşaklar özel bir öneme sahipmişe benzemektedirler: örneğin Moğol sarayı gibi. Kuei-Çeu-Mu efsanesi, Li Long-mien’inkine benzeyen bir rulonun üzerinde Çao Mong-fu tarafından özetlenmiştir. Burada, Batı’ya yayılan ve cehennem varlıklarına benzeyen bir şeytan sürüsü görülmektedir. Çao Mong-fu, Kubilay’ın ve ardıllarının gözde ressamıdır ve Fransiskenleri saraya bu hükümdarlar kabul etmişlerdir. Kafalarında diğer bir Minorit keşişin, Roger Bacon’ın teorileri olan misyonerlerin bu eseri hangi kafa yapısı içinde incelediklerini hayal etmek mümkündür.

    Bu cinlerin çeşitli türleri arasından bir tanesi, iki âlem arasında daha büyük ortaklık kurmaktadır; bu da Leikong’ın Gotik sanata giren figürleridir. Bir XV. Veya XVI. Yüzyıl rehberi Meleklerin Düşüşünü tasvir ederken, Mahşer sahnelerini aynen Dürer ve Holbein resimlerindeki gibi göstermekte ve öte yandan, İsa’yı elinde açık bir İncil olduğu halde, bir kral gibi tahtta otururken göstermektedir. İncilde şu sözler yazılıdır: “Şeytanı gösteren bir yıldırım gibi düşerken gördüm.” Altta ise, dağların ortasında bir açıklık ve Tartare yazısı bulunmaktadır. Eğer tabir yerindeyse, Hıristiyan cehennemi fırtına ve Yıldırım tanrısına özel bir yer ayırmaktaydı. Bu manzaranın içinde sıklıkla ortaya çıkan yarasa kanatları, pençeleri, kuş gagasıyla Lei-Kong’tur. Ceza tanrısının efsanesi de Batı’ya ulaşabilmiştir. Rubrouck Karakum’dan ayrılırken, Guillaume Boucher ona kralına götürmesi için bir armağan vermiştir: “Üzerinde, burada yıldırıma karşı kullandıkları değerli bir taşın yer aldığı bir kemer.” De Mély bu yazarlığı incelemiştir. Bir Çin Ansiklopedisi’ne göre, bu taş çifte bir balta biçimindedir ve onu yıldırımın düşmesinden sonra bulmuşlardır. Böylece Lei-Kong’a karşı kullanılan tılsım, tıpkı tanrının kendi gibi Batı yolunu tutmuştur. Bu taş, Fransa kralını Yıldırım tanrısının kötülüklerine karşı koruyacaktır. İster rastlantı ister gerçek bir yarar söz konusu olsun, olgu işaret edilmeyi hak etmektedir. Her ne olursa olsun, yıldırım-iblisin şeytanlar hiyerarşisinde yeri vardır ve bu Orta Çağ boyunca sürmüştür. Corneille Agrippa (1530) ve öğrencisi Jean Wier’e (1560) göre, ilahiyatçılar onu kötü ruhlarla aynı kategoriye koymaktadırlar: “Yıldırım, gök gürültüsü ve şimşeklerin arasında karışan havai güçler.” 1609 yılında Bordeaux bölgesindeki cadılık davalarına bakan De Lancre bu durumu teyit etmektedir ve incelemesi “Hind’den ve Japonya’dan kovulan iblisler ve kötü ruhlar” hakkında ilginç bilgiler içermektedir. Eserde ayrıca şu kesinleme yer almaktadır.

    “Bunlar Hıristiyan âlemine kalabalıklar halinde gelmişler ve burada çok uygun kişiler ve yerler bulduklarından, burada çok uygun kişiler ve yerler bulduklarından, burayı başlıca ikametgâhları haline getirmişler ve yavaş yavaş ülkenin mutlak hâkimi olmuşlardır.

    Bazı İngiliz ve İskandinav seyyahlar, Fransa’dan geçerlerken onlara korkunç insanlar biçimindeki topluluklar halinde rastlamışlardır. Hiç kuşkusuz birbiriyle fantezi konusunda rekabete girişmiş çok sayıdaki masallardan biri söz konusudur, ama Asya kökenli şeytan destanının anısını hâlâ yansıtmaktadır.

    Bu uzaktan gelen katkıların Batı Cehenneminde bıraktıkları izler derin, kaba, silinmez nitelikte olmuşlardır. Günümüze kadar sürmek üzere, şeytanlar Orta Çağın çalkantılı anlarında ve altüst oluşmaların içinde büründükleri görüntüyü korumaktadırlar. Bunların görünüşleri, döneme ve ortama göre değişmekte ve zenginleşmektedir, ama hepsi de aynı biçimlere yönelmektedirler. Yarasa kanatları onlara içkin simge haline dönüşmüştür. Oysa bu kanatlar, Batı’da şeytan resimlerinin nihai tabanının kurulmasına öncülük eden egzotik bir dünyanın damgasını taşımaktadırlar.

    DÜŞSEL ORTAÇAĞ
    Jurgis Baltrušaitis
    Çeviren; Mehmet Ali KILIÇBAY
    İmge Kitabevi
    Kasım 2001, 1. Baskı
    Sf. 209-221
     

Sayfayı Paylaş