1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

''dÜŞ'Ün ÖlÜmÜ''

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve ediz17 tarafından 19 Mart 2007 başlatılmıştır.

  1. ediz17

    ediz17 Üye

    Katılım:
    18 Mart 2007
    Mesajlar:
    30
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    180
    Banka:
    0 ÇTL
    DÜŞ'ÜN ÖLÜMÜ



    Kesilmiş bir kamış, ormanlıklardan,

    İnsan... Rüzgârlara bağlı bir düdük.

    İndik dünyaya karanlıklardan,

    Sıra sıra mezar, başka ne gördük?



    Ölmemek, ilk ve son büyük kelime;

    Çarpıldık, ölmemek için ölüme!

    Ver Allahım, büyük sırrı elime;

    Geçmez an, solmaz renk, kopmaz bütünlük.
    Necip Fazıl Kısakürek



    Kimisi için güzel bir düş veya kâbus dolu bir düşünce kuyusu...
    "Olmak veya olmamak denkleminde, hangi tarafta bulunmak istersin" sorusuna
    verilecek cevabı düşünenler için kâbus ancak; Peygamberini bile onun kucağına
    atanlar için ne güzel bir düş!
    Dün gece, düşümde seni gördüm ey ölüm!
    İmam-ı Gazali'nin elinde kocaman bir pankartla karşılıyordun beni:
    "Ölümün manası ancak bir hal değişmesinden ibarettir. Ruh cesetten ayrıldıktan
    sonra ya azap görmek, yahut da nimete kavuşmak üzere bâki kalır!"
    Uyandım...
    Ölümün metafizik ürpertisiyle uyandım.
    Ne bildik Epikürcü, ne Stoacı, ne materyalist, ne Marksçı...
    Ölümün metafizik ürpertisiyle uyandım...
    Vazgeçtim tenimden, çeklerden, senetlerden, yarına kurgulanmış başarı
    öykülerinden, makam telâşından, başkaları için geliştirdiğim savaş
    teorilerinden...
    Hayatımın bir parçasıydı ölüm, yani mekanik bir yok oluştan çok daha öte...
    "Her can ölümü tadıcıdır", "Ecelleri gelince, ne bir saat geciktirebilirler ne
    de ömür alabilirler" ilâhi uyarısıyla kendime geldim.
    Düştüm derin bir kuyuya; kendimi attım daha doğrusu...
    "Ölmeden önce ölmek" ne demekti Rabbim?
    Sonsuz diyara hicret etmenin can acıtan, mal acıtan; dahası "biraz daha"
    dedirten sırrı ne demekti?
    Bu kadar mı seviyordum olmayı, olmamı isteyenden daha mı çok?
    İman için en büyük armağan mıydı ölüm düşüncesi?
    Uzuvlar ruha isyan mı ediyordu her ölümde? Her biri ruhun emrinde değil miydi?
    Yaradan, öcünü mü alıyordu bedenimizden; bizi yokluklara itmeden ve atmadan
    çaresizlik çukuruna gizli/gizemli tuzağına mı çekiyordu kader?
    Ya da Hoca Ahmed Yesevi'nin dediği üzre, şerbet mi içiyorduk her öldüğümüzde?
    Can mı veriyorduk?
    Kervanımız mı göçüyordu yolda yürürken, ansızın?
    Azrail kabız mı kılıyordu?
    Uçmağa mı varıyorduk ruh terkedince bedeni; yoksa kabre girip yatıyor muyduk
    sadece?
    Ya da Mevlâna'nın dediği gibi şeb-i ârus muydu ölüm?
    Ama kimin için?
    Ben de O'nun gibi mi seslenmeliyim ölmeden önce:
    "Ben öldüğüm an 'öldü' değil, şöyle deyin
    Ölmüştü dirildi, geldi, dost aldı o dem"
    Canlar Ölesi Değil...
    Dün gece, düşümde seni gördüm ey ölüm!
    Ebediyete davet eden eline dokundum.
    Öldüren ve yeniden dirilten aşkına, nefesine dokundum.
    Ruhumu zemzemle yıkadığım çeşme başında karşıladın beni; en olmadık yerinde fâni
    hayatımın: Hırsımın gemi azıya aldığı anında...
    "İlâhi huzurun davetine icabet etmek düşer bana, bilirim" dedim fakat, "bir
    ikâzdı bu senin için" diyerek çıktın düşümden.
    Yunus Emre'nin kapusuna sürdün yüzümü ve yeniden hatırlattın bana var ve yok'u:
    "Ten fânidir can ölmez, ölenler geri gelmez
    Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil"
    Konup göçtüğüm bütün mekânlardan öte, sonsuz gördüğüm bütün servetlerden ziyade
    bir çağrıydı seninkisi...
    Ölüm meleğinin selâmıyla sokulmuştun yanıma.
    Can kuşumu kafesten kurtarmak ister gibiydin; oysa ne de çok seviyorum dünya
    kafesini.
    Cansız ata binmek üzere idi davetin ve ecel şarabını içirmek için
    sabırsızlanıyordun bana: Ben ki, ten kafesindeki canıma sarılmıştım can
    havliyle, korkmamıştım, ürpermiştim, ürkmüştüm...
    Ecel celladı idi ölüm meleğinin adı sende; satırını yemek üzere boynumu uzatmamı
    istedin, bir çığ devrildi ömür barajının bendlerine...
    Bir idam yaftası gibi geçirmiştin boynuma yakasız gömleği, rahatlattın: Toprağa
    karışıp aslıma dönmekteymişim meğer; "âsude bahar ülkesine" imiş gidişim...
    Can Gider Gökte Kurar Dünyasını
    Dün gece, düşümde seni gördüm ey ölüm!
    Elele dolaştık bütün dünyayı...
    Savaşlardan bunalan halkları gördük, tabut bulamayan cesetlerin üzerinde
    sabahlayan anneleri, babaları...
    Çocukları gördük, acıdan kavrulmuş böğürlerinde bir şarapnel hışırtısı...
    Evsizleri gördük, mukavva kutuları ocak bellemiş.
    Depremlerin yıktığı kentleri geçtik birer birer... Yıkılmış evlerin altında can
    çekişenleri gördük. Evsiz kalanları gördük, daha dün apartmanları olanları...
    Sevgilisiz kalanları gördük, vadesi geldiğinde aldıklarından...
    Hastaneleri gördük yığınlarca hastayla dolup taşan... Çaresiz dertlere düşmüş
    olanlardan, kendilerine yeni bir muştu getirecek mutlu anne adaylarına kadar...
    Hırsları gördük, makamları gördük, siyaseti gördük, meclisleri gördük...
    Gençliklerini sokak aralarında geçiren milyonlarca harcanmış bedenler gördük...
    Yaşlıları gördük, ömürlerini iğne deliğinden geçirmekle meşguldüler...
    "Bugün git, bir zamanda gene gel" diyenleri gördük, istedikleri ikinci
    zamanları da dolmuş ve gelmişlerdi sana...
    Acı şerbeti tattırdığını söyleyenleri gördük, tatlı hayatları kesintiye
    uğramışlardan...
    Kulağıma fısıldadın Mevlâna'nın dilinden ve rahatlattın:

    "Toprak olursa beden, çeken kim yasını
    Can ayrı gider, gökte kurar dünyasını"
    Ardıma düşen dünyadan sığındım sana, gecebaşına teslim edilecek "can ipimi-ten
    yükümü", ne kadar istesem de yeni zamanlar, sonunda yine getireceğim...
    Bir Namazlık Saltanat...
    Dün gece seni gördüm ey ölüm!
    İsrafil'in üflediği surun dibinde idim.
    Yeniden çıkmıştım yeryüzüne.
    Servi gölgelerinden eser yoktu mezaristanlarda; "ölüm kılar bizi ikaz hab-ı
    gafletten" sesleri yükseliyordu ölümlü olduğuna inanmayan yığınlardan, ama iş
    işten geçmişti, onlar da buradaydı, surun dibindeydi benim gibi...
    Bir ölüm karnavalı idi çevremi kuşatan eleğimsağma: Kollarla, bacaklarla,
    kafataslarıyla doluydu bütün eklem yeri duvar dibinin.
    "Hep beraber yaşamak için ölmek gerek" diyordu birileri.
    Kaybedenin dünya, kazananın ahiret olduğunu solukluyordu bir şair.
    "Öldük, ölümden bir şey umarak" diyordu şair, surun diğer tarafında; umduğunu
    bulamamış olmanın alışıldık şaşkınlığıyla.
    Ben ne umuyordum ölümden?
    Koca bir hiç mi?
    Ölümü hak etmeyi bile aklımdan geçirmediğim geniş zamanlardan kalma bir
    savrukluk yaşıyordum şaşkınlığımda.
    Bir de baktım ölmüşüm!
    Hiç hesapta, kitapta yokken de ölünebiliyormuş!
    Varlık kumkumasında yelkenini sonsuzluk havasıyla doldurduğumuz ömür, ummadık
    bir zamanda terkediyormuş dünyayı.
    Beden, boş bir çuval gibi kalabiliyormuş kendinden habersiz; güzellikleriyle
    övünürken, zenginliğiyle kafa tutarken canavar heybetli ölüme...
    Başucumda yitirilmiş savaşların kronolojisi asılı, bir de ölüm, en üstünde...
    "Gel" diyordun bana, "gel gel!"
    Cennetten kovulmuş bütün kolay çiçekler arasında bir değer yüklüyordum bedenime;
    ellerim, ayaklarım ve başımla olağanüstü güzelliklere çıkıyordu bütün kapılarım.
    Oysa şimdi, aciz ve şaşkın bir ürkekliğin peşinde gidiyorum.
    "Neylersin, ölüm herkesin başında
    Uyudun, uyanmadın olacak
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında
    Bir namazlık saltanatın olacak" (Cahit Sıtkı Tarancı)
    Ömrün En Son Treni
    Dün gece seni gördüm ey ölüm!
    Lekesiz bir yüzle gülümsüyordun bana.
    Mevsimsiz ve mekansızdı gelişin.
    Sanki, ölünce kirlerimden arınacağımı söylüyordun.
    Sanki, en iyi adamın ben olacağını...
    Eğer, hemen gelirsemdi seninle, en yamanın ben olacağımı söylüyordun insanlar
    arasında...
    Sevdiklerimi terketme yiğitliğini gösterebilmeyi salık veriyordun bana, malımdan
    vazgeçmeyi, güzel şeyler yemek-içmekten kurtarmayı kendimi...
    İşinin çok acele olduğunu, hemen karar vermem gerektiğini...
    Yavaş yavaş çürüyeceğimi, yılanın, çıyanın canımı yakmayacağını söylüyordun
    kulağıma; yalnız benim için dikmiştin bu ölüm elbisesini; ne fazla dar, ne de
    başkalarını alacak kadar geniş.
    Eski heyecanlarımı da getirmemi yanımda, çünkü zaten onların da sona ereceğini
    ben vazgeçince yaşamdan.
    Ebedi vuslatın mekanına kanatsız uçmayı öneriyordun göz perdemin arkasından.
    Ölüm olmasaydı, tanıyamayacağımı söylüyordun gerçeği; gerçeği yani Rabbimi.
    Hayat sahnesindeki bütün oyunların er-geç sona ereceğini hatırlatıyordun bana;
    ölüm maskesini geçirince yüzüme, gerçek boyutuna yaşamın...
    Ömrün en son treni idin benim için, gerisi gelmeyecek olan, istasyonları iptal
    edilmiş...
    "Can çatır çatır çıkar damardan" dese de şair, ölülerin buluşması pek görkemli
    olur diyerek susturuyordun içimdeki şüphe sesini.
    Gündelik hayatımın en bildik, en alışıldık ve en kullanıldık sözünün ölüm
    olduğunu hatırlatıyordun sıcak nefesinle.
    Ense kökümde en güzel düş olarak beliriyordun; bütün dertlerden uzak, bütün
    hesaplardan ayrık...
    Kimbilir Ne Zaman, Nasıl, Nerde?...
    Dün gece seni gördüm ey ölüm!
    Sen denen korkuyu ve hayatı bir hiçe çeviren bütün değerlerin değersizliğini...
    Nasıl olsa geleceksin biliyorum, gerçekten geleceksin; öyleyse koşmalıyım aşk
    denen sahile...
    Beni kendine çekeceksin biliyorum ey ölüm!
    İnsana, hayata, malsızlığa, mülksüzlüğe, mekansızlığa...
    Birlikte büyütmemi isteyeceksin varla yok olanı...
    Adam gibi hayata sarılmanın erdemini hatırlatacaksın son anımda, ama iş işten
    geçecek.
    Yeniden doğuşumda, ne olduğumu yansıtacaksın geceler boyu...
    Yakama düğümlememi isteyeceksin kendini her an...
    Bir "Sessiz Gemi"ye binerek gideceğimi, kimbilir ne zaman, nasıl ve nerde:
    "Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
    Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden." (Yahya Kemal Beyatlı)
    Dün gece seni gördüm ey ölüm!
    Bir yığın yaprak arasında, musallada, kimsesiz...
    Dün gece seni gördüm ey ölüm!
    Yani kendimi...
     

Sayfayı Paylaş