1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Elif Şafak'la Söyleşi

Konusu 'Sanatçılarla Röportajlar' forumundadır ve yeşüLL tarafından 3 Ocak 2010 başlatılmıştır.

  1. yeşüLL

    yeşüLL limitsizsiniz...! Özel üye

    Katılım:
    21 Temmuz 2009
    Mesajlar:
    4.343
    Beğenileri:
    47
    Ödül Puanları:
    2.880
    Banka:
    46 ÇTL
    Daha 'Aşk'ın sarhoşluğu sürerken Elif Şafak bu kez okura kâğıdın üzerine konmuş birkaç tatlı kelam sundu...
    Kâğıt Helva derlemesi yaparken, yıllar önce yazdıklarınıza döndünüz. Neler hissettiniz?
    Şaşırdığım zamanlar oldu. “Ben bunları yazdım değil mi?” dediğim zamanlar oldu. Bir kitaptan bir kitaba her şey o kadar değişmiş ki. Ruh halim, bazen üslubum değişmiş. Her kitap yıllardır görmediğim bir dostum. Senelerdir görüşmemişiz. Onun verdiği bir heyecan, şaşkınlık, burukluk, hayret, mutluluk, hepsi oldu. O anlamda benim için çok özel bir kitap bu.

     “Kâğıt Helva”da çizimler de var. Nereden çıktı bu fikir?
    Osmanlı’dan kalma el yazmalarımıza bakıyorum, kitap süsleme sanatına.
    Kelime kadar, kelimenin nasıl sunulduğuna çok önem vermişiz. Böyle bir gelenekten gelip estetiği nasıl bu kadar ihmal ettik. Estetiği de güçlü kitaplar hazırlamak bizim de okura borcumuz. Bu kitapta M.K Perker’le çalıştığım için kendimi çok şanslı sayıyorum. Kelime ile resmin bir diyaloğu var bu kitapta.

     Daha şimdiden en çok satanlara girdi “Kâğıt Helva”
    Ben bunu bir yol haritası olarak görüyorum. Beni tanıyan okurlar için de, yeni tanıyanlar için de ayrı bir lezzet var. Birçok insana farklı kapılardan “buyur” edebilecek çok kapılı bir kitap bence.

     “Kâğıt Helva”da çok özel, anlamlı cümlelerle yüklü paragraflar bir arada. Her kelime üzerinde durarak, uzun düşünme evresiyle mi çıktı bu yazılar?
    Yazarken sanki daha farklı bir insan oluyorum ya da beynimin farklı kapıları açılıyor. Gündelik hayatta böyle sözler edemem ama yazarken çıkıyor. O yüzden nasıl oluyor bazen ben de bilmiyorum. Sanki yazarken bir başka boyuttayım. Açıkçası bazen kendimi yazarken kalem gibi hissediyorum, araç gibi hissediyorum. Yazdıklarımın sahibi gibi, öznesi, efendisi gibi hissetmiyorum kendimi. Oysa romancı yazdıklarını sahiplenmek istiyor. Bir romancı egonuz, bir de bir başka boyut var. Ki, ben biliyorum ki zaten bana ait değil o kelimeler.

     Tasavvuf kibri reddeder. Ki siz tasavvufla besliyorsunuz ruhunuzu. Ünlü olmak zor bir sınav. Egonuzun şişmesinden korkuyor musunuz?
    Endişe ediyorum. Bence bu çok zor bir imtihan ve bir seferde verilecek bir imtihan değil. Hayat boyu devam ediyor. Kibir, bütün dinlerde günahların en kadimi ve insanın ayağını en çok kaydıran şey. En büyük yanılgımız kendimizi bir şey zannettiğimiz anda başlıyor.

     “Aşk”tan sonra tasavvuf ve Mevlânâ üzerinden prim yapılıyor yönünde eleştiriler yükseldi. Oysa sizin her romanınızda var tasavvuf.
    15 senedir yazdığım her romanda tasavvuf var. Bilen biliyor. Ama tasavvuf kimi zaman daha görünürdedir, kimi zaman daha arkadadır, kimi zaman daha yumuşaktır, kim zaman daha gürül gürül akar. O benim ruh halimin, ömrümü geçirdiğim mevsimlerine göre değişir ama tasavvuf çok şükür hep vardı. ODTÜ’de öğrenciyken tasavvufa ilgi duymaya başladım ve hâlâ benim için bir
    muammadır.

     Anneniz diplomat olduğu için ülke ülke dolaştınız ve Türkiye’ye döndüğünüzde anadilinizi öğrenmek için ders çalışmak zorunda kaldınız. Çok zorlandınız mı?
    Yurtdışında dört sene hatta dört ay bile kalıp dönseniz şunu fark ediyorsunuz, dil sabit bir şey değil. Siz yokken hareket etmeye, devinmeye, gelişmeye devam ediyor. 14 yaşımdan beri dil çalışıyorum. Defter tutarım mesela Türkçe için. Bir defter biter, bir başkasına başlarım. Bilmediğim kelimeleri yazarım. O kelimelerin cümle içinde kullanışları, deyimler, atasözleri, bunları hep not ederim. Dil tembeli olmaya ne okurun, ne yazarın hakkı var. Türkçe’yi çok
    seviyorum. Dil benim için en az hikâyenin kendisi kadar önemli.

     Osmanlıca biliyor musunuz?
    ODTÜ’de Osmanlıca ders aldım. Sonra kendim sürdürdüm. Matbu metin okuyabiliyorum ama el yazısı okuyamıyorum.

     Bir kitap bitince kendinizi sudan çıkmış balık gibi hissediyor musunuz?
    Bence birçok yazar kitabı bittikten sonra depresyona giriyor. Çünkü o kadar büyük bir tutkuyla siz o kitaba kafayı takıyorsunuz ve onu yazarken o kadar çok emeğiniz, enerjiniz ona yöneliyor ki. Bitip de editörünüze teslim ettiğiniz anda müthiş bir boşluk hissi oluyor. Yazarın bu duygudan kurtulması için muhakkak başka şeyler yapması gerektiğine inanıyorum. Ekmek yapmayı öğrenmek, marangozluk öğrenmek gibi. Bir de bizim biraz demlenmemiz lazım aksi taktirde kendimizi çok tekrar ederiz.

     Siz ne yapıyorsunuz o süreçte?
    Kitap biter bitmez hemen yeni bir kitaba başlamıyorum. Benim bir sarkacım var. Sarkaç bir uca gittiğinde ben çok yoğun olarak roman yazıyorum ve bitene kadar da o ruh halinden çıkmıyorum. Sarkaç hızla diğer uca gidiyor, ben çok sosyal, dışa dönük, daha normal, konuşkan insan oluyorum. O zaman dinlemeyi, seyahat etmeyi seviyorum. Dolaşıp notlar alıyorum. Zaten çocuklar yepyeni bir boyut getirdi. Annelik başlı başına bir alan.

     Hiç rüyanızda hikâye geldiği oluyor mu?
    Tabii. Mesela Mahrem’i yazarken bana çok yoğun oldu. Mahrem’de bir karakter var çok Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi. Önce rüyasını görüp sonra yazdığım bir karakter o. Romancılık biraz sezgisel, sar hoş luk işi. Bilinçaltı, rüya alimi, esriklik.

     Az önce ‘sarkaç bir yana kaydı mı sadece yazıyorum’ dediniz. O zaman Elif Şafak yazarken biraz çekilmez mi oluyor?
    O dönem inanılmaz hırçın oluyorum. Kaprisli oluyorum, bencil oluyorum. Arkadaşlarımın kalbini kırdığım zamanlar oluyor. Kahve içmeye bile gitmediğim zaman oluyor.

     Okurlarınızın kitaplarınızla nasıl bir ilişkisi oldu?
    Çok farklı okur profillerini buluşturuyor kitaplar. Özellikle Aşk’ın okur yelpazesi o kadar genişti ki. Çok daha sağdaki insanlardan, çok daha sola daha muhafazakâr insanlardan daha liberaline kadar çok farklı dünya görüşlerinden veya yaşam tarzlarından insan vardı. Benim eşim şimdiye kadar yazdığım en iyi kitabın Mahrem olduğunu düşünüyor. Ondan sonra yazdığım hiçbir şey ona göre Mahrem’in üstüne çıkmadı. Bu beni bazen çok sinirlendiriyor. (Gülüyor)
    BAB-I ESRAR ÇIKINCA PANİKLEDİM

     Aşk ile Ahmet Ümit’in yazdığı Bab-ı Esrar arasındaki tesadüf benzerlik sizi şaşırttı mı?
    Şaşırttı. İlk duyduğumda müthiş panikledim. Düşünsenize aynı anda iki romancının benzer bir tema etrafında yazması. Ahmet Ümit’in kitabı iki ay daha önce çıkmıştı. Bilerek okumadım etkilenmeyeyim diye. Aşk çıktıktan beş ay sonra okudum. Bir yandan merak ediyorum. İlk başta şey zannediyorsunuz, ‘Eyvah acaba kötü mü olur?’ Hiç öyle olmadı. Tam tersine bu da bana çok şey öğretti, Aşk’ı okuduktan sonra Bab–ı Esrar’ı okuyan okurlar olduğu gibi, Bab-ı Esrar’ı okuduktan sonra Aşk’ı okuyan okurlar oldu. Birimizin okuru diğerine artı oldu.

    Bu kez kalbinden doğuracak

     Başka çocuk düşünüyor musunuz?
    Evlat edinmeyi düşünüyorum. Bunu hep destekledim. İnsanın kendi çocuğu var ama evlat edinince o da kendi çocuğu. Çocuğun adaptasyonu için bebekken buluşmak daha iyi. Zamanı bilmiyorum ama gönlümün bir köşesinde çok destekliyorum. Evlat edinen arkadaşlarım var. Onlara verdikleri sevgiye bakıyorum onlar da doğurmadan, kalplerinden doğurarak anne olan kadınlar var. Tek bir kadınlık ve annelik modeli yok.
    

    Anne babanız ayrıldığı için babanızdan ayrı büyüdünüz. Bu sizde nasıl bir iz bıraktı?
    Düzenli bir aile ortamı içinde büyümedim. Ben bebekken ayrılmışlardı. Neredeyse babasız büyüdüm. Benim için büyük bir boşluk var orada. Buna dair hislerim zaman içinde değişti. İlk başta hiçbir şey hissetmiyordum. Sonra kızdığım, öfkelendiğim zamanlar oldu. Sonra öfke gitti, üzüntü aldı yerini. Sonra çok şükür üzüntü kalktı. Başka türlü bir kabulleniş geldi. Hayatta sahip olmadığımız şeyler de bize bir şey katıyor. Bir yokluk sıfır demek değil... Ama kendi çocukluğumu çok çok keyifli bir çocukluk olarak hatırlamıyorum. Düzenli bir aile ortamı da olmadı. O yüzden ben evliliğe de belki uzun yıllar boyunca soğuk baktım.


    (Habertürk)
     

Sayfayı Paylaş