1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Eski Deyimler - Eski Ağmanlar

Konusu 'Deyimler ve Anlamları' forumundadır ve YoRuMSuZ tarafından 17 Aralık 2013 başlatılmıştır.

Etiketler:
  1. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.415
    Beğenileri:
    7.322
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.712 ÇTL
    Eski Deyimler - 1

    Birkaç eski deyim... “Çemrelemek”, “Dağı ıssız sanma dangadak salma”, “Seğirtmek” “Ebişmek”, “Sarınmak”, “Küşümlemek”, “Örselemek”, “Müzevirlemek”, “Honça”, “Bunguna pusmak”… Mıymıntı…

    Çemrelenmek, seğirtmek, koşmak… Anadolu köylerinde kadınlarımız genelde şalvar giyer, nadiren fistan entari giyenler de vardır. İşte bu giyim ile yürümek kolay olsa da seğirtmek yani koşmak hayli zor olur. Bunun için eğer analarımızın, bacılarımızın acilen bir tehlike karşısında koşması icap ederse işte o zaman fistanın entarini eteğini, şalvarın ise kuyruğunu toplayıp ya uçkura ya da beline bağlayıp koşmasına “çemrelemek” denir. Kırsalda bir defi hacet ihtiyacında da “eteğini çemreyiver” derdi analarımız.

    Bir ormandan odun toplama dönüşü idi. Yanımızda ki kadınlardan birinin tuvalet ihtiyacı oldu. Diğer kadınlar “şurada bir kenarda çemreniver canım kim var ki çevrede” deyince, o Osmanlı kadını, “Yok aman dikkat edelim gardaşım, ‘dağı ıssız sanma dangadak salma’ diye bir söz var unutma” demişti. Ne anlamlı bir sözdü değil mi?

    Ebişmek, sarınmak… Bu kelimede Anadolu’da bilhassa Konya’nın dağ köylerinde çok kullanılır. Bir yola giderken ananın yanındaki çocuğunu sırtına alıp taşımasına “ebişme” denir. Bu, kısa mesafe gidilecek yol için çocuğu sırtına yüklenip elleriyle arkasındaki çocuğun bacaklarını desteklemesidir. Ya uzak bir yola gidilecekse o zaman çocuğu güzelce battaniye ve bir örgü bir beze sarıp sırtına yüklenmesine çocuğun sarılması denir. Çocuk ananın sırtında uykusunu bile rahatça uyur bu sarılmış vaziyette iken.

    Örselemek… Sarsmaktan gelir… Müşkil durumda bir insanı veya hayvanı hatta eşyayı el hareketleri ya da başka bir yöntemle fazlaca evirip çevirerek sarsmaya Konya yöresi köylerinde örselemek denir. “Hastayı fazla örseleme ya osurur ya *****” diye de bir söz vardır.

    Müzevirlemek, Laf taşımak…

    Bu deyim Konya’nın dağ köylerinde hatta şehirde bile çok kullanılırdı eskiden. Müzevir, bir lafın yanına üç beş daha katarak yalan yanlış bir lafı karşı tarafa ulaştıranlar için kullanılırdı. Filan gün konuştuğumuzda aramızda filan müzevir vardı ya hemen o konuştuklarımızı adama ulaştırmış müzevirlemiş ne adam yahu, gaç bunun yanında iyi kötü kimse hakkında bir şey konuşmaya gelmez, adamı birbirine düşürür kanlı kinli düşman yapar insanları denirdi.

    Küşümlemek…. Bu kelime de çok yaygın idi eskiden. Anadolu kırsalındaki köylerde halen kullanılmakta. Bir şeyi, birilerini merak etmek durum ahvalinden haber alamamak. Misal bir çadır reisini işlediği sanılan bir suçtan dolayı karakolda nezarete tıkamışlar da adam arada sırada parmaklıklar arasından karakol komutanına seslenirmiş: “Çocuklarım küşümde kaldı beni yarım saatliğine sal da ben onlara bir bakıvırıp geliyim, ne olursun başefendi” dermiş.

    Honça… Eskilerin çok kullandığı kelime de artık kullanılmıyor hatta hiç bilinmiyor bile.

    Köylerde bahar gelince döl alma başlar (koyun keçi yavrular). İşte mal sahibinin çoban önüne sürdüğü koyun veya keçilerden biri dağda yavrular, onu çoban akşama kadar muhafaza eder, annesine emzirtir ve akşam mal sahibine o yavruyu ulaştırırsa mal sahibinin çobana verdiği para ya da yiyecek cinsine, hediyeye Honça denirdi.

    Bunguna pusmak… Bung bunalmaktan daralmaktan geliyor sanırım. Böyle darlık ve bunalım içerisinde olan bir komşusuna veya köylüsüne bazı komşu veya akrabaları tarafından olmadık bir başka zorluk çıkarılması karşısında “yahu ne zalim ne gaddar adam, zor durumda olduğumuzu bildiği halde benim bunguma pusuyor yani beni zor duruma düşürüyor” derlerdi.

    Mıymıntı. Bu deyim de sözünü çabuk bitirmeyen mıy mıy edip duran ne dediği pek anlaşılmayan iş görmez, laf bilmez insanlar için kullanılırdı…

    Kaynak: İsmail Detseli
     
  2. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.415
    Beğenileri:
    7.322
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.712 ÇTL
    Eski Deyimler - 2

    Selam saplık...

    Kulağı sağır olan kimseler çok arif olurlar ve dudak okumada ustadırlar, ama bazen de yanılgıya düştükleri olur... Bu konu açıldığı zaman eski atalar şöyle bir tabir kullanırdı: Sağır duymasa bile yakıştırır.

    Sağır adamın biri yol kenarındaki ormandan evdeki patla, kazma gibi tarım aletlerine köyümüzde bol bulunan meşe dallarından saplık kesmeye çalışıyormuş. Bir başka köylü de oradan geçmekte imiş sağır adamı çalışırken görmüş ve seslenmeden geçip gitmemiş: “Selamün Aleyküm” demiş adam. Onu görmüş ama sözünü duyamamış bir şeyler söylediğinin farkına varmış ve “saplık keserim” demiş. Yolcu yine “kolay gelsin” demiş. Adam kestiği ağacın biraz eğri, düzensiz olduğunun farkında imiş.Yolcunun da bunu fark ettiğini zannederek kolay gelsin sözüne de “varsın eğri olsun bunasssalık (dar ve bulunmadık zamanda) kullanılır, kazmaya filan takılır” diye cevap vermiş.

    İşte o gün bu gündür köylerde yayılan bu deyimler, halen tazeliğini korur ve espri olarak kullanılır insanlar tarafından.

    Eme seme yaramaz…

    Em: İlaç, deva, çare.

    Sem, seme. Aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal, alık,

    Bir işe yaramaz adamlar için eskiden kırsalda çok söylenen bir olumsuzluk sözü idi. “Gaç filan adamı mı diyorsunuz o eme seme yaramaz.” Yani ne birinin derdine ilaç olur nede sem aptal budalaya faydalı olur yani ondan ne köy oluır ne kasaba der gibi bir deyim idi.

    Kara kaspanek…

    Bir şeyin kanunsuz, nizamsız herkesin gözü önünde bilgisi dahilinde birinin elinden alınması göz göre malının gasp edilmesi karşılığında kullanılan bir söz idi eskiden. “Yahu adam bile bile göz göre göre tarlayı, veya öküzü, keçiyi, veya her hangi bir şeyi göz belertmeyle (korkutma sindirmeyle) elimizden aldı” derlerdi.

    Yumuş buyurmak yumuş tutmak…

    Bu da köylerde bundan 40-50 yıl önceleri çok konuşulan revaçta bir deyim idi. Bir büyüğün küçüğüne iş buyurması ondan bir şey istemesi demekti yumuş buyurmak. O küçük veya endeşi, akranı tarafından o buyruğun yerine getirilmesine ise yumuş tutmak denirdi. Şayet yumuş buyrulan kişi onu bir başkasına buyurursa o zaman buyuran kişi şu mecazi sözü söylerdi: İşte zamane çocuğu budur. İt ite buyurdu itte kuyruğuna buyurdu.

    Müzmehal olmak…

    Bu kelime eskiden köy insanı tarafından çok kullanılırdı. Şimdi halen bazı yerlerde sık kullanıldığını görüyorum. İnsanların sahip oldukları bir şeyin ya bir kaza sonucu ya da bir onarım sırasında hırpalanması zarar görmesi, hasara uğraması sonucunda “vah yahu müzmehal oldu, kırıldı yandı hasar oldu” gibi. Ayrıca birinin bir şeyi onarmak için uğraşırken daha beter o nesneye zarar vermesi halinde de söz şöyle ifade edilirdi: Adam yapacağım derken bozdu müzmehal etti, zaten becerikli biri değildi. Adam öyle beceriksiz ki elinden kör eşek bile yeme yemez…

    Mehel münasip görmek.

    Bir şeyi birine layık görmek… Örneğin “Filanın kızını filanın oğluna veya filan yerdeki tarlayı satacağım yanındaki komşuya mehel münasip olur, şu işi şöyle yapmak daha mehel münasiptir siz ne dersiniz” demektir.

    Mundar mısmıl…

    Bu kelime halen kırsalda çok kullanılır. Haram helal konusunda bilhassa mal kesimi av vurulması konularında çok hassas olan Konya kırsal insanı hasta ölüm halindeki bir mala acele bıçak yetiştirmek için azami çabalar. Şayet kesim esnasında hayvanda canlılık alameti görmedi ise “Yahu bıçağı yetiştiremedim bu mal mundar oldu. Ölmeden kesebilseydim mısmıl olacaktı” ya da “Avda tavşanı vurdum yıkıldı ama bulamadım artık mundar oldu” gibi. Mundar (pis) mısmıl (temiz) demektir…

    Ukubetler yağdırmak…

    Ukubet kelimesi bir ilenç ve intizar sözüdür. Birinden zarar gören bir başkası ona şöyle derdi: “Nahı ırabbım başına ukubetler (belalar), yuvanıza ukubetler yağsın, bacanızda baygışlar (baykuş) ötsün” gibi intizar sözleri idi. Kırsalda halen revaçta bir ilençtir.

    Geğeslemek...

    Yumurta yapan tavukların o sevinçle bir hayli sevinç gösterisi ile ötmesine geğesleme derdi eski atalarımız. Yeni büyümekte olan horoza ferik denirdi. Kırsalda horoz yeni ötmeye çabalarken sesi az çıktığından beceriksiz, sessiz insanlar ona benzetilerek “ulen adam bir türlü konuşuvermiyor yahu ferik horoz gibi geğesleyip duruyor” derlerdi.

    Tadet tadet anlatmak…

    Yazımın başından beri sizlere eskiden halk arasında yaşanmış ve halkın dilinde daima söylenegelen şeksi deyimleri ve mecazi sözleri tadet tadet anlattım sanırım.

    Tadet ne demektir? Geçenlerde köye gezmeye gitmiştim. Bir yakınımızla Konya’dan Türkiye’den dünyadan bir takım olayları konuşuyorduk. Konuşulanlara biraz uzak kalan bir yaşlıca hanım kardeşimiz bir ara bana “Ismayıl oğlum zabahtan beri bir şeyler konuştunuz amma ben heç bişey anlamadım şu konuştuklarınızı bana tadet tadet bir anlatıver, Allah aşkına” dedi. Ben onun ne demek istediğini anladım tabi. Yani o ablamız bana “Bu söylediklerini bana tek tek karıştırmadan benim anlayacağım şekilde izah ediver” diyordu. Bizim kırsal dağ köylerinde bu deyim çok meşhurdur tadet tadet.

    Kaynak: İsmail Detseli
     
  3. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.415
    Beğenileri:
    7.322
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.712 ÇTL
    Eski Deyimler - 3

    İnsanların başına kimi felâketler, sıkıntılar da çok kez dilleri yüzünden gelir dilini tutmayan, ne zaman ve nasıl konuşacağını bilmeyen insanların başlarına belâ geldiği ve bu yüzden pişmanlık duydukları çok görülmüştür. Böyle durumlar için “Dilim seni dilim dilim dileyim/başıma geleni senden bileyim” demişler. Söz ağızdan çıkmadan o senin esirin olur. Çıktıktan sonra da sen onun esirin… O nedenle “bin düşün, bir söyle” demişler.

    Günün birinde köyde bir hayli eş dost akraba toplandık sohbet ediyorduk. Arada akrabalarımızdan birinin bir sözü hemen benim benliğimde iz yapıverdi.

    “Sarıncın sekmeçlerini tamir ettik” Bu ne demekti. Anlamadım diye sorsan, “yahu ayıp nasıl anlamadın sende mi şeherli oldun gayri” derler adama. Oysa sekmeç, bir yere örneğin dam vs çıkış veya bir sarnıç, kuyu, bodrum gibi yerlere inip çıkmak için düzenlenmiş taşlardan veya tahtalardan yapılmış merdiven vazifesi gören şeydi. Akrabamın birisi köy arazisinde bakımını üstlendiği halkın istifadesine sunulan bir sarnıcın eskileşmiş iniş merdivenlerini onarmış.

    “Yeğin at başına şımkı vurdurmaz”

    Genellikle çok çalışkan, bir işi buyurmadan gören, her şeyi çabuk anlama kavrama kabiliyetine sahip gelinler ve hamarat kadınlar kızlar için çok kullanılırdı. “Maşallah ne çalışkan ne anlayışlı gelinin, kızın var. Buna ne denir ne hata bulunur canım. İşte yeğin (hızlı) at başına şımkı, yani kırbaç, köy tabiri ile kamçı vurdurmaz” derlerdi.

    “Dirgeni yiyen sıpa bir daha gelmez sapa”

    Ekin saplarının yakın yere harmana römorka taşınmasında kullanılır. Hazır başaklı saplardan yemeyi adet haline getirmiş olan sıpaya harman sahibi dirgeni sertçe vurmuş, sıpa bir daha o saplardan yemeye gelmemiş. Onun için bu tür işlerde yanlış yapan birisi ceza alırsa ya da bir darbe görürse yanlışından dolayı “dirgeni yiyen sıpa bir daha gelir mi sapa” sözü çok kullanılır.

    “Düğen öküzünün ağzı bağlanmaz”

    Eskiden köylerde düğen öküzlerle sürülür, saplar eritilir buğday ve arpalar bu yöntemle ayrılırdı. Bazı insanlar öküzüne hem düğeni sürdürür hem de onun ağzına bir torba diker düğenle ezmekte olduğu malama yani tahılla karışık samanı yedirmez, dinlenmeye çekildiği zaman yemesine müsaade ederlerdi. Oysa o hayvanlar hem düğeni sürecek hem de acıktıkça dolanırken o malamadan yemeye devam edecek yoksa sıkılır düğeni de aldığıyla kaçar giderlerdi. Sürücüye ve malzemeye çok zarar açarlardı. Bundan dolayı “düğen öküzünün ağzı bağlanmaz” sözü günümüzde cimri adamların işçisini çocuklarını çalıştırırken az yemek yedirmesi veya yemeklerinde kısıntı yapmasına karşılık çalışan “hem çalışıp hem yiyecek” kabilinden söylenen bir sözdür.

    “Düğün elinen harman yelinen”

    Düğün cenaze gibi toplumu ilgilendiren bazı olaylar vardır bunlar konu komşu olmadan asla yapılamaz örneğin düğün tek başına iki ailenin yapacağı bir olay değildir. Yapılsa tadı tuzu olmaz. Harmanda böyle idi eskiden saplar sürüldü de tınazlar yapıldı mı artık yel rüzgar beklenirdi onları savurup taneyi samandan ayırmak için işte ona da yel lazımdı.

    “Tıngır elek tıngır sac, eli hamur karnı aç”

    Ev düzeninde bir istikrar sağlayamayanların, çok çalışmalarına rağmen işi bilemeyip yoluna yöntemine uygun yapamadıkları için çok kazanacağız hesabıyla birden fazla işi yapmaya çalışıp hiç birini de beceremeyip bir türlü istediği duruma gelemeyenler için kullanılırdı. “Yahu işleri bir türlü iyi gitmiyor baksana, tıngır elek tıngır sac eli hamur karnı aç” denirdi.

    “Kaygısız gelin çalgısız oynar”

    Adamın veya kadının dünya umurunda değil, o gün bulduğunu o gün yiyen, geleceği düşünmeyen her eğlencede, düğün dernekte vur patlasın çal oynasın havasında giden şahıslar için kullanılırdı. “Ne olacak canım dünya kaygısı yok bulursa yer, bulamazsa bakar kaygısız gelin çalgısız oynar” derlerdi.

    Tava delik, tas delik bu da üstüne üstelik.

    İnsanoğlunun başına bir dert veya musibet isabet ettiğinde, ev halkı veya şahıs onlarla mücadele ederken. Bir başka daha büyük dert veya afet gibi şey isabet ederse bu deyim öyle durumlarda konu olur, ev düzeni bozulanlara işini kaybedenlere karşı kullanılırdı. “Yahu adamın başına gelenlere bak zaten tava delik tas delik buda geldi üstüne üstelik” denirdi.

    “Avgaslık”

    Anadolu kırsalında bilhassa dağ köylerinde çok kullanılan bir tabirdir. Avgas, evde banyoda biriken suyun dışarıya akıtılmasıdır. Avgaslık ise eskiden köylerde böyle özel banyo yeri olmadığı için oturulan odaların gerisinde basit tahtadan çevrilmiş tabanı ise beton dökülerek suyun evden dışarıya akmasının sağlandığı yerdir. Hatta çok köylerde bu yerlere gusülhane de denir. Ayrıca evlerin etrafından temele kadar geniş bir su yolu açılarak suyun isale edilmesi evlerin temeline zarar vermemesi için kullanılan drenaj görevi yapan yerdir.

    Kalbur üstü.

    Bir malın değerini güzelliğini belirten bir kelimedir. Harmanda buğday ve arpa taneleri kalbur ile elenirken kalburun üzerine tanelerinin en iyileri en dolgunları kalır. Kişi malını överken veya akıllı verimli insanları tarif ederken “bu mallar kalburüstü mallar, bu insanlar kalburüstü bilgili akıllı ve oturup kalkmayı konuşmayı bilen insanlardır” derdi.

    Bugün kullanılmayan birçok deyim ve atasözü var. Şöyle kısa kısa yazıvereceğim.

    İl atına binen tez iner. İğretiyi düğün evinde soyarlar. Bu deyimler başkaların malına geçici olarak sahip olup da varlıklı rolü oynayanlar, başkasının urbasını giyip çalım satanlar için kullanılırdı.

    At benim nam senin, biraz da sen sallan beğim. Atı eşeği olmayan fakir birinin bir başkasının atına binip şöyle kasıla kasıla at koşturmasında bu deyim kullanılırdı.

    Gicimikli. Gerek insanların uyuz gibi veya isilik gibi bir hastalıktan dolayı gerekse malların sıcağın tesiri ile vücudunda meydana gelen kaşıntının tesiriyle ağaca taşa sürtünmelerinde bu ifade kullanılırdı.

    Eşeği yoldan çıkarırsan yol gösteren çok olur. Bu deyimde işi yolunda giderken tersine dönüveren ve işini kaybeden varlığını yitiren kimselere bir başkası şöyle yap böyle yap diye akıl verince kullanılırdı “eşeği yoldan çıkardık gayri yol gösteren çok oluyor” diye.

    Kaynak: İsmail Detseli
     
  4. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.415
    Beğenileri:
    7.322
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.712 ÇTL
    Eski Deyimler - 4

    Parpılamak…

    Birinin yaptığı hatadan, yanlıştan dolayı bir büyüğü tarafından şiddetle azarlanıp hatta birazda ufaktan okşanmasına “parpıyı yedi” “çok kötü bir şekilde parpıladı adamı artık kolay kolay bir daha bu suçu işlemez” denirdi. Ayrıca bir köpek dalamasından dolayı kuduz şüphesi zahir olursa, bizim köyün güney karşısındaki köy oloan İlyasbabatekke köyüne gidilirdi. Bu tekkenin atadan dedeye varislerinden biri; ısırılan veya köpek tarafından darbe görmüş olan insana usulen ellerindeki sopa ile usulca vururlar, hem de dua okurlardı. Yapılan tedavi şekline de “parpılama” denir, “köpek dalamış ama tekkede parpılanmış” şeklinde ifade edilirdi.

    Pençik…

    Pençik, bilhassa analarımız tarafından çok kullanılan bir deyimdi eskiden. Peki, nerelerde ve niçin kullanılırdı? Pençik lime lime olmuş parçalanmış demekti. Ana-babadan biz küçükler para istediğimizde “naha para pençik ol eyi mi, heç paraya pula doymadın” derlerdi. Bir şeye sitem veya intizar ederken “naha pençiklere gal” ya da “pençiğe galasıca” yani “bölünesi parça parça olasıca” demekti. Bir de büyüklerime danıştım. Şöyle izah etti bir amca bana: “Ismayıl penç Farsçada beş demektir. Bu pençik lafı da oradan türemedir sanırım yani ‘pençik ol, beş parçaya bölün’ demektir” dedi. Olabilir mi belki…

    Kençiler…

    Eskiden köylerde evde, bağ bahçede çocukların bir suç işlemesinde veya yapılması gereken bir işin yapılmamasında anamızın söylediği sözdü. “Bizim zalim kençiler şu işi yapıvermemişler davarları dağda bölüp gelmişler, bahçedeki meyve ağaçlarını kesmişler” diye şikayette bulunurlardı. Yahut “gidin başımdan vurguna oğrayası kençiler, şimdi size eşek sudan gelinceye kadar bir dayak atarım görürsünüz” derlerdi.

    Ne üstümün umuru…

    “Şunun işini sen mi engelledin” ya da “şu adama sen mi kötülük yaptın”, “yahut şu işi şöyle yapıversene adama iyilik yapmış olursun” gibi bir iş buyurulunca “bana ne benim ne üzerime vazife” yerine “benim ne üstümün umuru neme gerek” derlerdi.

    İp goşatlama, ip gelep etme…

    Bu deyim genelde kadınlar arasında kullanılırdı. Örneğin kadın akşama kadar kirman veya iğ denilen aletle yün ipi eğirir, o ip çok ince olduğu için aynı ipten bir o kadar daha eğirir sonra ikisini birleştirip bir yumak yapardı. İşte bu ipleri kuvvetlendirmek için yapılan birleştirmeye ip goşatlama (birleştirme) denirdi.

    Ayrıca o birleştirilen ipi şayet boyatmak isterse ev kadını veya kızı onu iki dizi arasında gergince çile şekline getirirdi. Buna da “ip gelepleme” denir veya “gelep etme” denirdi.

    Tıpırdamak...

    Birini korkutmak veya bir malı ürkütüp kaçırtmak için ayakları yere vurarak ses çıkarmaya tıpırdamak denirdi.

    Tapırına düşmek

    “Oğlan gaçalım demiş kız da tapırına düşüvermiş, gitmişler”. Yani arkasına düşmek veya birinin ardından yakalamak dövmek için koşmak kovalamak için de kullanılırdı. Tapırına düşüvermek, kovalamak, kıvrakça yürümek manasına kullanılırdı.

    Biri yitti biri müjdesine gitti.

    Bu deyimde çok meşhurdu. Eskiden ev halkından birisi bir işe veya bir komşuya gitti de geç kaldı ise evden ikinci bir adam onu aramaya sormaya gider de oda bir hayli gelmez ise o zaman bu lafı söylerdi evde bekleyenler… “Ne oldu bunlara yahu biri yitti (zayi oldu) biri de müjdesine mi gitti, ikisinden de haber yok” derlerdi…

    Anasına bak kızını al eteğine bak bezini al.

    Eskiden dünür gidilecek bir kızın aslını astarını anlamak soylu aileyi bulabilmek ve o aileye dünür olmak için atalar “Gaç canım şonun gızını alıp da nöreceksiniz? Anasına bak kızını al eteğine bak bezini al” derlerdi. Ananın çalışkan hamarat ve dürüstlüğü temizliği ile ailenin giysilerinin temizliği önemli olurmuş, onun için de eteğine bak bezini al denirmiş…

    HI HI...

    Okumuşu cahili aydını, bilhassa televizyon konuşmacıları, dizi oyuncuları herkes “hı hı” demeye başladı. Bir konuşmacı konuşma esnasında bilmeden nerede kullanılması gerektiğini bile dikkate almadan her cümlenin sonunda “hı hı” diyor, karşısındakini tasdik ediyor. Her karşılıklı konuşma sırasında bu anlamsız kelime ile bakışıyoruz.

    İki üç yıl kadar önceydi önemli bir açılış için kalabalık bir insan grubuyla beraber iken Prof. Dr. Saim Sakaoğlu hocamla sohbet ediyoruz. Hocamız birkaç kişi ile konuştuktan sonra yanımıza gelip “Çocuklar güzel Türkçemizin bozulmasından kötü kullanılmasından çok rahatsızım” dedi. “Ne hayır abi neye üzüldünüz?” deyince “Niye olacak şuraya geleli üç beş kişi ile sohbet ettim söylediklerinin anlaşılıp anlaşılmadığını anlamak için yüzlerine bakınca hep aynı, ne olduğunu bilemediğim kelime var “hı hı”. Oysa Türkçe’de böyle bir söz böyle bir kelime yok. Nereden türedi, nereden dilimize girdi nasıl bir konuşma, kolaycılık? Daha böyle bir çok kelime var Türkçemize giren.. “Bana uyar, okey, hadi ben kaçtım veya hadi uçtum” gibi… Evlat ana babasına “kendinize iyi bakın” diyor. İhtiyarlamışlar artık, sen onlara iyi bakacaksın. Oysa işin kolayını seçiyorlar ve kendinize iyi bakın… Oh ne ala bir sorumsuzluk bu… Hoca okulda talebeye ders anlatıyor anlaşıldı mı çocuklar deyince, hı hı diyorlar.

    Geçenlerde köye gitmiştim bir büyük amcadan eski kullandığımız sözleri anlamını soruyordum ihtiyarı fazla sıkmış olacağım ki. “Eee yeter be kafamı kuruttun öllüyün körü” deriverdi. İşte bu da çok ısrarlı sorular karşısında Konyalı’nın tepkisini gösteren bir sözdü.

    Bu sözleri, güzel kelimeleri, anlam zengini deyimleri kullananlar varsa hala, ellerinden öpmek lazım. Neden mi? Bir çoğumuz özellikle yeni kuşak, bunları duyduğunda bön bön bakıyor da ondan. Yeni nesle öğretecek çok şey var demek ki… Bunlar mekteplerde de okutulmuyorsa nerede nasıl öğreteceğiz bilmiyorum…

    Kaynak: İsmail Detseli
     

Sayfayı Paylaş