1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Eski Ev

Konusu 'Çocuk Masalları' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 29 Eylül 2011 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    ESKİ EV

    Caddenin karşısında, eski, çok eski bir ev vardı. Bu neredeyse üç yüz yıllık bir evdi. Kirişlerinden birinin üzerine kazınmış, çiçek ve lale motifleriyle çevrili tarihten de anlaşılabiliyordu binanın kaç yaşında olduğu. Kirişte, çok eski zamanlardan kalma bir de şiir vardı; ayrıca her pencerenin üzerindeki kirişe, acayip, sırıtkan bir surat motifi işlenmişti. Katların tavanları çok yüksekti; çatının altında ise, ejderha başlı bir su oluğu bulunuyordu. Yağmur sularının ejderhanın ağzından akması gerekiyordu aslında, ama olukta bir delik olduğu için karnından akıyordu.
    Kocaman pencereleri ve düzgün duvarlarıyla, caddedeki bütün diğer evler yepyeni ve güzeldi ve bunların o eski evle hiçbir ilgileri olmadığı hemen görülebiliyordu. Bu binalar şöyle düşünüyor olmalıydılar: “Caddemize hiç yakışmayan bu harabe, daha ne kadar zaman orada duracak böyle! Cumbaları o kadar ileri çıkık ki, bizim pencerelerimizden bakan birisi, binanın öbür tarafında neler olduğunu göremiyor! Merdivenleri şato merdiveni gibi fazlasıyla geniş ve kilise kulesi merdiveni gibi dik. Parmaklıkları, eski mezarlıkların kapılarını hatırlatıyor. Üstüne üstlük üzerine bir de pirinçten kafalar işlenmiş. Çok zevksiz!”
    Caddenin karşı yakasında yeni ve güzel başka evler de vardı ve bunlar da tıpkı ötekiler gibi düşünüyorlardı. Ama bunlardan birinin penceresinde, gün ışığında olduğu kadar, ay ışığında da eski evi hayranlıkla seyreden, kırmızı yanaklı, pırıl pırıl gözlü bir oğlan çocuğu otururdu hep. Sıvaları dökülmüş duvarlara bakarken, türlü görüntüler geçerdi zihninden: Merdivenli, parmaklıklı ve sivri çatılı binalarıyla bu sokak eskiden nasıldı acaba? Zırhlı askerleri, çatıları çepeçevre dolanan ejderha biçimli su oluklarını hayal ederdi. Seyretmeye değer bir evdi bu. Evde, deri dizlikler takan, pirinç düğmeli bir ceket giyen ve başına hakiki bir peruk takan yaşlı bir adam oturuyordu. Her sabah, temizlikle ilgilenen ve evin ihtiyaçlarını gören yaşlı bir uşak gelirdi eve. Onu saymazsak, deri dizlikli yaşlı adam tamamen yalnızdı. Ara sıra camın önüne gelip dışarı bakar ve küçük çocuk ona başıyla selam verirdi; yaşlı adam da aynı şekilde başını sallayarak çocuğu selamlardı. İşte bu şekilde tanıştılar ve hiç biraraya gelip konuşmadıkları halde, uzaktan arkadaş oldular. Çünkü arkadaş olmak için her zaman konuşmak şart değildir.
    Küçük çocuk, annesiyle babasının, “Karşıda oturan yaşlı adam çok iyi biri, ama korkunç derecede yalnızlık çekiyor,” dediklerini duymuştu.
    küçük çocuk bir pazar günü elindeki kâğıt parçasına bir şey sardı, kapının önüne çıktı ve eski evin alışverişiyle ilgilenen yaşlı adam geçerken ona seslendi: “Bayım, karşıda oturan yaşlı adama şu paketi götürür müsünüz? Benim iki kurşun askerim var, bir tanesini ona vereceğim, çünkü onun çok yalnızlık çektiğini biliyorum.”
    Yaşlı uşak hoşnutlukla ona bakıp başını salladı ve kurşun askeri alıp o eski eve götürdü. Sonra geri gelip, küçük delikanlı bizzat ziyarete gelmek ister mi diye sordu. Çocuğun anne-babasından izin aldı, böylece çocuk eski eve ziyarete gitti.
    Merdivenlerin tırabzanlarındaki pirinç kabartmalar her zamankinden daha çok parlıyordu. İnsanın, bu ziyaret dolayısıyla cilalanıp parlatıldıklarına inanası geliyordu. Kabartma borazancılar –kapının üstüne, lale motifleri içinde borazancılar işlenmişti– borazanlarını olanca güçleriyle üflüyormuş gibiydiler, yanakları sanki her zamankinden şişkin görünüyordu. Evet, “Tan-ta-ra-taaam! Küçük çocuk geliyor. Tan-ta-ra-taaam!” diyorlardı âdeta. Sonunda kapılar açıldı. Bütün koridor boyunca, zırhlı şövalyelerle, ipek elbiseli hanımları gösteren eski tablolar asılıydı duvarlarda. Zırhlar şangırdıyor, ipek elbiseler hışırdıyordu sanki. Yukarıya doğru uzanan, alt kısmı kısa bir merdivenden geçtikten sonra, köhne bir çardağa geldiler. Çardağın her yeri büyük delikler ve çatlaklarla doluydu. Bütün deliklerden otlar ve yapraklar fışkırıyor; bütün çardak, avlu ve duvarlar yapraklarla kaplandığı için yemyeşil bir bahçe gibi görünüyordu. Oysa sadece bir çardaktı bu. Her yerde, eski saksılar içinde, gönlünce büyümüş çiçekler vardı. Saksılardan birinde karanfiller dört bir yana dal budak salmış, yemyeşil filizler uzamıştı. Şöyle diyorlardı sanki: “Hava okşadı beni, güneş öptü, pazar günü yeni bir gonca açacağıma söz verdiler, küçük bir gonca daha gelecek pazara…”
    Sonra duvarları domuz derisiyle kaplanmış küçük bir odaya geldiler, derinin üzerine altın yaldızlı çiçekler işlenmişti.
    “Yaldız çabuk solar, ama deri dayanır,” dedi duvarlar.
    Odada ayrıca, iki yanlarında kol dayama yerleri olan, yüksek arkalıklı, oymalı koltuklar vardı. “Otursana! Otursana!” dediler. “Of, nasıl da çatırdıyor her yerim! Eski dolap gibi ben de gut hastası oldum herhalde. Sırtım, of sırtım!”
    Sonunda küçük çocuk, cumbanın bulunduğu ve yaşlı adamın oturduğu küçük odaya geldi.
    “Kurşun asker için teşekkürler küçük dostum,” dedi yaşlı adam, “Beni ziyarete geldiğin için de çok teşekkür ederim.”
    “Teşekkürler, teşekkürler,” veya “Çatır, çutur,” dedi bütün mobilyalar. Odada o kadar çok mobilya vardı ki, birbirlerinin önünü kapattıkları için, hiçbiri çocuğu göremiyordu.
    Duvarın tam ortasında çok güzel bir hanımefendinin portresi asılıydı. Bu hanımçok genç ve sevimliydi. Giysileri eski zaman giysileriydi, saçları pudralıydı ve giysisi bedenini kaskatı sarıyordu. Genç hanım ne, “Teşekkürler,” ne de, “Çatır çutur,” dedi, ama tam da o sırada yaşlı adama, “Bu tabloyu nereden aldınız?” diye sormakta olan küçük çocuğa, dostça baktı.
    “Karşıdaki antikacıdan,” dedi yaşlı adam. “Orada duvarlarda bir sürü resim vardır. Resimdekileri kimse tanımaz ya da onlar için üzülmez. Çünkü onların hepsi artık toprak oldu. Ben bu hanımı tanırdım gerçi, ama o da elli yıldan fazla bir zaman önce öldü.”
    Tablonun altında, bir camın arkasında ise bir demet kurumuş çiçek asılıydı. Çiçekler de neredeyse yarım yüzyıllık olmalıydılar, en azından öyle görünüyorlardı. Büyük saatin sarkacı sallanıp duruyor, akreple yelkovan ilerleyip duruyor ve odadaki her şey hızla yaşlanıyordu, ama onlar bunun farkında bile değillerdi.
    “Bizim evdekiler,” dedi küçük çocuk, “sizin korkunç derecede yalnızlık çektiğinizi söylüyorlar.”
    “Yoo,” dedi yaşlı adam, “eski düşünceler, yanında getirdikleriyle birlikte gelip ziyaret ederler beni, şimdi de sen geliyorsun ziyaretime. Ben gayet iyiyim.”
    Sonra kitaplıktan resimli bir kitap aldı yaşlı adam. Kitapta bugün artık görülmesi mümkün olmayan olağanüstü güzellikte yolcu arabalarının, iskambil kâğıtlarındakine benzer askerlerin ve ellerinde dalgalanan bayraklarla çeşitli kişilerin resimleri vardı. Terzilerin bayraklarında iki aslanın tuttuğu bir makas, ayakkabıcılarınkinde çizme falan değil, iki başlı bir kartal vardı; çünkü ayakkabıcılara göre her şeyin bir çifti olurdu. Evet, bu böyle resimleri olan bir kitaptı işte.
    Yaşlı adam başka bir odaya gidip , tatlı, elma ve kuruyemiş getirdi… Gerçekten de çok güzel bir yerdi bu eski ev.
    Komodinin üzerinde duran kurşun asker, “Artık dayanamıyorum!” dedi. “Burası çok sessiz ve çok hüzünlü bir yer; insan bir kez aile hayatını tanıdı mı, böyle bir yere alışması imkânsız. Günler geçmek bilmiyor, hele geceler, ondan da beter. Burası, annenle babanın keyifle sohbet ettiği, senin ve diğer çocukların neşeyle oyunlar oynadığınız karşıki eve hiç benzemiyor. Bu yaşlı adamın ne kadar yalnız olduğunu bilemezsin! Bir öpücüğe hasret! Dostça bakışlara veya bir yılbaşı ağacına da! Bir mezardan başka hiçbir beklentisi yok! Daha fazla dayanamayacağım buraya!”
    “Her şeyi böyle kötü tarafından alma!” dedi küçük çocuk. “Buradaki her şey bana çok güzel geliyor. Üstelik eski düşünceler, yanında getirdikleriyle birlikte gelip ziyaret ediyorlar burayı.”
    “Evet, ama ben onları görmüyorum, tanımıyorum da,” dedi kurşun asker, “dayanamıyorum artık!”
    “Dayanmak zorundasın,” dedi küçük çocuk.
    Derken yaşlı adam, mutluluktan yüzünde güller açarak, ellerinde tatlılar, elmalar ve kuru yemişlerle çıkageldi ve küçük çocuk kurşun askere kafa yormayı bıraktı.
    Küçük çocuk evine mutlu ve neşeli döndü. Aradan günler, haftalar geçti, iki ev arasında yine camdan selamlaşıldı ve günün birinde küçük çocuk tekrar oraya gitti.
    Kabartma trompetler, “Tan-ta-ra-taaam! Küçük çocuk geliyor. Tan-ta-ra-taaam!” diye öttü, eski resimlerdeki kılıçlar ve zırhlar şakırdadı, ipek elbiseler hışırdadı, duvara gerili domuz derisi konuştu, yaşlı sandalyelerin sırtı hâlâ ağrıyordu, “ah!” dediler. Her şey ilk seferinde olduğu gibiydi, çünkü bu evde, günler ve saatler hep birbirinin aynıydı.
    “Dayanamıyorum!” dedi kurşun asker. “Kurşun gözyaşları döktüm durdum! Burası çok hüzünlü bir yer, burada kalmaktansa savaşa gidip kolumu bacağımı kaybetmeyi tercih ederim! Bu bile bir değişikliktir. Dayanamıyorum artık! – Eski düşüncelerin, yanında getirdikleriyle birlikte ziyarete gelmelerinin ne demek olduğunu da anladım artık, ama inan bana bunun da hiç keyifli bir tarafı yok. Neredeyse komodinden aşağı atlayacaktım. Sizin ev, sanki buradaymışsınız gibi gözümün önünde beliriyordu. Yine bir pazar sabahıydı ve siz çocuklar masanın etrafında oturmuş, her sabah söylediğiniz ilahileri söylüyordunuz. Saygıyla ellerinizi kavuşturmuştunuz, anne ve babanız da öyle. Sonra kapı açıldı ve daha iki yaşında bile olmayan ve duyduğu her müzikle hemen oynayan kız kardeşiniz Maria girdi içeri. Yine oynamaya başladı ama bir türlü müziğin ritmini yakalayamıyordu, çünkü çok ağır bir parçaydı bu, önce bir bacağının üzerinde durup başını öne doğru eğdi, sonra öteki bacağının üzerinde durup başını daha da öne eğdi, ama bir türlü olmuyordu. Çok zor olmasına rağmen siz ciddiyetinizi bozmadınız; ama ben kendimi tutamayıp gülmeye başladım ve bu yüzden de masadan aşağı düşüp yaralandım, yara izi hâlâ duruyor. Yaralandım, çünkü gülmek doğru değildi bence. Ve şimdi, bütün bunlar ve yaşadığım diğer olaylar gözümün önünden geçiyor. Yanında getirdikleriyle birlikte ziyarete gelen eski düşünceler bunlar olmalı. Pazar günleri hâlâ ilahi söylüyor musunuz? Bana küçük Maria'dan söz et birazcık. Ya benim dostum, arkadaşım, öteki kurşun asker nasıl? İnan bana, o gerçekten çok şanslı. Ben artık buraya dayanamıyorum.”
    “Sen başkasına hediye edildin,” dedi küçük çocuk. “Burada kalmak zorundasın. Bunu anlayamıyor musun?”
    Derken yaşlı adam, içinde görülecek bir sürü şey olan bir kutuyla geldi: Küçük oyuncak evler, parfüm kutuları, artık bulunmayan türden, büyük yaldızlı eski iskambil kâğıtları. Ayrıca büyük konsol çekilip piyano açıldı. Piyanonun kapağının iç kısmında bir manzara resmi vardı ve çalarken sesi oldukça boğuk çıkıyordu, üstelik yaşlı adam şarkıyı eski bir tarzda söylüyordu. Antikacıdan aldığı, duvarda asılı tabloyu başıyla işaret ederek, “Evet, bu şarkıyı o söylerdi,” dedi; gözleri pırıl pırıl parlıyordu tabloya bakarken.
    Birdenbire, “Ben savaşa gideceğim! Ben savaşa gideceğim!” diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı kurşun asker ve kendini yere attı.
    Nereye kaybolmuştu acaba? Yaşlı adam aradı, küçük çocuk aradı, ama kurşun asker kayıplara karışmıştır. yaşlı adam, “Ben onu bulurum!” dedi, ama asla bulamadı. Zeminin her yeri çatlaklar ve deliklerle doluydu. Kurşun asker yarıklardan birine düşmüştü ve orada, üstü açık bir mezardaymış gibi yatıyordu.
    Gün böyle geçti ve küçük çocuk evine döndü; sonra aradan haftalar geçti. Camlar buz tutmuştu. Küçük çocuk evde oturuyor, karşıdaki eski evi görecek bir delik yapabilmek için cama hohlamak zorunda kalıyordu. Kar binanın üstündeki bütün süslemeleri ve yazıları kaplamıştı. Merdivenlerin üzerine öyle bir kar yığılmıştı ki, sanki evde kimseler yaşamıyormuş gibi görünüyordu. Aslında evde gerçekten de kimse yoktu, çünkü yaşlı adam ölmüştü.
    Akşam bir araba geldi ve tabutun içindeki yaşlı adamı alıp götürdü. Yaşlı adam artık taşradaki aile mezarlığında dinlenecekti. Götürülürken, arkasından giden kimse de yoktu, çünkü bütün arkadaşları ölmüştü. Sadece küçük çocuk, araba geçip giderken tabutun arkasından bir sürü öpücük yolladı.
    Birkaç gün sonra eski evde bir açık artırma düzenlendi ve küçük çocuk pencereden, eski şövalyelerin ve hanımefendilerin, uzun kulplu çiçek saksılarının, sandalyelerin ve eski dolapların teker teker götürülüşünü izledi. Her şey bir yere dağıldı. Antikacıda bulunan o güzel kadın portresi ise, antikacıya geri dönüp duvara asıldı; çünkü hem onu tanıyan biri kalmamıştı, hem de kimse eski resimlere önem vermiyordu artık.
    İlkbaharda ev de yıkıldı, çünkü herkes onun bir harabe olduğunu söylüyordu. Yırtılıp parçalanmış domuz derisiyle kaplı oda, sokaktan geçerken bile görülebiliyordu. Ve çardağı sarmış olan yeşil yapraklar, kirişlere kadar yayılmıştı. Sonunda hepsi ortadan kalktı.
    “İyi oldu!” dedi komşu evler.
    Sonra oraya büyük pencereleri, düzgün beyaz duvarlarıyla, yepyeni, harika bir ev yapıldı. Önüne, tam eski evin bulunduğu yere küçük bir bahçe konduruldu ve burada yetişen asmanın dalları komşu evin duvarını sardı. Bahçenin önüne, demir kapılı koca bir parmaklık çekildi. Bu çok gösterişli bir binaydı. İnsanlar saygıyla ve sessizce bakıyorlardı ona. Asma dallarının arasına sürüyle serçe konuyor, bağrışa çağrışa gevezelik ediyorlardı. Konuştukları konu o eski ev değildi elbette... Onu hatırlamıyorlardı bile... Aradan uzun yıllar geçmiş, o küçük çocuk büyümüş, anne babasının gurur duyduğu, kocaman bir adam olmuştu. Evlenmiş ve karısıyla birlikte, önünde bahçesi olan o eve taşınmıştı.
    Bir gün bahçede, karısı çok beğendiği bir kır çiçeğini ekerken, o da yanında duruyordu. Karısı küçük eliyle çiçeği ekti ve toprağı parmaklarıyla sıkıştırdı. “Ah, bu da ne böyle!” diye bağırdı birden. Eline bir şey batmıştı. Orada, yumuşak toprağın içinde sivri bir şey vardı.
    Bu neydi, biliyor musun? Düşün bir bakalım! Evet, bu o kurşun askerdi… Hani yaşlı adamın odasında ortadan kaybolan ve sonra odadaki tahta parçaları ve molozlar arasında saklanan, sonra da yıllarca toprağın altında yatan kurşun asker!
    Genç kadın kurşun askeri önce yeşil bir yaprakla temizledi, sonra da mis kokulu zarif mendiliyle sildi. Ve kurşun asker kendini, sanki bir baygınlıktan uyanıyormuş gibi hissetti.
    “Dur bir bakayım!” dedi genç adam, sonra gülerek kafasını iki yana salladı. “Hayır, bu o olamaz… Ama bana, küçükken kurşun askerimle başımızdan geçen bir hikâyeyi hatırlattı!” Sonra da karısına eski evden, yaşlı adamdan ve çok yalnızlık çektiği için, ona hediye ettiği kurşun askerden söz etti. Olan bitenleri bütün gerçekliğiyle anlattı… Karısı eski evle yaşlı adam için öyle duygulandı ki, gözleri yaşlarla doldu.
    “Bu o kurşun asker olabilir, niye olmasın ki!” dedi genç kadın. “Bunu saklayacağım ve bana anlattığın her şeyi her zaman hatırlayacağım. Ama sen de bana yaşlı adamın mezarını göstereceksin!”
    “Nerede olduğunu bilmiyorum ki,” dedi genç adam, “hiç kimse bilmiyor. Bütün arkadaşları ölmüştü, kimse de bu konuyla ilgilenmedi, ben ise küçücük bir çocuktum!”
    “Gerçekten de çok yalnızmış, ne kadar korkunç bir şey!” dedi kadın.
    “Korkunç yalnızdı!” dedi kurşun asker. “Ama unutulmamak çok güzel bir şey!”
    “Çok güzel!” diye bağırdı çok yakından gelen bir ses; ama kurşun asker dışında hiç kimse, bağıranın bir domuz derisi parçası olduğunu anlamadı. Üzerindeki bütün altın yaldızlar silinip gitmişti ve çamur gibi görünüyordu, ama onun da bir fikri vardı elbette. Dedi ki:
    “Yaldız çabuk solar, ama deri dayanır.”
    Ama kurşun asker bu söze pek kulak asmadı.
     

Sayfayı Paylaş