1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Eski Türklerde Bitki Anlayışı

Konusu 'Bitkiler' forumundadır ve Suskun tarafından 26 Ağustos 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    1-Geleneklerimizde Bitkiler
    Dua etmek sosyal hayatımızda bir adettir. Dede Korkut, Han için dua ederken "Kölgelüce kaba ağacun kesilmesün" der (Ergin, 1989: 94).

    Sosyal hayatta düzen sağlayan önemli bir adet de başaklamadır. Başaklama, ekin biçildikten sonra tarlada kalan başakların fakirler tarafından toplanması olmakla birlikte bu tâbir, bütün tarım ürünleri için geçerlidir ve dayanışmanın en güzel örneklerinden biri olarak devam etmektedir.

    Gelin yeni evine girerken dut yaprağı içine konan bal ve yağı kapıya yapıştırır. Tahtanın yağı emmesi, gelinin o aile tarafından benimsenmesini, dut yaprağı ise sabrı temsil eder.

    Eski Türklerde darı ve arpadan buğday ve pirince geçiş önemli bir ilerleme olarak görülür (Ögel, 1991: II.C.179). Batı Türklerinde ise darı ekmeği yoksulluğun sembolü olmuştur (Ögel, 1991: II.C.181). "Oğuzların ekine aşlık, yani yemek demeleri, Türklerin hayatın temelini nereye bağladığını gösteren bir delil olabilir (Ögel, 1991, II.C. s.6). Bu anlayışın devamı olarak bugün buğday ve buğday ürünlerine ayrı bir kıymet verilir, onlar nimet sayılır.

    Eski Türklerde kağan, ziyafetlerinde bütün ağaçlarını altın kaplardı (Ögel, 1991: II.C.40). Kün Han da merasimlerde otağın sağ ve sol tarafına kırk kulaç ağaç diktirirdi (Ögel, 1991: II.C.43).

    2- Yargı ve Düşünce Kalıplarında Bitkiler
    Bitkiler, tecrübelerin en kısa şekilde ifade edilmesinde ve çeşitli durumların değerlendirilmesinde de önemli bir yer alır. Türkler, yaptıkları iyilik karşısında herhangi bir menfaat beklemezler. Bundan menfaat umanlar, karşılık bekleyenler ise "Bir zeytin verir ağzına, bir tulum tutar altına" sözüyle yerilmiştir.

    İnsana iyi davranış ve güzel ahlâkın küçük yaşta kazandırılması gerektiği "Kuru ağaç eğilmez, kuru kiriş döğülmez" (Atalay,1985 : I.C.198) sözüyle ifade edilir.

    Başka bir atasözümüzde ise, büyüklerin hatasının ondan sonraki nesilleri de etkileyeceği, bize yüzyıllar öncesinden bildirilmiştir; "Babası ekşi elma yese oğlunun dişi kamaşır" (Atalay, 1985: II.C.311).

    İyilik ve nimetlerden hak edenin yanında hak etmeyenlerin de faydalanabileceği şu atasözü ile ifade edilmiştir. "Buğday yanında karamuk da sulanır" (Atalay, 1985 III C. 240).

    Atalarımız, işi ehline bırakmamızı, kimin neyi iyi yapıp neye zarar vereceğini iyi bilmemizi tavsiye etmektedir: "Harman dövmek çayır kuşunun işi değil."

    "Ağılda oğlak doğduğu zaman, yiyeceği ot da arıkta bitip çıkar." sözü bize, Allah'ın, herkesin nasibini vereceğini bildirir.

    Düşüncelerini sembollerle gayet ince bir şekilde dile getiren halk, sır tutmayı beceremeyenler için "ağzında bakla ıslanmamak" deyimini kullanır.

    Toplumda sevilmeyen, iyi bir yeri olmayan anne ve babanın sevilen, takdir edilen çocuklarına karşı duyulan sevgi "Anan turp, baban şalgam, sen içinde gülbeşeker" deyimiyle ifade edilir.

    Hayatta hiç bir şeyin zahmetsiz kazanılmayacağı "Armudun sapı var üzümün çöpü" deyimiyle anlatılır.

    Bitkiler, deyimlerimizde ölçü birimi olarak da kullanılmıştır: "Arpa boyu kadar gitmek".

    Bir kısmını açıklamaya çalıştığımız bitkilerle ilgili olan yargı ve düşünce kalıplarını ise şöyle sıralayabiliriz:


    "Söğüde tazelik kayına katılık yakışır."

    "Çavdar başının seyreği iyidir."

    "Abdal ata binince bey oldum sanır."

    "fialgam aşa girince yağ oldum sanır."

    "Acı patlıcanı kırağı çalmaz."

    "Aç domuz darıdan çıkmaz."

    "Adama dayanma ölür, ağaca dayanma kurur."

    "Ağaca balta vurmuşlar, sapı bedenimden demiş."

    "Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur."

    "Ağacı kurt, insanı dert yer."

    "Ağacın kurdu içinde olur."

    "Ağaç kökünden yıkılır."

    "Ağaç meyvası olunca kökünü aşağı salar."

    "Ağaç ne kadar uzarsa göğe ermez."

    "Ağaçtan maşa olmaz."

    "Ağaç yaş iken eğilir."

    "Armudun iyisini ayılar yer."

    "Akan su yosun tutmaz."

    "Aklına geleni işleme, her ağacı taşlama."

    "Al elmaya taş atan çok olur."

    "Ardıcın közü olmaz, yalancının sözü olmaz."

    "Arı bal alacak çiçeği bilir."

    "Arı söğüdü, akıllı, öğüdü sever."

    "Armudun önü, kirazın sonu (yenmeli)."

    "Armudu soy ye, eriği say ye."

    "Armut dalının dibine düşer."

    "Arpacıya borç eden ahırını tez satar."

    "Arpa eken buğday biçmez."

    "Ata arpa, yiğide pilav."

    "Atın ölümü arpadan olsun."

    "Avrat var arpa unundan aş yapar, avrat var buğday unundan keş yapar."

    "Ay ışığında ceviz silkelenmez."

    "Kavun karpuz yata yata büyür."

    "Baba oğluna bir bağ bağışlamış, oğul babasına bir salkım üzüm vermemiş."

    "Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun."

    "Bağ babadan zeytin dededen kalmalı."

    "Bağı ağlayanın yüzü güler."

    "Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur."

    "Balta görmedik ağaç olmaz."

    "Baş kes, yaş kesme."

    "Bir ağaçta gül de biter diken de."

    "Bir baş soğan bir kazanı kokutur."

    "Bir çiçekle yaz olmaz."

    "Bitli baklanın kör alıcısı olur."

    "Tereciye tere satılmaz."

    "Bostan gök iken pazarlık yapılmaz."

    "Buğday başak verince orak pahaya çıkar."

    "Buğday ile koyun, geri yanı oyun."

    "Buğdayım var deme ambara girmeyince, oğlum var deme yoksulluğa ermeyince."

    "Ceviz gölgesi, yavuz gölgesi; söğüt gölgesi yiğit gölgesi."

    "Çam ağacından ağıl, el çocuğundan oğul olmaz."

    "Çam sakızı çoban armağanı."

    "Çatal kazık yere batmaz."

    "Darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz."

    "Deveye bindikten sonra çalı arkasına gizlenilmez."

    "Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur."

    "Diken battığı yerden çıkar."

    "Gül dikensiz olmaz."

    "Dut kurusu ile yar sevilmez."

    "Dut yaprağı açtı soyun, döktü giyin."

    "Elmanın dibi göl, armudun dibi yol."

    "Elmayı çayıra, armudu bayıra."

    "Erim er olsun da yerim çalı dibi olsun."

    "Felek, kimine kavun yedirdin, kimine kelek."

    "Gül dalından odun, beslemeden kadın olmaz."

    "Gülü seven dikenine katlanır."

    "Her ağacın meyvesi yenmez."

    "Her ağaçtan kaşık olmaz."

    "Her ağaç kökünden kurur."

    "Her çiçek koklanmaz."

    "Hıyar akçesi ile alınan eşeğin ölümü sudan olur."

    "Hocanın vurduğu yerde gül biter."

    "Isırgan ile taharat olmaz."

    "İki karpuz bir koltuğa sığmaz."

    "Karpuz kabuğu görmeden denize girme."

    "Karpuz kesmekle hararet sönmez."

    "Kavak yaprağını tepeden dökerse kış çok olur."

    "Kavun karpuz kökeninde büyür."

    "Kel yanında kabak anılmaz."

    "Koz gölgesi kız gölgesi, söğüt gölgesi yiğit gölgesi, dut gölgesi it gölgesi."

    "İte dalanmaktan çalıyı dolanmak yeğdir."

    "Meyveli ağacı taşlarlar."

    "Oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü."

    "Otu çek köküne bak."

    "Palamut çok biterse kış erken olur."

    "Sabırla koruk helva olur, dut yaprağı atlas."

    "Sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış."

    "Sarımsağı hesap eden paça yiyemez."

    "Sarımsak da acı ama evde lâzım bir diş."

    "Sarımsak içli dışlı, soğan yalnız başlı."

    "Serçeden korkan darı ekmez."

    "Sofu soğan yemez, bulunca sapını komaz."

    "Şeytanla kabak ekenin kabak başına patlar."

    "Şeytanla ortak buğday eken samanını alır.

    "Üzümü ye bağını sorma."

    "Üzüm üzüme baka baka kararır."

    "Yanık yerin otu tez biter."

    "Yâr beni ansın bir koz ile, o da çürük çıksın."

    "Yarım elma gönül alma."

    "Yaş kesen baş keser."

    "Yılanın sevmediği ot, deliğinin ağzında biter."

    "Yurdun otlusundan kurtlusu yeğdir."

    "Yuvarlanan taş yosun tutmaz."

    "Afyonu başına vurmak"

    "Afyonu patlamak"

    "Ağaca çıksa pabucu yerde kalmamak"

    "Armut piş ağzıma düş."

    "Arpa ektim darı çıktı."

    "Ata et, ite ot vermek"

    "Ayıkla pirincin taşını."

    "Bal alacağı çiçeği bilmek"

    "Balığın kavağa çıkması"

    "Bastığı yerde ot bitmemek"

    "Mantar gibi türemek"

    "Başında kavak yelleri esmek"

    "Bindiği dalı kesmek"

    "Dikili bir ağacı olmamak"

    "Bir dalda dokuz ceviz görmeyince taş atmamak"

    "Boynu armut sapına dönmek"

    "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu."

    "Ele verir talkını, kendi yutar salkımı."

    "Bir arpa boyu"

    "Aradım bu cihanı arpa arpa."

    "Arpa arpa eyledim yüz kes hisap."

    "Arpa arpa gökler ahvalin bilir."

    "Aklına turp suyu sıkmak"

    "Alt yanı kiraz"

    "Eski pamuk bez olmaz"

    "Ceviz kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş."

    "Dışı güzel dağ elması"

    "Çam devirmek"

    "Çanına ot tıkamak"

    "Çekirdekten yetişme"

    "Çetin ceviz"

    "Çiçeği burnunda"

    "Çöp atlamaz"

    "Çöpsüz üzüm"

    "Çöpten çelebi"

    "Dal budak salmak"

    "Dallanıp budaklanmak"

    "Bir elmanın iki yarısı"

    "Yediği naneye bak."

    "Dalına basmak"

    "Dalına binmek"

    "Darısı başına."

    "Dibine darı ekmek"

    "Diken üstünde olmak"

    "Dilenciye hıyar vermişler, eğri diye beğenmemiş."

    "Dil otu yemiş"

    "Dut yemiş bülbüle dönmek"

    "Ek*** olma bayır turpu."

    "Emret fındık kabuğuna gireyim."

    "Eski çamlar bardak oldu."

    "Fare deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış."

    "Fasulye gibi kendini nimetten saymak"

    "Fındık kabuğunu doldurmamak"

    "Dokuz arabın aklı bir incir çekirdeğini doldurmaz."

    "Hallaç pamuğu gibi atmak"

    "Ham armut gibi boğaza durmak"

    "Hastaya karpuz (çorba, kar) sormak"

    "İncir çekirdeğini doldurmamak"

    "Kabak başına patlamak"

    "Kabak çıkmak"

    "Kabak çiçeği gibi açmak"

    "Kabak tadı vermek"

    "Kabuğuna çekilmek"

    "Kırdığı koz kırkı aşmak"

    "Kozunu oynamak"

    "Laf kıtlığında asmalar budayayım."

    "Laf söyledi balkabağı."

    "Muşmula suratlı"

    "Nanemolla"

    "Nohut oda, bakla sofra"

    "Ocağına darı (incir) ekmek"

    "Pamuk ipliğiyle bağlı olmak"

    "Sarımsak yemedim ki ağzım koksun."

    "Sayılı sarımsak, dikili soğan"

    "Senin aradığın kantar Bursa'da kestane tartar."

    "Son kozunu oynamak"

    "Soyup soğana çevirmek"

    "Tereciye tere satmak"

    "Tohuma kaçmak"

    "Tohumu dökmek"

    "Turp gibi"

    "Tuttuğu dal elinde kalmak"

    "Tutunacak dalı olmamak"

    "Üstüne gül koklamak"

    3- Sembol Olarak Bitkiler

    a) İnançlarda Bitkiler

    "Eski Türlerde her sabah kadınlar bir ardıç dalı ile ateşlerini tazeler ve bu dal ile odalara tütsü vererek kötü ruhların kaçmalarını sağlarlardı. Bugün bu inanç Altaylılarla Kırgızlarda hâlâ yaşamaktadır (Ülkütaşır, 1963: 7).

    "Eski Türklerde koyun toteminin unsuru ağaçtır" (Ülkütaşır, 1963: 7). Dört cihetin timsalî unsurlarından ağaç, doğunun unsurudur (Ülkütaşır, 1963: 7).

    Dede Korkut'ta, düşmanlar Uruz'u bir ağaca asmak isterler. Uruz, ağaca, böyle kötü bir işe vasıta olmayı yakıştıramaz ve ona şöyle seslenir:



    "Ağaç ağaç dir isem sana erinme ağaç

    Mekke ile Medine'nin kapısı ağaç

    Musa Kelimün asası ağaç

    Büyük büyük suların köprüsü ağaç

    Kara kara denizlerin gemisi ağaç

    Şahı merdan Ali'nin Düldülünün eyeri ağaç

    Zülfikârın kınıyla kabzası ağaç

    Şah Hasanla Hüseyin'in beşiği ağaç

    Eğer erdür eğer avratdur korhusu ağaç

    Başın ala bakar olsam başsız ağaç

    Dibin ala bakar olsam dipsiz ağaç

    Meni sana asarlar ***ürmegil ağaç

    ***ürecek olur isen yigitligüm seni tutsun ağaç

    Bizim ilde gerek idün ağaç

    Kara Hindu kullarıma buyuraydım

    Seni pare pare doğrayalardı ağaç" (Ergin, 1989:108-109).

    Fergana Türkleri tek olarak yetişen ağaçları kutsal sayarlar. Bu telâkki Anadolu Türklerinde de vardır (Ülkütaşır, 1963:16). Anadolu'da kutsal sayılan ve gövdelerine çivi ve nal çakılan, dallarına bez bağlanan birtakım ağaçlar vardır (Ülkütaşır, 1963:16). "Sibirya Türkleri arasında, arzın tam ortasından göğe doğru uzanan ulu bir ağaç olduğuna inanılır. Bu ulu çam ağacı, Tanri Ülgen'in bulunduğu yere kadar uzanır. Türk inancında, dünyanın merkezi Ötüken Yış olduğuna göre, atalarımızın tasavvurunda da bu ağaç orada idi. Ulu ağaçların (çam, ardıç, kayın gibi) bu ağaca nisbetle ıduk sayılıp hürmet görmesi, aynı zamanda Tanrı'ya gösterilen hürmetin bir işareti olmalı" (Ülkütaşır, 1963: 18).

    Yazıtlarda Kültigin, halka "Mukaddes Ötüken Ormanı'nın halkı" (Kalafat, 1990:47) diye seslenir. Gök Türklerde Ötüken Ormanı mukaddesti. Onlar buradan ayrıldıklarında yok olacaklarına, soylarının devam etmeyeceğine inanırlardı. Çünkü "Eski Türk hayatında ağaç ve orman insan hayatı üzerinde tesiri olan mukaddes varlıklardır. Türkler onları, yani onların iyelerini memnun ettikçe saadetin artacağına, bolluk ve bereket olacağına ve huzurlu yaşayacaklarına inanırlardı. Türklerin bu inancı Köktürk çağı kitabelerine kazınmıştır. Bu kitabelerde Türklerin Ötüken Yış'tan uzaklaşmaları hâlinde başlarına türlü belâların geldiğine ve geleceğine, burada yaşarlarsa huzur içinde ömür süreceklerine, sıkıntıya düşmeyeceklerine işaret edilir (Orkun, 1987: 40).

    Anadolu'da, nazardan korunmak için evin bir köşesine üzerlik tohumu asılır. Yine nazardan korunmak için küçük küçük kesilen iğde dalı ipe dizilir ve insanlar bunu üzerlerinde taşırlar. İstanbul ve Karadeniz'de balıkçılar, nazardan korunmak için teknelere çitlenbik veya çatal karaağaç dalı, karaçalı dikeni, sarımsak vs. asarlar. Anadolu'da kekik, üzerine kor konarak tüttürülür. Üzerine bu tütünden gelen kimsenin nazara uğramayacağına inanılır.

    Geceleyin, evden sarımsak çıkarılmasının felâket getireceğine inanılır. Aralarında kavga çıkacağı inancıyla, karı kocanın birbirlerine şaka için bile sarımsak gibi acı şeyler atması hoş karşılanmaz.

    b) Rüyalarda Bitkiler

    Rüyada ağacının gürleşmesi, dal budak salması devletin güçlenip milletin refaha ulaşacağı anlamına gelir. Şecere-i Terakime'ye göre Kayı halkından olan Keranca Hoca'nın Togurmış adlı fakir bir oğlu vardır. Togurmış bir gece rüyasında, göğsünden üç ağacın yeşerip yükseldiğini, dallanıp budaklandığını görür. Sabahleyin rüyasını Miran Kâhin'e anlatır. Miran Kahin, Togurmış'a bu rüyanın iyi olduğunu ve bunu kimseye anlatmaması gerektiğini söyler (Han....77).

    Buna benzer bir rüyanın Osman Bey tarafından da görüldüğü bilinmektedir. "Tarihi kayıtlara göre: "Osman rüyasında kendisini Şeyh'in yanında yatıyor gördü. Bu esnada Edebali'nin koynundan bir ay doğdu ve bedri tam hâline gelince inip kendisinin koynuna girdi. Bunun üzerine belinden bir ağaç çıkarak yükseldi ve büyüdükçe yeşillendi, güzelleşti. Dallarının gölgesi ile bütün dünyayı örtüyordu. Ağacın yanından dört sıra dağ gördü ki, bunlar: Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlardı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna çıkıyordu ve deniz gibi, üzerlerinde gemiler vardı. Tarlalar mahsulat dolu idi. Dağların tepeleri sık ormanlarla örtülü idi. Vadilerin her tarafında şehirler vardı. Bunların hepsinin altın kubbelerinde bir hilâl yükseliyor, sayısız minarelerden müezzinler ezan okuyor ve bu sesler, ağacın dallarındaki kuşların cıvıltıları ile karışıyordu. Ağacın yaprakları kılıç gibi uzamağa başladı. Derken bir rüzgar çıkıp ağacın yapraklarını İstanbul şehrine doğru çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın mültekasında iki firuze arasına oturtulmuş bir elmas gibi idi ve böylece bütün dünyayı kuşatan geniş bir ülkenin teşkil ettiği yüzüğün kıymetli taşı idi. Osman yüzüğü takarken uyandı." (Ülkütaşır, 1963:11-12). Osman Bey' in bu rüyası devletin bir imparatorluk haline geleceğinin, üç kıtaya hükmedeceğinin ve İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethinin müjdesi olarak yorumlanmıştır.

    Anadolu'da, rüyada sarımsak görülmesi ise ölüme yorumlanır.

    c) Türemede Bitkiler

    Dokuz Oğuz menkıbesine göre Dokuz Oğuzlar önce Tugla ve Selenge ırmaklarının bulunduğu Kumlançu adlı bir ülkede yaşıyorlardı. Bir gece bu ülkede iki ağacın üzerine gökten kutsal bir ışık sütunu indi. Ağaçlardan fıstıkçamı hamile kaldı. Aylar sonra ağacın karnından bir kapı açıldı ve içeride beş çocuk görüldü (Ülkütaşır, 1963: 6).

    Yaratılış Destanı'nda ise ağaçla ilgili şu inanışa rastlanır: "Karahan bu büyük adayı boş bırakmamak için, adanın ortasında bir çam ağacı yükseltti. Bunun dokuz dalı vardı. Her dalın altında bir adam yarattı. Dokuz adamdan insanların dokuz ırkı üredi (Ülkütaşır, 1963:14).

    Türeyiş efsanesinde, Türkler bir savaşta tamamen ölür. Bir genç kız kalır. Kız mağaraya saklanır. O esnada çok yağmur yağar. Yağmur yağarken bir buz parçası düşer ve bunun içinden iki buğday tanesi çıkar. Kız bunları yiyince hamile kalır ve iki oğlan doğurur (Ögel, 1989).

    Dede Korkut'ta Segrek, kardeşini kurtarmak için annesinden izin istediğinde, annesi: "Kaba ağaçta tal budağun kurımış idi, yeşerip göğerdi ahır" der. Basat da Tepegöz'e:"Atam adım sorar olsan Kaba ağaç" diye hitabeder. Bamsı Beyrek kaybolduğunda ise kızkardeşi: "Kölgelüce kaba ağacun kesilüpdür" diye feryat eder.

    Ağacın soy anlamına geldiğini Oğuz Kağan Destanı’nda da görüyoruz: "Uruz'un oğlu, Oğuz Kağan'a hitaben: "Bizim uruğumuz senin ağacının yemişindendir" der.

    Halk arasında, hamileyken ayva yiyen kadının çocuğunun iyi ahlâklı ve güzel olacağına inanılır. Arpa ve buğday ise kızlı oğlanlı çocukları temsil eder. Gelin, gelin arabasından inerken hem kızı hem oğlu olsun diye başından aşağı buğday ve arpa serpilir.
     

Sayfayı Paylaş